T.C. BAKIRKÖY 7. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
ESAS NO: 2022/620 Esas
KARAR NO: 2023/1302
DAVA: Tazminat (Haksız Fiilden Kaynaklanan)
DAVA TARİHİ: 04/07/2022
KARAR TARİHİ: 11/12/2023
GEREKÇELİ KARARIN
YAZILDIĞI TARİH : 10/01/2024
Mahkememizde görülmekte olan davanın yapılan açık yargılaması sonunda,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; Dava konusu taşınmazın müvekkili adına kayıtlı iken müvekkili şirketin genel kurul kararına dayanılarak davalı adına satış gerekçe gösterilerek tescil edildiğini, taşınmazın satışına gerekçe olarak gösterilen genel kurul kararı, yok hükmünde hükümsüz bir karar olduğunu bu hususun mahkeme kararıyla tespit edildiğini, satış işleminin dayanağını oluşturan genel kurul kararının yoklukla malul olduğuna ilişkin verilen mahkeme kararının, kesin delil niteliği taşımakta olduğunu, bu mahkeme kararının kesinleşmesiyle birlikte artık genel kurul kararının geçerli olup olmadığının tartışılmasının mümkün olmadığını, yoklukla malul bir genel kurul kararına icazet yoluyla dahi geçerlilik kazandırılmasının mümkün olmadığını, hukukumuzda tescilin sebebe bağlı olduğunu, sebep geçersiz ise tescilin de baştan itibaren yolsuz olduğunu, dolayısı ile davalı tarafın hiçbir şekilde taşınmaza malik oladığını, malik olmayanın tasarruf ehliyetinin de bulunmadığını, davalı tarafın genel kurul kararının yoklukla malul olduğunu ticaret sicil kayıtlarından bildiğini, davalı tarafın ayrıca taşınmazı değerinin çok altında satın aldığını, alınan kararın yoklukla malul olduğu bilinmesine rağmen, taşınmazın değerinin çok altında satın alınmasının taşınmazın hile ve muvazaalı işlemlerle satın alındığını açıkça ortaya koyduğunu, Borçlar Kanunu 49/2 maddesi uyarınca mevcut işlemin bir haksız fiil olduğunu, bu nedenle davalı tarafın müvekkilinin uğradığı tüm zararı tazminle yükümlü olduğunu, bu zararın taşınmaz kooperatif adına kayıtlı olsaydı kooperatife yapacağı katkı olduğunu, Borçlar Kanunu 49/2 maddesi uyarınca mevcut işlem bir haksız fiil olduğunu, bu nedenle davalı tarafın müvekkilinin uğradığı tüm zararı tazminle yükümlü olduğunu, bu zararın taşınmaz kooperatif adına kayıtlı olsaydı kooperatife yapacağı katkı olduğunu, tarafımızca kabul edilmemekle birlikte davalının genel kurul iptal kararından haberdar olmadığı ve burada da bir an iyi niyetli olduğu düşünülse dahi davacının taşınmazı davalıya sattığı bedel ile davalının taşınmazı 3. kişiye sattığı bedel arasındaki farkı yani sebepsiz kazancı kaim değer olarak müvekkiline vermesi gerektiğini, davalının 3. kişiden aldığı satış bedeli farkını ticari temerrüt faizi ile birlikte yasa gereği müvekkile vermek durumunda olduğunu, bu nedenlerle ... İlçesi, ... Mevkii, ... pafta, ... ada, ... parsel sayılı taşınmazın satışı ve satışa dayanak olan 15.07.2015 tarihli kooperatif genel kurul kararının yokluğunun tespit edilmiş olması ve kararın kesinleşmiş olması sebebi ile geçersiz genel kurul kararı ile yetkisiz olarak taşınmaz satış işlemi yapıldığı ve taşınmaz satış sözleşmesinin geçersiz olduğu, tescil sebebi geçersiz olduğundan tescilin baştan itibaren yolsuz olduğu, davalı tarafın hiçbir şekilde taşınmaza malik olmadığı bu nedenle malik olmayanın tasarruf ehliyetinin bulunmadığına karar verilmesini, davalının genel kurul iptal kararından haberdar olmadığı ve burada iyi niyetli olduğu düşünülse dahi davacının taşınmazı davalıya sattığı bedel ile davalının taşınmazı 3. kişiye sattığı bedel arasındaki farkı yani sebepsiz kazancın kaim değer olarak hesap edilmesini ve HMK m.107 ve ilgili maddeler gereği alacağın şimdilik 100.000-TL’sinin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmşitir.
Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; davanın belirsiz alacak davası olarak açılamayacağı ve harcın tamamlattırılması gerektiğini, davacının davasını çok net olmamakla birlikte haksız fiil sorumluluğuna dayandırdığı anlaşılmakla, bu sorumluluğun gündeme getirilebileceği taleplerin tabi olduğu zamanaşımı süresini dikkate almadığı görüldüğünü, davacının hala vekil edenimize yapılan satışın dayanağını oluşturan genel kurul kararının geçersizliği nedeniyle vekil edene yapılan satış işleminin geçersiz olduğunu davacının kooperatif genel kurulunun geçerli kararı olmadığı nedeniyle yapılan taşınmaz satışı sözleşmesinin geçersizliğinin tespitine ilişkin davasında, daha önce açtığı çok sayıda davada dava konusu satışın geçerliliğinin defaatle saptanmış olduğunu, davanın dayanağı olarak gündeme getirilen haksız fiil, sebepsiz zenginleşme gibi kurumlardan söz etmenin anlamının olmadığını, bu sebeplerle davanın reddine karar verilmesi gerektiğini, davacının kooperatif genel kurulunun geçerli kararı olmadığı nedeniyle yapılan taşınmaz satışı sözleşmesinin geçersizliğinin tespitine ilişkin davasında daha önce açtığı çok sayıda davada dava konusu satışın geçerliliğinin defaatle saptanmış bulunduğundan; davanın dayanağı olarak gündeme getirilen haksız fiil, sebepsiz zenginleşme gibi kurumlardan söz etmenin anlamı ve yeri olmadığından davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
DELİLLER : tüm dosya kapsamında toplanan deliller.
DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE :
Dava, ... ili ... ilçesi... mevkinde bulunan taşınmazın 15/07/2005 tarihli genel kurul kararına dayanılarak 17/08/2005 tarihinde davalı tarafa devri ve davalı tarafça 3. Kişiye satılması sonucu uğranıldığı iddia edilen haksız fiilden kaynaklı zararın tazmini istemine ilişkindir.
Bir hakkın belli bir süre içinde ileri sürülememesi sebebiyle dava yoluyla elde edilebilme imkanının kalmaması veya kanunda öngörülen sürenin geçmesi sonucu bir hakkın kullanılmasının mümkün olmaması zamanaşımı kurumunu ifade etmektedir (Türk Hukuk Kurumu: Türk Hukuk Lügatı, C. I, Ankara 2021, s. 1244). Zamanaşımı, borçluya borcunu ödememe imkanını veren ayrıca alacaklıyı alacağını zamanında istemeye teşvik eden bir kurumdur. Başka bir deyişle zamanaşımı kurumu hukuki güvenlik ilkesinin bir sonucu olarak alacaklıyı alacağını zamanında ileri sürmeye zorlamaktadır. Zira alacaklının alacağını kanunda öngörülen süre içerisinde ileri sürmeyip hareketsiz kalması, alacağın tahsili için ciddi bir iradeye sahip olunmadığı hususunda borçluda bir güven uyandırır.
Zamanaşımı bir maddi hukuk kurumu olmadığından borcu sona erdiren değil, var olan bir hakkın talep edilmesini engelleyen bir savunma aracıdır. Bu niteliği itibarıyla da zamanaşımı alacağın varlığını değil, talep edilebilirliğini ortadan kaldırır. Başka bir deyişle kanunun öngördüğü zamanaşımı süresinin dolması, hakkın varlığını sona erdirmemekte fakat dava yoluyla hakkın ileri sürülmesi durumunda borçlunun bir karşı hakka (defi hakkına) dayanarak ileri sürülen hakkı sürekli olarak engellemesi söz konusu olmaktadır. Borçlu, zamanaşımı defini ileri sürerek alacak hakkı zamanaşımına uğradığı için edimi ifa etme zorunda olmadığını ifade etmektedir. Bununla birlikte eğer davalı zamanaşımı defini ileri sürmezse hakim bu durumu resen nazara alamayacak ve şartlar mevcutsa alacağa hükmedebilecektir. Ancak zamanaşımı defini ileri süren tarafın bu hakkını dürüstlük kuralına aykırı olacak şekilde kullanmaması gerekir. Aksi halde hakkın kötüye kullanılması sözkonusu olur. Başka bir deyişle borçlunun zamanaşımı defini ileri sürmesi dürüstlük kuralına aykırı olmadığı sürece hakkın kötüye kullanılması yasağı gündeme gelmez (Akyol, Şener: Dürüstlük Kuralı ve Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, İstanbul 2006, s. 65).
Zamanaşımı süreleri genel olarak yalnızca alacak hakları için öngörülmüş olup bu hakların zamanaşımı sürelerine tabi tutulmasının çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Özellikle uzun yıllar boyunca talep edilmemiş olan alacak hakkının ya elde edilmiş ya da ifa dışındaki bir nedenle sona ermiş olması, uzun yıllar boyu ifanın kanıtı olan belgeleri saklamasının borçludan beklenemeyecek olması, ifa talebiyle karşılaşan borçlunun borcunu ifa etmiş olsa bile ifayı ispat etmesinin neredeyse olanaksız olması ve bu durumda borçlunun hukuken korunmasının gerekmesi, hukuk düzeninin istikrar kazanmış durum ve ilişkilere dokunmak istememesi, hukuki güvenlik ilkesi ve geçmişte kalan olaylardan dolayı uyuşmazlığın sürdürülmesinde kamu yararı bulunmaması bu nedenler arasında yer almaktadır (Erdem, Mehmet: Özel Hukukta Zamanaşımı, İstanbul 2010. s. 16.)
818 sayılı Kanun, 11.01.2011 tarihinde kabul edilen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 647 nci maddesi ile yürürlükten kaldırılmış, 6098 sayılı Kanun ise 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 5 inci maddesinin birinci fıkrası; “Türk Borçlar Kanununun yürürlüğe girmesinden önce işlemeye başlamış bulunan hak düşürücü süreler ile zamanaşımı süreleri, eski kanım hükümlerine tabi olmaya devam eder. Ancak, bu sürelerin henüz dolmamış kısmı, Türk Borçlar Kanununda öngörülen süreden uzun ise, yürürlüğünden haşlayarak Türk Borçlar Kanununda öngörülen sürenin geçmesiyle, hak düşürücü süre veya zamanaşımı süresi dolmuş olur” hükmünü haizdir. Buna göre 818 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. Haksız fiilden doğan tazminat davasının tabi olduğu zamanaşımı süreleri ve başlangıçları 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde genel zamanaşımı hükümlerinden ayrı olarak düzenlenmiştir. Zamanaşımı sürelerinin ve başlangıçlarının düzenlendiği 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinin ilk iki fıkrası; “Zarar ve ziyan yahut manevi zarar namiyle nakdi bir meblağ tediyesine müteallik dava, mutazam olan tarafın zarara ve failine ıttıla tarihinden itibaren bir sene ve her halde zararı müstelzim fiilin vukuundan itibaren on sene mürurundan sonra istima olunmaz. Şu kadar ki zarar ve ziyan davası, ceza kanunları mucibince müddeti daha uzun müruru zamana tabi cezayı müstelzim bir fiilden neşet etmiş olursa şahsi davaya da o müruru zaman tatbik olunur.” şeklinde düzenleme içermektedir.
Görüldüğü üzere 818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesinde haksız fiillerle ilgili olarak üç farklı zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bunlardan ilki zarar görenin zararı ve faili (sorumlu kişiyi) öğrendiği tarihten itibaren işlemeye başlayan bir yıllık zamanaşımı süresidir. Bir yıllık sürenin işlemeye başlaması açısından “öğrenme” ölçütü esas alınmış, bu ölçüt hem zarar hem de fail açısından aranmıştır. Bu nedenle bir yıllık zamanaşımı süresi bu iki husustan hangisi daha sonra öğrenilmişse o hususun öğrenilme tarihinden itibaren işlemeye başlar. Başka bir deyişle bu iki hususun birlikte gerçekleşmesi gerekmekte olup sadece birinin öğrenilmesi zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması için yeterli olmamaktadır. Bir yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı öğrenme gibi subjektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “nispi zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. Öte yandan bir yıllık sürenin başlaması bakımından zararın öğrenilmiş sayılması için zararın varlığını, niteliğini ve temel unsurlarını belirleyecek bilgilerin dava açacak derecede öğrenilmiş olması yeterlidir.
818 sayılı Kanun'un 60 ıncı maddesi ile öngörülen zamanaşımı sürelerinden ikincisi ise bir yıllık nispi zamanaşımı süresini, herhalde zarar verici fiilin gerçekleştiği (vuku bulduğu) tarihten itibaren on yıl ile sınırlandıran on yıllık zamanaşımı süresidir. On yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı objektif nitelikte olan zarar verici fiilin gerçekleştiği tarihtir. Bununla birlikte eğer zarar verici fiil süregelen bir nitelik taşıyorsa on yıllık zamanaşımı süresinin de fiilin tamamlandığı tarihten itibaren işlemeye başlaması gerekir. On yıllık zamanaşımı sürenin başlangıcı haksız fiilin gerçekleştiği (veya tamamlandığı) tarih gibi objektif bir ölçüte bağlı olduğundan, bu süre öğreti ve uygulamada “mutlak zamanaşımı süresi” olarak adlandırılmaktadır. On yıl içinde zarar ve sorumlu kişi öğrenilemediği için bir yıllık zamanaşımı süresi işlemeye başlamamış olsa dahi haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren on yıl geçmişse tazminat davası açma hakkı zamanaşımına uğrar. Buna karşılık on yıllık süre içinde zararın ve failin öğrenilmesinden itibaren bir yıllık süre dolmuşsa artık azami nitelikteki on yıllık mutlak zamanaşımı süresinin bir önemi kalmaz, bir yıllık süre dolduğunda zamanaşımı gerçekleşmiş olur. (Havutçu, Ayşe: Haksız Fiil Sorumluluğunda Zamanaşımı Sürelerinin Başlangıcı, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2012, C.12, s. 58.)
Görüldüğü üzere bir yıllık zamanaşımı süresi ile on yıllık zamanaşımı süresi arasındaki en önemli fark sürelerin başlama anlarıdır. Bir yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren işlemeye başlarken on yıllık zamanaşımı süresi zararın ve failin öğrenilip öğrenilmediğine bakılmaksızın haksız fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır. Zararın sonradan meydana gelmesi de sürenin işlemeye başladığı anı değiştirmemektedir.
Açıklanan ilkeler ışığında somut olayda; davalının, ... ili ... ilçesi ... Mevkii ... ada ... parsel sayılı taşınmazın, eski ünvanı ile S.S ... Kooperatifine ait iken, genel kurul kararı ile davalıyı satılmasından kaynaklı olarak, haksız fiil sebebiyle açılan tazminat davası olduğu, davalı tarafından süresi içerisinde zamanaşımı definde bulunulduğu, işbu davada zamanaşımı yönünden davacı lehine usuli kazanılmış hak bulunmadığı, taşınmazın satışının 16.08.2005 tarihli olduğu ve zararının bu tarihte meydana geldiği, arada zamanaşımını kesen veya durduran bir hal bulunmadığından, 10 yılın sonu olan 16.08.2015 tarihinde zamanaşımı süresi dolduğu, dava tarihi itibariyle dava konusu alacak zamanaşımına uğradığından davanın reddine karar vermek gerekmiştir.
HÜKÜM:Yukarıda açıklanan nedenlerle;
1-Davanın zamanaşımı nedeni ile reddine,
2-Alınması gerekli 269,85 TL harcın davacı tarafça yatırılan 1.707,75 TL harçtan mahsubuyla bakiye 1.437,90 TL harcın karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacıya iadesine,
3-Davacı tarafça yapılan yargılama giderinin davacı üzerinde bırakılmasına,
4-AAÜT gereğince hesap edilen 17.900,00 TL ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
5-Arabuluculuk ücreti olan 1.560,00 TL'nin davacıdan alınarak hazineye irat kaydına,
6-Davalı tarafından yatırılan kullanılmayan gider avanslarının karar kesinleştiğinde istem halinde davalıya iadesine,
7-Kararın kesinleşmesine kadar yapılan yargılama giderlerinin davacı tarafça peşin olarak yatırılan yargılama gider avansından mahsubu ile bakiye kısmın karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacıya iadesine,
Dair,6100 sayılı HMK'nun 342 ve 345.maddeleri gereğince karşı tarafın sayısı kadar örnek eklenmek suretiyle tebliğden itibaren 2 haftalık süre içerisinde mahkememize verilecek dilekçe ile ilgili İstinaf Dairesi nezdinde istinaf yolu açık olmak üzere verilen karar davacı vekillerinin ve davalı vekillerinin yüzünde açıkça okunup, usulen anlatıldı. 11/12/2023
Katip ...
e-imzalıdır
Hakim ...
e-imzalıdır