T.C. BAKIRKÖY 7. ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ
ESAS NO : 2024/12 Esas
KARAR NO : 2025/642
DAVA : Ticari Şirket (Genel Kurul Kararının İptali İstemli)
DAVA TARİHİ : 04/01/2024
KARAR TARİHİ : 08/07/2025
GEREKÇELİ KARARIN
YAZILDIĞI TARİH : 11/07/2025
Mahkememizde görülmekte olan davanın yapılan açık yargılaması sonunda,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Davacı vekili dilekçesinde özetle; davacının sağlık sektörüne girmeye karar vermesi üzerine 100.000,00-TL sermaye ile firmanın tek yetkilisi olarak 28/09/2022 tarihinde kuruluş ilanı yaptığını, 16/01/2023 tarihinde ... Polikliniği adına kayıtlı olan Sağlık Bakanlığı Güzellik Merkezi Çalışma Ruhsatnamesini 500.000,00-USD bedelle satın alarak, ruhsat sahipleri ile anlaşma imzaladığını, Poliklinik Ruhsatının ancak gerekli belgeleri bulunan Doktor unvanlı kişilerin sahibi olduğu şirketlere verilmesinden dolayı davalı Doktor ..... ile şirketin devir ve intikali hususunda anlaştıklarını, davalının koyduğu herhangi bir sermaye bulunmadığını, gider ortaklığının olmadığını, yalnızca doktor unvanına sahip olması sebebiyle resmi olarak bütün tescilleri kendi adına yapıldığını, diğer davalı ....'ya ait diplomanın da davaya konu şirkete ortak olmasına izin verdiğini, şirketin iki hekimli olması halinde ilerde daha fazla hasta/yatak kapasitesine sahip olacağının beyan edilerek davacıya güven vermesi üzerine davalı ...'nın kendisine ait görünen %1 hissesi, diğer davalı ....e devredilmiş ve şirketin ortağı haline geldiğini, davalıların İzmir İl Sağlık Müdürlüğüne başvurarak Poliklinik ruhsatının İstanbul'a nakli konusunda başvuruda bulunduğunu, bu girişime karşılık Karşıyaka ... Noterliğinin ..... yevmiye, 26/09/2023 tarihli ihtarname ile davalı ...'e, Karşıyaka .... Noterliğinin ... yevmiye, 11/10/2023 tarihli ihtarname ile davalı ....'ya ihtarname keşide edilerek, devredilen şirket hisselerinin davacıya ya da belirteceği 3. Kişiye iade edildiğinin ihtar edildiğini, ihtarnamelere karşı bir sonuç alınamadığını, aslen davacıya ait olan davalılara devredilen İzmir Valiliği İl Sağlık Müdürlüğünün 03/03/2023 gün ve .... belge numaralı Poliklinik Ruhsatının devrinin önlenmesi için ihtiyati tedbir kararı verilmesini, davalı ... Tic. A.Ş.'nin davalılar adına olan hisselerine tedbir konmasını, Davalı .... Tic. A.Ş. Pay defterinin tedbiren mahkeme kasasına alınmasını, yargılama gideri ve vekalet ücretinin davalılara tahmiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalılar .... A.Ş. Vekilinin cevap dilekçesinde özetle, 2022 yılı Aralık ayında davacının, davalı .... ile irtibat kurduğunu ve ortaklık teklifinde bulunduğunu, ön anlaşma gereği tek merkezli şirket kurulması ve %50, %50 ortaklık kurulması şeklinde anlaşıldığını, daha sonra davacı tarafça kendisi tarafından kurulan yeni bir şirket olduğunu, yeni şirket kurmak yerine bu boş ve temiz şirketi devralmasını teklif ettiğini, davalı ...'ün de kuruluş masraflarını ödemek kaydıyla teklife olumlu yaklaştığını, davalı ...'nın bu şirketi satın aldığını, pay devrinin 20/01/2023 tarihinde yapıldığını, tüm giderlerinin davalı ... tarafından ödendiğini, 02/02/2023 tarihinde de noter huzurunda resmi olarak devraldığını, davacının talebi üzerine hizmet sayısının/kapasitesinin arttırılması için Dr. ....'ya geçici olarak hisse verilmesini davalı müvekkilden istediğini, bu hisse devrinin gerçekleştiğini, seyreden günlerde davacının birbiri ile uyumsuz, tutarsız ve saldırgan olan sözlü ve fiili davranışları sebebiyle davalı ... 'ün, davacı ile ortaklık yapmaktan vazgeçtiğini, bunun üzerine davacının davalı ...'ya yönelik tehdit, hakaret ve tacizlerinin devam ettiğini, bu hususta şikayetçi olunduğunu belirterek, davanın reddini, yargılama gideri ve vekalet ücretinin davacı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini talep ettiği görülmüştür.
Davalı ....'nın cevap dilekçesinde özetle, davada değinilen şirket ve belgenin diğer davalı ... ...'e ait olduğunu, davacının davalı ... hakkında ekmek yedirmeyeceğim şeklinde beyanının bulunduğunu, davacının beyanlarının doğru olmadığını, tarafın ait %1'lik hissenin gerçekte davalı ... ...'e ait olduğunu, aralarında protokol imzaladıklarını, davanın reddini talep ettiği görülmüştür.
DELİLLER : İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı .... - ... - .... soruşturma sayılı dosyaları, İstanbul Ticaret Sicil Müdürlüğü yazı cevabı, İzmir Ticaret Sicil Müdürlüğü yazı cevabı, İzmir İl Sağlık Müdürlüğü yazı cevabı, Küçükçekmece Sosyal Güvenlik Merkezi yazı cevabı, bilirkişi incelemesi, tüm dosya kapsamında toplanan deliller.
DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE :
Davanın, davalılar ... ... ve .... adına yapılan hisse devrinin iptali ve ilgili hisselerin davacıya aidiyetinin tespiti ve davalı ... Sanayi ve Ticaret Anonim şirketi pay defterleri ile ticaret siciline tescil ve ilanı isteminden ibarettir.
Tarafların aktif ve pasif dava ehliyetleri denetlenip uyuşmazlık konuları re'sen belirlenerek taraflarca gösterilen deliller toplanmış ve konunun incelenmesinde uzmanlık gerektiren yönler olduğundan bilirkişi incelemesi yaptırılmak suretiyle dava sonuçlandırılmıştır.
Mahkememize ibraz edilen 25/11/2024 tarihli bilirkişi raporuna göre,
Davaya konu ... San. Tic. A.Ş.'nin sağlık turizmi alanında faaliyet göstermek üzere davacı ... tarafından kurulduğu,
....'nin söz konusu şirket davalı doktor ... ...'e devrettiği, poliklinik ruhsatının, devreden .... Polikliniği adına Uzm. Dr. ... tarafından, devir alan ... San. Ve Tic. A.Ş.'ye devredildiği ve sözleşmenin .... ile Dr. ... ... tarafından imzalandığı, dosyadaki beyanlara göre ruhsat devir bedelini ...'nin ödediği, davalı ... ...'ün şirketin %1 hissesini, diğer davalı ....'ya yazılı inançlı işlem sözleşmesi ile devrettiği,
Dosya içeriğinde davacı ... ile davalılar ... ... ve .... arasında şirket devrine dair yazılı inançlı işlem sözleşmesine rastlanılmadığı, dosya kapsamına ve rapor içeriğinde yer alan kararlara göre davacı ile davalılar arasında inançlı işlem sözleşmesinin varlığı hususundaki takdirin sayın mahkemede olduğu görüş ve kanaati bildirilmiştir.
Öncelikle; dava konusu uyuşmazlığın, davacı tarafından dayandırılan hukuki kavramların incelenmesi gerekmektedir. Davacı, devredilen hisselerin, irade fesadı hali ile kandırılarak davalılara devredildiğini iddia etmekle aynı zamanda nam-ı müstear ilişkisi ile devredildiği ve bu nedenle tarafına iadesi gerektiğini iddia etmiştir.
Hukukumuzda, sözleşme serbestisi ilkesi benimsenmiş olmakla bu kapsamda kişilerin işlem (sözleşme) iradelerinin sağlıklı olması ve gerçek iradelerini yansıtması irade açıklamasının bir hukuki işlemin temel kurucu unsuru olması açısından önemlidir. Bu nedenle hukuki işlemin geçerli ve amacına uygun hukuki sonuç doğurabilmesi için o hukuki işlemi yapan kişi veya kişilerin sağlıklı bir şekilde oluşmuş iradelerinin bulunması ve yine bu iradelerinin istenilen hukuki sonuca uygun şekilde açıklanması gerekmektedir. Ancak çeşitli nedenlerle kişinin işlem iradesi oluşum ya da açıklama aşamasında sakatlanabilir. Bu sakatlık, iradenin özgür bir biçimde oluşmadığını veya gerçek iradeye uygun şekilde açıklanmadığını gösterir.
Bir sözleşme yapılırken taraflardan birinin işlem iradesinin oluşum veya beyanı aşamasında ortaya çıkan sakatlıklara irade bozukluğu denir (Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 22. Baskı, Ankara, 2017, s. 392).
İrade bozukluğu hâlleri mülga 818 sayılı Kanun'da “Rızadaki fesat” başlığı altında “Hata”, “Hile” ve “İkrah” olarak 23 ilâ 31 inci maddeler arasında hükme bağlanmış iken, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Kanun'da 30 ilâ 39 uncu maddeleri arasında bu defa “Yanılma”, “Aldatma” ve “Korkutma” başlıkları altında düzenlenmiştir.
Türk hukukunda irade bozukluğuna bağlanan yaptırım ise kesin hükümsüzlük (butlan) hâli değildir. Mülga 818 sayılı Kanun'un 23 ve devamı maddelerinde “...ilzam olunamaz” (mülga 818 sayılı Kanun madde 23), “...o akit ile ilzam olunmaz” (mülga 818 sayılı Kanun madde 28), “...kendi hakkında lüzum ifade etmez” (mülga 818 sayılı Kanun madde 29/I), 6098 sayılı Kanun'da ise “...bağlı olmaz” (6098 sayılı Kanun madde 30), “...sözleşmeyle bağlı değildir” (6098 sayılı Kanun madde 36 ve 37/1) şeklindeki ibareler kullanılmak suretiyle irade bozukluğuyla yapılan sözleşmelerin, iradesi hata, hile veya ikrahla sakatlanan kimseyi bağlamayacağı öngörülmüş ve bu kişiye belli bir süre içerisinde kullanabileceği iptal hakkı tanımıştır. İrade bozukluğu hâlleri, tüm hukuki işlemler yönünden oldukça önem taşımakta ve koşulları oluştuğu takdirde yapılan işlemin iptal edilmesi sonucunu doğurmaktadır.
Kanunlarımızda iradeyi bozan sebepler üç durum olarak hüküm altına alınmış olup, yanılma (hata), aldatma (hile) ve korkutma (ikrah) gerçekleşme biçimleri bakımından birbirinden farklıdırlar. Ayrıca irade bozukluğu sadece sözleşmelere özgü bir sakatlık hâli olmayıp tek taraflı hukuki işlemler için de geçerlidir.
Yanılma (hata); iç irade ile beyan arasında istemeyerek meydana gelen bir uygunsuzluk hâlidir. Diğer bir anlatımla hata, bir hukuki işlem yaparken irade beyanında bulunan kimsenin düşünmediği, arzu etmediği bir husus için istemeyerek iradesini beyan etmesidir. İradesini beyan etmek isteyen kimse, kendi dalgınlığı veya yanlış anlaması sonucunda gerçek iradesini istemediği bir şekilde açığa vurmuş olabileceği gibi; hata, beyanda bulunan kişinin dışında ortaya çıkan bir takım nedenlerden ötürü de olabilir. Böylelikle kişi, gerçek iradesine uymayan bir beyanda bulunarak iradesini sakatlamaktadır. Yanılgıya düşen kişi karşı tarafın bir etkisi veya kusuru olmaksızın iradesine uygun olmayan bildirimde bulunmaktadır.
Aldatma da iradeyi sakatlayan sebeplerden biri olarak 6098 sayılı Kanun'un 36 ncı maddesinde; “Taraflardan biri, diğerinin aldatması sonucu bir sözleşme yapmışsa, yanılması esaslı olmasa bile, sözleşmeyle bağlı değildir. Üçüncü bir kişinin aldatması sonucu bir sözleşme yapan taraf, sözleşmenin yapıldığı sırada karşı tarafın aldatmayı bilmesi veya bilecek durumda olması hâlinde, sözleşmeyle bağlı değildir” şeklinde düzenlenmiştir.
Kanunda hilenin tanımına doğrudan yer verilmemiş ise de aldatma (hile); genel olarak, bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı korumak yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır.
Görüleceği üzere hatada yanılma, hilede ise kasıtlı olarak yanıltma söz konusudur. Hilede irade sakatlığı iradenin beyanında değil, iradenin oluşumunda meydana gelmektedir. İradenin oluşumundaki sakatlık ise kişinin kendisi dışında başka birinin kasıtlı bir aldatma fiiliyle gerçekleşmektedir. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 02.11.2022 tarihli ve 2020/1-128 Esas, 2022/1415 Karar sayılı kararında hilenin; gerçek durumu bilmesi hâlinde bir kimsenin kabul etmeyecek olduğu bir şeyi kabul etmesine diğer bir kimse tarafından yol açılması olduğu vurgulanmıştır.
Hilenin varlığının kabulü için bazı şartların gerçekleşmesine ihtiyaç vardır: Birinci şart “aldatma fiili”dir. Aldatan şahıs diğerini yanıltmış (hataya düşürmüş) olmalıdır. Fakat karşı tarafın düştüğü bu yanılmanın esaslı olması gerekmez (6098 sayılı Kanun madde 36/1). Çünkü aldatan hiçbir surette korunmaya layık değildir. Aldatan, sözleşmenin yapılması ve özellikle görüşmeler sırasında, belirli konu ve hususlarda doğru olmayan bilgiler vermekte veya bazı hususları dürüstlük kuralına göre açıklaması gerekirken kasten gizlemektedir. İkinci şart; “aldatma kastı”dır. Aldatan, karşı tarafı sözleşme yapmaya ikna etmek için ona bilerek ve isteyerek (kasten) gerçek dışı beyanda bulunmuş olmalıdır. Başka bir deyişle, yalan söyleyende karşı tarafı aldatmak ve onun gerçeği bilmesi hâlinde yapmayacak olduğu bir sözleşmeyi yapmaya sevk etmek niyeti bulunmalıdır. Eğer bir kimse, bilmemesi ağır bir kusur teşkil etmesine rağmen, durumu bilmeden bir beyanda bulunmuş ise aldatma kastı yoktur. Üçüncü şart ise “illiyet bağı”dır. Sözleşme aldatma sonucu, onun etkisi ile yapılmalıdır. Aldatılan yapmış olduğu sözleşmeyi, aldatma olmasıydı ya hiç yapmayacak ya da daha iyi şartlarda yapacak idiyse, illiyet bağı gerçekleşmiş olur. Aldatma fiili, sözleşmenin kurulmasının asli şartı olmalı, aldatma ile sözleşmenin kurulması arasında tâbi bir illiyet bağı bulunmalıdır (Fikret Eren, s. 414 vd., Hukuk Genel Kurulunun 02.11.2022 tarihli ve 2020/1-128 Esas, 2022/1415 Karar sayılı kararı).
Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere taraflardan biri diğer tarafı hileyle sözleşme yapmaya yöneltmişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı hâlinde aldatılan taraf, hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırılabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.
İradesi sakatlanan tarafın sözleşmeyi iptal hakkını kullanması 6098 sayılı Kanun'un 39 uncu (mülga 818 sayılı Kanun madde 31) maddesinde belli bir süreye bağlanmıştır. Yanılma veya aldatma sebebiyle ya da korkutulma sonucunda sözleşme yapan taraf, yanılma veya aldatmayı öğrendiği ya da korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı andan başlayarak bir yıl içinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirmez veya verdiği şeyi geri istemezse, sözleşmeyi onamış sayılır (6098 sayılı Kanun madde 39/1).
Buradaki süre Hukuk Genel Kurulunun 01.06.2011 tarihli ve 2011/14-281 Esas, 2011/373 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere hak düşürücü süre niteliğindedir. Hak düşürücü sürenin Kanun’un açık hükmü uyarınca hata ve hilenin öğrenildiği tarihten itibaren başlayacağı kuşkusuzdur. İradesi sakatlanan tarafın hata veya hileyi öğrendiği andan itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde sözleşmeyle bağlı olmadığını bildirmesi veya verdiği şeyi geri istemesi zorunludur.
Diğer taraftan, aldatmayı (hileyi) ispat yükü, aldatılan tarafa aittir. Hata, hile ve ikrah iddialarının senede bağlanması mümkün olmadığından senetle ispat edilmesinde maddi imkânsızlık vardır. Bu nedenle hukuki işlemlerdeki irade bozukluğu iddiaları, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 203/1-ç maddesinde senede karşı senetle ispat zorunluluğunun istisnaları arasında sayılmıştır. Sözleşme resmî senetle yapılmış olsa dahi 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Resmî belgelerle ispat” kenar başlıklı 7 nci maddesi “Resmî sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur. Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, her hangi bir şekle bağlı değildir” hükmünü taşıdığından, irade bozukluğu olgusunun tanık dâhil her türlü delille ispatı mümkündür.
Açıklanan hususlar doğrultusunda her ne kadar dayanılan irade fesadı halinin ne zaman öğrenildiği davacı tarafından bizzat beyan edilmemiş ise de hisse devri ile öğrenildiği kabul edildiğinde dava tarihi itibariyle dava açma süresinin geçmediği görülmekte ise de, yine yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda irade fesadı iddialarına yönelik mahkememizce taraf tanıkları dinlenmiş olup gerek tanık beyanları gerekse tüm diğer deliller ile irade fesadına dair davacının iddialarını ispat edemediği anlaşılmıştır.
Yine dayanılan bir diğer hukuki kavram olan nam-ı müstear (inançlı işlem) ilişki bakımından; bilindiği üzere Türk Hukukunda inançlı işlemleri doğrudan düzenleyen bir kanun hükmü bulunmamaktadır. Ancak uygulama ve öğretide, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 26. (mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 19.) maddesinde yer alan “sözleşme özgürlüğü” ilkesi kapsamında inançlı sözleşmelerin düzenlenebileceği ve geçerliliği kabul edilmektedir. İnançlı işlemlerde inanan ve inanılan taraf, inanç sözleşmesinin konusunun önce inanılana geçmesi; ardından inanana geri dönmesi hususunda anlaşırlar. Hukuk Genel Kurulunun 17.05.2000 tarihli ve 2000/2-888 Esas 2000/885 Karar sayılı kararında belirtildiği gibi inançlı işlemler, bir kimsenin menfaatinin başkası tarafından korunması veya teminat sağlamak amacıyla ona bazı hakları ciddi olarak devrettiği, ancak hakları iktisap edenin bunlardan doğan bazı yetkileri hiç kullanmaması, bazılarını da ancak önceden hak ve hâlen menfaat sahibi olanın gösterdiği biçimde kullanmak zorunda olması hususunda tarafların anlaştığı işlemlerdir. Görüleceği üzere inançlı işlem güven esasına dayanan bir hukuki işlemdir. Taraflar birbirlerine duydukları güven sonucu bir malın mülkiyetini sözleşmenin karşı tarafına geçirir ve daha sonrasında bu malın kendisine geri döneceğine güvenir. Hatta inanan, malın kendisine döneceğine güvenen kişi olarak tanımlanır.
İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.
İnançlı işlemin konusunu devri mümkün olan her türlü malvarlığı değeri teşkil edebilir. Bu hak, bir aynî hak veya bir alacak hakkı olabileceği gibi fikir veya sanat eseri üzerindeki bir hak da olabilir. Bu itibarla, taşınırların, taşınmazların, alacakların, hisse senedine bağlanmış veya bağlanmamış şirket paylarının, fikrî hakların, bir ticari işletmenin inançlı işleme konu edilmesi mümkündür.
İnanç sözleşmesinin yazılı biçimde yapılması ve bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gerekli olup yazılı şeklin bir ispat koşulu olduğu 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gereğidir. Ancak inançlı işlemin yazılı delilini oluşturan inanç sözleşmesinin varlığını, bu işlem nedeniyle iade, tazminat veya sözleşmenin feshini isteyen tarafın TMK'nın 6 ve HMK'nın 190/1. maddelerinde düzenlenen genel hükümler uyarınca ispat etmesi gerekmektedir. Diğer bir anlatımla, ispat yükü inançlı bir işlemin varlığını ileri süren ve bundan dolayı kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.
Uygulamada, açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa bile yanlar arasında delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa, inanç sözleşmesinin tanık dahil her türlü delille kanıtlanabileceği kabul edilmektedir (Hukuk Genel Kurulunun 28.12.2005 tarihli ve 2005/14-677 Esas, 2005/774 Karar; 14.11.2019 tarihli ve 2017/1-1254 Esas, 2019/1197 Karar sayılı kararları). Yazılı delil veya delil başlangıcı yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK'nın 188. maddesi) ve yemin (HMK'nın 225 ve devamı maddeleri) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır.
Delil başlangıcı ise HMK'nın 202. maddesinde senetle ispat kuralının istisnalarından biri olarak, "(1) Senetle ispat zorunluluğu bulunan hâllerde delil başlangıcı bulunursa tanık dinlenebilir. (2) Delil başlangıcı; iddia konusu hukuki işlemin tamamen ispatına yeterli olmamakla birlikte, söz konusu hukuki işlemi muhtemel gösteren ve kendisine karşı ileri sürülen kimse veya temsilcisi tarafından verilmiş veya gönderilmiş belgedir" şeklinde hüküm altına alınmıştır. Maddenin 1. bendinde senetle ispatı zorunlu olan bir hukuki işlem hakkında delil başlangıcı bulunması durumunda tanıkla ispat imkânı tanınmış, 2. bendinde ise doğrudan delil başlangıcının tanımına yer verilmiştir.
Söz konusu tanımdan hareketle delil başlangıcından söz edebilmek için öncelikle bir "belge" bulunmalıdır. Belgeden ne anlaşılması gerektiği HMK'nın 199. maddesinde "Uyuşmazlık konusu vakıaları ispata elverişli yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları bu Kanuna göre belgedir" şeklinde açıklanmıştır. Dayanılan belgenin uyuşmazlık konusu vakıayı ispata elverişli olması durumunda, diğer bir anlatımla senet niteliğini taşıması hâlinde delil başlangıcı hükmüne gitmeye gerek olmadığı açıktır. Ancak bir belgenin uyuşmazlık konusu vakıanın ispatına elverişli olmaması durumunda delil başlangıcı kabul edilebilmesi için aşağıdaki iki koşulun birlikte bulunması (gerçekleşmesi) gerekir. Bunlardan ilki belgenin, aleyhine ileri sürülen veya temsilcisi tarafından verilmesi ya da gönderilmesidir. Bununla birlikte delil başlangıcı olan belgenin mutlaka karşı tarafa yöneltilmiş bir irade açıklamasını içermesinin gerekmediğini belirtmekte fayda vardır. İkinci koşul ise söz konusu belgenin, varlığı iddia edilen hukuki işlemi tam olarak ispata yeterli olmamakla beraber, o hukuki işlemin muhtemelen yapıldığını (onun varlığını) göstermesidir. Kanunun aradığı bu unsurları taşıyan bir belge delil başlangıcı sayılır ve artık senetle ispat zorunluluğunun istisnası olarak o hukuki işlem hakkında tanık dinlenebilir.
Belirtmek gerekir ki, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (HUMK) 292. maddesinde delil başlangıcının mutlaka yazılı olması koşulu benimsenmişken, HMK'da kavram daha geniş değerlendirilerek "yazılı" kelimesi benimsememiş ve sadece "delil başlangıcı" ibaresi kullanılarak, bir belgenin delil başlangıcı olabilmesi için mutlaka yazılı olması koşulu kaldırılmış ve ispat kuralları açısından oldukça önemli bir değişiklik yapılmıştır.
Tüm bu açıklamalar kapsamında uyuşmazlık konusuna gelindiğinde; dosya kapsamında inançlı işleme ilişkin yazılı bir sözleşme olmadığı ve taraflar arasında inançlı işlem olduğunu gösterecek delil başlangıcı mahiyetinde bir belge de bulunmadığı, iadesi istenen hisselerin noterde satışının gerçekleştiği ve hukuken geçerli bir hisse devri yapıldığı, davacının iddialarının, ibraz edilen, toplanan ve dinlenen deliller ile ispat edilemediği sonuç ve kanaati ile davanın reddine dair karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki şekilde hüküm tesis edilmiştir.
HÜKÜM:Yukarıda açıklanan nedenlerle;
1-Davanın reddine,
2-Alınması gerekli 615,40-TL harçtan davacı tarafça yatırılan 427,60-TL harcın ve 1.280,15-TL tamamlama harcı olmak üzere toplam 1.707,75-TL'nin mahsubu ile fazlaca yatırılan 1.092,35-TL'nin karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacıya iadesine,
3-Davacı tarafından yapılan yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına,
4-Davalı ... Sanayi Ticaret Anonim Şirketi tarafınca, 455,00-TL posta/tebligat giderinden ibaret yargılama giderinin davacıdan alınarak davalı ... Sanayi Ticaret Anonim Şirketi'ne verilmesine,
5-AAÜT gereğince hesap edilen 30.000,00-TL ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,
6-Davalı tarafından yatırılan kullanılmayan gider avanslarının karar kesinleştiğinde istem halinde davalıya iadesine,
7-Kararın kesinleşmesine kadar yapılan yargılama giderlerinin davacı tarafça peşin olarak yatırılan yargılama gider avansından mahsubu ile bakiye kısmın karar kesinleştiğinde ve talep halinde davacıya iadesine,
Dair, 6100 sayılı HMK'nun 342 ve 345.maddeleri gereğince karşı tarafın sayısı kadar örnek eklenmek suretiyle tebliğden itibaren 2 haftalık süre içerisinde mahkememize verilecek dilekçe ile ilgili İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi nezdinde istinaf yolu açık olmak üzere verilen karar taraf vekillerinin yüzüne karşı açıkça okunup, usulen anlatıldı. 08/07/2025
Katip ...
¸e-imzalıdır
Hakim ...
¸e-imzalıdır