(AİHS. m. 5, 23, 26, 34, 41, 43) (1412 S. K. m. 23, 78, 83, 136, 137, 143, 144, 146, 148, 149, 150, 151, 171, 172, 176, 183, 224, 228, 229, 235) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (ÇAKICI - TÜRKİYE DAVASI) (ÖCALAN - TÜRKİYE DAVASI) (CONKA - BELÇİKA DAVASI)
(Başvuru no. 29226/03)
BÜYÜK DAİRE
KARAR
STRASBOURG
23 Şubat 2012
İşbu karar nihai olup, şekli değişikliklere tabi tutulabilir
Creanga v. Romanya davasında,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Büyük Daire aşağıdaki isimlerden oluşmaktadır:
Nicolas Nicolas Bratza, Başkan, Jean-Paul Costa, Françoise Tulkens, Nina Vajic, Dean Spielmann, Lech Garlicki, Peer Lorenzen, Alvina Gyulumyan, Egbert Myjer, Mark Villiger, Isabelle Berro-Lefèvre, Päivi Hirvelä, Giorgio Malinverni, Mirjana Lazarova Trajkovska, Neboja Vucinic, Guido Raimondi, Ganna Yudkivska, Yargıçlar, et de Vincent Berger, Hukuk Danışmanı,
30 Mart 2011 ve 18 Ocak 2012 işleme konulan söz konusu başvuru üzerinde görüşüldükten sonra 18 Ocak 2012 tarihinde Daire Kurulu aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Romanya aleyhine açılan (29226/03 nolu) davanın nedeni Romanya vatandaşı Sorin Creanganın (başvurucu) 4 Eylül 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi-AİHS) 34. Maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
2. Başvurucu, AIHM önünde Bükreş Barosu avukatlarından S. Cus tarafından temsil edilmektedir. Romanya hükümeti (Hükümet), Dışişleri Bakanlığı görevlisi ad interim, C. Ciuta tarafından temsil edilmektedir.
3. Başvurucu, özellikle AİHSnin 5 § 1. maddesine dayanarak 16 Temmuz 2003 tarihinde, saat 9.00dan 22.00ye kadar süren özgürlüğünden mahrum bırakılma durumunun tıpkı art arda verilen tutukluluk kararlarında olduğu gibi kanuna aykırı olduğunu iddia etmiştir.
4. Başvuru, Mahkemenin İkinci Dairesine verilmiştir (İçtüzüğün 52 § 1. maddesi). 1 Kasım 2004 tarihinde, Mahkeme, Dairelerin yapısını değiştirmiştir (İçtüzüğün 25 § 1 maddesi). Dava, yeni oluşturulan Üçüncü Daireye gönderilmiştir (İçtüzüğün 52 § 1. maddesi). Bu daire bünyesinde davaya bakacak heyet İçtüzüğün 26 § 1 maddesine uygun olarak oluşturulmuştur (İçtüzüğün 27 § 1. maddesi). 19 Şubat 2009 tarihinde, Üçüncü Dairenin Başkanı, başvuruyu Hükümete bildirmeye karar vermiştir.
5. 15 Haziran 2010 tarihinde, yargıçlar, Josep Casadevall, Elisabeth Fura, Corneliu Birsan, Bostjan, M.Zupancic, Ineta Ziemele, Luis Lopez Guerra ve Ann Power; Daire Başkanı Santiago Quesadadan oluşan söz konusu daire, kararını vermiştir. Daire, oybirliğiyle, başvurunun Sözleşmenin 5 § 1 maddesi bağlamında yapılan şikayetlere ilişkin kısmının kabul edilebilir, geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. 16 Temmuz 2003 tarihinde, başvurucunun saat 10.00dan 22.00ye kadar özgürlüğünden mahrum bırakılması ve kararın iptali için başvuruda bulunmasının ardından 25 Temmuz 2003 tarihinde tutuklanması hususunda Sözleşmenin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine oybirliğiyle karar vermiştir; bununla beraber, başvurucunun 16-18 Temmuz 2003 tarihlerinde hakkında verilen tutuklama kararına ilişkin gerekçenin yetersizliği hususunda Sözleşmenin 5 § 1 maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir. Daire ayrıca, davalı devletin, başvurucuya manevi tazminat olarak 8,000 Euro ve masraflar ve giderler açısından 500 Euro ödemesi gerektiğine karar vermiştir.
6. 3 Eylül 2010 tarihinde, Hükümet, davanın Büyük Daireye geri gönderilmesini talep etmiştir (Sözleşmenin 43. maddesi).
7. 22 Kasım 2010 tarihinde, Büyük Daire bünyesindeki kurul, bu talebi kabul etmeye karar vermiştir (İçtüzüğün 73. maddesi).
8. Büyük Dairenin yapısı Sözleşmenin 26 §§ 4 ve 5 maddelerine ve içtüzüğün 24. maddesine uygun olarak belirlenmiştir. 3 Kasım 2011 tarihinde, Mahkeme Başkanı Jean-Paul Costanın görev süresi sona ermiştir. Nicolas Bratza, onun yerine geçmiş ve bu tarihten itibaren söz konusu Büyük Dairenin başkanlığını devralmıştır (İçtüzüğün 9 § 2. maddesi). Jean-Paul Costa, görev süresi sona erdikten sonra, Sözleşmenin 23 § 3. ve İçtüzüğün 24 § 4. maddeleri gereğince görevde bulunmaya devam etmiştir. Romanya adına seçilmiş Corneliu Birsanın davaya bakmaktan istinaf etmesi nedeniyle (İçtüzüğün 28. maddesi), Büyük Dairenin Başkanı, Guido Raimondiyi ad hoc yargıç olarak seçmiştir (Sözleşmenin 26 § 4. ve İçtüzüğün 29 § 1. maddesi).
9. Hem başvurucu ve hem de Hükümet, ek yazılı görüşlerini sunmuştur (İçtüzüğün 59 § 1. maddesi).
10. 30 Mart 2011 tarihinde, Strasbourgda, İnsan Hakları Sarayında halka açık bir duruşma düzenlenmiştir (İçtüzüğün 59 § 3. maddesi).
Mahkeme huzurunda hazır bulunanlar:
Hükümet adına Sayın C.CIUTA, görevli ad interim Sayın M.MORARIU, danışman
Başvurucu adına
Sayın S.CUS, Bükreş barosu avukatı, danışman
Başvurucu da mahkeme huzurunda hazır bulunmuştur.
Mahkeme heyeti, Sayın Cus, Sayın Ciuta ve Sayın Morariunun beyanlarını ve yargıçların sorularına verdikleri yanıtları dinlemiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
II. Başvurucu 1956 doğumludur ve Bükreşte ikamet etmektedir.
12. 1985 senesinde, Bükreş polis memuru olmuş, 1995 senesinde Bükreş Polis Teşkilatı 5. şube bünyesinde adli polis görevlisi olmuştur.
A. Başvurucunun ilk tutukluluğunu içine alan koşullar
1. Başvurucunun anlatımı
13. Başvurucu, başvuru formunda, 16 Temmuz 2003 tarihinde, sorgulanmak üzere Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Savcılığına (UYMS) gitmesi gerektiğinin hiyerarşik üstleri tarafından kendisine bildirildiğini belirtmiştir.
Başvurucu, Büyük Daire önündeki 10 Şubat 2011 tarihli yazılı beyanlarında, Bükreş Polis Teşkilatı 5. şubedeki bir iş arkadaşının 15 Temmuz 2003 tarihinde, izin gününde, saat 17.00e doğru telefonla fazla detay vermeden, ertesi gün UYMSye gitmesi gerektiği konusunda haber verdiğini ileri sürmüştür.
14. 16 Temmuz 2003 tarihinde, 8.45e doğru, başvurucu, UYMS binasında yirmi beş meslektaşıyla karşılaşmıştır. Daha sonra, saat 9.00 sıralarında, hepsinden binaya girmeleri istenmiştir. Girişte, bir polis memuru, başvurucunun ve meslektaşlarının bilgilerini giriş kayıt defterine not etmiştir.
15. Başvurucu ve meslektaşları binanın zemin katında bulunan toplantı odasına götürülmüştür. Kısa bir süre sonra, askeri savcı V.D. odaya girmiş ve onlardan tanıdıkları üç kişiyle, I.D., S.B. ve M.I. ile, hangi koşullarda tanıştıkları konusunda yazılı beyanlarını vermelerini istemiştir. Daha sonra askeri savcı odadan çıkmış ve saat 9.30-9.40a doğru, yazılı beyanları toplamak için tekrar odaya dönmüştür. Bu beyanları okuduktan sonra, başvurucuyu ve meslektaşlarını tutuklamakla tehdit etmeye başlamış, daha sonra odadan çıkmıştır. Kar maskeli ve silahlı dört veya beş jandarma birdenbire içeriye dalmıştır. Jandarmalardan biri, başvurucu ve arkadaşlarından cep telefonlarını çıkarmalarını ve bir başka jandarmanın yanında bulunan masanın üzerine koymalarını istemiştir. Aynı zamanda, tuvalete gitmek veya sigara içmek için ancak tek tek ve silahlı bir jandarmanın eşliğinde odadan çıkabilecekleri hususunda izinli olduklarına dair bilgilendirilmişlerdir.
16. Saat 15.00e doğru, başvurucu ve arkadaşları su ve yiyecek temin etmek için odadan çıkma izni istemişlerdir. Savcının onayının alınmasından sonra, bir jandarma, polis memurlarının paralarını toplamış ve istenilen yiyecek-içeceği satın almak için gitmiştir.
17. Bu zaman boyunca, başvurucu kendi seçtiği veya resen atanan hiçbir avukatın yardımını almamıştır Dışarıdan hiç kimseyle görüşememiştir.
18. Başvuru formunda, başvurucu, saat 20.00 civarında bir avukatla irtibat kurmayı başardığını ifade etmiştir.
Büyük Daire önündeki yazılı beyanlarında, başvurucu, saat 23.00e doğru, kendisinin ve meslektaşlarından birinin, savcının birinci katta bulunan bürosuna götürüldüğünü, burada savcı ile birlikte bir adam ve iki kadının olduğunu belirtmiştir. Savcı, kendisine, Bükreş Polis Teşkilatı 5. Şubesinin başındaki memurları yolsuzlukla suçlamak konusunda beyanda bulunmayı önermiştir. Savcı, bunun karşılığında kendisinin tutuklanmayacağını ve ailesini hemen yeniden görebileceğini eklemiştir. Başvurucu, kendi seçtiği bir avukatın yardımından yararlanma talebinde bulunmuştur. Savcı, cevaben, odada bulunan iki kadının resen atanan avukatlar olduklarını ve onlardan birini kendisine yardım etmesi için seçmesini söylemiştir. Başvurucu buna itiraz etmiştir. Başvurucuya göre, savcı onunla kötü konuşmaya başlamış ve iş birliği yapmadığı takdirde tutuklanacağı ve ailesini ziyaret etmenin yasaklanacağı yönünde tehdit etmiştir. Başvurucu, jandarma tarafından büronun dışına götürülmüş ve başka insanlarla konuşmaması ve kendisine savcının izni olmaksızın tuvalete gitmesinin yasak olduğu hususunda talimat verilmiştir.
30 Mart 2011 tarihindeki kamuya açık duruşma sırasında, başvurucu, o gün, tam olarak belli olmayan bir saatte ailesinin, UYMSde olması gerektiğini bilen ve eve dönmediğini gören ailesinin, meslektaşı Sayın Cusa savcılık önünde başvurucuya yardım etmesi talebinde bulunan avukat C.N. ile irtibat kurduğunu belirtmiştir. Sayın Cus, saat 22.00de oraya gelmiş ve böylelikle başvurucu ile tanışma olanağı bulmuştur.
19. 17 Temmuz 2003 tarihinde, saat 1.15-1.30a doğru, başvurucu yine savcının bürosuna götürülmüştür. Savcı, başvurucuyla ilgili suçlamaları içeren önceden basılmış bir form doldurmuş ve bunu okuması için ilgiliye vermiştir. Yanıt olarak, başvurucu suçlanmış olduğu olguları kabul etmediğini ve ilk ifadesinin tekrar ettiğini ifade etmiştir. Resen atanan avukat Sayın M.Sin huzurunda formu imzalamıştır. Savcı, başvurucu hakkında 16 Temmuz 2003 tarihinde verilen tutuklama müzekkeresi konusunda da kendisini bilgilendirmiş ve 16-18 Temmuz 2003 arası süren üç günlük bir süre için tutuklanacağının belirtildiğini ifade etmiştir.
20. Saat 1.40a doğru, savcı, başvurucuyu kendi seçtiği avukat huzurunda tutuklanma kararı konusunda bilgilendirmiştir. Savcı, aynı zamanda kendisine, bu tedbiri haklı gösterecek delilleri, meslektaşlarının ifadelerini de açıklamıştır. Karar, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun (CMUK) 148 § 1 h) maddesine dayanmaktadır. Savcı, ilgili yasadaki kanunlara başvurarak, başvurucuya atfedilen suç örgütü kurma, pasif rüşvet ve nitelikli hırsızlığa iştirak fiillerinin suç oluşturduğunu belirtmiştir. Kararla ilgili bölüm şu şekilde ifade edilmiştir:
1999 veya 2000 senesinde, kesin olmayan bir tarihte, tarih kesin olarak (daha sonra) belirlenecektir, (başvurucu), Bükreş Polis Teşkilatı 5. Şubedeki meslektaşlarından birçoğuyla birlikte, Bucurestii Noi semtinde, birçok kişiyi Dacia marka bir kamyonete petrol boru hattından iki tondan fazla yakıt naklederken suçüstü yakalamıştır. Aleyhlerinde ceza soruşturması açılmaması ve haksız faaliyetlerini sürdürebilmeleri için S.B. ve M.I.den 20 000 000 Lei talep etmişlerdir ve bu meblağı ellerinden almışlardır.
Aşağıda yer alan belgeler göstermektedir ki şüpheli/sanık bu suç eylemlerinin failidir.
Tanıkların beyanları
- Tutanakların karşılaştırılması
- Sanıkların beyanları
- Ses kayıtları
- Fotoğraflar
- Fotoğraflardan hareketle kimlik tespit tutanakları
CMUKnın 148 § 1 h) maddesinde belirtilen suçu işlemesi halinde, sanık, dört ila on sekiz yıl hapis cezası ile cezalandırılır ve sanığın serbest bırakılması, sorgulanması gereken kişileri etkilemek amacıyla polis kimliğinden faydalanarak kamu düzeni ve mevcut davada soruşturmanın düzgün yürütülmesi hususunda tehlike arz edebileceğine ilişkin gerekli koşullar somut olayda gerçekleşmiş olduğundan,
CMUKnın 136 § 5, 146 § 1, 148 § 1 h), 149 1, 151 maddelerine dayanarak (savcı) şuna karar vermiştir:
(1) Şüphelinin/sanığın üç günlük bir süre boyunca tutuklanması (
);
(2) CMUKnın 146 § 3 ve 1491 § 3 maddelerine dayanarak, bir önceki paragrafta sözü edilen tutuklama 16 Temmuz 2003 tarihinde, saat 22de başlamış ve 18 Temmuz 2003 tarihinde, saat 22de sona ermiştir.
(3) Tutuklama müzekkeresi 16 Temmuz 2003 tarihinden itibaren(
) verilecektir (
).
21. Saat 2.30a doğru, başvurucu, binanın bodrum katında yer alan, on üç meslektaşının bulunduğu bir odaya götürülmüştür. Kısa bir süre sonra, Rahova Cezaevine sevk edilmiştir.
2. Hükümetin anlatımı
22. 2002 senesinin sonbaharında, UYMS, Bükreş yakınlarında bulunan Petrotrans S.A. şirketinin petrol boru hattından jandarma ve polis memurlarıyla sıkı bir işbirliği yapılarak yakıt çalınması olayını saptamıştır 9 ve 11 Temmuz 2003 tarihlerinde, birkaç kişinin ifadesi ve fotoğraflı kimliği sayesinde başvurucunun operasyona dâhil olduğu saptanmıştır. Davadan sorumlu Savcı V.D., 16 Temmuz 2003 tarihinde ifade vermeleri için elli kadar kişiyi mahkemeye celp etmeye karar vermiştir.
23. 15 Temmuz 2003 tarihinde, başvuran ve on altı polis arkadaşı, iş yerlerinden (Bükreş Polis Teşkilatı 5. Şube) bu ceza soruşturması gereği, ifade vermeleri amacıyla UYMS önüne çıkmak için mahkemeye çağrılmışlardır. Bükreş 1. Bölge Polis Şefi, polislerin ertesi gün savcılığa gelmeme durumunu önlemek ve savcılıkta hazır bulunmalarını sağlamak amacıyla bilgilendirilmiştir.
24. Ertesi sabah, saat 9.00da, başvurucu ve arkadaşları UYMS binasına gitmiştir. Askeri savcı V.D., onları binanın zemin katında bulunan bir odada kabul etmiş ve boru hatlarındaki petrol ürünlerini kaçak olarak çıkarılması hakkındaki ön soruşturma (acte premergatoare) çerçevesinde sorgulanacakları konusunda bilgilendirmiştir. Tüm polis memurları, bu faaliyetle ilgili her türlü suç ortaklığını sözlü olarak inkâr etmiş ama bu konuda yazılı beyan hazırlamayı kabul etmişlerdir. Sonuç olarak, boş kâğıda yanıtlayacakları on soruluk bir liste almışlardır. Bu sırada savcı odadan çıkmış ve olaya dâhil olan diğer kişilerle ilgili olarak usul işlemlerinin devam ettirmek amacıyla binanın birinci katında bulunan bürosuna gitmiştir.
25. Saat 12.00ye doğru, polis memurları ifadelerini yazmayı bitirdiklerinde, savcı tekrar odaya gelmiş ve aynı gün alınan bir kararla, içlerinde başvurucunun da olduğu on kişi aleyhine pasif rüşvet, nitelikli hırsızlığa iştirak ve suç örgütü kurma nedeniyle ceza soruşturması açıldığını konusunda onları bilgilendirmiştir. Diğer yedi polis memuru, savcılıkça serbest bırakılmıştır.
26. Savcı, bu on polis memurundan yeniden ifade vermelerini ve diğer kişilerle yüzleştirilmelerini istemiştir. Savcı aynı zamanda kendi seçtikleri avukatın yardımını alma haklarının olduğu konusunda bilgi vermiştir. Polis memurlarının bir kısmı avukatlarla irtibata geçmiş; Savcılık, Bükreş Barosuna başvurucunun da dâhil olduğu diğerleri için resen avukat atamaları amacıyla başvuruda bulunmuştur.
27. Başvurucu, yasal durumunu açığa kavuşturmak amacıyla UYMS binasında kendi isteğiyle beklemiştir. Başvurucu binada kalmak zorunda değildi, oradan çıkma konusunda örneğin su veya sigara almak için her zaman serbestti; ayrıca iki polis memuru, A.A. ve G.C. aynı gün binadan çıkmış ve geri dönmemiştir.
28. Başvurucu hiçbir zaman gözetim altında olmamış ve başında nöbet tutulmamıştır. Jandarmalar, o gün UYMS binasında yalnızca düzeni sağlamak amacıyla bulunmuştur. Ayrıca, binada ayrı bir giriş yeri veya gözaltına alınan kişilerin yerleştirildiği özel bir oda yoktu.
29. Saat 13.00-14.00e doğru, seçilmiş veya resen atanmış avukatların (beş polis memuru için) UYMS binasına gelmelerinin ardından, savcı, polis memurlarını sırayla dinlemeye başlamıştır. Dinleme üç ila dört saat sürmüştür.
30. Belirtilmeyen bir saatte başvurucu, dinlenmesi esnasında, resen atanan avukat M.S.nin yardımıyla, boş bir kağıda yazdığı ilk ifadesini, polis memurları C.D. ve M.G.M.nın iş arkadaşı olduğunu ve bu kişilerle normal bir ilişkisi olduğunu itiraf ederek tamamlamıştır. Bunun üzerine savcı kâğıdın üzerine ilk beyanın saat 10.00da yapılmış olduğunu not etmiştir.
31. Belirtilmeyen bir saatte, başvurucu, resen atanan aynı avukatın huzurunda yeni bir beyan vermiş; beyanını bu kez üzerinde şüpheli/sanık ibareleri yer alan önceden basılmış bir forma yazmıştır. Bu formdan, başvurucunun, kendisine isnat edilen olaylar ve bunların hukuki niteliğinin yanı sıra yargılamaya ilişkin hakları konusunda haberdar edildiği sonucu çıkmaktır. Bu amaçla bir tutanak hazırlanmış; savcı, başvurucu ve resen görevlendirilmiş avukat tarafından imzalanmıştır.
32. Savcı, daha sonra şüpheliler, sanıklar ve tanıklar arasında birçok yüzleştirme yapmıştır.
33. Saat 22.00de, bir kararla, savcı, başvurucu dâhil olmak üzere birçok polis memurunu pasif rüşvet, nitelikli hırsızlığa iştirak ve suç örgütü kurma nedeniyle suçlamıştır.
34. Aynı saatte, savcı, bir kararla, başvurucunun tutuklanmasına karar vermiştir. Belirtilmeyen bir saatte, tutuklama müzekkeresi hazırlanmış ve bu başvurucuya bildirilmiştir. 2003 senesinde, 16 Temmuzu 17 Temmuza bağlayan gece başvurucu Rahova Tutukevine nakledilmiştir.
35. Hükümet, UYMS binası 2003 senesi giriş ve çıkış kayıt defterlerinin, 19 Şubat 2003 tarihinde mevcut başvurunun gönderilmesinden önce, saklama süresi yürürlükteki normlara göre üç ila beş yıl olduğu için imha edildiğini ifade etmiştir.
B. Başvurucunun serbest bırakılması
36. 17 Temmuz 2003 tarihinde, UYMS, CMUKnın 148 § 1 maddesinin c), d) ve h) fıkralarına dayanarak, Bükreş Askeri Mahkemesine, başvurucu ve suç ortağı on üç kişinin tutukluluk süresinin 19 Temmuz 2003 tarihinden itibaren 27 gün uzatılmasını talep etmiştir.
37. 18 Temmuz 2003 tarihinde, saat 10.00da, başvurucu, Mahkeme önüne çıkarılmıştır. Başvurucuya göre, avukatı, savcılığın tutukluluk süresinin uzatılması talebinde bulunduğu sırada dosyaya erişebilmiştir. Askeri Mahkeme, suçlulardan birinin askeri rütbesi nedeniyle davanın Askeri İstinaf Mahkemesi önüne, yetkili mahkemeye sevk edilmesine karar vermiştir.
38. Daire Kurulunda aynı gün alınan bir kararla, tek bir yargıçtan oluşan Askeri İstinaf Mahkemesi, savcılığın talebini kabul etmiş ve başvurucu ve suç ortaklarının tutukluluk süresini 27 gün uzatmıştır.
39. Askeri İstinaf Mahkemesi, dosyanın ışığında, sanıklar hakkında suç örgütü kurma, pasif rüşvet, nitelikli hırsızlığa iştirak ve yalancı tanıklığa teşvik suçlarına ilişkin emarelerinin var olduğunu gözlemlemiştir. Mahkeme, sanıkların tutuklanmasının kamu düzeni açısından gerekli olduğuna, tanıkları etkileyebileceklerine, ceza soruşturmasını ve cezanın uygulanmasını sonuçsuz bırakma girişimlerine ilişkin gerekçelerle karar vermiştir. Mahkeme, bununla beraber, davanın karmaşıklığı, delillerin toplamasındaki güçlüğü ve sanıkların çokluğunun da dikkate alınması gerektiğine işaret etmiştir.
40. Aynı gün, 16 Temmuz 2003 tarihindekiyle benzer tutuklama müzekkeresi başvurucu aleyhine verilmiştir.
41. Başvurucu ve suç ortakları, verilen kararın yasal olmadığını iddia ederek bu karara itiraz etmiştir. Savcılık da kararın teşkilinin yasalara aykırı olması nedeniyle itirazda bulunmuştur.
42. 21 Temmuz 2003 tarihinde alınan nihai kararla, Yüksek Mahkeme bu itirazı kabul etmiş, kararı bozmuş ve başvurucunun ve suç ortaklarının serbest bırakılmasına karar vermiştir. Mahkeme, yolsuzlukla mücadelede daha fazla şeffaflık sağlamak amacıyla, 21 Nisan 2003 tarihinde 78/2000 sayılı yolsuzluk eylemlerinin önlenmesi, keşfi ve cezalandırılmasına ilişkin kanunun usuli hükümlerinde hemen uygulanabilecek nitelikte (78/2000 sayılı kanun) 161 numaralı kanun ile değişiklikler yapıldığını tespit etmiştir. 78/2000 sayılı kanunun 29 §§ 1 ve 2. maddeleri, bu kanunda belirtilen suçlara ilişkin ilk derece mahkemesi kararının iki yargıç tarafından verilmesi gerektiğini öngörmektedir.
43. Bu kararın gerekçeleri başvurucuya bildirilmemiştir.
44. Başvurucu aynı gün serbest bırakılmıştır.
C. Serbest bırakma kararına karşı Başsavcılık tarafından yapılan iptal başvurusu
45. Belirtilmeyen bir tarihte, Romanya Başsavcılığı, Yüksek Mahkeme önünde 21 Temmuz 2003 tarihli nihai kararın iptali için başvuruda bulunmuştur. Başsavcılık, Yüksek Mahkemenin iç mevzuatı yorumlamasında ciddi hukuki hatalar yaptığını ve bu durumun ihtilafın hatalı olarak sonuçlanmasına neden olduğunu iddia etmiştir
46. Başvurucu, iptal başvurusundan ve duruşma tarihinin 25 Temmuz 2003 olarak kesinleştiğinden, 24 Temmuz 2003 tarihinde medya organları vasıtasıyla haberdar olduğunu belirtmiştir.
47. 25 Temmuz 2003 tarihinde, saat 9.30da, başvurucu duruşmaya, müvekkillerine 21 Temmuz 2003 tarihli kararın bildirilmediği gerekçesiyle davanın ertelenmesi talebinde bulunan iki avukat eşliğinde katılmıştır. Yüksek Mahkeme bu talebi kabul etmiş ve davanın ivediliğini gerekçe göstererek duruşmayı saat 12.30a ertelemiştir.
48. Müzakerenin yeniden başlaması sırasında, başvurucu, 21 Temmuz 2003 tarihli nihai kararın, yalnızca kanun yararına bozma konusu olabileceğini fakat iptal başvurusunun konusu olamayacağını ve hiçbir inandırıcı nedenin tutuklanmasını haklı göstermediğini iddia etmiştir.
49. 25 Temmuz 2003 tarihinde verilen nihai bir kararla, dokuz yargıçtan kurulu Yüksek Mahkeme, kararın iptali için yapılan başvuruyu kabul etmiş ve 21 Temmuz 2003 tarihli kararı bozmuştur. Kararın esasına ilişkin olarak, Yüksek Mahkeme 78/2000 sayılı kanunun 29 §§ 1 ve 2 maddelerinin yanlış yorumlanması nedeniyle başvurucunun talebini reddetmiştir. Yüksek Mahkeme, 78/2000 sayılı kanunda ve CMUKta yapılan değişikliklerin kanun koyucunun tutuklama için tek bir rejim sağlamaya ilişkin isteğini ortaya koyduğunu, suçun niteliği ne olursa olsun, tutuklama kararının Daire Kurulundaki tek bir yargıç tarafından verilmesi gerektiğini belirtmiştir.
50. Yüksek Mahkeme ayrıca, cezai soruşturma altında olan kişilerden her birinin, isnad edilen suçları işlemiş olduklarına dair inandırıcı ve ikna edici yeterli bilgi ve belgeleri içeren dosya ışığında, tutuklanmalarının haklı olduğuna karar vermiştir.
51. 25 Temmuz 2003 tarihinde, başvurucu tutuklanmıştır.
52. 29 Haziran 2004 tarihinde alınmış ve 2 Temmuz 2004 tarihinde Askeri Temyiz Mahkemesi tarafından onaylanmış bir ara kararla; Askeri Bölge Mahkeme tutuklanma kararını, ülkeyi terk etme yasağı ile değiştirerek başvurucunun serbest bırakılmasına karar vermiştir.
53. 22 Temmuz 2010 tarihinde alınan bir kararla, Bükreş Temyiz Mahkemesi, pasif rüşvet (Ceza Kanununun 254 § 2.maddesi, 78/2000 sayılı kanunun 7.maddesiyle birlikte ele alınarak) ve suçlulara yataklık (ceza kanununun 264.maddesi) nedeniyle başvurucunun üç yıl erteli hapis cezasına çarptırılmasına karar vermiştir. Aynı kararla, başvurucu tarafından getirilen tanıklardan M.T. pasif rüşvet ve suç örgütü kurma suçundan dolayı iki yıl, G.S. pasif rüşvet ve suçlulara yataklık suçundan beş yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.
D. Başvurucu tarafından sunulan yazılı beyanlar
54. Mahkemenin talebi üzerine, başvurucu 8 Mart 2011 tarihinde, UYMSde bulunan iki polis meslektaşı M.T. ve G.S. 16 Temmuz 2003 tarihinde ifade vermişlerdir. Bu ifadeler 3 Mart 2011 tarihinde avukatı tarafından alınmıştır.
55. M.T.nin beyanı şöyledir:
15 Temmuz 2003 tarihinde, saat 21.30a doğru, Polis Teşkilatı 5.Şubenin nöbetçi memuru bana telefonda daha fazla detay vermeden, 16 Temmuz 2003 tarihinde, saat 9.00da, UYMSde olmam gerektiğini söyledi. 16 Temmuz 2003 tarihinde, saat 8.45te, Creanga Sorin de olmak üzere birçok meslektaşımla UYMSde karşılaştım. Kısa bir süre sonra, binaya girmek için davet edildik. Girişte, bir jandarma bizden giriş kayıt defterlerine bilgilerimizi yazmak amacıyla kimliklerimizi göstermemizi istedi. Arkadaşlarımla birlikte binanın zemin katında bulunan bir odaya götürüldük. Kısa bir süre sonra bir kişi odaya girdi ve kendisi askeri savcı V.D. olarak tanıttı. Bize kağıt ve kalemler verdi ve bize I.D., S.B. ve M.I. isimli üç kişiyi tanıyıp tanımadığımızı ve hangi koşullarda tanıdığımızı açıklamamızı isteyerek bizi yalnız bırakarak odadan çıktı.
Yaklaşık kırk dakika sonra, askeri savcı V.D. odaya tekrar geldi ve beyanları topladı. (Beyanları okuduktan sonra) ve bazılarının (içimizden) olumsuz cevap verdiğini fark etti, kızdı ve sinirlendi, bizi daha önce tutuklanmış olan meslektaşlarımızla birlikte tutuklamakla tehdit etti ve odadan çıktı. Dört veya beş donanımlı jandarma (kar maskeli, makineli tüfekli ve kurşun geçirmez yelekli) odaya daldı. Subay rütbesinde olan jandarmalardan biri, cep telefonlarımızı çıkarmamızı ve bir başka jandarmanın yanında bulunan masanın üzerine koymamızı istedi; odadan yalnızca jandarma eşliğinde çıkabileceğimiz hususunda izinli olduğumuza dair bilgilendirdi. Bu durum, saat 17.00ye kadar, biz su ve yiyecek temin etmek için odadan çıkma izni isteyene dek sürdü. Bir jandarmanın istediğimiz ihtiyaçları satın almaya gitmesi için bizden para toplamamız istendi.
Ailemizle veya dışarıdan herhangi bir kimseyle irtibat kurmamız yasaklandı. Saat 22ye kadar, odadan çıkmamıza silahlı bir jandarma eşliğinde ve tek tek tuvalete gitmek için izin verildi. Bize kendi seçtiğimiz veya resen görevlendirilmiş hiçbir avukat tarafından hizmet verilmedi. Saat 22.30 - 23e doğru, bir jandarma beni Creanga Sorin ile birlikte, birinci katta bulunan, Savcı V.D., bizi UYMSye götüren şahıs, bir başka adam ve iki kadının olduğu büroya götürdü. Savcı, bana ve Creanga Sorine, Polis Teşkilatının 5.Şubesinin başındaki memurların yolsuzlukla suçlu olduklarını ve kaçakçılardan rüşvet aldıklarını (
) açıklamamızı önerdi ve şayet böyle bir açıklama yaparsak bize hiçbir şey yapılmayacağına dair teminat verdi. Aksi takdirde tutuklanacağımızı söyledi. Bundan dolayı, meslektaşım Creanga Sorin kendi seçtiği bir avukatın yardımını almak istedi. Savcı, odada bulunan iki kadının resen atanan avukatlar olduğunu ve onlara yardımcı olacaklarını belirterek kızgınca cevap verdi. Creanga Sorin, onların yardımını reddetti ve hiçbir açıklama yapmayacağını belirtti. Savcı, budala diyerek ona hakaret etmeye başladı ve eğer işbirliği yapmazsa, açıklama yapmasa dahi tutuklanacağını ve bir daha ailesini göremeyeceğini söyledi.
Yaklaşık kırk dakika sonra, binanın bodrum katında bulunan bir odaya alındığımda, Creanga Sorini, savcının bürosunun kapısının yanında, silahlı bir jandarma gözetiminde koridorda gördüm. 17 Temmuz 2003 tarihinde, saat 2.30a doğru, Creanga Sorin bodrum katındaki odaya götürüldü. Kısa bir süre sonra, penceresiz bir araca bindik ve jandarmalar eşliğinde Bükreşte bulunan Rahova Cezaevine götürüldük.
Ailemle irtibat kurmama ve kendi seçtiğim bir avukat tarafından yardım almama izin verilmediğini belirtmek isterim.
56. S.G. beyanında, M.T.nin beyanının doğruluğunu teyit etmiş ve 16 Temmuz 2003 tarihinden sonra olayların seyrini anlatmıştır.
E. Hükümet tarafından sunulan Başsavcı V.D.nin beyanı
57. Mahkemenin talebi üzerine, Hükümet, 7 Mart 2011 tarihinde, başvurucu aleyhine sürdürülen davadan sorumlu Savcı V.D.nin beyanını sunmuştur. 17 Ocak 2011 tarihli ilgili kısmı şöyledir:
Cezai kovuşturma dosyasının kayıtları hakkında istişare ettikten sonra, aşağıdaki açıklamaları yapmak istiyorum.
- Bükreş 1.Bölge Polis Şefliğine bildirilen yazılı talep ile, belirtilen tarihte (16 Temmuz 2003), aşağıdaki faptuitoriler (aleyhlerinde dava açılmasından daha önceki bir aşamada olayların faili olduğu iddia edilenler veya şüpheliler), 5.Şube polis memurları: G.S., D.M., Sorin Creanga, M.T., C.M., C.O., L.S., S.T., D.A., M.G., S.T., C.B., N.T., C.S., G.R., L.C. ve G.D. çağrıldı.
- Adı geçen kişiler faptuitori olarak (ön soruşturma çerçevesinde) petrol boru hatları ile petrol ürünleri hileli çıkarma olayına karışmalarıyla ilgili olarak sorgulanacakları konusunda bilgilendirilmiştir. Başından itibaren, mahkemeye çağrılan tüm polis memurları bu faaliyetlerle herhangi bir ilgilerinin olmadığını sözlü olarak inkar ettiler ama bu konuda bir açıklama yapmaya razı oldular. Sonuç olarak, yazarak cevaplandıracakları on soruluk bir liste aldılar.
- Onaylarını aldıktan sonra ve soruşturmanın etkinliğinin çıkarında, beyanların USYMnin toplantı salonunda aynı anda verilmesine karar verdim, çünkü soruşturmanın sırayla yapılması saatler alırdı. İfadeler yazılırken odadan çıktım çünkü davadaki tek savcı olduğumdan büromda devam eden başka işleri tamamlamam gerekiyordu.
- Saat 12ye doğru, tüm polis memurları ifadelerini yazmayı bitirdiklerinde, odaya tekrar girdim ve G.S., D.M., Sorin Creanga, M.T., C.M., C.O., L.S., S.T., D.A. ve M.G aleyhindeki davada cezai kovuşturma başlatıldığı konusunda onları bilgilendirdim. Söz konusu bu kişilerden yeni ifade vermelerini ve yüzleştirmelere katılmalarını istedim ve seçtikleri bir avukatın yardımını alma hakkının olduğunu ve avukatı olmayanlar için, Bükreş Barosundan resen avukat tayin edilmesinin talep edileceğini açıkladım.
Böylece, kendi seçikleri bir avukatın yardımını almak isteyenlerin avukatlarıyla görüşme izni olmuş ve diğerleri için Bükreş Barosundan resen avukatlar atanması talep etmiştir. Seçilen avukatlar savcılığa kendileriyle görüşüldükten bir saat sonra geldi ve duruşmalardan ve yüzleştirmelerden önce binanın koridorunda müvekkilleriyle görüşmelerine izni verildi.
Aleyhlerinde cezai kovuşturma açılmayan polis memurları USYM binasından çıkmaları ve iş yerlerine dönmeleri için özgür bırakıldılar.
- Adı geçen faptuitori lerden başka, polis memurları D.C., C.M.E., I.E. ve D.C.B de faptuitori sıfatıyla aynı sabah savcılığa çağrıldılar. Onlara da aynı prosedür uygulandı ve aleyhlerinde ceza kovuşturması açıldı.
- Hakkında kovuşturma başlatılan 14 polis memurunun avukatının gelmesinden önce (saat 13ten önce), ben büromda başka kişilere özellikle M.I., S.B., D.C., G.M.M. ve G.A. -bazıları zaten tutukluydu- ile ilgili olarak resmi belgeleri, örneğin dinlemeleri, yeni dinlemeleri ve yüzleştirmeleri tamamladım.
- Aynı gün aynı dava çerçevesinde M.P., M.B. ve D.A.I dahil olmak üzere bir dizi tanık çağrıldı.
- Saat 13-14ten itibaren, şüpheli sıfatıyla 14 memuru, avukatları huzurunda dinlemeye başladım. Her şüpheli, avukatları tarafından imzalanan iki ayrı beyan (biri boş bir kağıda elle yazılmış ve bir diğeri şüpheliler için hazırlanmış forma) verdiler.
Onların suç ortaklığıyla ilgili ortaya konulan daha önce toplanan delillere rağmen, 14 şüpheliden hiçbirinin söz konusu suç faaliyetlerine karıştığını kabul etmediklerini hatırlıyorum.
14 şüphelinin dinlenmesi en az 3-4 saat sürdü.
- Birçok yüzleştirme gerekli olduğundan, ele geçirilen ve kaydedilen telefon görüşmesi kayıtlarının dökümlerinin sunulması esnasında 14 şüpheli kendi seçtikleri veya resen görevlendirilen avukatlar yardımıyla en az 20 yüzleştirmeye gönüllü olarak katıldılar.
Yüzleştirmeler saat 22ye kadar saatlerce sürdü, 14 şüpheliye karşı ceza davası başlatılana ve haklarında gözaltı kararı verilinceye kadar devam etti.
Gözlem: Bu davada, ceza kovuşturmasının özel niteliği söz konusu gün içinde, birçok dinleme ve yüzleştirme yapılmasını gerektirmektedir; gerçek ancak bu şekilde ortaya konulabilir.
Bu önlemlerin tek bir gün içerisinde uygulanmasının haklı gösteren bir diğer neden, soruşturmanın sonuçlarının gizliliğini sağlamak zorunluluğuydu çünkü şüpheli ve sanıkların gerçeği gizlemek ve cezai soruşturmaya engel olmak amacıyla soruşturma hakkındaki bilgileri ilettiklerine dair zaten önceden kuvvetli deliller bulunmaktaydı.
- (
) Hatırladığım kadarıyla, 2003 senesinde -sanki bugünmüş gibi hatırlıyorum-, savcılığın bürosuna çağrılan kişilerin kimlik kartları girişte alıkonmadı çünkü her dinleme öncesinde, kimlik kartları savcı tarafından gösterilmeliydi.
- (
) Sanık Creanga Sorin, yukarıda belirtilen başvuruyu yapmıştır (
) Böylece, saat 11-12e kadar, iş arkadaşlarıyla birlikte, binanın zemin katında bulunan odada savcı olmadan ilk ifadesini yazmıştır. Daha sonra, Creanga Sorin avukatının gelmesini bekledi; bundan sonra, iki dinlemeye ve birçok yüzleşmeye katıldı. (jandarma güçleri sadece düzeni sağlamak amacıyla orda bulunuyordu, hiç kimsenin başında nöbet tutulmadı; oysa her biri gözetim altında tutulmadan ve haberdar edilmeden gözetilebilirdi; savcılık binasından çıkmak için hiçbir izin gerekmemekteydi.)
Bana göre, bir savcı olarak, o dönemde savcılıktan çıkan ve geri dönmeyen iki polis memurunun ismini hatırlamıyorum ama kaçtıklarını ve tekrar bulunamadıklarını anımsıyorum; bu da haklarında ülke genelinde genel arama emri çıkartılmasını açıklıyor. Söz konusu kişiler, birkaç gün sonra bulundular ve tutuklanmalarına karar veren mahkeme önüne çıkarılmadan önce onları alıkoyan savcılığa götürüldüler.
- (
) Soruşturma konusu olanlar veya tutuklu kişiler için ne ayrı bir giriş, ne de ceza kovuşturmasından kaynaklanan tedbirin uygulanması çerçevesinde savcının bürosuna çağrılana kadar bekleyebilecekleri özel bir oda 2003 yılında yoktu - şimdi de yok-.
- (
) Zanlı Creanga Sorin, UYMS tarafından Bükreş Polis Teşkilatı 1.Bölge Şefliğine gönderilen bir yazıyla (bir kopyası bu raporun ekinde sunulmuştur) 16 Temmuz 2003 tarihinde mahkemece celp edildiler. Bu, Ceza Muhakemesi Kanunu tarafından öngörülen yasal bir celptir.
Creanga Sorin, cezai kovuşturmaların başlamasından önce, kanunun bir avukatın varlığını gerektirmediğini ve bir avukat yardımı talep etmediğini bilerek, suçlanması sonrasında usul gereklerine uygun olarak hukuki yardımdan faydalanmıştır Ayrıca, ilk ifadelerini yazdıkları sırada, diğer polis memurları da avukat yardımı talep etmedi.
Creanga Sorin, USYM binasından çıkma izni kesinlikle talep etmemiş çünkü bunu yapmak için hiçbir yükümlülüğü yoktu ve soruşturmayı yürüten savcıyı bilgilendirmeden söz konusu binadan çıkmak isteyen kişiler hiçbir kontrole tabi tutulmuyordu.
Bu yüzden USYM binasından çıkabileceği özellikle Creanga Sorine hiçbir zaman bildirilmedi, ama diğer polis memurlarıyla birlikte ondan cezai soruşturma çerçevesinde alınan önlemlerin uygulanmasına katılmaları istenmiş ve o buna razı oldu.
(
) Creanga Sorin kanunun kendisine izin verdiği hukuki yardım ve bilgi aldı, cezai soruşturma çerçevesinde alınan önlemlerin uygulanmasına katkıda bulunmaya razı oldu.
Creanga Sorinin suçlanmasından önce, diğer birçok sanık, özellikle S.B., M.I., G.F.P., V.B.D., D.C., G.M.M., G.A.A., F.C., A.G.B., C.U., M.L., M.V., N.B., L.S., I.D., onlara itham edilen fiilleri işlediklerini itiraf etmiş ve Creanga Sorin tarafından işlenen fiilleri teyit etmişlerdi.
(
)16 Temmuz 2003 tarihinde, bu dosya üzerinde başka savcıların veya polislerin yardımı olmaksızın tek başıma çalıştım.
II. İÇ HUKUKTAKİ İLGİLİ HÜKÜMLER
58. Söz konusu tarihte yürürlükte olan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
A. Kamu davasının başlaması, kamu davasında taraflar ve diğer katılımcılar
Madde 23 Sanık
Hakkında ceza davası açılan kişi ceza davasının bir parçasıdır ve sanık olarak nitelendirilir.
Madde 78 Tanık
Olay ya da durum hakkında bilgisi olan herhangi bir kişi, ceza davasında gerçeğin ortaya çıkartılmasında yararlı olabilecekse tanık olarak dinlenebilir.
Madde 224 §§ 1 ve 3 Ön Soruşturma
1. Kovuşturma makamları herhangi bir ön soruşturma tedbiri alabilir.
(
)
3. Herhangi bir ön soruşturma tedbirinin tutanak kaydı, delil teşkil edecektir.
Madde 228 § 1 Ceza Soruşturması Açılması
221. Maddede öngörülen şartlardan biri nedeniyle soruşturma yürüten makam, 10. Maddede belirtildiği üzere, yapılan ön soruşturma ve tensip zaptının içeriği aksini öngörmedikçe ceza soruşturmasının açılmasına karar verir. 10. maddenin b)1 fıkrası bu durumdan müstesnadır.
Madde 229 Şüpheli
Hakkında ceza davası ve ceza kovuşturması açılan kişi şüphelidir.
Madde 235 §§ 1 ve 2 Ceza davasının başlaması
1.Savcı dava dosyasını inceledikten sonra ceza davasının başlatılmasına (kovuşturma makamının önerisi üzerine) karar verir.
2.Şayet savcı öneriyi onaylarsa, ceza davasını bir karar (ordonnance) ile başlatır.
B. Tanıkların, şüphelilerin veya sanıkların mahkeme önüne çıkması
Madde 83 (Tanıkların) Mahkeme önüne çıkma şartı
Tanık olarak ifade vermek üzere çağrılan kişi celpte belirtilen tarihte, zamanda ve yerde olması gerekir. Tanık, davanın olayları hakkında bildiği her şeyi anlatmakla yükümlüdür.
Madde 176 § 1 b) Celpnamenin içeriği
1. Celpname (
) şunları içerir:
(
)
(b) Celp edilen kişinin adı ve soyadı, hangi sıfatla çağrıldığı ve davanın konusu.
Madde 183 Sorgu için celpname
Mahkemeye çağrılmış olmasına rağmen gelmeyen ve dinlemesi gerekli olan kişi, CMUKnın 176. Maddesinde yer alan talimatlara uygun olarak hazırlanmış sorgu için celpname gereğince kovuşturma makamının veya mahkemenin önüne götürülebilir.
Şüpheli ya da sanık, daha önce celpnameyle mahkemeye çağrılmış olsa bile, şayet kovuşturma makamı ya da mahkeme bu tedbiri gerekli görürse, gerekçeli karar ile, sorgu için celpname gereğince götürülebilir.
(1 Ocak 2004 tarihinde yürürlüğe giren 281/2003 sayılı kanun tarafından eklenen hüküm) 176. maddenin 1 ve 2.fıkralarında belirtilen müzekkere gereğince mahkeme önüne çıkartılan kişiler, gözaltına alınmaları veya tutuklanmalarına karar verilmedikçe, dinlenmeleri için gerekli sürede yargı makamlarının emrinde kalamazlar.
C. Gözaltı ve Tutukluluk
Madde 136 §§ 1, 3, 5 ve 8 Önleyici tedbirlerin kategorileri ve sonuçları
1. Ömür boyu hapis veya hapis cezasıyla cezalandırılabilir olan suçlarla ilgili davalarda, ceza davasının düzgün yürütülmesini sağlamak ve şüpheli veya sanığın cezai kovuşturmadan, yargılama veya cezanın infazından kurtulmasını önlemek amacıyla aşağıdaki önleyici tedbirlerden biri alınabilir:
a) Göz altı;
b) Bölgeden çıkış yasağı;
c) Ülkeden çıkış yasağı;
d) Tutuklama
(
)
3. Bu maddenin 1.paragrafının a) fıkrasında öngörülen tedbirler, kovuşturma makamı veya savcı tarafından alınabilir.
(
)
5. Bu maddenin 1.paragrafının d) fıkrasında öngörülen tedbirler, mahkeme tarafından veya kanun tarafından öngörülen durumlarda, geçici olarak, ceza kovuşturması çerçevesinde savcı tarafından alınabilir.
(
)
8. Söz konusu makamlar, uygulanacak tedbiri seçerken, bu tedbirlerle ilgili olan kişinin amacını, suçun sosyal tehlike düzeyini aynı zamanda sağlığını, yaşını, geçmişini ve ona ilişkin diğer durumları göz önüne alır.
Madde 137 Onaylanan önleyici tedbir kararının içeriği
Onaylanmış önleyici tedbir kararı, suçlamanın konusunu oluşturan olaylar, yasal dayanağı, söz konusu suç için kanun tarafından öngörülen ceza ve geçici tedbirlerin alınmasını haklı gösteren somut gerekçeleri gösterir.
Madde 137 1 § 1 Önleyici tedbirlerin ve isnat olunan fiillerin gerekçelerinin bildirilmesi
Bu tedbir konusunu haklı gösteren gerekçeler, gözaltında tutulan ya da tutuklanan kişiye derhal bildirilir. Kendisine isnad olunan fiiller, kişiye avukat huzurunda en kısa zamanda bildirilir.
Madde 143 Gözaltı
1. Şayet kişinin ceza kanunu tarafından yasaklanmış bir fiili işlediğine dair kanıtlar veya makul göstergeler varsa, kovuşturma makamı kişiyi gözaltına alabilir.
2. 148. madde tarafından öngörülen durumlarda gözaltı kararı, isnad edilen fiiller için uygulanabilir cezanın süresi ne olursa olsun, bildirilmelidir.
3. Davanın verileri göz önüne alındığında, kovuşturma altındaki kişinin isnad olunan fiili işlediğine dair makul göstergeler mevcutsa şüphelenilebilir.
Madde 144 Gözaltının süresi
1. Gözaltı en fazla 24 saat sürebilir. Romen Polisinin organizasyonu ve işleyişi ile ilgili 218/2002 sayılı kanunun gerektirdiği düzenlemeye göre, idari bir tedbir sonucu kişinin polis merkezine götürülürken özgürlüğünden mahrum bırakıldığı süre gözaltı süresinden düşülmelidir.
2. Gözaltına alınma müzekkeresi, gözaltının hangi tarihte ve saatte başladığını ve salıverilme müzekkeresi gözaltı süresinin hangi tarihte ve saatte bittiğini belirtmek zorundadır.
3. Şayet kovuşturma makamı tutuklamanın gerekli olduğunu düşünürse, gözaltının ilk 10 saati içinde (
) savcıya gerekçeli öneri sunar. Şayet savcı, kanun tarafından öngörülen şartların gerçekleşmiş olduğunu düşünürse, 146.maddenin 1.paragrafında öngörülen süre içerisinde tutuklamaya karar verir.
4. Savcı tarafından göz altına karar verildiğinde, şayet savcı tutukluluğun gerekli olduğunu düşünürse, buna 146. maddeye uygun olarak göz altı süresinin başlamasından itibaren 10 saatlik süre içinde karar vermelidir.
Madde 146 § § 1, 2, 3 ve 11 Ceza kovuşturması boyunca şüphelinin tutukluluğu
1. 143. maddede belirtilen koşullar karşılandığında, 148. maddede öngörülen durumlardan biri mevcut olduğunda, ceza kovuşturmasının amaçları için gerekli olduğu düşünülürse, resen veya kovuşturma makamının talebi üzerine, savcı, bu tedbirin süresini ve alınmasını haklı gösteren sebepleri gerekçeli öneri ile ve şüpheliyi avukatı huzurunda dinledikten sonra, ilgilinin üç günü geçmeyecek bir süre için tutuklanması kararını bildirebilir.
2.Savcı aynı zamanda şüphelinin tutuklama müzekkeresini düzenler.
3.Şayet şüpheli gözaltındaysa, gözaltı müzekkeresinin tarihinden itibaren üç gün olarak hesaplanır.
4.Tutukluluk müzekkeresinin verilmesinden sonra 24 saat içinde, savcı tutuklamayı amaçlayan gerekçeli öneri ile (
) dosyayı mahkemeye sunar (
).
11.Şayet 143. maddenin 1.paragrafında belirtilen koşullar belirlenirse, hakim ara karar ile, şüphelinin savcı tarafından karar verilen tutukluluk süresinin sona ermesinden önce, bu tedbirin süresini -bu süre 10 günü aşamaz- ve bunu haklı gösteren gerekçeleri somut olarak belirterek tutuklanmasına hükmeder.
Madde 148 § 1 Koşullara uygunluk ve sanığın tutuklanmasını gerektiren durumlar
1. Sanığın 143.maddede öngörülen koşulları taşıması halinde veya aşağıdaki durumlardan birinin varlığında tutuklanmasına karar verilebilir.
(
)
d) Sanığın tanık ya da bilirkişi üzerinde baskı kullanarak, delil unsurlarını yok ederek veya bozarak ya da diğer benzer fiillere girişerek gerçeğin açığa çıkmasına engel olmaya çalıştığını ortaya çıkaran yeterli unsurların varlığı;
e) Sanığın yeni bir suç işlemesi ya da başka bir suç işleyeceği konusunda kaygılandıracak unsurların varlığı;
(
)
h) sanığın cürüm veya kanunun 4 yıldan fazla hapis cezası öngördüğü suç işlemesi ve özgürlüğünün devamı kamu düzeni açısından tehdit oluşturacağı konusunda sağlam delillerin varlığı;
Madde 149 § 1 Sanığın tutukluk süresi
Sanığın tutukluluk süresi, yasal yollara uygun olarak sürenin uzatılabileceği durumlar haricinde 30 günü geçemez (
)
Madde 149 1 - 1 Ceza kovuşturması boyunca sanığın tutukluluğu
1. 143. maddede belirtilen koşullar karşılandığında, 148. maddede öngörülen durumlardan biri mevcut olduğunda, ceza kovuşturmasının amaçları için gerekli olduğu düşünülürse, resen veya kovuşturma makamının talebi üzerine, savcı, bu tedbirin süresini ve alınmasını haklı gösteren sebepleri gerekçeli öneri ile ve sanığı avukatı huzurunda dinledikten sonra, ilgilinin üç günü geçmeyecek bir süre için tutuklanması kararını bildirebilir.
Madde 150 § 1 Sanığın dinlenmesi
Sanığın kaçmasını, yurt dışında bulunmasını ya da kovuşturmadan veya hükümden kaçmasını engellemek amacıyla tutuklanmasına, ancak savcı veya hakim tarafından dinlenmesinden sonra karar verilebilir.
D. Avukat yardımı
Madde 6 Savunma haklarının teminatı
1. Savunma hakları, sanığı, şüpheliyi ve diğer tarafları ceza davasında güvence altına alır.
2. Ceza davası boyunca, yargı makamları, kanun tarafından öngörülen koşullarda ve tarafların usul haklarını tam olarak gerçekleşmesini sağlar; onların savunmaları için gerekli kanıtlardan faydalanır.
3. Yargı makamları, şüpheli veya sanığı (ilk fırsatta ve dinlenmesinden önce - 1 Ocak 2004 tarihinde yürürlüğe giren 281/2003 sayılı kanun tarafından konulan hüküm) kendilerine isnad olunan fiiller ve bunların hukuki niteliği konusunda bilgilendirir ve müdafaalarını hazırlama ve uygulama olanağı sağlar.
4. Tüm taraflar ceza davası sırasında müdafi tarafından yardım alma hakkına sahiptir.
5. Yargı mercileri, şüpheli veya sanığı, ilk beyanından önce, avukat yardımı alma hakkını bildirir ve bu durumu tutanağa geçirir. Yasanın öngördüğü koşullarda ve durumlarda, yargı mercileri, şayet müdafi seçmedilerse şüpheli ve sanığa hukuki yardım sağlamak için tüm tedbirleri alacaktır.
Madde 171 §§ 1, 2 ve 4 Şüpheli veya sanığa yasal yardım
1. Şüpheli veya sanık ceza kovuşturması çerçevesinde ve mahkeme önünde müdafi yardımı alma hakkına sahiptir; bu hak adli organlar tarafından bildirilir.
2. Şüpheli veya sanık reşit değilse, askerlik hizmetini yerine getiriyorsa, yedek askerse, askeri kurumda öğrenciyse, rehabilitasyon merkezinde ya da eğitim sağlık enstitülerinde tutuluyorsa veya başka bir dava çerçevesinde tutuklu bulunuyorsa hukuki yardım zorunludur.
(
)
4.Hukuki yardım zorunluluğu olduğunda ve şüpheli veya sanık müdafisini seçmek için gerekli adımları atmadıysa, resen avukat tayin etmek amacıyla önlemler alınır.
Madde 172 §§ 2, 4 ve 8 Müdafiin hakları
2. Hukuki yardım zorunlu olduğu durumlarda, kovuşturma makamı sanığın dinlenmesi sırasında bir müdafiin bulunmasını sağlar.
(
)
4.Tutuklu bulunan şüpheli avukatıyla irtibat kurma hakkına sahiptir. Savcı, resen veya kovuşturma makamının talebi üzerine, gerekçeli karar ile, istisnai olarak ve kovuşturmanın çıkarına, bir kereliğine ve azami beş günlük bir süre için avukatıyla irtibat kurmasını yasaklayabilir.
(
)
8. Şüpheli veya sanık tarafından seçilen veya resen atanan müdafi, hukuki yardım sağlamak için gereklidir. Kovuşturma makamı veya mahkeme, önlem alınması amacıyla bu yükümlülükteki herhangi bir ihlali baroya bildirebilir.
E. İptal başvurusu
Madde 409 İptal başvurusu
Yüksek Mahkeme Başsavcısı resen veya Adalet Bakanının talebi üzerine, herhangi bir nihai karara karşı bu mahkeme önünde iptal başvurusunda bulunabilir.
Madde 410 § 2 İptal başvurusunda bulunulabilecek durumlar
Bu maddenin 1.fıkrasında öngörülenler dışındaki nihai kararlara (bu hüküm mahkumiyet, beraat veya takipsizlik kararları ile ilgilidir) kanuna aykırı olmaları halinde iptal başvurusu yoluyla itiraz edilebilir.
59. CMUKnın, iptal başvurusuna ilişkin esasları düzenleyen maddeleri, 14 Aralık 2004 tarihli 576 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırılmış; 20 Aralık 2004 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmış ve 23 Aralık 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
60. Ön soruşturma (acte premergâtoare) ile ilgili olarak, bu süreçte alınan tedbirler arasında, soruşturma makamının, "faptuitor" sıfatına sahip ilgili kişiye, bir avukatın yardımını sağlama yükümlülüğü yoktur. Bu yükümlülük ancak ilgilinin şüpheli veya zanlı sıfatı edindiği sırada, ceza soruşturmasının başlatılmasından sonra doğar (Yargıtay ve Yüksek Adalet Divanı, Ceza Dairesinin 14 Nisan 2005 tarihli 2501 numaralı ve 7 Haziran 2006 tarihli 3637 numaralı kararları). Ön soruşturma aşamasında yetkililer, soruşturma faaliyetlerini yürütmek üzere yetkili değildir ancak sadece gerçek anlamıyla yasal bir karar almayı gerektirmeyen tedbirleri almakla yetkilidir (Yargıtay ve Yüksek Adalet Divanı, Ceza Dairesinin 26 Eylül 2006 tarihli 5532 numaralı kararı). Bu aşamada, tanıkların ifadeleri, sanıkların veya adli bilirkişilerin dinlenmesi gibi tüm delillerin yönetimi yargılamanın hükümsüzlüğüne neden olacaktır (Yargıtay ve Yüksek Adalet Divanı, Ceza Dairesinin 806/2006 numaralı kararı).
Anayasa Mahkemesi, daha sonraki ceza davası sırasında kullanmaya elverişli hiçbir kanıtın bu aşamada ikame edilemeyeceği gerekçesiyle ön soruşturma aşamasında alınan tedbirler dâhilinde, soruşturma makamının avukat yardımı sağlamakla yükümlü olmadığını defalarca onaylamıştır (141/1999, 210/2000 ve 582/2005 numaralı kararlar). Anayasa Mahkemesi, buna karşın, ön soruşturma sırasında soruşturma makamlarının pratikteki faaliyetlerine ilişkin bir karar vermekten çekinmiş ve bu durumun anayasal değil ceza kanunun uygulanmasına dair bir sorun olduğuna karar vermiştir. (113/2006 numaralı karar).
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. HÜKÜMETİN ÖN İTİRAZI HAKKINDA
61. Büyük Daire önündeki yazılı görüşlerinde ve 30 Mart 2011 tarihli duruşmada, Hükümet, davada ilk kez, Sözleşmenin 5 § 1. maddesi kapsamında başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde, saat 22den önce özgürlüğünden mahrum edildiğine ilişkin şikayeti hakkında iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle itirazda bulunmuştur. Aslında hükümet başvurucunun ne aynı gün alınan beyanlarında ne de daha sonra savcılık veya yerel mahkemeler önünde en azından öz olarak özgürlüğünden mahrum bırakılmasına ilişkin asla şikayette bulunmadığını iddia etmektedir.
62. Mahkeme, iç hukuk yollarının tükenmesine ilişkin ön itirazı, ilke olarak başvurunun kabul edilebilirliğinin incelenmesinden önce değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (Brumârescu v. Romanya (BD), no. 28342/95, § § 52 ve 53, AIHM 1999-VII ve Hassan ve Tchaouch v. Bulgaristan (BD), no. 30985/96, § § 53 ve 54, AIHM 2000-XI). Oysa başvurunun 15 Haziran 2010 tarihinde kabul edilebilir olduğu açıklanılmasından sonra, benzer itiraz ilk olarak 10 Şubat 2011 tarihinde ileri sürülmüştür. Hükümet, davanın bu aşamasında önceden incelenmiş ve sakıt olmuş bir itirazı tekrar iddia konusu etmektedir. İtiraz bu nedenle reddedilmelidir.
II. BAŞVURUCUNUN 16 TEMMUZ 2003 TARİHİNDE SAAT 9.00DAN 22.00YE KADAR ÖZGÜRLÜĞÜNDEN MAHRUMİYETİ NEDENİYLE SÖZLEŞMENİN 5 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
63. Başvurucu, 16 Temmuz 2003 tarihinde gözaltına alınmasının hiçbir hukuki dayanağı olmadığını düşünmektedir. Sözleşmenin 5 § 1. maddesini ileri sürmüştür; maddenin ilgili bölümü şunu öngörmektedir:
1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz: (
)
b) Bir mahkeme tarafından, yasaya uygun olarak, verilen bir karara riayetsizlikten dolayı veya yasanın koyduğu bir yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak için usulüne uygun olarak yakalanması veya tutulu durumda bulundurulması;
c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulu durumda bulundurulması; (
)
A. Dairenin kararı
64. Daire, 15 Haziran 2010 tarihli kararında, devlet görevlilerinin kontrolü altında bulunan kişilerin içinde bulundukları kırılgan durum göz önüne alındığında, affirmanti incumbit probatio (iddiada bulunan kişinin ispat yükümlülüğü) ilkesinin Sözleşmenin öngördüğü şekilde katı bir uygulamaya tabi tutulamayacağını hatırlatmaktadır.
65. Taraflarca olayların geçtiği zamanda ileri sürülen unsurlara dayanarak, daire başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde UYMS merkezine gitmiş olduğunu ve önce saat 10 sularında sonra da saat 20 sularında beyanlar verdiğini tespit etmiştir. Daire, ilk beyanda başvurucunun hakkında cezai kovuşturma yapılan kişi olarak mı dinlendiği belirtilmemesine rağmen ikinci beyanda başvurucunun pek çok suçu işlediğine dair hakkında şüphelenildiği ile ilgili olarak başvurucuya bilgi verildiğini tespit etmiştir. Daire, 16 Temmuz 2003 tarihli gün boyunca makamların başvuranın statüsü konusunda sergilediği tutumuna ilişkin olarak Hükümetin herhangi bir somut unsur sunmadığını da dikkate almıştır. Hükümet, o halde kuruma giriş ve çıkışlarla ilgili kaydedilen bilgilerle ya da ilgiliyi Savcılık binasından ayrılabileceğine dair bilgilendirmek için makamlar tarafından yapılan girişimlerle ilgili olarak başvurucunun Savcılık binasından ayrılıp ayrılmadığını belirlemeye imkân sağlayacak herhangi bir belge sunmamıştır. Daire, Savcılığın aynı gün başvurucu aleyhine cezai soruşturmalar başlatmış ve akşamleyin de tutuklanmasına karar vermiş olduğunu saptamıştır. Dosyadan ortaya çıktığı üzere; başvurucunun sorgulanması, hakkında soruşturma açılması, şüpheli olarak ikinci kez sorgulanması ve tutuklanması gibi gün boyunca meydana gelen olaylar neticesinde başvurucunun bütün gün Savcılık binasında kaldığı ve oradan ayrılmak için özgür bırakılmadığı sonucuna varılmıştır. Bütün bu unsurlar ışığında, daire başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 10dan 22ye kadar özgürlüğünden yoksun bırakıldığı kanaatine varmıştır.
66. Daire, özgürlükten yoksun bırakma fiilinin Sözleşmenin 5 § 1. maddesinin gereklerine uygun olması hususunda, Roma hukukunun olayların geçtiği dönemde 24 saat süresince gözaltında tutma ve tutuklama gibi özgürlükten yoksun bırakmaya yönelik geçici önlemleri öngördüğünü dikkate almıştır. Buna karşılık, başvurucunun gözaltında tutulmasına dair herhangi bir karar verilmemiştir. Daire, aynı zamanda Savcılığın 16 Temmuz 2003 tarihinde başvurucunun üç gün süreyle tutuklanmasını öngördüğünün altını çizmiştir. Oysaki kararda kesin olarak belirtilen, 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 22den 18 Temmuz 2003te saat 22ye kadar olan süre sadece iki günlük tutuklamaya denk geliyordu. Daire, bu bağlamda tutukluluk müzekkeresinin iç hukuka uygun olarak ve savcının kararına dayanarak verilmiş olmasından dolayı yalnızca kararda belirtilen süreyi kapsayabileceğini not etmiştir. Somut olayda, tutuklama müzekkeresi tutukluluğa ilişkin tam süreyi belirtmese dahi bu müzekkere kararda sözü edilmeyen geçen süre için yasal dayanak teşkil etmemektedir.
67. Sonuç olarak, daire başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 10dan 22ye kadar özgürlüğünden yoksun bırakılması fiilinin iç hukukta yasal dayanağının olmadığını tespit etmiş ve bu yüzden AİHS 5 § 1. maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmıştır.
B. Tarafların iddiaları
1. Başvurucu
68. Başvurucu, Büyük Daire önünde sunduğu yazılı görüşlerinde, saat 9da UYMS binasına girdikten sonra, saat 9.40 civarında ilk yazılı beyanını vermiş ve beyanın savcıya iletilmiş olduğunu iddia etmektedir. Başvurucu, saat 9.40dan 23e kadar, silahlı jandarmaların nöbet tuttuğu bir salonda kalmış ve bu salondan ayrılması için kendisine izin verilmemiştir. Öte yandan, başvurucudan cep telefonunu bir jandarma görevlisi tarafından bir masanın üzerine konması istendiği için başvurucunun ailesiyle veya avukatıyla iletişim kurma imkânı olmamıştır. Başvurucunun sadece jandarma görevlisi eşliğinde tuvalete gitmesine veya sigara içmek için salondan çıkmasına izin verilmiştir. Son olarak, başvurucunun tutuklanma ihtimali olduğu için bir daha ailesini görmemekle tehdit edilmiştir. Başvurucu, ilk kez 17 Temmuz 2003 tarihinde saat 1.15 - 1.30 civarında hakkında tutuklama müzekkeresi verildiğine dair bilgilendirilmiştir.
Başvurucu, nihayetinde Hükümetin UYMS binasına giriş kayıtlarının yok edildiğine dair herhangi bir delil ileri sürmediğinden dolayı şikâyetçi olmaktadır.
2. Hükümet
69. Hükümet, başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 22den önce UYMS merkezinde özgürlüğünden mahrum bırakıldığına dair dairenin görüşünün gerçeğe uygun olmadığını tespit etmiştir. Hükümet, başvurucunun anlattığı olaylarda çelişki olduğunun altını çizmektedir. Başvuru formuna göre, başvurucu 16 Temmuz 2003 tarihinde sabahleyin iş yerinde bulunduğu sırada amiri tarafından UYMS binasına gitmesi gerektiği konusunda bilgilendirilmiştir. Oysaki Büyük Daire önünde sunduğu yazılı görüşlerine göre başvurucu, 15 Temmuz 2003 tarihinde saat 17 sularında izinli olmasına rağmen, bu bilgiyi bir meslektaşından almıştır. Hükümet, başvurucunun başlangıçta UYMS merkezine saat 9a doğru geldiğini ileri sürmesine rağmen yazılı görüşlerinde kesin olarak saat 8.45te binaya geldiğini belirttiğini eklemektedir. Nitekim Hükümet, başvurucunun binaya saat 9da geldiğini kabul etmektedir.
70. Hükümet, ispat yükümlülüğü hususunda başvurucunun Sözleşmenin 34. maddesi gereğince mağdur olduğunu iddia edebilmesi için basit şüphe veya tahminlerin yetersiz olması nedeniyle kendisi hakkındaki ihlale dair makul ve ikna edici şüpheleri ortaya koyması gerektiğini hatırlatmaktadır. Oysaki başvurucu, başvurusunda önemli ayrıntıları ve destekleyici delilleri öne sürmeden, hükümete göre diğer şikâyetlere eklenen karışık ve anlaşılmaz iddiaları ortaya koymuştur. Öte yandan, başvurucunun inandırıcı bir açıklama getirmediği bu iddialar, dosyadaki belgelerle çelişmektedir. Hükümet, aynı zamanda daire önünde bu iddialara itiraz ettiğini ve bu iddiaların inandırıcı olmadığı gibi dosyadaki belgelerle de desteklenmediğini vurguladığını ileri sürmektedir. Başvurucunun daire önünde yargılanması sırasında yazılı görüşlerini sunmadığını eklemektedir. Hükümete göre bu unsurlar, sadece başvurucunun bu şikâyeti konusunda ısrar etmediğini değil aynı zamanda üstü kapalı olarak şikâyetinden de vazgeçtiğini göstermektedir.
71. Hükümet, başvurucunun Devlet görevlilerinin kontrolü altında bulunmuş olması konusunda dairenin yaptığı muhakemenin tutarlı olmadığını tespit etmektedir. Çünkü bu sorun, özgürlükten yoksun bırakma iddiasıyla örtüşmektedir. Hükümet, dairenin 15 Haziran 2010 tarihli kararında ispat yükümlülüğünü tersine çevirerek ve ciddi boyutta bir tehlike oluşturacak şekilde Devletin özgürlükten yoksun bırakma fiilini gerçekleştirdiğine dair bir karine oluşturarak çok önemli bir hata yaptığını göz önünde tutmaktadır. Bu yüzden Hükümet, somut olayda başvurucunun özgürlüğünden yoksun bırakılmadığına ve bu durumun da tam olarak incelenmesi gereken bir sorun olduğuna işaret etmektedir.
72. Hükümet, hemen ardından daire önünde negatif delil sunmak zorunda kalmasından şikâyet etmektedir. Çünkü Hükümetin başvurucunun belli saatler arasında özgürlüğünden yoksun bırakılmadığını ispat etmesi gerektiğini belirtmektedir. Buna karşılık Hükümet, AİHMin önceden talep etmediği unsurlara (başvuranın Savcılık binasından ayrılıp ayrılmadığını belirlemeye imkân verecek belgeler veya ilgiliyi savcılıktan ayrılabileceği konusunda bilgilendirmek için yetkililer tarafından yapılan girişimler) ve belgelere (UYMS binasına giriş ve çıkış kayıtları) dayanarak, olayların yaşanmasından yedi yıl sonra bu delili sunmak zorunda kaldığını iddia etmektedir.
73. Nihayetinde, Hükümet, affirmanti incumbit probatio ilkesine ilişkin itirazın sadece başvurucunun söylediklerini destekleyen emarelerin veya çürütülmeyen yeterince önemli, kesin ve uygun karinelerin olması halinde kabul edilebileceğini ancak somut olaydaki durumun böyle olmadığını belirtmektedir. Bu yüzden, mevcut davada herhangi bir koşul veya istisnai bir neden, ispat yükümlülüğünün başvurucuya ait olmasına ilişkin kuralın tersine çevrilmesini gerektirecek şekilde yorumlanmasına imkân vermemektedir.
74. Hükümet, 16 Temmuz 2003 tarihinde meydana gelen olaylardan bu yana yedi yıl geçtiğinin ve olayların artık tam bir kesinlikle tespit edilemeyeceğini iddia etmektedir. Bununla birlikte, Hükümet UYMS merkezine giriş ve çıkışlarla ilgili kayıtların 2003te tutulduğunu fakat AİHM önünde onları sunmanın imkânsız olduğunu çünkü bu kayıtların mevcut başvurunun 19 Şubat 2009 tarihinde mahkeme önünde yapılmasından önce yok edildiğini, yürürlükte olan kurallar gereğince öngörülen kayıtların saklanma süresinin de üç ila beş yıl olduğunu dile getirmektedir. Hükümet, Savcılık binasına giriş ve bina içi dolaşım konusunda UYMS idari biriminin herhangi bir özel iç soruşturma yapmadığını, uygulanan kuralların tüm kamu kurumları için yürürlükte olan kurallar olduğunu eklemektedir. Hükümet, gözaltında tutulan ya da tutuklanan kişiler için UYMS binasında ayrı bir giriş yerinin ve de özel bir odanın ne 2003 yılında ne de şu anda bulunmadığını belirtmektedir.
75. Hükümete göre başvurucu 16 Temmuz 2003 tarihinde mahkemeye çağrılan her kişi gibi hukuki durumunu aydınlatmak amacıyla UYMS binasında gönüllü olarak beklemiştir. Çünkü başvurucu, UYMS binasına geldikten sonra bir soru formunu yanıtlamış olduğu için avukat yardımı talep etmeksizin ön soruşturma çerçevesinde ifadesinin alınmasına itiraz etmemiştir. Saat 12 sularında, ceza soruşturmasının açılmasından sonra savcının başvurucunun yeniden ifade vermesini ve yüzleştirmelere katılmasını talep etmesi üzerine başvurucu, UYMS binasında kalmıştır.
76. Hükümetin kanaatine göre başvurucu, UYMS binasından her an ayrılabilmesi için özgür bırakılarak Savcılık binasında kalmaya zorlanmamıştır. Çünkü hiçbir şey başvurucunun orada saat 22ye kadar gerçekten kaldığını ve isteğinin aksine orada tutulduğunu göstermemektedir; öte yandan iki polis aynı gün UYMS binasından ayrılmışlardır. Ayrıca, başvurucu hiçbir surette ne gözetim ne de koruma altında tutulmuştur. UYMS binasında hazır bulunan jandarmaların yalnızca düzenin korunmasını sağlama görevi vardı.
77. Hükümet, diğer yandan genel olarak cezai soruşturmalar ve somut olaydaki koşullar kapsamında özellikle mahkemeye celp etmenin, pek çok sorgulamanın yapılmasının ve soruşturulan kişilerle tanıkların yüzleştirilmesinin bir tek gün içinde gerçekleştiğini iddia etmektedir. Hükümete göre soruşturmanın etkin olarak işleyebilmesini engelleyecek unsurlardan kaçınmak için soruşturma boyunca elde edilen bilgilerin gizliliğinin korunması gerekiyordu. Nihayetinde, 16 Temmuz 2003 tarihindeki soruşturma, işlemle ilgili tek bir strateji izlemek amacıyla tek bir savcı tarafından yürütülmüştür.
78. Hükümet, başvurucunun hiçbir surette UYMSdan ayrılmayı talep etmediğinin altını çizmiştir. Böyle bir talebi veya yetkililerin olası bir reddini tespit eden herhangi bir belge dosyaya eklenmemiştir. Hükümet, aynı zamanda başvurucunun UYMSdan ayrılabileceğine dair kendisine bilgi verilmediğini, bu durumun çok açık olduğunu, çünkü böyle bir durumun açıkça mantığa uygun olmadığını ileri sürmektedir. Kişi aleyhine özgürlükten mahrum bırakan herhangi bir karar alınmadığı takdirde, savcının bu kişiyi Savcılıktan ayrılabileceğine dair bilgilendirmeye yönelik yasal bir yükümlülüğünün olmadığı belirtilmiştir.
79. Hükümet, başvurucunun ne Savcılık önünde ne de daha sonrasında tutuklanmasına ilişkin itiraz başvurusunda veya kendisine karşı yapılan suçlamanın yerindeliğini inceleyen mahkemeler önünde olası bir özgürlükten yoksun bırakma fiilini öne sürmediğini ve ceza davası boyunca avukatlar tarafından temsil edildiğini ifade etmektedir.
80. Başvurucu tarafından sunulan yazılı ifadeler konusunda, hükümet, bu beyanların tamamen hukuki çerçeve dışında başvurucuyla aynı davada ilk derece mahkemesinde mahkûm edilen iki kişi tarafından yargılamanın bir gereği olarak (declaratii pro causa) verilen ve başvurucunun avukatı tarafından onaylanan metinler olduğunu vurgulamaktadır. Hükümet, ayrıca tanık M.T.nin başvurucunun kullandığı ifadelere benzer ifadeleri beyanında vermiş olduğunun altını çizmektedir.
81. Ceza soruşturmanın gereği olarak savcılık önünde farklı sıfatlarla ifade vermeye çağrılan kişiler hakkındaki hukuki rejim konusunda, Hükümet, ceza kovuşturmaların başlamasından önce gerçekleşen ön soruşturma kapsamındaki kişilere yargılama esnasında tanınan teminatlarla ilgili olarak Avrupaya özgü ya da evrensel herhangi bir modelin uygulanamayacağını savunmaktadır. Oysaki devletlerarasında bir anlaşma olmadan, AİHM temel ilkelerin uygulanması konusunda zorlamada bulunmaz. Dolayısıyla davanın bu aşamasında, devletler ceza politikalarına uygun olan uygulanabilir ilkeler konusunda geniş bir takdir yetkisinden yararlanmalıdır. Hükümet, diğer yandan bir devletin ceza mevzuatında benzer kurallara ayrıntılı olarak yer verilmemesi, soruşturma makamlarına gerçeği ortaya çıkarma konusunda etkili araçların sağlanması gereğinin bir sonucu olduğunun altını çizmektedir. Hükümet, haklarında herhangi bir ceza davası açılmamasına rağmen Savcılık önüne çağrılan kişilere ilişkin olarak birçok teminat veren detaylı bir yönetmeliğin bulunmasının soruşturma makamlarının faaliyetlerine zarar verebileceğini ve ceza davasını sonlandıramama riski oluşturabileceğini tespit etmektedir. Roma hukuku, özellikle kendileri aleyhine ceza davasının başlamasından sonra taraflar için yargılama usulüne ilişkin teminatları öngörebilmektedir. Somut olayda, ön soruşturma çerçevesinde başvurucu yürütülen araştırmaların konusuna dair bilgilendirilmiş ve bu bakımdan açıklama yapmaya davet edilmiştir. Başvurucu, hakkında ceza soruşturma başlatıldığında, soruşturma konusunda bilgilendirildiğinden ve beyanlarını verirken avukat yardımı alma imkânına sahip olduğundan dolayı haklarından tam anlamıyla yararlanmıştır. Hükümet, savcı tarafından söylenen tehdit ve hakaretlere ilişkin başvurucunun iddialarını reddetmektedir. Hükümet, bu iddiaları olaylardan yedi yıl sonra ilk defa dile getirilen ve somut olarak 5desteklenmeyen basit iddialar olarak görmektedir.
82. Nihayetinde, Hükümet başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 22den 18 Temmuz 2003 tarihinde saat 22ye kadar tutuklu kaldığını vurgulamaktadır. 16 Temmuz 2003 tarihli tutukluluk kararının üç günlük bir süreyi kapsaması CMKnın 188. maddesinin uygulanmasıyla ilişkilidir. Buna göre tutukluluk günlerini hesaplamak için bütün günler sayılmaktadır. Bu durum, ilgili kişilerin yararına olacaktır, zira bütün günler bir mahkeme tarafından sonradan verilen muhtemel bir hapis cezasından mahsup edilecektir.
83. Daha önce belirtilenler doğrultusunda, Hükümet başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 9dan 22ye kadar özgürlüğünden yoksun bırakılmadığı sonucuna varmıştır.
C. AİHMin değerlendirmesi
1. Genel ilkeler
84. AIHM, Sözleşmenin 5. maddesinde, devletin bireyin özgürlüğüne keyfi olarak zarar vermesine karşı bireyi korumayı esas alan temel bir hakka yer verildiğini hatırlatmaktadır. Özgürlük Hakkı nı konu edinen AİHS 5 § 1. maddesi, kişinin fiziksel özgürlüğünün sağlanmasına ilişkindir; hiçbir şeyden ötürü kişinin özgürlüğünden keyfi bir biçimde yoksun bırakılmamasını amaçlamaktadır. Bu madde, 4 Nolu Protokolün 2. maddesinde yer alan serbest dolaşım özgürlüğüyle ilgili temel kısıtlamaları kapsamamaktadır. AIHM, AİHS 5 § 1. maddesinin öngördüğü teminatların her kişiye uygulanacağını açıkça belirttiğini de hatırlatmaktadır. 5 § 1 maddesinin a) ila f) fıkraları, bir kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılabilmesi için dayanılması gereken bütün gerekçeleri içermektedir; benzer tedbir, bu gerekçelerden biriyle ilgili olmaması halinde yasal değildir. Üstelik yasal yollara saygı göstermek de dâhil, tutukluluğun yasaya uygunluğu konusunda, Sözleşme temelde ulusal mevzuata atıfta bulunur ve bu mevzuatın hem usule hem esasa ilişkin kurallarına uyulması zorunluluğunu içerir. Bununla birlikte, ulusal hukuka uymak yeterli değildir: üstelik 5 § 1 maddesi, özgürlükten mahrum bırakma durumunun bireyi keyfiliğe karşı koruma amacına uygun olmasını gerekliliğini içermektedir. Hiçbir keyfi tutukluluğun 5 § 1 maddesiyle uyumlu olamayacağını belirten temel bir ilke vardır ve 5 § 1 maddesinde yer alan keyfilik kavramı, ulusal hukukla bağdaşmama durumunun ötesinde değerlendirilmelidir; çünkü keyfi ve Sözleşmeye aykırı bir biçimde özgürlükten mahrum bırakma fiili, ulusal mevzuata göre yasaya uygun olarak kabul edilebilmektedir (diğer kararlar arasında, bkz Guzzardi v. İtalya, 6 Kasım 1980, § 92, A serisi n° 39 ve A. ve diğerleri v. Birleşik-Krallık (BD), n° 3455/05, §§ 162-164, 19 Şubat 2009).
2. İlkelerin davada uygulanması
a. Dikkate alınacak süre hakkında
85. Her şeyden önce, AİHM dikkate alınacak süreyi ortaya koymanın gerekli olduğunu tespit etmiştir. Bu hususta iki ayrı sorunun incelenmesi gerekmektedir: bu sürecin başlangıç noktası ve sürecin sona ermesi.
86. Daire, sürecin başlangıç tarihi olarak başvurucunun savcı tarafından sorguya çekildiği zaman saat 10dan itibaren, herhangi bir yasal dayanak bulunmadan özgürlüğünden mahrum bırakıldığı kanaatine vardığını ifade etmektedir (bkz dairenin kararı § 43). AIHM, bununla birlikte meydana gelen somut olayların tarafların karşılıklı yorumlarına göre farklılık göstermesine rağmen ceza soruşturmanın bir gereği olarak ifade vermek amacıyla başvurucunun Savcılık binasına saat 9da girdiği konusunda tarafların hem fikir olduklarının tespit edildiğini gözlemlemektedir.
AIHM, dolayısıyla dikkate alınacak sürenin 16 Temmuz 2003 tarihinde sabah saat 9da başladığını saptamıştır.
87. Bu sürecin sona erdiği tarih konusunda, AIHM 16 Temmuz 2003 tarihli başvurucunun tutuklanmasına ilişkin verilen karara göre tutuklama yönündeki tedbirin saat 22de yürürlük kazandığını not etmektedir. AIHM, anılan karar gereğince verilen tutukluluk müzekkeresinin başvurucuya tebliğ edilme zamanının - başvurucuya göre 17 Temmuz 2003 tarihinde, saat 1.15 ve 1.30 arasında- saat 22den sonra tutukluluğunun yasallığı konusuna bir etkide bulunmayacağı kanısındadır.
AIHM, bu bağlamda dikkate alınacak sürenin 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 22de sona erdiğini tespit etmiştir.
b. İddia edilen özgürlükten mahrum bırakma konusundaki ispat yükümlülüğü hakkında
88. AIHM, delilleri değerlendirmek amacıyla her türlü makul şüphenin ötesinde olma kriterini esas aldığını hatırlatmaktadır. AİHM, bununla birlikte hiçbir zaman bu kriteri göz önünde bulunduran ulusal hukuk makamlarının izlediği yolu benimseme niyetinde olmamıştır. Ceza hukuku gereğince suçluluk veya medeni sorumluluk konusunda karar vermek AIHMin görev alanı dâhilinde değildir; fakat AIHM Sözleşme bakımından Sözleşmeye taraf devletlerin sorumluluğunu belirlemekle yükümlüdür. Sözleşmenin 19. maddesi gereğince AIHMe verilen görevin özelliği - Sözleşen Yüksek Tarafların vermiş oldukları taahhütlerine yani işbu Sözleşmede yer alan temel hakların tanınmasına saygı gösterilmesini sağlamak -delillerle ilgili sorunların ele alınmasına yönelik koşulları belirlemektir. AİHM önünde yapılan başvuru kapsamında ne delil unsurları ne de onların değerlendirilmesi için önceden belirlenmiş uygulanabilir işlemlerin yapılmasına dair herhangi bir yargısal engel yoktur. AIHM, somut vakıalardan ve tarafların gözlemlerinden ortaya çıkabilen sonuçlar dâhil, bütün delil unsurlarının bağımsız olarak değerlendirilmesiyle desteklenen tespitleri kabul etmektedir. AIHMin yerleşik içtihadına göre delil, emarelerin veya çürütülmeyen yeterince önemli, kesin ve uygun düşen karinelerin tamamından meydana gelmektedir. Ayrıca, tam bir sonuca ulaşmak için gereken inandırıcılık derecesi ve bu bakımdan, ispat yükümlülüğünün paylaştırılması esasen davaya özgü koşullara, iddianın niteliğine ve Sözleşme hukukuna bağlı olmaktadır. AIHM, aynı zamanda sözleşmeye taraf olan bir devletin temel hakları ihlal etmiş olmasına dair tespitin ağırlığını da dikkate almaktadır (Natchova ve diğerleri v. Bulgaristan BD, n 43577/98 ve 43579/98, § 147, AİHM 2005-VII).
89. Ayrıca, AIHM dairenin itirazını kabul etmektedir. Bu itiraza göre Sözleşme ile öngörülen, ispat yükümlülüğüne dair affirmanti incumbit probatio ilkesinin katı bir biçimde uygulanması her durumda kabul edilmemektedir. Çünkü AIHM, Sözleşmenin 2. ve 3. maddeleri kapsamındaki içtihadını hatırlatmaktadır. Bu içtihatlara göre gözaltında tutulan kişilerle ilgili, bu süreç boyunca meydana gelen her türlü ölüm veya yaralanma durumları, bu olayların kamu makamlarından kaynaklı olduğuna dair kuvvetli şüpheler oluşturduğunu belirtmektedir. Böyle bir durumda ispat yükümlülüğüne ilişkin sorumluluk, tatmin edici ve ikna edici bir açıklama yapması gereken makamlara verilmektedir (bkz. Salman v. Türkiye (BD), n° 21986/93, § 100, AIHM 2000-VII, Çakıcı v. Türkiye (BD), n° 23657/94, § 85, AIHM 1999-IV, ve Rupa v. Romanya (n° 1), n° 58478/00, § 97, 16 Aralık 2008). AIHM, bu değerlendirmelerin Sözleşmenin 5. maddesi kapsamında incelenen gaiplik durumları için de geçerli olduğunu ifade etmiştir; bir kişinin makamlarca gözaltında tutulduğunun kanıtlanmamasına rağmen, kişinin merciler tarafından resmen mahkemeye çağrıldığını, onların kontrolü altında bir yerde tutulduğunu ve bir daha görülmediğini kabul etmek mümkündür. Böyle bir durumda, Hükümet mercilerde meydana gelen somut vakıalar hakkında makul ve tatmin edici bir açıklama yapmakla ve ilgilinin merciler tarafından tutuklanmadığını fakat daha sonra özgürlüğünden yoksun bırakılmaksızın olay yerinden ayrıldığını ispatlamakla yükümlüdür (Tanış ve diğerleri v. Türkiye, n° 65899/01, § 160, AIHM 2005-VIII, ve Youssoupova v. Zaourbekov v. Rusya, n° 22057/02, § 52, 9 Ekim 2008). Öte yandan, AIHM ispat yükümlülüğü sorumluluğunun davalı devlete verilmesinden önce Sözleşmenin 5 § 1. maddesi ile ilgili şikâyet bağlamında uygun düşen emarelerin sunulması gerektiğini hatırlatmaktadır (Öcalan v. Türkiye (BD), n° 46221/99, § 90, AIHM 2005- IV).
90. AIHM, aynı zamanda başvurucunun olay günü merciler tarafından kontrol altında tutulduğu konusunda resmi olarak mahkeme önüne çağrıldığını ve onların kontrolü altında bir yerde tutulduğunu gösterecek nitelikteki uygun emareleri prima facie sunması koşuluyla bu ilkelerin somut olayda uygulanabileceğini ortaya koymuştur. AIHM, bu koşul yerine getirildiği takdirde özellikle soruşturma tedbirlerin uygulanma aşamasında iken, ilgilinin gitmek için serbest bırakılmadığını tespit edebilecektir. Bunların sonucunda, AIHM, hükümete söz konusu Savcılık binasında meydana gelen olayları saati saatine belirten bir rapor sunma ve başvurucunun orada geçirdiği zaman konusunda açıklama yapma sorumluluğunu verecektir. Hükümet, bu bağlamda, Mahkemenin başvurucunun iddialarının haklı olduğu sonucunu çıkarmasına engel olacak ve kendi iddialarını destekleyecek tatmin edici ve ikna edici belgeleri sunmak mecburiyetinde kalacaktır.
c. Özgürlükten yoksun bırakma konusunda
91. AIHM, AİHSnin 5. maddesi anlamında bir kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmış olup olmadığını belirlemek için onun somut durumundan hareket edilmesi ve dikkate alınan önlemin niteliği, süresi, etkileri ve uygulanması gibi kriterlerin tamamının göz önüne alınması gerektiğini hatırlatmaktadır (Guzzardi v. İtalya, 6 Kasım 1980, § 92, A serisi n° 39, ve Mogoş v. Romanya (karar), n° 20420/02, 6 Mayıs 2004). Şüphesiz sık sık Sözleşme tarafından korunan haklara bir zarar verilip verilmediğine karar vermek için görünenin ve kullanılan sözcüklerin ötesinde gerçekliğin sınırını çizmeye dikkat etmek gerekmektedir (bkz, örneğin, 5 § 1. maddesi bakımından, Van Droogenbroeck v. Belçika, 24 Haziran 1982, § 38, A serisi n° 50).
92. AIHM, özgürlükten mahrum bırakma iddiası konusunda, Devlet tarafından somut vakıalara dair yapılan yorumun kendisinin kanaati üzerinde kesin bir etkisinin olamayacağını eklemektedir.
93. AIHM, komisyon tarafından incelenen davalarda, kişilerin polis merkezinde bulunmasının amacının veya ilgililerin merkezden ayrılmayı talep etmemiş olmasının belirleyici olduğu yargısına varıldığını dikkate almaktadır. Dolayısıyla ne hapse atılmadan karakolda sorgulanmak için iki saat geçirmiş olan çocukların ne de insancıl görüşlere dayanarak karakola götürülen başvurucunun özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları düşünülmemiştir (X c. Almanya Federal Cumhuriyeti, n° 8819/79, 19 Mart 1981 tarihli karar), nitekim başvurucu karakolda dolaşma konusunda serbestti ve oradan ayrılmayı talep etmemişti (Guenat v. İsviçre (karar), n° 24722/94, 10 Nisan 1995 tarihli karar). Dahası başvurucunun duruşmaya katıldığı adalet sarayından ayrılma yönünde herhangi bir isteğinin olmaması Komisyon için belirleyici olmuştur (E.G. v. Avusturya, n° 22715/93, 15 Mayıs 1996 tarihli karar). Hemen ardından içtihat geliştirilmiştir. Çünkü AIHMin özgürlükten yoksun bırakma iddiası hakkında karar vermesi söz konusu olduğu zaman, bir başvurucu hakkında merciler tarafından alınan özgürlükten yoksun bırakıcı önlemin amacı artık belirleyici olarak görülmemektedir. Mevcut durumdan önce bu amaç, özgürlükten yoksun bırakma fiilinin AİHSnin 5 § 1. maddesiyle bağdaşması hususunun değerlendirilmesi amacıyla incelemenin son aşamasında yalnızca dikkate alınmıştır (bkz Osypenko v Ukrayna, n° 4634/04, § 51 ve devamı, 9 Kasım 2010, Salayev v Azerbaycan, n° 40900/05, § § 41-42, 9 Kasım 2010, Iliya Stefanov v. Bulgaristan, n° 65755/01, § 71, 22 Mayıs 2008 ve Soare ve diğerleri v. Romanya, n° 24329/02, § 234, 22 Şubat 2011).
Öte yandan, AIHM yerleşmiş içtihadını hatırlatmaktadır. Buna göre AİHSnin 5 § 1. maddesi aynı zamanda kişinin kısa süreli olarak özgürlükten mahrum bırakılmasını da öngörmektedir (Foka v. Türkiye, n° 28940/95, § 75, 24 Haziran 2008).
94. Somut vakıada, AIHM başvurucunun UYMS önünde mahkemeye çıkmak amacıyla çağrıldığına ve onun ceza soruşturmasının gerektirdiği üzere ifade vermek için savcılığa saat 9da geldiğine dair taraflarca itiraz edilmediğini göz önünde bulundurmaktadır. Yukarıda hatırlatılan ilkelere uygun olarak (bkz 89. paragraf) ve başvurucunun mahkemeye çağrılmasının zorunlu olmamasına rağmen - bu durum, özgürlükten yoksun bırakma iddiası hakkında kesin olarak karar vermeye imkân sağlayacak bir unsur teşkil etmemektedir ( I.I. v Bulgaristan, n° 44082/98, § 87, 9 Haziran 2005, ve Osypenko, anılan, § 32) -, başvurucunun mevcut durum itibariyle makamların kontrolü altında tutulduğunu kabul etmek yerinde olacaktır. Bu iddia, öte yandan başvurucunun verdiği ifadeler ile doğrulanmıştır (yukarıda 55-56. Paragraflar). Dolayısıyla, UYMS binasında o anda meydana gelen olaylar hakkında açıklama yapma görevi Hükümete aittir.
95. Hükümet, UYMS binasının giriş ve çıkış kayıtlarını ibraz edecek durumda olmadığını bildirmiştir. Bu kayıtlar, yürürlükte olan yasalar tarafından öngörülen saklama süresinin üç ila beş yıl olmasından dolayı mevcut başvurunun 19 Şubat 2009 tarihinde yapılmasından önce yok edilmiştir.
96. Buna karşılık, Hükümet, somut olaylar hakkında kovuşturma yapmakla görevli olan Savcı V.D.nin beyanına açıkça atıfta bulunmadan görüşlerinde onu sunmuştur (yukarıdaki 57. paragraf). Bu belgeye göre başvurucu UYMS binasından ayrılmak için izin istememişti. Ancak her kişi savcının onayını almadan ve herhangi bir işlem yapmadan oradan ayrılma imkânına sahip olduğundan dolayı başvurucu da bunu yapmak için özgürdü. Savcı V.D. beyanında başvurucunun UYMS binasından ayrılabileceğini hiç düşünmediğini kabul etmiş fakat diğer dinleme ve yüzleştirmelere katılmak için başvurucunun orada gönüllü olarak kaldığını ileri sürmüştür. Bununla birlikte, AIHM bu iddiaya yalnızca başvurucu tarafından değil aynı zamanda iki tanığın birbiriyle uyan yazılı beyanları ile de itiraz edildiğini tespit etmiştir (yukarıdaki 55-56. Paragraflar).
97. AIHM, ardından başvurucuya kendisinin hiyerarşik üstü tarafından UYMS binasına gitmesi için verilen sözlü emrin başvurucunun celbine eklendiğini vurgulamıştır. Bu bağlamda, aynı zamanda birçok polis memurunun savcılık huzuruna çıkması amacıyla 16 Temmuz 2003 tarihinde onların celp edildiğine dair 1. Üçe Emniyet Müdürünün bilgilendirilmiş olduğunu Hükümetin kabul ettiğini dikkate almak uygun olacaktır. Oysaki o sırada polis memurları öyle bir askeri disipline tabi tutulmuşlardı ki üstlerinin emirlerine itaat etmemeleri mümkün değildi. Tek bu sebep için başvurucunun özgürlüğünden yoksun bırakıldığı sonucuna varılmasa bile şunu gözlemlemek mümkündür: Saat 12de kovuşturmaların açılmasına dair kararın sözlü tebliğinden hareketle başvurucunun özgürlüğünden mahrum bırakılma iddiasını destekler nitelikte diğer önemli unsurlar eklenmiştir: Savcılık tarafından başvurucunun yeni ifadeler vermesi ve pek çok yüzleştirmeye katılması için orada kalması talep edilmiş, gün içinde başvurucu aleyhine kovuşturmalar açılmış, hakkında kovuşturma yapılmayan yedi polisin UYMS binasından ayrılabilecekleri söylenmiştir; çünkü UYMS binasında polislerin bulunması ve sorgulanması, jandarmaların bulunması ve avukat yardımından yararlanılması artık talep edilmemiştir.
98. Şüphesiz, kronolojik olarak meydana gelen olayların bazıları, öte yandan önceki günlerde yapılmış birçok sorgulama ve dinlemeyi gerektiren geniş çaplı ceza soruşturma çerçevesinde yer almaktadır. Bu davanın amacı, polisler ve jandarma görevlilerinden oluşan kaçakçılık şebekesini çökertmekti. Başvurucu ve meslektaşları hakkında soruşturmaların açılması, yargılamanın içeriğine uygundur ve bu kişiler hakkında ceza davasına ilişkin farklı hukuki eylemlerin tek bir gün içinde yapılması gerekliliği, başvurucunun bu eylemlere uymak zorunda olduğunu göstermektedir.
99. AIHM, sonuçta Hükümetin başvurucunun UYMS binasından çıktığını göstermeye imkân veren herhangi bir belge sunacak durumda olmadığını ve başvurucunun ilk ifadesini verdikten sonra kendi isteğiyle Savcılık binasından ayrılmak için özgür olduğunu da ispatlayamadığını saptamıştır (I.I. v. Bulgaristan, anılan, § 87, Osypenko anılan, § 32 ve Salayev, anılan, § § 42-43).
d. Başvurucunun özgürlüğünden yoksun bırakılmasının Sözleşmenin 5 § 1. maddesiyle bağdaşması hakkında
101. İncelenmesi gereken sorun, başvurucunun Sözleşmenin 5 § 1. maddesi anlamında yasal yollara göre özgürlüğünden yoksun bırakılıp bırakılmadığını incelemektir. Bu hükümde yer alan yasanın öngördüğü usule göre ifadesi, esasen ulusal mevzuata atıfta bulunmakta ve orada usul gibi esasa ilişkin kuralları da gözlemlemek zorunluluğunu ortaya koymaktadır. İç hukuku yorumlama ve uygulama görevinin başta ulusal mercilere, özellikle mahkemelere düşmesine karşın iç hukukun gereklerinin yerine getirilmediği diğer bir deyişle Sözleşmenin ihlal edildiği ortaya çıkabilmektedir. Bu bağlamda, Sözleşmenin 5 § 1. maddesinin dikkate alındığı davalarda, AİHM, iç hukukta yer alan kurallara uyulduğunu teyit etmelidir (Baranowski v. Polonya, n° 28358/95, § 50, AIHM 2000-III). Özellikle, iç hukukun özgürlükten mahrum bırakma konusunda tutukluluk koşullarını açıkça tanımlaması ve uygulamada dikkate alınan kanunun öngörülebilir olması zorunludur (Zervudacki v. Fransa, n° 73947/01, § 43, 27 Temmuz 2006).
102. AIHM, öncelikle başvurucunun kamu davası çerçevesinde beyan vermesi amacıyla kendisine diğer bilgiler sunulmaksızın UYMS binasında mahkemeye çıkmak üzere çağrıldığını not etmektedir. Oysaki konuyla ilgili ulusal mevzuat, celbin kişinin hangi sıfatla çağrıldığını ve davanın konusunu belirtmesi gerektiğini öngörüyordu (bkz. CMKnın 176. maddesi, yukarıdaki 58. paragraf). Başvurucu tanık mı, şüpheli mi yoksa bizzat soruşturmaları yürüten polis sıfatıyla mı çağrıldığını bilmiyordu. Bu bakımdan, AIHM hatırlatmaktadır ki, şüphesiz makamların suç fiillerini daha etkili bir şekilde önlemek adına yasal olarak belli kurnazlılara başvurma hakkı olsa dahi, suç faillerini yakalamak amacıyla kişilere güven vermeye çalışan idarenin davranışı, Sözleşme tarafından belirtilen veya uygulanan genel ilkeler bakımından eleştiriye açık olmaktadır (Conka v. Belçika, n° 51564/99, § 41, AIHM 2002-I).
103. AIHM ardından hükümetin başvurucunun adaletin iyi yönetilmesi amacıyla Savcılık binasında tutulduğunu iddia ettiğini gözlemlemektedir. Çünkü somut olayın koşulları göz önünde bulundurulduğunda, orada yer alan birçok kişinin ifadesinin alınması ve aralarında yüzleştirme yapılmasının her aşamada gerekli olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu hususlar, bu bağlamda Savcı V.D.nin 17 Ocak 2011 tarihli beyanına dayanmaktadır. Beyana göre başvurucu ve arkadaşları Savcılık önünde faptuitori sıfatıyla çağrılmışlardır (onlar aleyhine soruşturmaların başlamasından önceki aşamada somut olaylarla ilgili iddia edilen failler veya şüpheliler)dir.
104. AIHM, başvurucunun UYMS binasına geldikten sonra talep edildiği üzere boş bir kâğıda ilk beyanını yazdığı sırada resmi olarak şüpheli sıfatına sahip olmadığını göz önüne almaktadır. Ayrıca, AIHMin elinde bulundurduğu unsurlar, kişinin Savcılık binasına varır varmaz ifade vermekle yükümlü kişi veya tanık olarak mahkeme önüne çıkmış olduğu sonuca varılmasına kesinlikle izin vermemektedir.
105. Davaya özgü koşullar bakımından AIHM, Hükümetin somut vakıalara dair yaptığı yoruma göre saat 12ye doğru bütün polis memurları beyanlarını verdiğinde, savcı salona dönmüş ve başvurucu da dâhil orada bulunan on polis memurunu, somut olayda kendileri aleyhine ceza soruşturmalarının yürütüldüğüne, avukat seçme hakkına sahip olduklarına veya olmazsa onlar için resen avukat atanacağına dair bilgilendirmiştir. Diğer polisler aleyhine herhangi bir suç delili olmadığı için gitmelerine izin verilmiştir.
106. AIHM, başvurucunun ilk beyanını verirken hukuki sıfatını ve onun getirdiği teminatları bilmediğini gözlemlemektedir. Bu koşullar altında, AIHM, başvurucunun UYMS binasında geçirdiği ilk üç saat boyunca durumunun Sözleşmenin 5 § 1. maddesiyle bağdaşması konusunda şüpheleri olsa dahi bu sorun hakkında karar veremez. Çünkü başvurucunun hukuki sıfatının saat 12den itibaren cezai kovuşturmaların açılmasının hemen ardından açıklanmış olduğunu tespit etmiştir. O andan itibaren, başvurucu inkâr edilemez biçimde şüpheli olarak görülmüştür. Bunun sonucunda, başvurucunun özgürlüğünden yoksun bırakılması hususunun yasallığı, bu andan itibaren AİHSnin 5 § 1 c) maddesi kapsamında incelenecektir.
107. Roma hukukuna göre özgürlükten mahrum bırakmaya yönelik sadece iki önlem vardır: gözaltına alma ve tutuklama. Bu önlemlerden birine ya da diğerine karar vermek için, yasaklanan suçun işlendiğine dair inandırıcı delil veya emarelerin olması gerekmektedir (CMKnın 143 § 1. maddesi, yukarıdaki 58. paragraf), yani hakkında kovuşturma yapılan kişinin atılı suçları işlediğine dair şüphelenilmesine sebep olabilecek yasal olarak sunulan unsurlar (CMKnın 143 § 3. maddesi, yukarıdaki 58. Paragraf). Başvurucu aleyhine bu önlemlerden ne biri ne de diğeri, 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 22den önce kabul edilmiştir.
108. AIHM, ceza soruşturmasına dair zorlukların farkında olup, çok sayıda kişiyle ilgili geniş çaplı olarak sürdürülen davada, bir savcı tarafından bir günde tamamlanacak işlemler aracılığıyla tek strateji izlenmesini gerektiren somut vakıaya dair yürütülen yargılamanın karmaşıklığını inkâr etmemektedir. Üstelik AİHM, yolsuzluğun vatandaşların kurumlara olan güvenini yıkma amaçlı yerleşmiş bir sorun teşkil ettiğine itiraz etmemekte ve ulusal makamların suçlular hakkında sert bir tutum sergiledikleri kanısına varmaktadır.
109. Yukarıda belirtilenler ışığında, AIHM yine de saat 12den itibaren savcının soruşturmanın gereği olarak başvurucunun özgürlüğünden mahkûm bırakılmasını haklı gösterecek yeterince sağlam şüpheler ortaya koyduğunu ve Roma hukukunun bu anlamda gözaltı ve tutukluluk gibi alınacak önlemleri içerdiğini saptamıştır. Oysaki savcı, başvurucu için ikinci önlemi çok geç bir zamanda saat 22 sularında almıştır.
110. Bundan dolayı, AIHM başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde yine de saat 12 ile 22 arasında özgürlüğünden yoksun bırakılması hususunun iç hukukta yasal bir gerekçeye dayandırılmadığını ve dolayısıyla AİHS 5 § 1 maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.
III. BAŞVURUCUNUN 16 TEMMUZ 2003 TARİHİNDE SAAT 22DEN 18 TEMMUZ 2003 TARİHİNDE SAAT 22YE KADAR TUTUKLU KALMASI NEDENİYLE SÖZLEŞMENİN 5 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
111. Başvurucu başvurusunda, 16 Temmuz 2003 tarihinde özellikle serbest bırakılmasının kamu düzenini bozma yönünde oluşturduğu tehlike konusunda, hakkında alınan tutukluluk kararının somut unsurlar ile gerekçelendirilmediğini iddia etmiştir. Ayrıca, tutukluluğunu haklı gösterecek atılı suçları işlediğine dair makul şüphelerin olmadığını belirterek, AİHS 5 § 1 maddesine dayanmıştır.
A. Dairenin kararı
112. Daire 15 Haziran 2010 tarihli kararında, başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 22de tutuklanması hususunda kendisine bildirilen ve dosyaya eklenen somut vakıa ve delillerin hepsine dayanarak, başvurucunun atılı suçları işlediğini düşündürecek şekilde ileri sürülen şüphelerin gereken makullük seviyesine ulaşmış olduğunu tespit etmiştir. Daire, kararın somut unsurlarla gerekçelendirilmesi konusunda, savcılığın, soruşturmanın başında başvurucunun tutuklanmasını haklı göstermek için uygun ve yeterli bir gerekçe olarak başvurucunun polis kimliğinden dolayı soruşturma boyunca sorgulanan bazı kişileri etkilemesinin söz konusu olabileceğini belirttiğini gözlemlemiştir. Dolayısıyla, Daire bu özgürlüğünden yoksun bırakılma durumunun AİHS 5. maddesinin 1 c) paragrafı bakımından haklı gösterildiği ve dava süresi boyunca bu maddenin ihlal edilmediği kanaatine varmıştır.
B. Tarafların argümanları
113. Başvurucu, Büyük Daire önündeki yazılı görüşlerinde tutukluluk durumunu yeniden haklı göstermek için atılı suçları işlediğine dair makul şüphelerin olmadığını ve bu durumun dolayısıyla yasal dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmektedir. Başvurucu, meslektaşlarının onun atılı suçlara katılmış olduğunu belirten beyanlarını savcının kendisine sunduğunu kabul ederek, bazı meslektaşlarının haklı olarak tutuklandığını gösteren telefon dinlemelerinde yer almadığını değerlendirmiştir. Başvurucu, bundan böyle ne 16 Temmuz 2003 tarihinde tutuklanmasına dair kararın somut unsurlarla gerekçelendirilmemesinden ne de özellikle kendisinin serbest bırakılmasının kamu düzenini bozma tehlikesi oluşturacağından bahsetmemektedir.
114. Hükümet, başvurucunun Daire önünde sunduğu argümanlarını yeniden ele almaktadır.
C. AİHMin Değerlendirmesi
1. AIHM, yukarıda hatırlatılan ve daire tarafından ileri sürülen gerekçeler doğrultusunda, başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 22den 18 Temmuz 2003 tarihinde saat 22ye kadar özgürlüğünden yoksun bırakılmasının Sözleşmenin 5. maddesinin 1 c) fıkrası uyarınca haklı gösterildiğini ve dolayısıyla bu maddenin ihlal edilmediğini tespit etmiştir.
IV. BAŞVURUCUNUN 25 TEMMUZ 2003 TARİHİNDE TUTUKLANMASI SEBEBİYLE SÖZLEŞMENİN 5 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
116. Başvurucu, tahliye edilmesine ilişkin 21 Temmuz 2003 tarihli nihai karara karşı 25 Temmuz 2003 tarihinde başsavcının olağanüstü bir başvuru yoluyla kararın iptal edilmesini talep ederek davaya müdahale etmesinin ardından tutuklanmasının yasaya aykırı olduğunu iddia etmektedir. Başvurucu, aynı zamanda silahların eşitliği ve çekişmeli yargı ilkelerine de zarar verildiğini ve bu bağlamda Sözleşmenin 6 § 3. maddesini ileri sürmektedir.
117. Şikâyet edilen yargılamanın tutukluluk halinin yasallığıyla ilgili olduğunu dikkate alan Daire, dile getirilen bu şikâyetin Sözleşmenin 5 § 1. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiğini tespit etmiştir. Taraflar bu mütalaayı eleştirmemiştir ve Büyük Daire de farklı bir bakış açısını benimsemek için herhangi bir sebep görmemektedir.
A. Dairenin kararı
118. Daire 15 Haziran 2010 tarihli kararında, yargı organları tarafından iç hukukta olası bir yorumlama sorununu çözmek için başvurulan yöntemin yani kararın iptal edilmesi yönünde dava açmanın ilgili için anlaşılabilir ve öngörülebilir olmadığını tespit etmiştir. İlk olarak, iptale ilişkin hukuk yolu taraflara doğrudan açık değildir ve sadece başsavcının başvurabileceği bir yoldur. Oysaki başsavcı, başvurucunun tutuklanmasına karar vererek mahkemelerden bu tutukluluğun uzatılmasını talep etmiş olan savcının hiyerarşik üstüdür. Ancak bu savcı, olağan yargılama boyunca başvurucunun argümanlarını değerlendirme fırsatına sahip olmuş ancak bunu yapmamıştır. İkincisi, Daire nihai kararın yasaya aykırı olması halinde kararın iptali için dava açmaya imkân veren CMK 410. maddesinin, bu tür bir başvuru yoluyla davaya müdahale etmenin öngörülebilir olabilmesi için anlaşılmaz olduğunu dikkate almıştır. Sonuçta, Daire 25 Temmuz 2003 tarihinden itibaren başvurucunun özgürlüğünden mahrum bırakılması, Sözleşmenin 5 § 1. maddesinin gereklerini yerine getiren bir kanun tarafından öngörülmediğinden dolayı iç hukukta yeterli bir gerekçeye dayandırılmamıştır ve dolayısıyla bu madde ihlal edilmiştir.
B. Tarafların argümanları
119. Taraflar, Daire önünde dile getirdikleri argümanları yeniden ileri sürmektedirler. Hükümet, somut olayda ilk kez Yüksek Mahkemenin Başsavcı tarafından açılan iptal davasını kabul ederek başvurucu aleyhine yapılan suçlamanın esasını incelemediğini fakat sadece tutukluluk sorunuyla ilgili karar verdiğini gözlemlemiştir. Dolayısıyla hukuki güvenlik ilkesine saygı duyulmasıyla ilgili sorunun Sözleşmenin 6 § 1. maddesi kapsamında incelendiği davalardan mevcut davayı ayrı tutmak gerekmektedir.
C. AİHMin Değerlendirmesi
120. Hükümetin yeni savunması hususunda, AIHM yerleşmiş içtihadını hatırlatmaktadır. Buna göre özgürlükten yoksun bırakma söz konusu olduğunda, özellikle hukuki güvenliğe dair genel ilkeye uymak büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla iç hukuk gereğince özgürlükten yoksun bırakma koşullarının açıkça belirlenmesi ve bizzat kanunun, Sözleşme tarafından belirlenen yasallık kriterini karşılayacak biçimde uygulama için öngörülebilir olması zorunludur. Bu bağlamda, kanunun uygulaması, her bireye dava koşullarında belirli bir fiilden doğacak sonuçları -açıklanan tavsiyeler çerçevesinde- makul derecede öngörmeye imkan tanıyacak şekilde her kanunun yeterince tanımlanmasını gerektirmektedir (Baranovvski, anılan, § 52, Mooren v. Almanya (BD), nº 11364/03, § 72, AIHM 2009 -
, ve Medvedyev ve diğerleri v. Fransa (BD), nº 394/03, § 80, AIHM 2010 -
). Somut olayda bu ilkenin uygulanması hususunda, AIHM dairenin görüşlerini tamamen kabul etmektedir. Bu görüşlere göre başvurucunun 25 Temmuz 2003 tarihinde özgürlüğünden mahrum bırakılmasının iç hukukta yeterli bir yasal dayanağı yoktur. Çünkü bu durum, Sözleşmenin 5 § 1. maddesinin gereklerine cevap veren bir yasa tarafından öngörülmemiştir. AİHM, daire tarafından belirtilen gerekçelerden dolayı bu maddenin ihlal edildiği kanaatine varmıştır.
V. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASINA DAİR
121. Sözleşmenin 41. maddesine göre;
Eğer Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.
A. Tazminat
1. Tarafların argümanları
122. Başvurucu, daire önünde emeklilik maaşının azalması gibi maaşla ilgili hakları ve tutukluluğu süresince ödemek zorunda kaldığı idare masrafları için maddi tazminat olarak 20 375 Euro talep etmiştir. Başvurucu, hukuki niteliği olmayan bir maddi zararına ilişkin bilirkişi raporu sunmuştur. Aynı zamanda maruz kaldığı manevi zarar için 300 000 Euro talep etmiştir. O, Büyük Daire önündeki taleplerini değiştirmemiştir.
123. Hükümet, başvurucunun manevi tazminat talebini desteklemediğini ve Sözleşmenin 5. maddesiyle ilgili iddia edilen ihlaller ile ileri sürülen maddi tazminat arasında herhangi bir nedensellik bağı bulunmadığını not etmektedir. Aynı zamanda Hükümet, manevi tazminat olarak talep edilen miktarın aşırı olduğu kanısındadır.
2. Dairenin kararı
123. Daire, maddi tazminat olarak talep edilen miktar konusunda, AİHM tarafından tespit edilen ihlaller ile başvuranın talebi arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığını dikkate almıştır. Davaya özgü her türlü koşulda dosyaya eklenen bilirkişi raporu gelişigüzel düzenlendiğinden ve kaynakları belirtmediğinden dolayı, bu talep uygun belgelerle desteklenmemiştir. Daire bununla birlikte başvurucunun inkâr edilemez şekilde manevi zarara maruz kaldığını tespit etmiş ve eşitliği gözeterek başvurucuya 8 000 Euro ödenmesini uygun görmüştür.
3. AİHMin Değerlendirmesi
125. AIHM, adil bir tazminin ödenmesine, daire tarafından tespit edilen aynı ihlallerin sebep olduğunu göz önünde bulundurmaktadır. Başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 12den 22ye kadar yasal dayanak olmadan özgürlüğünden yoksun bırakılması ve iptal başvurusunun hemen ardından 25 Temmuz 2003 tarihinde tutuklanması Sözleşmenin 5 § 1. maddesinin ihlal edilmesine neden olmuştur. AIHM, yukarıda belirtilenleri, dairenin ileri sürdüğü gerekçeleri ve kişinin daire önünde daha önce dile getirdiği talebini değiştirmediğini göz önünde bulundurarak, maddi tazminat talebini reddetmekte ve başvurana manevi tazminat olarak 8 000 Euro ödenmesini uygun görmektedir.
B. Masraf ve harcamalar
1. Tarafların argümanları
126. Başvurucu aynı zamanda iç yargı organları ve daire önünde yaptığı masraf ve harcamaları için 890 Rumen leyi (RON) ve 3 000 Euro talep etmektedir. Bu miktarın bir kısmı için belgeler sunmuştur. Kişinin daire önünde daha önce sunmuş olduğu talebini değiştirmediğini, fakat Büyük Daire önündeki masrafları için adli yardım talebinde bulunduğunu belirtmek gerekmektedir.
127. Hükümet, talep edilen miktarın yalnızca bir kısmının uygun belgelerle haklı gösterildiğini belirtmekte ve miktarların mevcut davayla bir bağının olmadığının vurgulamaktadır.
2. Dairenin kararı
128. Daire başvurucuya masraf ve harcamalar için 500 Euro ödenmesine karar vermiştir.
3. AİHMin Değerlendirmesi
129. AIHM, başvurucunun Büyük Daire önünde sürdürülen dava çerçevesinde yaptığı masraf ve harcamaları için adli yardımdan yararlandığını gözlemlemektedir. Sonuç olarak, AIHM sadece iç yargı organları ve daire önünde yapılan masraf ve harcamaları göz önünde bulundurmalıdır.
130. AIHM yerleşmiş içtihadına göre, başvurucunun yapmış olduğu masraf ve giderlerin, bu miktarların gerçek, zorunlu ve makul oranda olması halinde 41. madde gereğince geri ödenebileceğine hükmetmiştir. Ayrıca masraf ve giderler, sadece tespit edilen ihlale uygun olduğu takdirde tahsil edilebilmektedir (bkz, diğerlerinin arasında, Beyeler v. İtalya (adil tazmin) (BD), nº 33202/96, § 27, 28 Mayıs 2002 ve Şahin v. Almanya (BD), nº 30943/96, § 105, AIHM 2003-VIII).
131. Yukarıda belirtilenler ışığında, AIHM başvurucuya yargılama masraf ve giderleri için 500 Euro ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
132. AIHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEMEMİZ, OY BİRLİĞİYLE,
1. Hükümetin ön itirazını reddetmiş;
2. Başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 12den 22ye kadar özgürlüğünden yoksun bırakılması nedeniyle Sözleşmenin 5 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Başvurucunun 16 Temmuz 2003 tarihinde saat 22den ve 18 Temmuz 2003 tarihinde saat 22ye kadar tutuklanması sebebiyle Sözleşmenin 5 § 1. maddesinin ihlal edilmediğine;
4. 25 Temmuz 2003 tarihinde başvurucunun tutuklanması nedeniyle Sözleşmenin 5 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Mahkeme, davalı devletin başvurucuya üç ay içerisinde karar tarihinde geçerli olan kurdan Türk lirasına çevrilmek üzere:
i) her türlü vergi masrafları ile birlikte manevi tazminat olarak 8 000 Euro ( sekiz bin euro);
ii) başvurucu tarafından her türlü vergi masrafları ödenmek üzere masraf ve harcamalar için 500 Euro (beş yüz euro) ödemesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.
6. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerini reddetmiştir.
Karar, Fransızca ve İngilizce dilinde tanzim edilmiş ve 23 Şubat 2012 tarihinde, Strasbourgta İnsan Hakları Sarayında açık duruşma ile verilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy