BÜYÜK DAİRE
(AİHS. m. 6, 34, 35, 41, 1 NOLU PROTOKOL m. 1) (2942 S. K. m. 11) (2863 S. K. m. 15) (SPORRONG VE LÖNNROTH - İSVEÇ DAVASI) (SPORRONG VE LÖNNROTH - İSVEÇ DAVASI NO.2)
(Başvuru no: 2334/03)
KARAR
STRAZBURG
19 Şubat 2009
İşbu karar nihaidir, ancak şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
T.C. vatandaşı İbrahim Kozacıoğlu (başvuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine,11 Kasım 2002 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan 2334/03 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir. Başvuran 9 Mayıs 2005 tarihinde vefat etmiştir. 10 Nisan 2007 tarihinde, mirasçıları Sait Kozacıoğlu, Aydın Kozacıoğlu, Kenan Kozacıoğlu, Necla Kozacıoğlu (Güzey), Perihan Kozacıoğlu (Çetin), Süheyla Kozacıoğlu (Tuna) ve Keriman Kozacıoğlu (Milli) AİHMde davaya devam etmek istediklerini bildirmişlerdir. Mirasçıları halihazırda başvuran statüsünde olmasına rağmen, bu kararda, pratik nedenlerle İbrahim Kozacıoğluna, başvuran olarak atıfta bulunacaktır (bkz. Dalban - Romanya (BD), no. 28114/95, ECHR 1999-VI).
Başvuran, AİHM önünde Ankara Barosu avukatlarından T. Akıllıoğlu, A. Aktay ve Ö. Yılmaz tarafından temsil edilmektedir.
Hükümet, 2. Dairenin 31 Temmuz 2007 tarihli kararına itiraz etmiş, Büyük Daire paneli 31 Mart 2008de başvuruyu Büyük Daireye havale etmiştir. Büyük Daire 2 Temmuz 2008de duruşma gerçekleştirmiştir.
OLAYLAR
Davanın Koşulları
1903 doğumlu, 2005te vefat etmiş, Türk vatandaşı olan başvuran, sözkonusu tarihte Adanada ikamet etmekteydi.
1930lu yıllarda, İçelin Tarsus ilçesinde değeri karşılığı iki katlı bir yığma taş bina edinmiştir. Toplam inşaat alanı 516.34 m2 olan bina, kendine has mimari özelliklere sahipti.
1 Kasım 1990 tarihinde, Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, binayı 21 Temmuz 1983 tarih, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında kültür varlığı olarak tescil etmiştir. 23 Kasım 1998 tarihinde, kentsel sit alanı projesine dahil edilmiştir. Ayrıca, Avrupa Konseyi Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Envanterine de dahil edilmiştir.
4 Nisan 2000 tarihinde İçel İl İdare Kurulu, St. Paul Kuyusu Çevre Düzenleme -Sokak Sağlıklaştırma Projesi kapsamında kalan taşınmaz için kamulaştırma kararı vermiştir. 21 Mart 2000 tarihinde, üç kamu görevlisi ve iki mülk sahibi temsilcisinden müteşekkil kıymet takdir komisyonunca (bundan böyle 1 nolu komisyon olarak anılacaktır) sunulan değerleme raporu temelinde ve Bayındırlık ve İskân Bakanlığı birim fiyatları listesinde yer alan üstün nitelikli yapılar kategorisi çerçevesinde, komisyon, yapının rayiç bedelini 36.856.865.000 Türk Lirası (TL) (yaklaşık 65.326 Euro)1 olarak belirlemiştir. Bu meblağ, taşınmazın devredildiği tarihte başvurana ödenmiştir.
12 Ekim 2000 tarihinde, başvuran kamulaştırılan taşınmaza ilişkin bedel artırımı istemiyle Tarsus Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır. Tarihi ve arkeolojik değerini dikkate alarak, taşınmazı tekrar değerlendirmesi için, içinde konusunda uzman bir sanat
Bu kararda Euroya çevrilmiş olarak verilen bütün meblağlar, o tarihteki döviz kuru temelinde hesaplanmıştır.
tarihçisinin de bulunacağı yeni bir komisyon oluşturulmasını talep etmiştir. Ek tazminat olarak 1.000.000.000.000 TL (yaklaşık 1.728.750 Euro) talep etmiştir.
26 Şubat 2001 tarihinde yapılan duruşmada başvuranın yapının tarihi değeri temelinde yeniden kıymet takdirinin yapılması talebi reddedilmiştir. Mahkeme, diğerleri meyanında, Kamulaştırma Kanununun (no. 2942) 11. maddesinin 1. fıkrası kapsamında binanın değerlemesinden sorumlu olan uzmanlar heyetinin, binanın rayiç bedelini yalnızca açıkça tanımlanmış objektif veriler temelinde belirleyebileceklerine hükmetmiştir. Aynı zamanda, bir inşaat mühendisi, bir mimar ve bir mülk sahibinin seçtiği bilirkişiden müteşekkil başka bir uzman heyetinin görevlendirilmesine karar vermiştir.
10 Mayıs 2001 tarihinde, mahkemece görevlendirilen uzman heyeti (bundan böyle 2 nolu komisyon olarak anılacaktır) yerinde inceleme yapmak suretiyle raporunu sunmuştur. Taşınmazın kıymetini etkileyebilecek bütün nitelik ve unsurları dikkate alarak kıymet takdirini iletmiştir.
2 nolu komisyon, yapının rayiç bedelini belirlerken, tespitlerini temel olarak Bayındırlık ve İskân Bakanlığının birim fiyatları, özel olarak da restore edilecek binalar kategorisinde ele almıştır.
2 nolu komisyon, 1 nolu komisyonun, nizalı binayı, mimari özelliklerini dikkate almaksızın, salt taş bina olarak değerlendirdiği sonucuna varmıştır. Bu değerleme ölçütlerini uygulamama yönünde hareket etmiş ve binanın rayiç bedelini ilk önce 181.448.588.000 TL olarak belirlemiştir. Daha sonra ise bu miktarı, binadaki yıpranmanın bedelde % 50 oranında azalmaya sebep olduğundan bahisle, 90.724.294.000 TLye düşürmüştür. Ancak daha sonra, binanın mimari, tarihi ve kültürel özellikleri bakımından değerinin % 100 oranında artırılması gerektiğine karar vererek bu meblağı 181.448.588.000 TLye çıkarmıştır. Başvurana hâlihazırda ödenmiş olan kamulaştırma bedelinin çıkarılmasının ardından, komisyon, bedel artırımının 144.591.723.000 TL olmasına karar vermiştir.
Üçüncü uzman komisyonu (bundan böyle 3 nolu komisyon olarak anılacaktır), 12 Haziran 2001 tarihinde, ikinci komisyonun raporundaki sonuçların bütünüyle teyit eden raporunu sunmuştur.
14 Haziran 2001 tarihinde, başvuran, daha önce verilen iki raporun binanın mimari ve tarihi özelliklerini yeterli olarak dikkate almadığı gerekçesiyle başka bir uzman raporu talep etmiştir.
15 Haziran 2001 tarihinde, mahkeme başka bir uzman raporunun hazırlanmasını reddederek başvuranın iddialarının bir kısmını kabul etmiş ve makamların başvurana bedel artırımı olarak, yasal oran üzerinden faiziyle ve 3 Ekim 2000 tarihinden itibaren hesaplanmak üzere 144.591.723.000 TL (yaklaşık 139.728 Euro) ödemesi talimatını vermiştir.
19 Kasım 2001 tarihinde, Yargıtay bu kararı bozmuştur. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 15. maddesinin (d) fıkrasında bir binanın ne mimari veya tarihi özelliklerinin, ne de enderliğinden kaynaklanan özelliklerinin değerini belirlemede dikkate alınacağı hükmünün amir olduğunu belirtmiştir. Sonuç olarak, bedel artırımında % 100lük artış haklı görülemez.
4 Aralık 2001 tarihinde, başvuran tashih-i karar talebinde bulunmuştur. Kamulaştırma tazminatının miktarına itiraz etmiş ve diğer şikâyetleri meyanında, ülkenin kültürel ve tarihi mirasının oluşturan yapıların değerini belirleyebilecek yasal bir ölçütün bulunmamasına işaret etmiştir. AİHSnin 6. maddesi ile 1 nolu Protokolün 1. maddesine atıfta bulunmuştur.
21 Ocak 2002 tarihinde, Yargıtay başvuranın tashih-i karar talebini reddetmiştir.
15 Şubat 2002 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi, Yargıtay kararıyla paralel olarak bedel artırımını, 3 Ekim 2000den itibaren hesaplanacak faiziyle birlikte 53.867.429.000 TL (45.980 Euro) olarak belirlemiştir.
27 Mayıs 2002 tarihinde, Yargıtay, birinci derece mahkemesinin kararını onamıştır.
23 Aralık 2002 tarihinde, Maliye Bakanlığı, 53.867.429.000 artırma bedeli ve 70.940.390.000 faizle birlikte 124.807.810.000 TL (yaklaşık 91.905 Euro) ödeneceğine ilişkin tahakkuk müzekkeresi ve verile emri çıkarmıştır.
Dava dosyasından, 2005te sona eren yargılamaların ardından başvuranın binanın inşa edildiği zemin için ayrı tazminat aldığı görülmektedir. Hükümet tarafından sunulan ve başvuranın temsilcilerinin ihtilaf etmediği bilgilere göre, alanın kamulaştırılmasından sonra alınan tazminat 145.460 YTLdir2 (yaklaşık 87.101 Euro).
HUKUK
I.HÜKÜMETİN İLK İTİRAZI
A. Tarafların Büyük Daire Huzurundaki Görüşleri
Hükümet, Daire huzurunda birkaç itirazda bulunmuş, bunları Büyük Daire huzurunda yinelemiştir. İlk olarak, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini; taşınmazını değerlendirmek için yetkili uzmanlar görevlendirilmediğine ilişkin şikâyetini yerel mahkemelerde dile getirmediğini belirtmiştir. Ayrıca, kamulaştırmanın ardından başvuranın tazminatın hesaplanmasında kendisine ait binanın tarihi değerinin dikkate alınmamasına yargı yollarına başvurarak ya da idare mahkemelerinde tazminat davası açarak itiraz edebileceğini ifade etmiştir.
Son olarak, bir zararın sözkonusu olduğu düşünülürse, bunun bir yasal hükümden kaynaklandığından hareketle Hükümet, başvuranı, kamulaştırmayı takip eden altı ay içinde başvurusunu yapmamış olmakla tenkit etmiştir.
Daire huzurunda bu görüşlere itiraz etmiş olan başvuran, Büyük daire huzurunda bunlara ilişkin herhangi bir görüş bildirmemiştir.
B. Daire kararı
1 Ocak 2005 tarihinde Yeni Türk Lirası (YTL) tedavüle girmiş, önceki Türk Lirasının (TL) yerini almıştır.
Daire, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmeye yönelik olarak kendisinden beklenebilecek her şeyi yerine getirdiği ve AİHSnin 35/1 maddesinin gerektirdiği altı ay kuralına uygun hareket ettiği sonucuna varmıştır.
C. AİHMnin değerlendirmesi
AİHM, AİHSnin 35/1 maddesinde yer alan iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, iç hukukta iddia edilen ihlale ilişkin olarak faydalanılabilir olan bir iç hukuk yolu bulunduğu varsayımına dayalı olduğunu tekrarlar. Sözkonusu tarihte, teoride ve pratikte etkili bir iç hukuk yolunun bulunduğuna dair AİHMyi ikna etmeye ilişkin kanıt yükümlülüğü, yani sözkonusu hukuk yolunun erişilebilir olduğu, başvuranın şikâyetleri bağlamında tazminat ve makul başarı ihtimali sunabildiğini kanıtlama yükümlülüğü, iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia eden Hükümete aittir (bkz. V. - İngiltere (BD), no. 24888/94, ECHR 1999-IX).
AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının Sözleşmeci Tarafların, kurduğu insan haklarını koruma mekanizması kapsamında uygulanması gerektiğini vurgular. Buna göre, 35/1 maddenin haddinden fazla şekilcilik olmaksızın, belirli bir esneklikle uygulanması gerektiğini kabul etmiştir. Ayrıca, iç hukuk yollarını tüketme kuralı ne kesin ne otomatik olarak uygulanabilir bir kuraldır; bu kurala riayetin denetlenmesinde münferit davanın koşullarının dikkate alınması esastır. Diğer anlamlar meyanında, bu, AİHMnin yalnızca ilgili Sözleşmeci Tarafların hukuk sistemlerindeki hukuk yollarının varlığını değil, aynı zamanda bunların işlediği bağlam ile başvuranın kişisel koşullarını gerçekçi bir biçimde ele almak zorunda olması anlamına da gelmektedir. O halde, davanın tüm koşulları çerçevesinde, başvuranın kendisinden iç hukuk yollarını tüketmek bağlamında beklenebilecek her şeyi yerine getirip getirmediğini incelemesi gerekmektedir (bkz. İlhan - Türkiye (BD), no. 22277/93, ECHR 2000-VII). Ayrıca, bir başvuranın etkili ve yeterli olması beklenen iç hukuk yollarından olağan bir biçimde faydalanmış olması gerektiği ve bir hukuk yolu arandığında da, esasen aynı amacı haiz olan başka bir hukuk yolunu kullanmanın gerekli olmadığı tekrarlanmalıdır (bkz. Riad ve Idiab - Belçika, no. 29787/03 ve 29810/03, ECHR 2008-
).
AİHM, başvuranın asliye hukuk mahkemelerinde dava açmak suretiyle ek kamulaştırma tazminatı elde etme yolunu denediğini not eder; iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının amacı bağlamında, bir iç hukuk yolu olarak bu hukuk yoluna itirazda bulunulmamıştır. Dolayısıyla, başvuranın idare mahkemelerinde de dava açmasının gerekip gerekmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda, başvuranın taşınmazının değerlendirilmesinde kullanılan ölçütlerin iptali ve taşınmazının tarihi değerini tespit için ehil bir uzmanın görevlendirilmesi isteminde bulunduğu Türk mahkemelerinin, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 15. maddesinin (d) fıkrası uyarınca, kendisi aleyhinde karar verdiği not edilmelidir.
Sonuç olarak ve davanın koşullarını dikkate alarak AİHM, başvuranı, kamulaştırma tazminatında artırım istemiyle hâlihazırda dava açmış ve bu bağlamda taşınmazının değerini inceleyen komisyonda ehil bir uzman bulunmamasını eleştirmiş olması muvacehesinde, Hükümetin atıfta bulunduğu iç hukuk yollarını kullanmaması bağlamında eleştirmenin ölçüsüz olacağı kanısındadır.
Başvurunun süresi dışında yapıldığı itirazına ilişkin olarak ise, AİHM, başvuranın başvurusunu birinci derece mahkemesinin kararını nihai olarak onayan Yargıtay kararını takiben altı ay içinde yaptığını not eder.
Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmek bağlamında kendisinden beklenebilecek her şeyi yerine getirdiği ve AİHSnin 35/1 maddesinin gerektirdiği üzere altı ay kuralına riayet ettiği sonucuna varmıştır.
Buna göre, Hükümetin ön itirazı reddedilmiştir.
II. 1 NOLU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir, sözkonusu maddeye göre:
Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
A. Başvuranın mülkiyet hakkından faydalanmasına bir müdahalenin olup olmadığı
AİHM, 1 Nolu Ek protokolün 1. maddesinin birbirinden ayrı üç kural ihtiva ettiğini anımsatır. Genel nitelik arz eden birinci bendin ilk cümlesinde ifade edilen birinci kuralda mülkiyete saygı hakkından söz edilmekte olup, aynı bendin ikinci cümlesinde yer alan ikinci kuralda mülkten yoksun bırakma işlemi bazı koşullara bağlanır; ikinci bentte yer alan üçüncü kuralda ise sözleşmeci devletlere mal ve mülklerin kullanımını kamu yararına uygun şekilde düzenleme yetkisi tanınır. Belli birtakım mülkiyet hakkı ihlali örneklerine ilişkin olan ikinci ve üçüncü kural birinci kuralda ifade edilen ilkenin ışığında yorumlanmalıdır (bkz. diğerleri meyanında, James ve Diğerleri - İngiltere, 21 Şubat 1986; bu kararda AİHMnin Sporrong ve Lönnroth - İsveç (23 Eylül 1982) kararındaki analizi kısmen tekrarlanmaktadır; ayrıca bkz. The Holy Monasteries - Yunanistan, 9 Aralık 1994; Iatridis - Yunanistan ((BD), no. 31107/96, ECHR 1999-II; ve Beyeler - İtalya (BD), no. 33202/96, ECHR 2000-I)).
AİHM, Dairenin bu davada 1 nolu Protokolün 1. maddesinin ikinci cümlesi kapsamında mülkiyetten mahrum bırakmanın sözkonusu olduğuna dair kararı konusunda ihtilaf bulunmadığını not eder (Daire kararının 32. paragrafı).
AİHM, Dairenin bu husustaki tespitine katılmaktadır. Dolayısıyla, şikâyetçi olunan mahrumiyetin bu hüküm kapsamında gerekçeli olup olmadığını tespit etmesi gerekmektedir.
B. Mülkiyetten mahrum bırakmanın gerekçeli olup olmadığı
1. Kanunla öngörülen koşullara tabi olarak
Başvuranın mülkiyetinden kanunla öngörülen koşullara tabi olarak mahrum bırakıldığı hususunda ihtilaf bulunmamaktadır.
2. Kamu yararı
Ayrıca, sözkonusu mahrumiyetin meşru bir amaca, yani ülkenin kültürel mirasını korumaya hizmet ettiği konusunda da ihtilaf bulunmamaktadır.
AİHM, ayrıca ülkenin kültürel mirasının korunmasının, kültürel varlık olarak nitelendirilen bir binanın Devlet tarafından kamulaştırılmasını haklı kılabilecek meşru bir amaç olduğu kanısındadır. Taşınmazları kamulaştırmaya yönelik kanunları yürürlüğe koymanın çoğu zaman siyasi, ekonomik ve sosyal konuların değerlendirilmesini gerektireceğini tekrarlar. Sosyal ve ekonomik politikaların uygulamasında yasamanın kullanabileceği takdir hakkının geniş olması gerektiğinin olağan olduğu kanaatiyle, AİHM, yasamanın neyin kamu yararına olduğuna ilişkin muhakemesine - açıkça makul bir temelden yoksun olmadığı müddetçe - saygı duyacaktır (bkz. James ve Diğerleri; Beyeler). Bu, çevrenin ya da bir ülkenin tarihi veya kültürel mirasının korunması için de geçerlidir.
AİHM, bu bağlamda, kültürel mirasın korunması ve gerektiğinde sürdürülebilir kullanımındaki amacın, belirli bir yaşam kalitesinin sürdürülebilmesine ek olarak, bir bölgenin ve o bölgenin sakinlerinin tarihi, kültürel ve sanatsal köklerinin de korunmasını ihtiva ettiğine işaret eder. O halde, bunlar korunmaları ve teşvik edilmeleri yetkili makamlara düşen, elzem değerlerdir (bkz. gerekli değişiklikler yapılmak kaydıyla, Beyeler; SCEA Ferme de Fresnoy - Fransa (karar), no. 61093/00, ECHR 2005-XIII; ve Debelianovi - Bulgaristan, no. 61951/00, 29 Mart 2007, bkz ayrıca, gerekli değişiklikler yapılmak kaydıyla, Hamer - Belçika, no. 21861/03, ECHR 2007-
). Bu bağlamda, AİHM, özellikle mimari mirasa ilişkin olmak üzere somut önlemler ortaya koyan Avrupa Mimari Mirasın Korunması Sözleşmesine atıfta bulunur.
Bu davada kamulaştırma tazminatının hesaplanmasında nizalı taşınmazın mimari ve tarihi özellikleri ile enderliğinin hiç dikkate alınmamasının, orantısal olup olmayabileceği tespit edilecektir.
3. İtiraz edilen önlemin orantısal olup olmadığı
(a) Daire kararı
Daire, kamulaştırma tazminatının hesaplanmasında, taşınmazın yukarıda değinilen özelliklerinin hiç dikkate alınmamasının, olması gereken adil dengeyi bozduğu ve başvuranın taşınmazının bu özelliklere bağlı olan değerinden mahrum ettiğini değerlendirmiştir. Nizalı taşınmazdan mahrum bırakılma ile izlenen kamu yararı arasındaki orantının gözetilmesi için bu özelliklerle makul olarak bağlantılı bir meblağın belirlenmiş olması gerektiğini tespit etmiştir.
(b) Tarafların görüşleri
i. Başvuran
Başvuran, 1 nolu Protokolün 1. maddesi kapsamında mülkiyet hakkına müdahale olduğunu ileri sürmüştür. Başvurana göre yerel mahkemelerce hükmolunan toplam kamulaştırma tazminat miktarı kamulaştırılan taşınmazın gerçek değerine tekabül etmemektedir. Ayrıca, eskiden maliki olduğu yapı gibi, ülkenin kültürel ve tarihi mirasını oluşturan yapıların değerini belirlemeye ilişkin yasal ölçütlerin yokluğunda, Türk mevzuatının yeterli tazminat elde etmesine olanak tanımadığını belirtmiştir.
ii. Hükümet
Hükümet, başlangıçta mevcut davanın münhasıran başvuranın önceden maliki olduğu binayla ilgili olduğunu not etmiştir. Yargı sürecinin sonunda, başvuran, binanın üzerinde inşa edildiği zemin için ayrı tazminat almıştır ki bu, sadece iddia edilen zararın tespit edilmesi açısından değil, başvuran tarafından açılan çeşitli davaların değerlendirilmesi hususunda da önemli bir faktördür.
Hükümet, 21 Temmuz 1983 tarihli 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu uyarınca toplumun ortak mirasına dahil oldukları gerekçesi ile bireylere ait kültürel veya sanatsal değeri bulunan binaların, kamu kuruluşlarına ait binalarla birlikte devlet malı olarak kabul edildiğini belirtmiştir. Dolayısıyla, bu tür binaların sahiplerinin, binaların üzerinde bulunduğu arsalar ile sınırlı mülkiyet hakları bulunmaktadır.
Hükümet ayrıca kamu makamlarının, bu tür taşınmazları gelecek kuşaklar için muhafaza etme amacıyla tedbir almaları gerektiğini ileri sürmektedir. Bu amaçla, sözkonusu taşınmazları kamulaştırabilir ve korunmaları ve restorasyonları sorumluluğunu üstlenir ya da bunları, tarihi yerler olarak sınıflandırabilir. Ancak, bu sonuncu önlem, taşınmaz sahiplerini mülklerini kullanırken çok ağır şartları yerine getirmek zorunda bıraktığı için mülkiyet hakkına çok sayıda sınırlandırma getirmektedir.
Hükümet, sınıflandırılmış bölgede inşa edilen sözkonusu binanın, St Paul Kuyusu Çevre Düzenleme - Sokak Sağlıklaştırma Projesi kapsamında kamulaştırıldığını belirtmiştir. Yetkili makamlar, burayı kamulaştırmamış olsalardı dahi, proje kapsamında yer alan bir taşınmaz olması nedeniyle değerinin önemli oranda düşeceğini ileri sürmüştür. Bu nedenle başvuran mülkünü, kamulaştırma karşılığı aldığı tazminat meblağından çok daha düşük bir fiyata satmak durumunda kalacaktı.
Sonuç olarak Hükümet, 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ulusal makamlara verdiği takdir hakkını göz önünde bulundurarak, ulusal mahkemelerce ödenmesine karar verilen tazminatın, tarihi ve/veya sanatsal değeri açısından, ortak mirasa dahil olduğunu iddia ettikleri kamulaştırılmış taşınmazın değeri ile makul ölçüde orantılı olduğu kanısına varmıştır.
(c) AİHMnin değerlendirmesi
i. Genel kanaatler
Mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkına müdahale edilirken, kamu yararının gerekleri ile bireylerin temel haklarının korunması arasında adil bir denge gözetilmelidir (bkz., diğer hususlar meyanında, Sporrong ve Lönnroth). Bu dengeyi kurmada gösterilen titizlik, ilk cümlede öngörülen genel ilke ışığında yorumlanması gereken ikinci cümleyi de kapsayacak şekilde 1 Nolu Protokolün 1. maddesinde yansıtılmaktadır. Başvurulan yollar ile, kişiyi mal ve mülkten mahrum bırakmayı da kapsayacak şekilde devletin aldığı tedbirlerle, ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık olmalıdır (bkz. Pressos Compania Naviera S.A. ve Diğerleri -Belçika, 20 Kasım 1995; The former King of Greece ve Diğerleri - Yunanistan (BD), no 25701/94, ECHR 2000-XII; Sporrong ve Lönnroth; ve Beyeler).
İhtilaflı tedbirin gerekli adil dengeyi gözetip gözetmediği ve özellikle de başvurana orantısız bir yük yükleyip yüklemediğinin değerlendirilmesi için ulusal mevzuatın kamulaştırmaya ilişkin hükümlerinden yararlanılır. AİHM daha önce, bu bağlamda, taşınmaza değeri ile orantılı bir tazminat ödenmeksizin el konulmasının, orantısız bir müdahale teşkil edeceğine karar vermiştir. Ancak, 1 Nolu Protokolün 1. maddesi, her koşul altında tam tazmin garantisi vermemektedir. Kamu yararının meşru amaçları, kamulaştırılan taşınmazın rayiç bedelinden daha azının tazmin edilmesini gerektirebilmektedir (bkz., gerekli değişiklikler yapılmak kaydıyla, Lithgow ve Diğerleri - İngiltere, 8 Temmuz 1986; Broniowski - Polonya (BD), no 31443/96, ECHR 2004-V; ve Scordino - İtalya (no. 1) (BD), no 36813/97, ECHR 2006-
). AİHM, tarihi ve sanatsal mirasın korunmasının bu amaçlardan biri olduğu kanısındadır.
ii. Yukarıda kaydedilen ilkelerin uygulanması
Mevcut davada, daha önce sözkonusu müdahalenin yasallık gereğini karşıladığının ve keyfi olmadığının tespit edildiği göz önüne alındığında, tazminatın tamamıyla ödenmemesi başvuranın mülküne el konulmasını eo ipso haksız hale getirmez (bkz, gerekli değişiklikler yapılmak kaydıyla, Scordino (no. 1)). Bunun nedeni, tedbirin ülkenin kültürel mirasını koruma programı kapsamında alınmış olmasıdır. Bundan sonra, sözkonusu davada başvurana ödenecek tazminata ilişkin kriterlere ve düzenlemelere karar verilirken, ulusal makamların gereken adil dengeyi bozup bozmadığı ve başvuranın, oransız ve aşırı bir yük altına kalıp kalmadığı karara bağlanmalıdır.
AİHM, bir bilirkişi heyetinin başlangıçta sözkonusu binanın tarihi ve kültürel değerini göz önüne almadan başvurana ödenecek tazminat meblağını 39.186.865.000 TRL olarak belirlediğini kaydeder. Bölge mahkemesi, başvuranın itiraz ettiği 15 Haziran 2001 tarihli bir kararda, binanın değerini 90.724.294.000 TRL olarak belirleyen ve müteakiben mimari, tarihi ve kültürel özelliklerinin, değerinin %100 artırılmasını haklı çıkardığını belirterek bu meblağı, 181.448.588.000 TRLye yükselten iki bilirkişi heyetinin yaptığı değer tespitini kabul etmiştir. Ancak bu karar, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 15. maddesinin (d) fıkrasına atıfta bulunarak bir binanın mimari, tarihi ya da enderliğinden kaynaklanan özelliklerinin, değeri tespit edilirken göz önüne alınamayacağı sonucuna varan Yargıtay tarafından bozulmuştur.
Bu nedenle, 2863 sayılı Kanunun 15. maddesinin (d) fıkrasının uygulanması sırasında, kamulaştırma tazminatına ilişkin meblağ hesaplanırken, ne kamulaştırılan binanın enderliği ne de mimari ya da tarihi özellikleri göz önüne alınmıştır. Bu hususta AİHM, Hükümetin kültürel, tarihi, mimari ya da sanatsal değere sahip olarak nitelendirilen taşınmazların rayiç bedellerinin hesaplanmasındaki zorlukları vurgulayan iddiasını kabul edebilir. Sözkonusu meblağın belirlenmesi, çok sayıda faktöre dayanabilir ve bu meblağı piyasada aynı durumda olmayan ya da aynı mimari ve tarihi özelliklere sahip olmayan taşınmazlara kıyasla belirlemek her zaman kolay değildir. Ancak, sözkonusu zorlukların bu özelliklerin göz önüne alınmamasını hiçbir şekilde haklı gösteremeyeceği kanaatindedir.
AİHM, bu bağlamda, 2942 sayılı Kanunun 11. maddesini uygularken, kamulaştırılacak bir taşınmazın fiyatını takdir etmekle yükümlü bilirkişilerin, taşınmazın değerini etkileyebilecek bütün objektif kriterleri göz önüne aldıklarını kaydeder. Ayrıca, mevcut davada, iki bilirkişi raporunda, sözkonusu taşınmazın özelliklerinin, değerinin %100 artmasını haklı çıkardığı ve dolayısıyla, taşınmazın mimari ve tarihi özelliklerini göz önüne almayan birinci bilirkişi heyetinin belirlediği kamulaştırma tazminatının, binanın sahipleri tarafından iyi korunmuş olması dikkate alındığında, yeterli olmadığı sonucuna varıldığını kaydeder. Sonuç olarak, kamulaştırma tazminatı hesaplanırken taşınmazının özellikleri göz önüne alınmış olsaydı, başvurana almış olduğundan çok daha yüksek bir tazminat meblağı ödenebilirdi.
AİHM, davanın esasını teşkil eden konunun, Türk hukuku uyarınca, tescilli mülk için kamulaştırma tazminatı hesaplanırken, mülkün kısmi enderliğinden ve mimari ve tarihi özelliklerden kaynaklanan değerini göz önüne almanın olanak dahilinde olmadığı kanısındadır. Türk yasaları, bu tür özelliklerin göz önüne alınmasını kapsam dışı bırakarak, sözkonusu değerlendirmelere sınırlar getirmiştir. Bu nedenle, sözkonusu özellikler tescilli mülkün değerinin arttığını gösterse dahi ulusal mahkemeler, bu özellikleri göz önüne alamamaktadır. Buna karşılık, kamulaştırılan bir taşınmazın değerinin, tescilli mülk olarak kaydedilmesi nedeniyle düştüğünün kaydedildiği Yargıtay içtihadına göre, mahkemeler ödenecek tazminatı belirlerken bu tür değer kayıplarını göz önüne almaktadır.
AİHM, bu kıymet takdir sisteminin, devlete açık bir avantaj sağlaması nedeniyle adil olmadığını kaydeder. Kamulaştırma tazminatının belirlenmesinde nihai bir değer artışı dikkate alınmazken, mülkün tescilli oluşundan kaynaklanan değer kaybının, kamulaştırma sırasında göz önüne alınmasını sağlar. Bu nedenle, bu tür bir sistem yalnızca külfetli bakım masraflarını üstlenen tescilli mülk sahiplerinin cezalandırılması olasılığını getirmez, aynı zamanda onları mülklerinin belirli özelliklerinden kaynaklanabilecek değer artışlarından mahrum bırakır.
AİHM ayrıca, Daire gibi, tescilli taşınmazların kamulaştırılması alanında Avrupa Konseyi üyesi bazı ülkelerin uygulamalarının, kıymet takdiri hususunda kesin bir kural ya da ortak kriter bulunmamasına rağmen, uygun tazminat belirlenirken sözkonusu mülklerin belirli özelliklerini göz önüne alma seçeneğinin, kesin olarak göz ardı edilmediğini gösterdiğini gözlemler.
Bu nedenle AİHM, yukarıda kaydedilenler ışığında, mülkten mahrum bırakma ve güdülen kamu yararı arasındaki orantılılık gereklerinin karşılanması için, tescilli mülkün kamulaştırılması halinde, sahibinin alacağı tazminat belirlenirken binanın belirli özelliklerini makul bir dereceye kadar göz önüne almanın uygun olduğu kanaatindedir.
Dolayısıyla, 1 Nolu Protokolün 1. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran ayrıca ihtilaf konusu binanın kültürel ve tarihi özelliklerini belirlemek için nitelikli bir sanat tarihçisi görevlendirmeyi reddetmeleri nedeniyle ulusal mahkemeler önünde görülen davanın adil olmadığından şikâyetçi olmuştur. Şikâyetini, AİHSnin 6. maddesine dayandırmıştır.
1 Nolu Protokolün 1. maddesi kapsamında vardığı sonuçları göz önüne alan AİHM, AİHSnin 6. maddesinin ihlal edildiği iddiasını ayrıca incelemenin gerekli olmadığı kanısına varmıştır.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın adil tazminine hükmeder.
A. Tazminat
1. Daire kararı
Daire, tazminat miktarı hesaplanırken dairenin tarihi değerinin göz önüne alınmamış olmasından dolayı adil dengenin sağlanamadığı sonucuna varmıştır. Ayrıca ulusal mahkemeler için hazırlanan bilirkişi raporlarında varılan sonuçlar ve kültürel mirasın korunması için alınan tedbirler gibi kamu yararını gözeten meşru amaçların, kamulaştırılan mülkün tam değerinin üzerinde - tüm özellikler dikkate alındığında ortaya çıkan değer - bir tazminatı haklı çıkarabileceği göz önüne alındığında, 75.000 Euroluk tazminatın adil tazmin teşkil ettiğine karar vermiştir.
2. Tarafların görüşleri
Başvuran, maddi tazminat olarak 1.392.000 ABD Doları (sözkonusu tarihte döviz kuruna göre 907.242.940.000 TRL) talep etmiştir. Bilirkişilere göre, binanın mimari özelliklerinin değerinin %100 artmasını haklı çıkardığını; bu durumda, taşınmazın yaşı göz önüne alınmaksızın değerinin, 181.448.588.000 TRL olarak belirlenmesi gerektiğini kaydetmiştir. Başvuran, binanın tarihi, sanatsal ve kültürel değerinin, gerçekte %400lük bir artışı haklı çıkardığı kanısındadır. Bu nedenle, uğradığı maddi zararın tespit edilmesi için 181.448.588.000 TRLnin beş katının alınması gerektiğini ileri sürmüştür.
Kamulaştırılan binanın iyi durumda olduğunu kabul etmeyen Hükümet, başvuranın taleplerinin aşırı olduğu kanısındadır. Başvuranın, binasının ve üzerine inşa edildiği arsanın kamulaştırılması karşılığında toplam 307.124,67 YTL (yaklaşık 243.104 Euro) aldığını ileri sürmüştür. Ayrıca taşınmazın rayiç bedelinin takdir edilmesinin, özel niteliği göz önüne alındığında, adil tazminin tespitinde izlenecek doğru yol olmadığı kanaatindedir.
3. AİHMnin değerlendirmesi
AİHM, ihlalin tespit edildiği bir başvuruda Savunmacı Hükümetin ihlali gidermek ve ihlalden önceki duruma mümkün olduğunca dönülmesini sağlayacak şekilde ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırmak yükümlüğünün bulunduğunu hatırlatır (bkz. Iatridis -Yunanistan (adil tazmin) (BD), no. 31107/96, ECHR 2000-XI). Bir davaya taraf sözleşmeci devletlerin, prensip olarak, ihlale hükmedilen bir kararın gereklerini yerine getirmek için başvuracakları yolları seçme serbestliği bulunmaktadır. Bir kararın nasıl icra edileceğine ilişkin takdir yetkisi ile, sözleşmeci devletlerin, AİHSnin temel yükümlülüğü olan güvence altına alınan hak ve özgürlükleri tanıma (1. madde) yükümlülüğü ile uyumlu bir seçme hakkı kastedilmektedir. İhlalin doğası restitutio in integruma müsaitse, bunu yerine getirmek Savunmacı Devlete düşer, zira AİHMnin bunu bizzat yapmaya ne yetkisi ne imkânı bulunmaktadır. Buna karşılık ulusal hukuk ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırmaya olanak tanımıyor ve/veya ancak kısmen giderebiliyorsa, bu durumda AİHSnin 41. maddesi AİHMyi, mağdura uygun göreceği bir telafiyi sağlama yetkisi vermektedir (bkz. Brumarescu - Romanya (adil tazmin) (BD), no. 28342/95, ECHR 2000-I).
AİHM, mevcut davada, adil dengenin sağlanmadığı sonucuna varmıştır. Ancak, Devletin AİHMnin 1 Nolu Protokolün 1. maddesine uygun olmadığı sonucuna vardığı fiili, niteliği gereği kanuna aykırı olmayacak şekilde başvuranın mülküne el konulması değil, 2863 sayılı Kanunun 15. maddesinin (d) fıkrasının, kamulaştırma tazminatının, taşınmazın tarihi ve kültürel özelliklerine ilişkin değerini göz önüne almadan hesaplanması şeklinde uygulanmasıdır. Bu koşullar altında, AİHMnin kanaatine göre, tespit edilen ihlalin niteliği, başlangıç noktası olarak restitutio in integrumın benimsenmesine müsait değildir. (bkz., gerekli değişiklikler yapılmak kaydıyla, Papamichalopoulos ve Diğerleri - Yunanistan (50. madde), 31 Ekim 1995, ve Scordino - İtalya (no. 1)).
AİHM, uygun tazminat miktarına karar verirken, 1 Nolu Protokolün 1. maddesine ilişkin içtihadında ortaya konan genel kriterleri göz önüne almalıdır. Sözkonusu içtihada göre, değeriyle orantılı bir meblağ ödenmeksizin mülke el konulması, 1 Nolu Protokolün 1. maddesi bağlamında orantısız bir müdahale teşkil edecektir (bkz. James ve Diğerleri). Ayrıca, bir ülkenin tarihi ya da kültürel mirasını korumak için alınan tedbirlerle gerçekleştirilmeye çalışılan amaçlar gibi kamu yararının meşru amaçlarının da kamulaştırılan taşınmazın rayiç bedelinden daha azının tazmin edilmesini gerektirebileceği sonucuna varmıştır.
AİHM bununla birlikte, tazminat seviyesi belirlenirken kamulaştırılan binanın belirli özelliklerinden kaynaklanan değerinin de göz önüne alınması gerektiği kanaatindedir. Mevcut davada sözkonusu özelliklerin, ihtilaflı mülkün değerini artırdığı kanısında olan AİHM, Hükümetin binanın ve üzerine inşa edildiği arsanın kamulaştırılmasına karşılık başvuranın aldığı 307.124,67 YTLlik (yaklaşık 243.104 Euro) meblağın adil tazmin teşkil ettiği iddiasını kabul etmemektedir. Bu meblağın, yalnızca 70.940.390.000 YTLlik (yaklaşık 52.240 Euro) faizi değil, aynı zamanda arsanın kamulaştırılması karşılığında ödenen 145.460 YTLlik (yaklaşık 87.101 Euro) tazminatı da kapsadığı vurgulanmalıdır. Her halükarda, başvuranın kamulaştırılan arsası için aldığı tazminat belirlenirken, sözkonusu binanın belirli özelliklerden kaynaklanan değeri göz önüne alınmamıştır.
AİHM, başvuranın önerdiği kıymet takdir yöntemine ilişkin olarak, objektif verilere dayanmadığını ya da bilirkişi raporu ile desteklenmediğini kaydeder. Bu nedenle, sözkonusu öneri kabul edilemez.
AİHM, başvurana ödenmesine karar verilecek tazminatı belirlemek için, Daire gibi, ulusal yargılama sırasında bilirkişi raporlarında varılan sonuçlara dayanılarak - bu sonuçların bağlayıcılığı altında olmasa dahi - karar vermenin uygun olduğu kanısındadır. İhtilaflı kamulaştırmada güdülen meşru kamu yararını da kapsayan sözkonusu faktörleri göz önüne alan ve hakkaniyet temelinde değerlendirmede bulunan AİHM, Daire gibi, başvurana 75.000 Euro ve bu meblağa uygulanabilecek her tür verginin ödenmesinin makul olduğu kanısına varmıştır.
AİHM, manevi tazminata ilişkin olarak, dava koşulları altında, 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin kararın başlı başına yeterli adil tazmin teşkil ettiği kanaatindedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
1. Tarafların görüşleri
Başvuran, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yapmış olduğu masraflar için, talebini destekleyen tek bir belge sunmadan, 5.000 Amerikan Doları (yaklaşık 3.837 Euro) talep etmiştir. Başvuranın, talebini Daire önünde yinelediği kaydedilmelidir.
Hükümet, dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürerek, sözkonusu iddiaya itiraz etmiştir.
2. Daire kararı
Daire, yargılama masraf ve giderleri için başvurana 1.000 Euro ve bu meblağa uygulanabilecek her tür verginin ödenmesine karar vermiştir.
3. AİHMnin değerlendirmesi
AİHM içtihadına göre, ancak gerçekten ve gerektiği için yapıldığının ve miktarın makul olduğunun kanıtlaması durumunda masraflarının, AİHSnin 41. maddesince tazmin edilmesine karar verilecektir. Ayrıca, hukuki masraflar ancak tespit edilen ihlale ilişkin olarak yapıldıkları müddetçe tazmin edilirler (bkz. İç Tüzük 60. madde, no. 33202/96, 27. madde, 28 Mayıs 2002, ve Şahin - Almanya (BD), no. 30943/96, 105. madde, ECHR 2003-VIII).
Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, başvurana Dairenin ödenmesine karar verdiği meblağ olan 1.000 Euro ve bu meblağa uygulanabilecek her tür verginin ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM
1. Oybirliğiyle, Hükümetin ilk itirazının reddine;
2. 1e 16 oyla, 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, AİHSnin 6. maddesi bağlamındaki şikâyeti incelemenin gerekli olmadığına;
4. Oybirliğiyle, ihlal tespitinin başvuranın uğradığı manevi zarar için başlı başına adil tazmin teşkil ettiğine;
5. 1e 16 oyla
(a) Üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere Sorumlu Devlet tarafından başvurana aşağıda kaydedilen meblağların ödenmesine;
(i) Maddi tazminat olarak 75.000 EUR (yetmiş beş bin Euro) ve ödenebilecek her tür vergi;
(ii) Yargılama masraf ve giderleri için 1.000 EUR (bin Euro) ve ödenebilecek her tür vergi;
(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 19 Şubat 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy