(AİHS m. 6, 34) (2709 S. K. m. 10, 157) (3713 S. K. m. 21) (5434 S. K. m. 64, Ek m. 78) (1602 S. K. m. 20) (2247 S. K. m. 24) (ENGEL VE DİĞERLERİ - HOLLANDA DAVASI) (BRUMARESCU V. - ROMANYA KARARI) (BAŞKAYA VE OKÇUOĞLU - TÜRKİYE DAVASI)
BÜYÜK DAİRE
(Başvuru no. 13279/05)
KARAR
STRAZBURG
20 Ekim 2011
İşbu karar nihai olup şekli düzeltmelere tâbi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 13279/05 no'lu davanın nedeni Nejdet Şahin ve Perihan Şahin adlı iki T.C. vatandaşının ("başvuranlar") Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ("AİHM") 9 Nisan 2005 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'nin ("AİHS") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuranlar, AİHM önünde Ankara Barosu avukatlarından K. Karabulut tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
DAVA OLAYLARI
Başvuranlar sırasıyla 1949 ve 1950 doğumlu olup Ankara'da yaşamaktadır. Askeri pilot olarak görev yapmakta olan oğulları, 16 Mayıs 2001 tarihinde Diyarbakır'dan Ankara'ya asker ulaştırırken idaresindeki uçağın Malatya Akçadağ'a bağlı Güzyurdu köyü yakınlarında düşmesi sonucu ölmüştür.
Başvuranlar avukatları yoluyla 10 Mayıs 2002 tarihinde, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun (bundan böyle "3713 sayılı yasa" olarak anılacaktır) 21. maddesine dayanarak kendilerine malul aylığı bağlanması talebiyle Emekli Sandığı Kurumuna başvurmuştur.
Emekli Sandığı Kurumu, 23 Mayıs 2002 tarihli yazısında başvuranlara, diğer imkanların yanı sıra, 5434 sayılı yasanın 64. maddesi uyarınca harp malullüğü aylığı bağlandığını ve en yüksek devlet memuru aylığının 30 katı oranında ikramiye ödemesi yapıldığını belirtmiştir. Kurum ayrıca başvuranların oğlunun ölümünün 3713 sayılı yasa bağlamında terör kaynaklı olmayıp, kullandığı uçağın bilinmeyen bir nedenle düşmesinden kaynaklandığını, bu nedenle ödenmekte olan malullük aylığının orduda aktif olarak aynı görevi yapan personelin maaşı kadar artırılmasının mümkün olmadığını kaydetmiştir.
Başvuranlar sözkonusu karara 15 Temmuz 2002 tarihinde Ankara İdare Mahkemesinde itiraz etmişler, özellikle, oğullarının kuzey Irak kaynaklı terörle mücadele eden askerlerin taşınması sırasında öldüğünü, dolayısıyla ölümünün terörle mücadele kapsamında meydana geldiğinin kabul edilmesi gerektiğini ifade etmişlerdir.
1 Nisan 2003 tarihinde Ankara 4. İdare Mahkemesi, görev alanına girmediği gerekçesiyle itirazı reddetmiş, Uyuşmazlık Mahkemesinin 14 Mayıs 2001 tarihinde verdiği bir karara atıfta bulunarak, konunun Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin (AYİM) yetkisi kapsamında olduğunu belirtmiştir.
Başvuranlar davayı 3 Haziran 2003 tarihinde AYİM'e getirmiş, AYİM talebi 10 Haziran 2004 tarihinde reddetmiştir. Mahkeme ilk olarak başvuranlara 5434 sayılı yasanın ek 78. maddesi uyarınca hesaplanan ve 4567 sayılı yasa hükümleri uyarınca düzeltilen miktarda harp malullüğü aylığı bağlandığını ve en yüksek devlet memuru aylığının 30 katı oranında ikramiye ödemesi yapıldığını, aylığın halen çalışmakta olan ve aynı görevi yapan askeri personelin maaşı seviyesine getirilmesi talebinin ise yetkili makamlarca reddedildiğini belirtmiştir. 3713 sayılı yasanın 21. maddesinde tanınmış olan hakkın bir devlet görevlisinin doğrudan terör eylemleri sonucunda yaralandığı, sakatlandığı ya da öldüğü hallerle sınırlı olduğuna işaret ederek, kurbanın terörle mücadeleyle bağlantılı bir görev yapmasının bu bağlamda yeterli olmadığını, hayatını kaybeden personelin bir terör eyleminde ölmemiş olması nedeniyle ihtilaf konusu idari işlemin hukuka uygun olduğunu ifade etmiştir.
Heyetteki yargıçlardan biri karara muhalefet şerhi koymuş, 3713 sayılı yasanın bu denli dar yorumlanmasını eleştirmiştir. Başvuranların oğlunun terörle mücadeleden dönen askerleri taşıyan bir uçağı idare ettiği sırada uçağın düşmesi sonucu hayatını kaybetmiş olduğunun ihtilaflı olmadığına işaret ederek, sorunun can alıcı noktasının ölümün 3713 sayılı yasanın 21. maddesi kapsamına girip girmediği olduğu görüşünü dile getirmiştir. Yargıca göre adıgeçen personelin görevinin amacı dikkate alındığında sözkonusu hüküm dava koşullarında uygulanabilir durumdaydı.
6 Temmuz 2004 tarihinde başvuranlar AYİM kararına itiraz etmiştir. Avukatları dilekçesinde, 10 Haziran 2004 tarihli görüşlerinde ve aynı gün AYİM'de yapılan duruşma sırasında, idare mahkemeleri tarafından verilen dört kararı ibraz ettiğini, başvuranların oğlu ile aynı kazada hayatını kaybeden askerlerin aileleri tarafından açılan benzer nitelikte davalarda mahkemelerin davacılar lehine karar verdiğini belirtmiştir. AYİM'in bu davalara atıfta bulunmadığını ve verilen kararın kanun önünde eşitlik ve hukukun tutarlılığı anayasal ilkelerine aykırı olduğunu savunmuştur.
AYİM, 30 Eylül 2004 tarihinde verdiği kararda ihtilaf konusu mahkeme kararının yasaya ve gerekli usul kurallarına uygun olduğunu tespit ederek başvuranların itirazını dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddetmiştir. Karar, başvuranların avukatına tebliğ edilmiştir. Tebligat zarfının üzerinde 11 Ekim 2004 tarihi bulunmaktadır.
HUKUK
I.AİHS'NİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar ulusal mahkemeler önündeki yargılamanın adil olmadığını ve aynı olayın farklı mahkemelerde farklı hukuki değerlendirmelere konu olma ihtimalinin kanun önünde eşitlik ve hukukun tutarlılığı ilkelerini ihlal ettiğini iddia etmiştir.
Oğulları ile aynı uçak kazasında ölen askerlerin ailelerinin benzer taleplerle genel idare mahkemelerinde davalar açtıklarını ve bu davaları kazandıklarını ifade etmiştir. Başvuranlar, iddialarını AİHS'nin 6/1 maddesine dayandırmıştır.
AİHM ayrıca başvuranların başvuru formunda ikinci bir husus olarak Türk makamlarının düşen uçağın üretici firmasıyla ilgili herhangi bir girişimde bulunmadığını öne sürdüklerini kaydeder. Bu şikâyet Büyük Daire önünde tekrar dile getirilmediğinden, Büyük Daire, Daire'nin genel yaklaşımını uygun bulmaktadır ve bu hususun ayrıca incelenmesine gerek bulunmadığı kanaatindedir.
A.Daire kararı
Daire, görünüşe göre benzer davalarda verilmiş olsalar bile, ulusal mahkemelerin farklı kararlarını karşılaştırmak gibi bir görevi bulunmadığına ve sözkonusu mahkemelerin bağımsızlığına saygı göstermesi gerektiğine hükmetmiştir. Ayrıca AYİM'in davaya bakmaya yetkili olduğunu teyit eden Uyuşmazlık Mahkemesinin tutumunu dikkate alarak başvuranların, davalarının sözkonusu mahkeme tarafından görülmesi veya bu mahkemenin ulaştığı sonuç neticesinde adaletten mahrum bırakıldıklarını iddia edemeyeceklerini kaydetmiştir. Buna göre Daire, sözkonusu dava koşullarında AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edilmediğine hükmetmiştir.
B.Tarafların görüşleri
1.Başvuranlar
Başvuranlara göre Ankara İdare Mahkemesi, Danıştay ve AYİM'de açılan davaların benzer nitelikte olduğuna şüphe yoktur.
Dolayısıyla AYİM'in, başvuranların 3713 sayılı yasa bağlamındaki taleplerini kabul etmemesi, Ankara İdare Mahkemesi ve Danıştay'ın yorumuna aykırı olması nedeniyle tezat bir karar niteliğindedir.
Başvuranlar ayrıca AYİM'in, genel idare mahkemelerinin benzer davalarda verdiği kararları, dikkatine sunulduğu halde göz ardı ettiğini, bu durumun da Anayasanın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesine aykırı olduğunu ifade etmiştir. Başvuranlar ek olarak, aynı ülkede iki yüksek mahkeme arasındaki yorum farkının belli vatandaşların haklarından mahrum bırakılması sonucunu getirmemesi gerektiğini savunmuştur. Bu bağlamda, genel idare mahkemeleri ile askeri idare mahkemesinin yorum farkının hukukun tutarlılığı ilkesini geri dönülemez şekilde ihlal ettiği savlarını tekrarlamışlardır.
Ayrıca bu birbiriyle çelişen yorumlamaların hukukun kesinliği ilkesine ve hukukun genel ilkelerine halel getirdiğini savunmuşlardır. Bu nedenle başvuranlar, aynı yasal hükümlere ilişkin farklı yorumlar yapılmasını üzüntüyle karşılamakla beraber bunun hukukun kesinliği ilkesini bozmak için tek başına yeterli olmadığı sonucuna ulaşan Daire kararına itiraz etmiştir.
Başvuranlar son olarak, Ankara 4. İdare Mahkemesi'nin, diğer idare mahkemelerinin inceleme yetkisine haiz olduğunu tespit etmiş olmasına karşın kendisinin başvuranların davasını inceleme yetkisi bulunmadığı yönündeki kararına itiraz etmiştir. Bu bağlamda mahkemenin bu hususa ilişkin olarak AİHS'nin 6. maddesini dikkate alarak bir sonuca ulaşmamış olmasından şikayetçi olmuşlardır.
2. Hükümet
Hükümet, mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi ışığında, bir mahkemenin vermiş olduğu kararın aynı ya da farklı yargı alanlarında bulunan diğer mahkemeler açısından bağlayıcı nitelikte olmadığını, ancak yüksek mahkeme kararlarının hiyerarşik olarak kendilerine bağlı alt mahkemeler açısından bağlayıcı olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla genel idare mahkemesi kararlarının diğer normal idare mahkemeleri ya da, çapraz olarak, AYİM üzerinde bağlayıcı etkisi bulunmamaktadır.
Hükümet ayrıca Ankara 4. İdare Mahkemesi'nin başvuranların davasını incelemeye yetkili olmadığı yönündeki kararının keyfi olduğunun söylenemeyeceğini savunmuştur. Sözkonusu karar, Uyuşmazlık Mahkemesinin 14 Mayıs 2001 tarihli kararında ortaya koyduğu kriterlere uygun olarak alınmış, Uyuşmazlık Mahkemesinin olayın askerlik hizmeti ile bağlantısını dikkate alarak yetkinin AYİM'de olduğunu tespit eden adıgeçen kararına atıfta bulunulmuştur. Hükümet, 3713 sayılı yasanın 21. maddesi hükümlerine uygun olarak alındığından (uçak kazasının nedeni terör saldırısı değildir) AYİM kararının da keyfi olarak görülemeyeceğini savunmuştur.
Hükümet, Uyuşmazlık Mahkemesi Kanunu hükümleri ışığında, somut dava olaylarının bir görev uyuşmazlığı ya da birbiriyle çelişen kararlarla ilgili olmadığını ifade etmiştir. Başvuranların davası hakkında hüküm vermeye hangi mahkemenin yetkili olduğu konusunda muğlâklık ya da belirsizlik bulunmadığını ve ulusal hukukun bu konuda kesin olduğunu savunmuştur. Anayasanın 157. maddesi asker kişileri ilgilendiren ve askeri hizmete ilişkin uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan kurumun AYİM olduğunu belirtmiş, aynı hüküm AYİM Kanunu'nun 20. maddesinde de yer almıştır. Bu yaklaşım, Uyuşmazlık Mahkemesi'nin 14 Mayıs 2001 ve 11 Aralık 2006 tarihli kararları ile de teyit edilmiştir. Dolayısıyla başvuranların mahkemeye gitme hakları herhangi bir muğlâklık veya belirsizlik nedeniyle kısıtlanmamıştır.
Hükümet ayrıca somut davada birbiriyle çelişen yorumlama bulunmadığını savunmuştur. Uyuşmazlık Mahkemesi Kanunu'nun 24. maddesi ve Uyuşmazlık Mahkemesinin 22 Şubat 1999 tarihli kararına atıfla, farklı yargı alanlarında bulunan mahkemelerin birbiriyle çelişen kararlarının çözümünün ancak bir mahkeme kararı ile sabit bir hakkın yerine getirilmesinin imkânsız hale geldiği istisnai durumlarda sağlandığını ifade etmiştir. Bu istisnai durumun sınırlarının aşılması, her biri çelişkili kararların çözümü için kendi denetim mekanizmasına sahip, farklı yargı alanlarında bulunan mahkemelerin bağımsızlığına kanunsuz müdahale teşkil edecektir. Hükümet bu bağlamda Karakaya - Türkiye (no. 30100/06) davasına atıfta bulunmuştur.
Hükümet, farklı yargı alanlarında görev yapan mahkemelerin yorumlarının farklı olabildiğini kabul etmekle birlikte, başvuranlar aleyhine karar veren mahkemenin doğru mahkeme olduğunu savunmuştur. Türk mahkemelerinin farklı yargı alanlarına bölünmesi yargı organlarının teşkilatına ilişkin bir meseledir. Yüksek Sözleşmeci Tarafların yargı sistemlerini ve mahkemelerinin yargı yetkisini ne şekilde düzenlediği, devletlerin takdir yetkisi kapsamındadır. Hükümet, bir konuyla ilgili hüküm verme yetkisine sahip bir mahkemenin, yetkisi bulunmayan bir mahkemeden farklı bir karar vermesi halinde yetkisi bulunmayan mahkemenin verdiği kararın diğerine üstün gelmesinin hakkaniyete aykırı olacağını savunmuştur.
Hükümet son olarak, somut davanın benzersiz nitelikte olup AİHM'nin daha önce incelediği, birbiriyle çelişen içtihatlara ilişkin davalardan ayrıldığını, bu nedenle uygulanabilir emsal kararı bulunmadığı görüşünü ifade etmiştir. Ek olarak, aleyhte verilen bir mahkeme kararının hukukun uygulanmasında kesinlik olmadığı anlamına gelmediğini belirtmiştir.
C.AİHM'in değerlendirmesi
1.Genel İlkeler
AİHM öncelikle, ulusal mahkemelerin yerini almak gibi bir görevi bulunmadığını hatırlatır. Ulusal mevzuatın yorumlanmasından doğan sorunların çözümü öncelikle ulusal makamların, özellikle de mahkemelerin görevidir (bkz. Brualla Gomez de la Torre - İspanya, Raporlar 1997-VIII; Waite ve Kennedy - Almanya (BD), no. 26083/94; Saez Maeso - İspanya, no. 77837/01).
AİHM'nin rolü, bu tür yorumlamaların sonuçlarının AİHS ile uyumlu olup olmadığını denetlemektir (bkz. Kuchoglu - Bulgaristan, no. 48191/99 ve Işyar - Bulgaristan, no. 391/03).
Hal böyle iken, açıkça keyfilik bulunan durumlar hariç, ulusal mahkemelerin iç hukuku yorumlama şeklini sorgulamak AİHM'nin görevi değildir (bkz, örneğin Adamsons - Letonya, no. 3669/03). Benzer şekilde bu konuda, görünüşe göre benzer davalarda verilmiş olsalar bile, ulusal mahkemelerin farklı kararlarını karşılaştırmak da prensipte AİHM'nin görevi değildir. AİHM, sözkonusu mahkemelerin bağımsızlığına saygı göstermek durumundadır (bkz. Engel vd. - Hollanda, A Serisi no. 22; Gregorio de Andrade - Portekiz, no. 41537/02; Adamsons, yukarıda anılan).
AİHM daha önce de mahkeme kararlarının çakışma ihtimalinin, her biri kendi yargı alanında yetkili olan yargılama ve temyiz mahkemeleri ağına dayalı yargı sistemlerinin doğal bir özelliği olduğunu kabul etmiştir. Bu tip uyuşmazlıklar aynı mahkeme içerisinde de ortaya çıkabilmektedir. Bu durum, kendi içinde AİHS'ye aykırı olarak değerlendirilemez (bkz. Santos Pinto - Portekiz, no. 39005/04).
AİHM birtakım davalarda çelişen mahkeme kararlarına ilişkin inceleme yapmış (bkz. diğer içtihatların yanı sıra Zielinski ve Pradal ve Gonzalez vd. - Fransa (BD), no. 24846/94 ve 34165/96 ila 34173/96; Paduraru - Romanya, no. 63252/00; Beian - Romanya (no. 1), no. 30658/05; Iordan Iordanov vd. - Bulgaristan, no. 23530/02) ve dolayısıyla ulusal yüksek mahkemelerin çelişen kararlarının AİHS'nin 6/1 maddesinde güvence altına alınan adil yargılama şartını ihlal ettiği koşullar hakkında hüküm verme imkanı bulmuştur (bkz. Perez Arias - İspanya, no. 32978/03; Beian (no. 1), yukarıda anılan; Ştefan ve Ştef - Romanya, no. 24428/03 ve 26977/03; Iordan Iordanov vd., yukarıda anılan; Schwarzkopf ve Taussik - Çek Cumhuriyeti, no. 42162/02).
AİHM, bu konuda hüküm verirken değerlendirmesinin dayandığı kriterleri de açıklamıştır. Sözkonusu kriterler yüksek mahkemenin içtihadında "derin ve süregelen farklılıklar" olup olmadığı, iç hukukta bu tutarsızlıkların üstesinden gelmek için bir mekanizma bulunup bulunmadığı, bu mekanizmanın uygulanıp uygulanmadığı ve uygulandı ise ne ile sonuçlandığının tespitine dayanmaktadır (bkz. Iordan Iordanov vd., yukarıda anılan).
AİHM ayrıca tek bir temyiz mahkemesinin verdiği (bkz. Tudor Tudor - Romanya, no. 21911/03) ya da son derece mahkemesi konumundaki farklı bölge mahkemelerinin verdiği (bkz. Ştefanica vd. - Romanya, no. 38155/02), birbiriyle çelişen kararlara ilişkin hüküm vermek durumunda kalmıştır. İhtilaf konusu uyuşmazlıkların "derin ve süregelen" niteliğine ek olarak, sözkonusu mahkemelerin uygulamalarındaki tutarsızlıktan kaynaklanan hukuki belirsizlik ve çelişkili kararların çözümü için bir mekanizma bulunmayışının adil yargılanma hakkını ihlal ettiği kanaatine ulaşılmıştır (bkz. Tudor Tudor, yukarıda anılan; Ştefanica vd., yukarıda anılan).
AİHM, bu bağlamda mahkemelerin uygulamalarında tutarlılığın ve içtihatlarında yeknesaklığın sağlanması için mekanizmalar oluşturulmasının önemini birçok defa hatırlatmış (bkz. Schwarzkopf ve Taussik, yukarıda anılan), yargı sistemlerini birbirine zıt kararlar verilmesini önleyecek şekilde yapılandırmanın devletlerin sorumluluğunda olduğunu ifade etmiştir (bkz. Vrioni vd. - Arnavutluk, no. 2141/03; Mullai vd. - Arnavutluk, no. 9074/07; Brezovec - Hırvatistan, no. 13488/07).
AİHM, incelemesi için önüne getirilen olayların değerlendirmesini her zaman, AİHS'nin tüm maddelerinin altında yatan ve hukukun üstünlüğünün temel yönlerinden birini oluşturan hukukun kesinliği ilkesine dayalı olarak yapmıştır (bkz. diğer içtihatların yanı sıra, Beian (no. 1), yukarıda anılan; Iordan Iordanov vd, yukarıda anılan; Ştefanica vd., yukarıda anılan). Gerçekten de ister yargısal veya idari kaynaklı ister yetkili makamların uygulamalarından kaynaklanıyor olsun, belirsizlik devletin tutumunu incelerken dikkate alınması gereken bir faktördür (bkz. Paduraru, yukarıda anılan; Beian (no. 1), yukarıda anılan; Ştefanica vd., yukarıda anılan).
AİHM bu bağlamda adil yargılanma hakkının, hukukun üstünlüğünün taraf devletlerin ortak mirasının bir parçası olduğunun belirtildiği AİHS'nin Giriş kısmı ışığında yorumlanması gerektiğini hatırlatır. Günümüzde hukukun üstünlüğünün temel yönlerinden biri, hukuksal durumlarda belli bir istikrar sağlayan ve halkın mahkemelere güvenine katkıda bulunan hukukun kesinliği ilkesidir (bkz. Brumarescu - Romanya (BD), no. 28342/95; mutatis mutandis, Ştefanica vd., yukarıda anılan). Öte yandan, birbiriyle çelişen mahkeme kararları, hukukun üstünlüğüne dayalı bir devletin vazgeçilmez ögelerinden biri olan halkın yargı sistemine güvenini azaltabilecek bir hukuki belirsizlik durumu yaratabilir (bkz. Paduraru, yukarıda anılan; Vincic vd. - Sırbistan, no. 44698/06 vd.; Ştefanica vd., yukarıda anılan).
Ne var ki AİHM, hukukun kesinliği ve halkın meşru güveninin korunması gereklerinin içtihadın değişmezliği gibi bir hak tanımadığına işaret eder (bkz. Unedic - Fransa, no. 20153/04). Dinamik ve evrime açık bir yaklaşım sağlanmaması reform ya da iyileştirmeyi tehlikeye atacağından içtihat oluşturma kendi içinde adaletin düzgün işletilmesine aykırı değildir (bkz. Atanasovski - Makedonya, no. 36815/03).
2.İlkelerin somut davaya uygulanması
(a) Ön değerlendirmeler
AİHM öncelikle somut davanın, geçmişte inceleme imkânı bulduğu davalardan farklı olduğunu gözlemler: Burada dava konusu aynı yargı alanında son derece yargı mercii olan mahkemelerin içtihatlarındaki çelişen kararlar değil, daha ziyade birbiriyle hiyerarşik ilişkisi olmayan iki farklı ve bağımsız mahkemenin verdiği kararlar arasında uyumsuzluk olduğu iddiasıdır.
Hal böyle iken AİHM, somut davadan oldukça farklı bir bağlamda formüle edildiğinden, yukarıda anılan içtihatta ortaya konulan kriter ve ilkelerin, AİHM'nin daha önce hakkında hüküm verme fırsatı bulduğu türde bir şikâyet içermesine karşın, yeni bir hukuki sorun ortaya çıkaran somut davaya olduğu gibi uyarlanamayacağı kanaatindedir. Ne var ki bunlar, somut davanın koşullarını değerlendirmede AİHM'ye rehber olabilir. Dolayısıyla AİHM öncelikle mevcut davada birbiriyle çelişen mahkeme kararlarının bulunup bulunmadığını değerlendirecektir. Durum bu ise, o zaman somut dava koşulları ışığında, bu çelişkili kararların AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlaline yol açıp açmadığını inceleyecektir.
(b)Birbiriyle çelişen kararlar bulunup bulunmadığı
AİHM, iki ihtilafa farklı muamele yapılmasının, bu durumun incelenen gerçek olayların farklılığından kaynaklanmış olması halinde çelişkili içtihatlara yol açmış olarak görülemeyeceğini hatırlatır (bkz. Erol Uçar - Türkiye, no. 12960/05). Somut davada sunulan delillerden, başvuranların şikayetçi olduğu farklılığın, farklı ulusal mahkemeler tarafından görülen ancak aynı nitelikte olan gerçek olaylardan değil, maddi hukukun uygulanması ve bunun sonucunda ortaya çıkan kaziye-i muhakemeden kaynaklandığı görülmektedir.
Bu bağlamda AİHM, tarafların, başvuranların oğlu ile aynı uçak kazasında ölen personelin ailelerine ilişkin çeşitli mahkeme kararları ibraz ettiğine işaret eder. Bu kararların incelenmesinden, öncelikle sözkonusu askeri personelin iki gruba ayrıldığı görülmektedir: görevleri terörle mücadele etmek olanlar ve uçağın mürettebatı.
AİHM ayrıca, sözkonusu kazanın kurbanlarının aileleri tarafından, , 3713 sayılı yasa uyarınca kendilerine aylık bağlanması talebini reddeden Emekli Sandığı Kurumu kararına karşı itirazları ile ilgili genel idare mahkemelerinde açılan ver başvuranların iddialarına dayanak oluşturan pek çok dava olduğunu kaydeder.
AİHM son olarak, dava dosyasındaki delillerden, kurbanların aileleri tarafından açılan davalardan 14 tanesinin esas incelemesinin genel idare mahkemeleri tarafından yapıldığını, bu mahkemelerin hayatını kaybeden askeri personelin yapmakta olduğu görevler arasında ayrım yapmayarak uçak kazası ile terörle mücadele arasında, 3713 sayılı yasanın 21. maddesinde öngörülen hakların kazanılması için önkoşul olan illiyet bağını kurmuş olduğunu gözlemlemektedir.
Dolayısıyla sözkonusu genel idare mahkemeleri davacılar lehine karar vermiş; bu mahkemelerin 3713 sayılı yasanın uygulanma koşullarına ilişkin yorumu, böyle bir illiyet bağı tespit etmeyerek başvuranların Emekli Sandığı'nın verdiği kararın iptali istemiyle açtıkları davayı reddeden AYİM'inkinden farklı olmuştur.
Bu yorum farkı, iki ayrı türdeki mahkemenin esas olarak benzer nitelikteki davalara farklı hukuki muamele yapmalarına yol açmıştır. Bu nedenle genel idare mahkemeleri (Ankara İdare Mahkemesi ve Danıştay) ile AYİM'in verdiği kararlar taban tabana zıt olmuştur. Ayrıca Hükümet bu farklı yorumların varlığını kabul etmiştir. AYİM'in başvuranların davası hakkında verdiği kararda, sözkonusu davanın genel idare mahkemelerinin incelediği davalardan ayrılmasını sağlayabilecek herhangi bir farklılığa değinilmemiş olması kayda değer bir husustur.
O halde AİHM'nin, aynı olayın (uçak kazası) koşulları ve sonuçlarının ulusal mahkemelerce farklı yorumlandığı çok nadir bir dava ile karşı karşıya olduğu açıktır. Bununla birlikte, içtihat uyuşmazlığı tespitinin tek başına AİHS'nin 6. maddesinin ihlaline yol açmayacağı hatırlatılmalıdır. AİHM, birbiriyle çelişen içtihatların etkisini adil yargılama ilkesi ve özellikle hukukun kesinliği ilkesini ölçüt alarak belirlemelidir.
(c)Birbiriyle çelişen kararların AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlaline neden olup olmadığı
AİHM ilk olarak, mevcut davanın konusu olan birbiriyle çelişen kararların tamamen genel yetkili genel idare mahkemelerinin özel yetkili sahip bir askeri idare mahkemesi ile birlikte faaliyet gösterdiği Türk mahkeme sisteminin teşkilat yapısı ile bağlantılı olduğunu gözlemler. Ancak bu durum Avrupa'daki hukuk sistemlerinin çeşitliliğine ilişkin örneklerden sadece biri olup bunları standart bir hale getirmek AİHM'nin görevi değildir (bkz., mutatis mutandis, Taxquet - Belçika (BD), no. 926/05).
Ayrıca bireysel başvurulardan doğan davalarda AİHM'nin görevi ilgili mevzuatın ya da dava konusu bir uygulamanın genel anlamda denetimini yapmak değildir. Bunun yerine kendini mümkün olduğunca genel bağlamdan kopmadan, başvuruda ortaya konulan sorunları incelemekle sınırlandırmalıdır (bkz. diğer içtihatların yanı sıra, N.C. - İtalya (BD), no. 24952/94 ve Taxquet, yukarıda anılan).
Dolayısıyla burada AİHM'nin görevi Türkiye'nin iki farklı tipte idare mahkemesini barındıran mahkeme sisteminin AİHS'ye uyumunun soyut değerlendirmesini yapmak değil, bunun sonucunda ortaya çıkan içtihat uyuşmazlığının AİHS'nin 6/1 maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkına etkisini somut olarak belirlemektir (bkz. örneğin mutatis mutandis, Padovani - İtalya, A Serisi no. 257-B).
AİHM ilk olarak, 3713 sayılı yasanın 21. maddesinin yorumuna ilişkin çelişkili yargı kararlarının temelde aynı sorunun ortaya konulduğu davalarda genel idare mahkemeleri ile AYİM'in aynı anda inceleme yapmasının sonucu olduğunu gözlemler. Bu durum, aynı hukuki sorun hakkında paralel olarak karar vermesi gereken bu iki tür mahkeme arasındaki yetki çatışmasını ortaya çıkarmıştır.
Dolayısıyla AİHM, Dairenin, başvuranların şikâyetçi olduğu çelişen yargı kararlarının sözkonusu farklı mahkemelerin kendi yargı yetkisinin sınırlarına saygı göstermemiş olmasından kaynaklandığı yönündeki tespitine katılmaktadır.
Hükümetin, tartışma konusu davaya bakmaya yetkili mahkemenin AYİM olduğuna şüphe olmadığı yönündeki görüşleri ışığında AİHM, genel, idare ve askeri mahkemeler arasındaki yetki uyuşmazlıklarını çözmek amacıyla kurulmuş olan Uyuşmazlık Mahkemesinin genel idare mahkemeleri ile AYİM'in yargı alanları sorununa ilişkin karar verme imkanı bulduğunu kaydeder.
Uyuşmazlık Mahkemesi bu çerçevede, askeri aylıklar ve ödemelere ilişkin davaları inceleme yetkisinin AYİM'de olduğuna hükmetmiştir. Nitekim Ankara 4. İdare Mahkemesi, başvuranların açtığı davanın AYİM'in görev alanına girdiği kararını verirken Uyuşmazlık Mahkemesinin 14 Mayıs 2001 tarihli kararına atıfta bulunmuştur.
Daire bu bağlamda, Uyuşmazlık Mahkemesi'nin, askeri idare mahkemesinin yetki alanına giren bir konuya genel idare mahkemelerinin müdahalesini prensipte sonlandırarak genel idare mahkemeleri ile askeri idare mahkemesinin, yetki alanları bakımından konumları arasındaki uyuşmazlığın çözümüne yardımcı olduğunu tespit etmiştir.
Ne var ki Büyük Daire bu tespitlere katılmamaktadır. Tarafların sunduğu deliller dikkate alındığında Uyuşmazlık Mahkemesinin müdahalesi ve sözkonusu dava türünden başvuruları inceleme yetkisinin AYİM'e ait olduğu yönündeki tespitine karşın genel idare mahkemelerinin başvuranlarınkine benzer nitelikte davaları kabul edip esas hakkında karar vermeyi sürdürmüş olduklarını gözlemler.
Hükümetin Büyük Daire'de yapılan duruşmada yaptığı açıklamalara göre, Uyuşmazlık Mahkemesinin, mahkemelerin yetki alanına ilişkin "ilke kararları" bağlayıcı iken diğer kararları ulusal mahkemelere, sadece muhakemelerinde kılavuz olma amaçlı emsal karar değer ve hükmündedir. Bir karar açıkça "ilke" karar olduğunun belirtildiği durumlarda böyledir.
Somut davada AİHM, Hükümetin, AYİM'in yargı yetkisini desteklemek üzere atıfta bulunduğu Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarının ilke kararları olmadığını ve ikna güçlerinin zayıf olması nedeniyle tüm genel idare mahkemeleri üzerinde bağlayıcı olamadıklarını kaydeder. Bu nedenle sözkonusu genel idare mahkemeleri, başvuranlarınkine benzer davaları incelemeye ve talepleri kabul etmeye devam etmiştir.
Bu bağlamda AİHM, genel idare mahkemelerinin Uyuşmazlık Mahkemesinin sözkonusu kararlarına ne derecede itibar ettiğine bakmayarak, her halükarda Uyuşmazlık Mahkemesinin görevinin içtihat uyuşmazlıklarını çözmek olmadığını belirtir. Uyuşmazlık Mahkemesi, farklı mahkemelerin kararları arasındaki uyuşmazlıkları çözmeye yetkili olmasına karşın, bunu sadece sözkonusu kararların bağdaşmaz ve yerine getirilmeleri halinde ilgili taraf bakımından adaletsizliğe yol açacak nitelikte olduğu istisnai durumlarda yapabilmekte olup, bu durum mevcut dava için geçerli değildir. Dolayısıyla Uyuşmazlık Mahkemesinin müdahalesinin başvuranların AİHM önüne getirdiği şikâyetle bağlantısı bulunmamaktadır.
AİHM, çelişen içtihatların tespit edilmesiyle birlikte, yetkileri haiz mekanizmalar yoluyla ilkesel olarak takip edilmesi gereken yorum şeklinin tespit edilmesi ve içtihadın uyumlu hale getirilmesi suretiyle çözüme kavuşturulması gerektiğini daha önce belirtmiş olduğuna işaret eder (bkz. diğer içtihatların yanı sıra Beian (no. 1), yukarıda anılan). Ne var ki bu ilkelerin AİHM'nin incelemek durumunda kaldığı çelişen yorumların, bir yüksek mahkemenin birleştirici yetkisini uygulayabileceği yasal hükümlerle bağlantılı olarak, yargı sisteminin aynı dalında meydana gelen davalar için öngörüldüğü belirtilmelidir (bkz. diğer içtihatların yanı sıra Beian (no. 1), yukarıda anılan ve Schwarzkopf ve Taussik, yukarıda anılan).
Sözkonusu değerlendirmeler çelişen yargı kararlarının tek hiyerarşik yargısal yapı içerisinde ortaya çıkması halinde geçerli olmasına karşın, somut davaya uyarlanamaz. AİHM, somut davada olduğu gibi, ortak yasal hiyerarşiye tâbi olmayan birden fazla yüksek mahkemeyi bünyesinde barındıran bir ulusal hukuk sisteminde bu mahkemelerin benimsediği yaklaşımın bir dikey denetim mekanizmasına tâbi tutulmasını talep edemeyeceği kanaatindedir. Böyle bir talep AİHS'nin 6/1 maddesi ile güvence altına alınan adil yargılama gereklerinin ötesine geçecektir.
AİHM ayrıca, sözkonusu yüksek mahkemelerce (mevcut davada Danıştay ve AYİM) takip etmesi gereken yorumlama şeklini tespit eden ortak bir düzenleme kurumunun bulunmayışının Türk yargı sistemine has bir durum olmadığına işaret eder. Yargı sistemlerinde iki ya da daha fazla yüksek mahkemeyi barındıran birçok Avrupa devletinde böyle bir kurum bulunmamaktadır. Bu durumun da tek başına AİHS'ye aykırı olduğu söylenemez.
AİHM ayrıca, Türkiye'deki gibi farklı yargı alanlarındaki mahkemelerin ve birden fazla yüksek mahkemenin yasaları aynı anda ve paralel olarak yorumlamasının gerektiği bir yargı sisteminde hukukta tutarlılığın sağlanmasının zaman alabileceği ve bu nedenle çelişen içtihatların hukukun kesinliği ilkesini zedelemeden hoş görülebileceği kanaatindedir.
İçtihat değişmez nitelikte olmayıp aksine, özünde evrime açık olduğundan AİHM, adaletin düzgün işletilmesi ilkesinin içtihadın kesinliği gibi katı bir zorunluluğu getirdiği şeklinde algılanmaması gerektiği görüşündedir (bkz. Unédic, yukarıda anılan ve Atanasovski, yukarıda anılan). Ancak aynı hukuki sorun hakkında farklı mahkemeler tarafından verilen çelişkili kararların yarattığı belirsizliğe son vermek amacıyla müdahale edilmesini yargılamanın adilliği ya da hukukun üstünlüğünün gerektirdiği kanaatine vardığı takdirde, sözkonusu ilkenin yerine getirilmesinin sağlanması AİHM'nin görevidir. O halde AİHM'nin ulaşmaya çalıştığı hukuk kesinliği yine de mahkemelerin karar sürecinde serbestiye ve ulusal mahkemelerin bağımsızlığına saygı göstererek ve AİHS sisteminin temelinde yatan ikincillik ilkesi çerçevesinde takip edilmelidir.
AİHM bu bağlamda, yasaları yorumlamanın yargının görevinin doğasında olduğunu hatırlatır. Yasal hükümler ne kadar açık düzenlenmiş olursa olsun hukuki yorum önlenemez bir unsurdur (bkz. diğer içtihatların yanı sıra Başkaya ve Okçuoğlu - Türkiye (BD), no. 23536/94 ve 24408/94). Hangi mevzuatın, hangi şartlarda uygulanacağı bu bireyselleştirilmiş yaklaşımın bir parçasıdır.
Bu, her biri farklı türde davalara bakan iki ayrı yargı alanında bulunan iki mahkemenin benzer nitelikte olaylardan kaynaklanan aynı türdeki hukuki soruna ilişkin birbiriyle uyuşmayan ancak yine de mantıklı ve gerekçelendirilmiş kararlar verebileceği anlamına gelmektedir. Bu nedenle, mahkemeler arasında çıkabilecek yaklaşım farklılıklarının, yasal hükümleri yorumlama ve kapsadıkları somut durumlara uyarlama sürecinin ancak kaçınılmaz bir sonucu olduğu kabul edilmelidir.
Bu tür uyuşmazlıklar, ulusal hukuk sistemi içerisinde çözümlenebilmeleri halinde hoş görülebilir. Somut davada AİHM, sözkonusu mahkemelerin (Danıştay ve AYİM) aynı yaklaşımı benimsemeye karar vermek veya kendi görev alanlarına saygı göstererek aynı yargı alanına müdahale etmekten imtina ederek uyuşmazlığı kendi aralarında çözme imkânına sahip olduklarını değerlendirir.
Yasal hükümlerin yorumlanmasına ilişkin olarak ulusal mahkemelerin yaptığı seçimleri ve bunun sonucunda ortaya çıkabilecek çelişkili kararları bir üçüncü veya dördüncü derece mahkemesi pozisyonunda denetlemek AİHM'nin görevi olmadığı gibi, sadece çelişkili mahkeme kararları ortaya konulduğu için müdahalede bulunmak da görevi değildir.
AİHM'ye göre, keyfiliğe ilişkin bir kanıt bulunmadığı durumlarda bu tür çelişkili kararların varlığının ve etkisinin incelenmesi, ulusal mahkemelerin seçtiği yaklaşımın doğruluğunu incelemek anlamına gelmemektedir (bkz. Vincic vd., yukarıda anılan; Işık - Türkiye, no. 35224/05 ve Ivanov ve Dimitrov - Makedonya, no. 46881/06). Yukarıda belirtildiği gibi, AİHM'nin AİHS'nin 6/1 maddesine ilişkin rolü, dava konusu yargı kararının açıkça keyfi olduğu durumlarla sınırlıdır.
Dolayısıyla, AYİM'in 3713 sayılı yasanın 21. maddesine ilişkin yorumu başvuranların aleyhine olmasına karşın, genel idare mahkemelerinin benimsediği çözümle karşılaştırıldığında başvuranlara haksız görünmekle birlikte, tek başına AİHS'nin 6. maddesine ihlal teşkil etmemektedir.
Uyuşmazlık Mahkemesi'nin somut davadaki şikâyeti incelemekle görevli mahkemenin AYİM olduğu yönündeki tespiti ışığında, Ankara 4. İdare Mahkemesi'nin başvuranların davası konusundaki görevsizlik kararının keyfi olmadığı da belirtilmelidir.
Başvuranların, davalarının AYİM tarafından görülmesi veya AYİM'in verdiği karar nedeniyle adaletten mahrum bırakıldıkları iddiası da geçerli değildir. AYİM'in başvuranların davası hakkında verdiği karar, sözkonusu mahkemenin görev alanındadır ve bu hususla ilgili hiçbir unsur AİHM'nin müdahalesini haklı kılmamaktadır.
Başvuranları ilgilendiren yargı kararlarının olaylar ve hukuka ilişkin olarak yeterince gerekçelendirildiği ve incelenmesi için önüne getirilen olaylara ilişkin olarak AYİM tarafından yapılan yorumun keyfi, yersiz veya adil yargılamayı zedeleyebilecek nitelikte olmadığı, ancak iç hukukun basit bir uygulaması olduğu belirtilmelidir.
Yukarıda belirtilenler ışığında AİHM, devletlerin yargı fonksiyonlarını yürütmesi veya yargı sistemlerini düzenlemelerine herhangi bir haksız müdahaleden kaçınması gerektiğini yineler. Verdikleri kararların tutarlı olması sorumluluğu öncelikle ulusal mahkemelerdedir ve AİHM'nin müdahalesi istisnai olmalıdır.
Somut davada AİHM, koşulların böyle bir müdahaleyi gerektirmediği ve dava konusu içtihat uyuşmazlığına AİHS'nin 6/1 maddesi bağlamında bir çözüm bulmanın AİHM'nin görevi olmadığı kanaatindedir. Her halükarda, AİHM'ye bireysel başvuru ulusal hukukta ortaya çıkabilecek içtihat uyuşmazlıklarını incelemek veya ortadan kaldırmak ya da farklı ulusal mahkeme kararları arasındaki uyuşmazlıkları düzeltme amaçlı bir denetim mekanizması olarak kullanılamaz.
Dolayısıyla AİHM, AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edilmediğini tespit etmiştir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
"7'ye karşı 10 oyla AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce ve Fransızca olarak hazırlanmış ve 20 Ekim 2011 tarihinde Strazburg'daki İnsan Hakları Binasında yapılan açık duruşmada tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy