(AİHS m. 8, 12, 34, 35, 44, 45) (5237 S. K. m. 230) (JOHNSTON VE DİĞERLERİ - İRLANDA DAVASI) (AL-NASHIF - BULGARİSTAN DAVASI)
(Başvuru no:3976/05)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
20 Ocak 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (3976/05) nolu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) Şerife Yiğitin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 6 Aralık 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Adli yardımdan yararlanan başvuran, Antakya Barosu avukatlarından H. Akbaht tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1954 doğumludur ve Gaziantepte ikamet etmektedir.
Başvuran, 1976 yılında Ömer Koç (Ö.K.) ile imam nikâhı yoluyla evlenmiş ve bu birliktelikten altı çocukları dünyaya gelmiştir. Ö.K. 10 Eylül 2002 tarihinde vefat etmiştir.
A. İslahiye Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen dava
Başvuran, 1 Eylül 2003 tarihinde kendi ve kızı Emine adına İslahiye İdare Mahkemesi önünde Ö.K. ile evliliğinin resmi olarak tanınması ve kızının nüfus siciline merhumun kızı olarak kaydedilmesi talebiyle dava açmıştır.
İslahiye Asliye Hukuk Mahkemesi, 26 Eylül 2003 tarihinde aldığı kararda, başvuranın evliliği hakkındaki talebini reddetmiş ancak kızı Eminenin Ö.K.nın kızı olarak nüfus kayıtlarına geçirilmesini kabul etmiştir. Herhangi bir temyiz başvurusu bulunmadığından, bu kararla birlikte yargılama süreci sona ermiştir.
B. Hatay İş Mahkemesinde görülen dava
Bilinmeyen bir tarihte başvuran, kendisi ve kızı Eminenin merhum eşinin emekli maaşı ile sağlık sigortasından yararlanması için Bağ-Kur Hatay İl Müdürlüğüne başvurmuştur. Yine bilinmeyen bir tarihte Bağ-Kur, başvuranın talebini reddetmiştir. 20 Şubat 2003 tarihinde başvuran, İslahiye İş Mahkemesinde iptal davası açmıştır. Bu mahkeme, 20 Mayıs 2003 tarihinde Hatay İş Mahkemesi lehine görevsizlik kararı vermiştir.
Hatay İş Mahkemesi 21 Ocak 2004 tarihli kararında başvuranın talebini kısmen reddetmiş ve İslahiye Asliye Hukuk Mahkemesinin verdiği karara dayanarak ilgili şahsın Ö.K. ile olan evliliğinin geçerli olmadığını bildirmiştir. Bu karara göre, imam nikâhı yasal olmadığı için başvuran merhumun yerine bu haklardan yararlanamaz. Mahkeme buna karşın, Bağ-Kurun Emine ile ilgili verdiği kararı iptal etmiştir. Dolayısıyla, Eminenin ölen babasının emekli maaşı ile sağlık sigortasından yararlanmasına onay vermiştir.
Başvuran, 10 Şubat 2004 tarihinde davayı temyiz etmiştir. Başvuran, nüfus kayıt örneğinde, Kerküt köyüne kayıtlı Ö.K.nin eşi olarak yazıldığını belirtmiştir. Ayrıca başvuran, Ö.K. ile 1976 yılında gelenek ve göreneklere uygun olarak evlendiklerini ifade etmiştir. Bu evlilikten sırasıyla 1977, 1980, 1981, 1982, 1985 ve 1990 doğumlu altı çocuk dünyaya gelmiştir. İlk beş çocuk 1985 yılında babalarının nüfus kütüğüne işlenmiş, ancak son çocuk olan 1990 doğumlu Emine, 2002 yılında kendi nüfus kütüğüne kaydedilmiştir. Başvuran, tam da resmi nikâh kıymaya hazırlandıkları sırada, 10 Eylül 2002 tarihinde, eşinin yakalandığı hastalığa yenik düşerek vefat ettiğini belirtmektedir. Ölen eşinin emekli maaşı ve sağlık sigortasından yararlanamadığının altını çizen başvuran, buna karşın altı çocuğunun bu haklardan yararlandığını vurgulamıştır.
Başvurana 28 Haziran 2004 tarihinde tebliğ edilen 3 Haziran 2004 tarihli kararla Yargıtay mahkemenin kararını onanmıştır.
HUKUK
I. AİHSNİN 8. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, çocuklarının babası olan merhum eşinin emekli maaşı ile sağlık sigortasından yararlanma hakkının ulusal mahkemeler tarafından reddedilmesi nedeniyle AİHSnin aşağıdaki gibi kaleme alınan 8. maddesi anlamında aile hayatı hakkının ihlâl edildiğini ileri sürmektedir:
Hükümet bu iddiaya itiraz etmektedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, iç hukuk yollarının tamamen tüketilmediğini ve davanın kabuledilemez olduğunu iddia etmektedir. Hükümet, Hatay İş Mahkemesinin verdiği karara esas teşkil eden İslahiye Asliye Hukuk Mahkemesinin 26 Eylül 2003 tarihli kararının başvuran tarafından bir üst mahkemeye taşınmadığını vurgulamaktadır.
Başvuran bu konuda bir görüş bildirmemektedir.
AİHM, başvuranın merhum eşinin emeklilik maaşı ve sağlık sigortasından yararlanma talebinin Hatay İş Mahkemesinin 21 Ocak 2004 tarihli kararıyla reddedilmesinden şikâyetçi olduğunu tespit etmektedir. Bu karar, 3 Haziran 2004 tarihinde Yargıtay tarafından onanmış ve 28 Haziran 2004 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir, oysa ilgili şahıs başvurusunu AİHSnin 35. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen altı aylık süre sınırlaması içerisinde kalarak 6 Aralık 2004 tarihinde yapmıştır. Bu itibarla Hükümetin bu itirazı reddedilmelidir.
AİHM, başvurunun AİHSnin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. AİHM diğer taraftan, şikâyetin başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını vurgulamaktadır. Dolayısıyla, kabuledilebilir ilan edilmesi doğru olacaktır.
B. Esasa ilişkin
Hükümet, ulusal yasaların imam nikâhını tanımadığını ileri sürmekte ve yalnızca resmi nikâhın geçerli olduğunu vurgulamaktadır. Hükümet diğer taraftan, önce yasal geçerliliği olan resmi nikâhı yapmadan imam nikâhıyla evlenen herkesin yeni Ceza Kanununun 230. maddesi kapsamında suç işlediğini bildirmektedir. Hükümetin görüşüne göre, AİHSnin 12. maddesinde öngörülen hakkın kullanımı konusunda Savunmacı Devletin takdir hakkı bulunmaktadır. Hükümet ayrıca, Anayasanın 41. maddesine göre evliliğin Türk toplumunun temelini oluşturduğunu ve yasalar vasıtasıyla evlilik için getirilen kısıtlama ve şartların demokratik bir toplum için gerekli olduğunu vurgulamaktadır. Hükümet, Türkiye Cumhuriyetinin laik bir devlet yapısına sahip olduğunu ve dini nikâhın resmi nikâh olarak geçerli olmadığını bildirmektedir. Zaten, böyle bir evlilik hem geçersiz ve hem de yok sayılmaktadır.
Hükümet, yasaların gereğini tam olarak yerine getirmeyen bir kimsenin evlilik haklarından yararlanamayacağını açıklamaktadır. Hükümet, mevcut davada başvuranın Ö.K. ile resmi olarak evli bulunmadığının altını çizmektedir. Hükümete göre, Ö.K. ile 1976 yılında imam nikâhıyla evlenen başvuranın aile hayatı hakkına müdahale edilmemiştir. Zira, birlikte yaşamaları hiçbir zaman engellenmemiştir ve kendileri beraber geçirdikleri otuz altı yıllık müşterek yaşamları boyunca durumlarını resmi hale getirmek için sayısız fırsat yakalamışlardır. Hükümet, AİHMnin İrlanda aleyhine Johnston ve diğerleri davasındaki (18 Aralık 1986, prg. 68, seri A no 112) içtihadına atıfta bulunarak, 8. maddenin yasadışı evlilik kategorisi için özel bir sistem kurma zorunluluğu getiriyor şeklinde yorumlanamayacağını ileri sürmektedir.
Son olarak Hükümet, başvurana yapılan uygulamanın benzer durumdaki diğer kimselere yapılan uygulamalarla aynı olduğunu, bu konuda ilgili şahsa getirilen kısıtlamaların yasalarla belirlendiğini ve demokratik toplumlarda bu gibi önlemlerin gerekli olduğunu vurgulamaktadır.
Hükümetin iddialarına itiraz eden başvuran, nüfus kütüğünde Ö.K.nın eşi olarak kayıtlı olduğunu ileri sürmektedir. Kızlık soyadının Yiğit olmasına rağmen, mahkeme kararlarında ve duruşma tutanaklarında soyadının eşininki gibi Koç olarak yazıldığını vurgulamaktadır. Başvuran, imam nikâhının gelenek ve göreneklere dayalı bir Türkiye gerçeği olduğunu savunmaktadır. Başvuran, kendisinin Ö.K. ile resmi nikâhlı olmaması gerekçe gösterilerek sosyal haklardan mahrum edilmesine itiraz etmektedir. Ayrıca, böyle durumlarda erkeklerin değil sadece kadınların mağdur olduğunun altını çizmektedir. Bu konuda, yasaların kadınları korumadığını ileri süren başvuran, ulusal makamların durumdan haberdar olduğu halde bu durumu düzeltmek için herhangi bir girişimde bulunmadıklarını vurgulamaktadır. Başvuranın kanaatine göre, nüfus kütüklerini tutan resmi makamların yürürlükteki yasa gereğince kendisinin bu durumunu yetkili makamlara bildirmesi gerekirdi.
AİHMne göre, 8. madde aile hayatının korunmasını teminat altına alırken bir ailenin mevcut olduğunu varsaymaktadır. Bu, hem «gayrımeşru» ailenin ve hem de «yasal» ailenin «aile hayatı» için geçerlidir (Belçika aleyhine Marckx davası, 13 Haziran 1979, prg. 31, seri A no 31, ve Johnston ve diğerleri davası, sözkonusu bölüm, prg. 62). Bir «aile hayatının» mevcut olup olmadığı konusu, yakın kişisel bağlar gerçeğine dayanan olgusal bir meseledir (Finlandiya aleyhine K. ve T. davası (GC), no 25702/94, prg. 150, CEDH 2001-VII). Aslında, «aile» kavramı yalnızca resmi nikâh üzerine kurulu ilişkilerle sınırlı olmayıp, evlilik dışı birlikte yaşayan çiftlerde olduğu gibi diğer fiili de facto «ailesel» ilişkileri de içine alabilmektedir (Johnston ve diğerleri davası, söz konusu bölüm, prg. 55, İrlanda aleyhine Keegan davası, 26 Mayıs 1994, prg. 44, seri A no 290, ve Bulgaristan aleyhine Al-Nashif davası, no 50963/99, prg. 112, 20 Haziran 2002).
Bu nedenle, bir ilişkinin «aile hayatı» olarak kabul edilip edilemeyeceğine karar vermek için, çiftin birlikte yaşayıp yaşamadıkları, ne zamandan beri birlikte yaşadıkları ve müşterek çocuklarının olup olmadığı gibi bazı belirleyici unsurların dikkate alınması gerekebilir (Birleşik Krallık aleyhine X, Y ve Z davası, 22 Nisan 1997, prg. 36, Karar ve Hükümlerin derlemesi 1997-II, ve Fransa aleyhine Merger ve Cros davası, no 68864/01, prg. 45, 22 Aralık 2004).
Mevcut davada AİHM, başvuranın 1976 yılında Ö.K. ile imam nikâhı yoluyla evlendiğini, bu birliktelikten altı çocuğun dünyaya geldiğini ve ilk beş çocuğun babalarının nüfus kütüğüne işlendiğini, ancak en son doğan çocuğun başvuranın nüfüs kütüğüne kaydedildiğini tespit etmektedir. Başvuran ile çocuklarının, 2002 yılında vefat edene kadar Ö.K. ile birlikte yaşadıkları hususunda tarafların herhangi bir itirazı bulunmamaktadır. AİHM kendisinin, Türk hukukunda imam nikâhının yeri ve rolü ile bunun toplumda doğurduğu sonuçlar hakkında herhangi bir karar verme yetkisi olmadığını vurgulamaktadır. AİHMnin kanaatine göre, başvuran, Ö.K. ve müşterek çocuklarının AİHSnin 8. maddesi anlamında «aile» oluşturacak şekilde beraber yaşadıklarının tespit edilmesi yeterlidir.
AİHM, mevcut davanın özel şartlarında, Hatay İş Mahkemesi tarafından 21 Ocak 2004 tarihinde verilen kararın başvuranın aile hayatını etkileyecek nitelikte olup olmadığını incelemelidir.
AİHM, Avrupa Konseyine üye bazı ülkelerde geleneksel resmi nikâh dışında istikrarlı bir müşterek yaşam sürdüren nikâhsız çiftler veya medeni ortaklıkların makul karşılandığı, hatta kabul gördüğü bir sosyal eğilimin yasama organı tarafından da desteklendiğini tespit etmektedir. Bununla birlikte AİHM, Türk hukukunda aynı veya ayrı cinsiyetten iki kişinin resmi nikâh dışında medeni ortaklık oluşturarak resmi nikâhlı bir çiftle aynı veya benzer haklara sahip olmalarını sağlayacak hukuki bir düzenleme bulunmadığını anımsatmaktadır. AİHM, Sözleşmeci Devletlere tanınan takdir hakkı nedeniyle bu alanda yasal düzenlemeler yapılmasını talep edemez. Halihazırda, yürürlükteki ulusal kanunlara göre bir imam tarafından kıyılan imam nikâhı üçüncü şahıslar ve devlet nezdinde herhangi bir yükümlülük oluşturamaz. Başvuranın ileri sürdüğü savlardan bağımsız olarak, buradaki esas belirliyici unsur, uzun süreli ve sağlam bir ilişkinin varlığı değil, tüm hak ve yükümlülüklerin akdî olarak belirtildiği resmi bir taahüdün var olup olmadığıdır. Bağlayıcı bir yasal anlaşmanın yokluğunda, Türk yasama organının sadece resmi nikâhı koruma altına alması mantıksız sayılamaz. Bu bağlamda AİHM, daha önceki kararlarında da evlilik kurumunun evli çiftlere özel bir statü tanıdığının genel kabul gördüğüne hükmettiğini anımsatmaktadır (Birleşik Krallık aleyhine Burden davası (GC), no 13378/05, prg. 65, 29 Nisan 2008, ve Birleşik Krallık aleyhine Joanna Shackell davası (karar), no 45851/99, 27 Nisan 2000). Ayrıca, AİHSnin 8. maddesi, nikâhsız çiftler kategorisi için özel bir sistem kurma zorunluğu getiriyor şeklinde yorumlanamaz. (Johnston ve diğerleri davası, sözkonusu bölüm, prg. 68).
Mevcut davadaki özel koşullar çerçevesinde AİHM, ölüm yardımları konusunda resmi nikâhlı çiftler ile evli olmayan çiftler arasında gözlemlenen farklı uygulamaların meşru bir amacı gözettiğini, geleneksel resmi nikâhla kurulan ailelerin korunması gibi haklı ve makul bir dayanağının olduğunu dikkate almaktadır (İspanya aleyhine Antonio Mata Estevez davası (karar), no 56501/00, 10 Mayıs 2001).
Bu gerekçelerle AİHSnin 8. maddesi ihlâl edilmemiştir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle, başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Üçe karşı dört oyla AİHSnin 8. maddesinin ihlal edilmediğine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 20 Ocak 2009 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
Mevcut karar ekinde, AİHSnin 45. maddesinin 2. paragrafı ve İçtüzüğün 74. maddesinin 2. paragrafına uygun olarak Yargıç F. Tulkens, Yargıç V. Zagrebelsky, ve Yargıç A. Sajonun ayrık oy görüşleri yer almaktadır.
YARGIÇ TULKENS, ZAGREBELSKY VE SAJONUN AYRIK OY GÖRÜŞÜ
Mevcut davada, çoğunluğun AİHSnin 8. maddesinin ihlâl edilmediği yönünde açıklanan görüşüne katılmıyoruz.
Başvuran, eşi Ö.K. ile 1976 yılında gelenek ve göreneklere uygun bir şekilde imam nikâhı kıyarak evlenmiştir ve bu birliktelikten 1977 ile 1990 yılları arasında altı çocukları dünyaya gelmiştir. Ö.K.nin 2002 yılında vefat etmesinden sonra başvuran, yetkili makamlara müracaat ederek merhum eşinin emekli maaşı ile sağlık sigortasından yararlanma talebinde bulunmuştur. Bu talep, önce Hatay İş Mahkemesinin 21 Ocak 2004 tarihli kararıyla reddedilmiştir. Daha sonra temyize gönderilen bu karar, başvuran ile Ö.K. arasındaki nikâh resmileştirilmediği ve dolayısıyla yasal geçerliliği olmadığı gerekçesiyle 3 Haziran 2004 tarihinde Yargıtay tarafından onanmış ve başvuranın merhuma ait haklardan yararlanamayacağı açıklanmıştır.
Başvuran, AİHM önünde dile getirdiği iddialarda, ulusal mahkemelerin çocukların da babası olan merhum eşine ait bazı sosyal haklardan yararlanmasını engellemek suretiyle AİHSnin 8. maddesinde teminat altına alınan aile hayatı hakkının özü itibariyle 14. maddeyle birleştirilebilecek şekilde ihlâl edildiğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda AİHM, dini ve resmi nikâhın Türk hukukundaki yeri ve rolü üzerinde herhangi bir yargılama yapmaksızın, yalnızca AİHSndeki düzenlemeleri dikkate alarak karar vermelidir.
AİHMnin aile hayatı kavramıyla ilgili yerleşik içtihadına göre, başvuranın Ö.K. (vefatına kadar) ve çocuklarıyla birlikte sürdürdüğü bu müşterek yaşam AİHSnin 8. maddesi anlamında bir aile hayatı oluşturmaktadır. Gerçekten de AİHM, resmi nikâha dayanan ilişkilerin yanısıra fiili birlikteliklerin de aile hayatı kavramı içerisinde değerlendirildiğini (22 Aralık 2004 tarihli Fransa aleyhine Merger ve Cros davası kararı, prg. 44) ve hukuki bağları bulunmayan fiili durumların bazen geleneksel aile hayatı olarak kabul edilebileceğini defalarca açıklamıştır. Bu noktada dikkate alınması gereken faktörler, özellikle müşterek yaşamın var olup olmadığı, bu müşterek yaşamın süresi ve daha genel anlamda örneğin müşterek çocukların mevcudiyeti gibi eşler arasındaki güçlü bağı kanıtlayan unsurlardır (20 Haziran 2002 tarihli Bulgaristan aleyhine Al-Nashif davası kararı, prg. 112) ve mevcut davada tüm bu unsurlar birarada bulunmaktadır.
Başvuranın hayatta kalan eşlere normal olarak tanınan sosyal haklardan mahrum edildiği konusunda bir ihtilaf bulunmamaktadır. Hükümet, savunmasında «yasaların öngördüğü şartları yerine getirmeyen bir kimse evlilikten doğan haklardan yararlanamaz» ilkesini savunmakla yetinmiştir. Başvuranın şikâyeti AİHSnin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 1 nolu Ek Protokolün 1. maddesi kapsamında ele alınabilirdi. Bu çerçevede, AİHMnin sosyal güvenlik alanında milliyete dayalı ayrımcılıkla ilgili kesin içtihadının anımsanması (16 Eylül 1996 tarihli Avusturya aleyhine Gaygusuz davası kararı; 4 Haziran 2002 tarihli Hollanda aleyhine Wessels-Bergervoet davası kararı; 11 Haziran 2002 tarihli Birleşik Krallık aleyhine Willis davası kararı; 30 Eylül 2003 tarihli Fransa aleyhine Koua Poirrez davası kararı; 25 Ekim 2005 tarihli Niedzwiecki davası kararı; 25 Ekim 2005 tarihli Almanya aleyhine Okpisz davası kararı; 27 Kasım 2007 tarihli Polonya aleyhine Luczak davası kararı; v.b.). ve bu konunun medeni durum açısından incelenmesi gerekir.
Evlilik alanında özellikle Devletin takdir hakkına dayalı oldukça genel bir mantık çerçevesinden bakan ve evliliğin evli çiftlere özel bir statü sağlaya bir kurum olduğuna atıfta bulunan çoğunluk, AİHSnin 8. maddesinin ihlâl edilmediği yönündeki görüşünü yalnızca «mevcut davanın oluştuğu şartlarda, (
) verilen yardım parası konusunda hayatta kalan resmi nikâhlı ve nikâhsız eşler arasında gözlemlenen farklı uygulamaların, evlilik bağıyla oluşturulan geleneksel aile hayatını korumak gibi meşru, objektif ve makul gerekçeleri olduğuna» dayandırmaktadır. AİHSnin hem 8. hem 14. maddesi kapsamında değerlendirme yaparken kısmen de olsa üstü kapalı bir biçimde bu düşünce tarzını benimseyen AİHMin bize göre hukuk ve olgudan yoksun bu argümanı inandırıcı olamaz.
Mevcut davada resmi nikâhlı eşler ile nikâhsız eşler arasında uygulama farklılığı olduğunu tespit eden çoğunluk, bu durumun yalnızca «makul ve objektif bir gerekçe» ye dayandığını vurgulamakla yetinmektedir. Oysa AİHM, verdiği birçok kararda, orantılı davranma zorunluluğunun makul ve objektif gerekçe kavramının özünü teşkil ettiğini anımsatmış ve ihtilaflı uygulamanın zorunluluk içermesi ve genel olarak istenilen meşru amaca hizmet etmesi gerektiğini vurgulamıştır (24 Temmuz 2003 tarihli Avusturya aleyhine Karner davası kararı, prg. 41; 16 Kasım 2004 tarihli Türkiye aleyhine Ünal Tekeli davası, prg. 64 ve 65). Oysa, mevcut davada bu unsur somut olarak ortaya konulamadığı gibi değinilmemiştir bile.
Diğer taraftan, AİHMnin birçok kez anımsattığı gibi, AİHSnin 8. maddesi ile bazı durumlarda 14. maddesi, Sözleşmeci Devletlere, teminat altına alınan hakkın etkin bir şekilde uygulanmasını ve gerçekleştirilmesini amaçlayan pozitif sorumluluklar yükleyebilir. Ancak, mevcut davada, red oyu veren çoğunluk, başvuranın nüfus kütüklerinde yeralan bilgilere göre ulusal makamların durumdan haberdar oldukları ve bu durumu meşru hale getirmek için hiçbir şey yapmadıkları yönündeki iddiasına cevap vermemektedir. Oysa, bu kayıtları tutan sorumluların durumu yetkili mercilere bildirmesi gerekmezmiydi ?
Son olarak, alınan kararda, başvuranın 14. maddeye atıfta bulunarak böyle bir durumda erkekler değil sadece kadınların mağdur edildiği ve dolaylı yoldan ayrımcılık yapıldığı yönündeki diğer iddiasına da değinilmemektedir (6 Ocak 2005 tarihli Hollanda aleyhine Hoogendijk davası kararı ). Burada, Avrupa Birliğinin sosyal güvenlik alanında kadın ve erkeğe yapılan uygulamalarda kademeli olarak eşitlik sağlanmasıyla ilgili 19 Aralık 1978 tarih ve 79/7/CEE sayılı direktifi ile yine Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin kadın ve erkekler arasında eşitlik norm ve mekanizmalarıyla ilgili olarak aldığı 21 Kasım 2007 tarih ve Rec(2007)17 sayılı Tavsiye Kararının hatırlatılması yeterli olacaktır (B. belirli alanlardaki normlar, 6. Sosyal koruma, prg. 37 ve devamı). (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy