AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 666/11 ve 73745/11
Mustafa Ali BALBAY / Türkiye
Başkan
András Sajó,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Helen Keller,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Abel Campos’un katılımıyla 3 Mart 2015 tarihinde, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 10 Kasım 2010 ve 21 Ekim 2011 tarihlerinde sunulan başvuruları dikkate alarak, yapılan müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Mustafa Ali Balbay, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup 1960 doğumludur. Başvuran, Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde İstanbul Barosu’na bağlı Avukat M. İpek, Avukat H. H. Altaş ve Avukat A. Metin tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
2. Davanın kendine özgü koşulları, başvuran tarafından ifade edildiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
1. Başvuranın Mesleki Hayatı
3. Başvuran gazetecidir. Başvuran, özellikle, 1980li yıllardan itibaren, Cumhuriyet gazetesinde çalışmıştır. Başvuran, olayların meydana geldiği tarihte, Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara Baş temsilcisiydi ve ART televizyon kanalında ülkedeki günlük siyaset hakkında bir televizyon programı sunmaktaydı.
4. Tutuklu bulunduğu sırada başvuran, 12 Haziran 2011 tarihinde yapılan genel seçimlerin sonucunda, CHP (“Cumhuriyet Halk Partisi”) üyesi olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (“Millet Meclisi”) İzmir Bölgesi Milletvekili seçilmiştir.
2. Ergenekon Örgütü
5. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 2007 yılında, cebir ve şiddet kullanarak Hükümeti devirmeyi amaçlayan faaliyetlerde bulunduklarından şüphe duyulan Ergenekon adlı bir suç örgütünün üyeleri oldukları iddia edilen kişilere karşı ceza soruşturması başlatmıştır. Savcılığa göre, sanıklar, kamuoyu tarafından tanınan kişilere karşı suikast düzenlemek ve ibadethaneler veya yüksek yargı organlarının binaları gibi hassas yerlere bombalı saldırı şeklinde kışkırtıcı eylemler planlamışlar ve gerçekleştirmişlerdir. Böylelikle, ilgililer, kamuoyunda bir korku ve panik havası oluşturmaya ve aynı zamanda güvenlik zaafı oluşturarak darbe yapmaya çalışmışlardır.
6. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, birçok iddianame ile, aralarında generallerin, ordu bünyesindeki diğer subayların, gizli servis çalışanlarının, iş adamlarının, siyasetçilerin ve gazetecilerin bulunduğu kişilerin tamamı hakkında İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde kamu davaları açılmıştır. Savcılık, söz konusu kişileri, özellikle, Ceza Kanunu’nun 312. maddesi gereğince müebbet hapis cezasını gerektiren suç olan anayasal ve demokratik düzeni yıkmak amacıyla darbe planlamakla suçlamıştır.
7. Ağır Ceza Mahkemesi ilk duruşmasını, iddianamenin sunulmasının ardından, Silivri – İstanbul’un şehir merkezine yaklaşık 80 km. mesafede bulunan bir semt – duruşma salonunda gerçekleştirmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkların ve avukatlarının sayısını göz önünde bulundurarak, duruşma salonunun, davanın gereklerine daha uygun olduğu kanaatine varmış ve daha sonraki duruşmaların da bu duruşma salonunda yapılmasına karar vermiştir.
8. İddianamelerde, Ergenekon adındaki yasadışı örgütün varlığını ortaya koyan ilk izlerin, 2007 yılının Haziran ayında gerçekleştirilen aramada bulunan, İstanbul Ümraniye’deki gizli silah deposunun olduğu (burada 27 adet taarruz el bombası ele geçirildiği) belirtilmektedir. Aynı soruşturma çerçevesinde gerçekleştirilen birçok arama esnasında, örgütün hiyerarşik yapısını ve cebren Hükümeti devirmeyle ilgili planlarını gün ışığına çıkaran birçok delil unsuruna el konulmuştur.
9. Bu dava çerçevesinde sunulan iddianamelerde, savcılık, Ergenekon’un hiyerarşik yapısına göre, askerlerin örgütün baş aktörleri olarak kabul edildiğini ve sivillerin daha ziyade lojistik ve finansal destek sağlamak ve propaganda yapmak ile görevlendirildiği ifade edilmiştir.
10. Öte yandan, savcılığa göre, suç teşkil eden bu örgüt, bazıları ortaya çıkarılabilen faaliyetleri ve somut eylem planlarını yönetmek amacıyla kurulmuştur. Bu eylem planlarından dördü, Kafes, İrtica ile Mücadele, Sarıkız ve Ayışığı olup, gerçek anlamıyla askeri darbe öncesi safhada yürütülecek hazırlık niteliğindeki operasyonlarla ilgiliydi ve asıl hedefleri söz konusu müdahaleyi haklı göstermek amacıyla ortam hazırlamaktı. Yakamoz eylem planının konusu askeri darbenin uygulanmasına ilişkindi. Son olarak, Eldiven eylem planı, askeri darbeden sonraki safhada yürütmenin ve siyasi kurumların yeniden yapılandırılmasıyla ilgiliydi.
11. Kafes eylem planı, öncelikle, örgüt üyelerince dini azınlıklara mensup vatandaşlara karşı tehdit telefonları açmak ve duvarlara yazılar yazmak, bu insanların çoğunlukla yaşadığı mahallelere patlayıcılar koymak, kamuoyunda tanınan azınlık haklarını savunanlara yönelik saldırılar düzenlemek ve bununla birlikte bu azınlıktan olan iş adamları ve sanatçıları kaçırmak yoluyla şiddet eylemleri uygulanmasını öngörüyordu. Kafes eylem planının ikinci aşamasıysa, iktidardaki parti olan AKP’yi bu şiddet faaliyetlerini azmettirmekle sorumlu göstermek için medya organlarını manipüle etmeyi amaçlıyordu.
12. İrtica ile mücadele eylem planı, özellikle, AKP’nin imajını lekelemek ve kamuoyu nezdindeki desteğini kaybettirmek amacıyla medya organları yoluyla, iktidardaki parti olan AKP hakkında yalan, düzmece haberlerin yayılmasını öngörüyordu.
13. Sarıkız eylem planı, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ö.Ö tarafından kaleme alınan günlükte sunulduğu üzere, basını manipüle etmeyi ve öğrenciler ile sendika veya dernek üyeleri arasında Hükümet aleyhine protesto gösterileri düzenlemelerini ve Hükümete karşı genel hoşnutsuzluk olduğuna inandırmak amacıyla yurt genelinde afiş kampanyaları düzenlemeyi öngörüyordu. Bu eylem planı, kuvvet komutanları M.Ş.E., A.Y., Ö.Ö, ve İ.F. tarafından hazırlanmıştır.
14. Ayışığı eylem planı, öncelikle, ülkenin günlük politikasında ordunun her türlü müdahaleye karşı olmakla tanınan Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral H.Ö’yü etkisiz hale getirmeyi veya görevinden etmeyi ayrıca, iktidardaki parti olan AKP’nin bazı milletvekillerinin partilerini terk etmelerini sağlamayı da amaçlıyordu. Bu eylem planının diğer hedefi, hükümete karşı gerçekleştirilecek olan askeri darbede, dönemin Cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer’in desteğini almak veya onun tarafından gelecek her türlü muhalefeti etkisiz hale getirmekti.
15. Yakamoz eylem planı, özellikle, askeri darbe yapmayı ve hükümetin devrilmesinin ardından yeni bir idari yapının oluşturulmasını öngörmekteydi.
16. Eldiven eylem planı, hükümete karşı gerçekleştirilecek olan askeri darbenin başarıya ulaşmasının ardından alınacak özel tedbirleri içeriyordu. Bu plan, medyanın ve siyasi partilerin yeniden yapılandırılmasını, silahlı kuvvetlerin yeniden düzenlenmesini, yeni bir Cumhurbaşkanı seçimini, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı kurumların yeniden düzenlenmesini ve dış politikaya yeni bir yön vermeyi konu alıyordu.
17. Savcılığa göre, ordu komutanı M.Ş.E.’ye ait olan CD’lerde tasvir edilen Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven eylem planları, bu kişi ve bazı üst düzey askerlerden oluşan ekibi tarafından hazırlanmıştı.
18. Savcılığın talebi üzerine, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi – davalar bu mahkemede açılmıştır – sanıkların çoğunun tutuklanmasına ve tutukluluk hallerinin devamına karar vermiştir.
19. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 5 Ağustos 2013 tarihli kararla Ergenekon davasında kararını açıklamıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 16.798 sayfalık gerekçeli kararını 3 Nisan 2014 tarihinde yayımlamıştır.
20. Sanıklar 5 Ağustos 2013 tarihli karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Ceza yargılaması halen Yargıtay önünde derdesttir.
3. Başvuranın Tutuklanması ve Hakkında Yürütülen Ceza Yargılaması
21. Başvuran, 1 Temmuz 2008 tarihinde, iddia edilen örgütün üyelerine karşı yürütülen operasyon çerçevesinde yakalanarak gözaltına alınmıştır.
22. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 5 Temmuz 2008 tarihinde, başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir.
23. Başvuran, 5 Mart 2009 tarihinde, Ergenekon örgütüne karşı yürütülen ceza yargılaması çerçevesinde yeniden gözaltına alınmıştır.
24. Başvuran, İstanbul Cumhuriyet savcısı tarafından ifadesinin alınmasının ardından, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi naip hâkimi önüne 6 Mart 2009 tarihinde çıkarılmıştır. Söz konusu hâkim, başvuran hakkında kuvvetli şüphelerin bulunduğunu dikkate alarak, ilgilinin tutuklanmasına karar vermiştir.
25. İstanbul Cumhuriyet savcısı 8 Mart 2009 tarihli iddianameyle, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başvuran hakkında kamu davası açmış ve Ceza Kanunu’nun 311. maddesinin 1. fıkrası, 312 maddesinin 1. fıkrası, 313. maddesinin 1. fıkrası, 314. maddesinin 2. fıkrasına ve Ceza Kanunu’nun 326, 327, 334. maddelerine dayanarak başvuranın mahkûmiyetini talep etmiştir. İstanbul Cumhuriyet savcısı, başvuranı, iddia edilen söz konusu örgütün üyeleri olan askerlerle bağlantı kurarak ve Cumhuriyet Gazetesi’nin Yazı İşleri Müdürü İ.S.’nin mesajlarını bu askerlere ileterek basın ile Ergenekon örgütü arasında koordinasyon görevini üstlenmekle suçlamıştır. Cumhuriyet savcısı ayrıca, ilgilinin Ergenekon örgütünün askeri üyelerinin talimatları altında yasadışı faaliyetler yürüttüğünü ve böylelikle amaçlarının ülkede kaotik bir durum yaratmanın olduğu Sarıkız ve Ayışığı eylem planlarını gerçekleştirmeye başladığını değerlendirmiştir. Bunun yanı sıra, Cumhuriyet savcısı, başvuranı, askeri çevreler tarafından planlanan darbe teşebbüslerini ilk defa ifşa eden eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ö.Ö.’nün darbe günlüklerinin bir bölümünü saklamakla suçlamıştır. Son olarak, savcı, ilgiliyi, bir gazeteci olarak erişilmesi mümkün olmayan, Devletin gizli belge ve bilgilerini yasadışı şekilde elde etmekle ve bunları Ergenekon örgütünün faaliyetleri çerçevesinde kullanmakla suçlamıştır.
26. Cumhuriyet savcısı, suçlamalarını, başvuranın ve suç ortaklarının ev ve işyerlerinde yapılan aramalar sırasında el konulan belgelere, telefon dinleme kayıtlarına ve gizli takip kayıtlarına ve bazı suç ortaklarının ifadelerine dayandırmıştır.
27. Başvuran, farklı tarihlerde, hakkında verilen tutukluluk kararına itiraz etmek için başvurularda bulunmuş ve serbest bırakılmasını talep etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi’nin farklı daireleri, başvuranın talepleri hakkında kararlarını açıklamış ve ilgiliye atılı suçların niteliği, kuvvetli suç şüphesi, kaçma riski, mevcut delil durumu, delilleri karartma riski ve tutukluluğa alternatif tedbirlerin başvuranın ceza yargılamasına katılımını sağlamak amacıyla yeterli olmayacağı kanaatine varıldığı gerekçeleriyle ilgilinin başvurularını reddetmiştir.
28. Başvuran, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne milletvekili olarak seçildikten sonra tahliyeden yararlanmak için yasama dokunulmazlığını ileri sürerek yeni bir başvuruda bulunmuştur. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 23 Haziran 2011 tarihli kararla, başvuranın durumunun Anayasa’nın 14. maddesinde öngörülen hallerden birine uygun düştüğünü ve aleyhine başlatılan ceza yargılamasının milletvekilliği seçimlerinden önce açıldığını göz önünde bulundurarak, bu başvuruyu reddetmiştir.
29. Başvuran, bilinmeyen bir tarihte, 23 Haziran 2011 tarihli karara karşı itirazda bulunmuştur.
30. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 29 Haziran 2011 tarihinde, ilgiliye atılı suçların niteliğini, hakkında kuvvetli şüphelerin, kaçma ihtimalinin bulunduğunu ve delil durumunu dikkate alarak, bu itirazı reddetmiştir.
31. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 5 Ağustos 2013 tarihli kararıyla, eski Ceza Kanunu’nun 147. maddesine dayanarak, Bakanlar Kurulu’nu zorla devirmeye teşebbüs suçundan başvuranı on altı yıl sekiz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, başvuranı, Ceza Kanunu’nun 136. maddesinin 1. fıkrası, 327. maddesinin 1. fıkrası ve 334. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, on sekiz yıl sekiz ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
32. Dosyada yer alan bilgilere göre, başvuran 9 Aralık 2013 tarihinde serbest bırakılmış ve başvuran hakkında açılan ceza davası halen Yargıtay önünde derdesttir.
4. Anayasa Mahkemesi’nin Kararı
33. Başvuran, 26 Aralık 2012 tarihinde, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran öncelikle, kendisine göre, suç işlediğine dair hakkında şüphe duyulması için makul sebepler bulunmadan, tutukluluk halinin devamına dair kararın özgürlük ve güvenlik haklarının ihlalini teşkil ettiğini savunmuştur. Ardından başvuran, tutukluluğunun devamına karar vermek için yerel mahkemelerin dayandığı gerekçelerin yetersizliğinden yakınarak, tutukluluk süresini de eleştirmiştir. Başvuran ayrıca, hakkında açılan ceza yargılamasının hakkaniyete uygun olmadığından şikâyetçi olmuştur. Öte yandan başvuran, ifade özgürlüğü hakkı ihlal edilerek, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yargılanmasından şikâyet etmiştir. Son olarak başvuran, milletvekili seçildikten sonra tutukluluk halinin devam etmesine karar verilmesinin Anayasa’ya aykırı olduğunu ve serbest seçim hakkına ihlal teşkil ettiğini iddia etmiştir.
34. Anayasa Mahkemesi öncelikle, 4 Aralık 2013 tarihli kararla, suç işlediğine dair başvuran hakkında şüphe duyulması için makul sebeplerin bulunmamasına ilişkin şikâyeti incelemiştir. Anayasa Mahkemesi, somut olayda yürütülen ceza davasına ilişkin dosyanın, ilgilinin kovuşturulmasına neden olan suçları işlemiş olabileceği konusunda objektif bir gözlemciyi ikna edebilecek belirli bilgiler içerdiğini kaydetmiştir. Anayasa Mahkemesi, ileri sürülen yasal hükümlerin uygulanması ve yorumlanması ile ilgili olarak keyfiliğin bulunmadığını tespit ederek, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
35. Davanın halen derdest olduğunu değerlendiren Anayasa Mahkemesi, ceza yargılamasının hakkaniyete uygun olmadığına ilişkin şikâyetin iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
36. Anayasa Mahkemesi, başvuran hakkında verilen mahkûmiyet kararının kesinleşmediğini tespit etmiş ve dolayısıyla, ifade özgürlüğü hakkına ilişkin şikâyetin iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
37. Buna karşın, Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 19. maddesi anlamında, başvuranın maruz kaldığı tutukluluk süresinin aşırı olduğu ve seçilme hakkı ve Anayasa’nın 67. maddesi anlamında siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Anayasa Mahkemesi, bu sonuca varmak için, ilk derece mahkemesinin, ilgilinin tutukluluk halinin devamına karar vererek, başvuranın özgürlük ve milletvekilliği görevini etkin şekilde yerine getirmesi haklarından daha üstün tutulacak gerçek kamu yararı gereklerinin bulunduğunu kanıtlamadığını dikkate almıştır. Anayasa Mahkemesi, – adli kontrol – gibi önleyici tedbirlerin başvuranı milletvekilliği görevini etkin şekilde yerine getirmekten yoksun bırakmayacağını belirterek, bu tedbirleri uygulama olanağının bulunduğunu tespit etmiştir. Bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi hâkimlerinin tutukluluğun bu türden bir tedbir ile değiştirilmesini öngörmediklerini gözlemlemiştir.
38. Başvuran, meblağ belirtmeden, maruz kaldığını iddia ettiği manevi zarar bağlamında bir tazminatın ödenmesini talep etmiştir. Başvuran ayrıca, masraf ve giderler için 2.812,50 Türk lirası talep etmiştir.
39. Anayasa Mahkemesi, manevi zarar bağlamında 5.000 Türk lirası tutarının (yaklaşık 1.800 avro (EUR)) başvurana ödenmesinin uygun olacağını değerlendirmiştir. Anayasa Mahkemesi, masraf ve giderler ile ilgili olarak, tüm masraflar dahil 2.812,50 Türk irası tutarının (yaklaşık 1.025 avro) ödenmesini makul görmüş ve bu meblağın başvurana ödenmesine karar vermiştir.
40. Kararın açıklandığı tarihte başvuranın hâlâ tutuklu olması nedeniyle, Anayasa Mahkemesi, gereğini yapması için kararın bir örneğini ilgili ilk derece mahkemesine bildirme kararı almıştır.
41. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Aralık 2013 tarihinde, Anayasa Mahkemesi’nin kararına dayanarak, başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir.
B. İlgili İç Hukuk Hükümleri Ve Uygulaması
1. Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru
42. 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe giren Anayasal değişiklikler sonrasında, Türk Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru ulusal hukuk sisteminde uygulamaya konulmuştur.
43. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruyu düzenleyen 6216 sayılı Kanunun somut olayla ilgili hükümleri ve Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün somut olayla ilgili bölümleri Mahkeme’nin Uzun/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 10755/13, §§ 25-27, 30 Nisan 2013) kararında yer almaktadır.
2. Anayasa
44. Temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının yasaklanmasını öngören Anayasa’nın 14. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.
Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.
Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.”
45. Anayasa’nın 19. maddesi ile özgürlük ve güvenlik hakları koruma altına alınmaktadır. Bu madde, Sözleşme’nin 5. maddesinde yer alan ifadelere benzer ifadelerle kaleme alınmıştır.
46. Somut olayda, Anayasa’nın 67. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasî parti içinde siyasî faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir.
Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. Ancak, yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının oy hakkını kullanabilmeleri amacıyla kanun, uygulanabilir tedbirleri belirler.
(...)
Bu hakların kullanılması kanunla düzenlenir.
(...)”
47. Yasama dokunulmazlığını düzenleyen Anayasa’nın 83. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.
Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasî parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.”
3. Ceza Kanunu’nun Hükümleri
48. Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan eski Ceza Kanunu’nun 147. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Türkiye Cumhuriyeti İcra Vekilleri Heyetini cebren iskat veya vazife görmekten cebren menedenlerle bunları teşvik eyliyenlere ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası hükmolunur.”
49. Ceza Kanunu’nun 136. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
50. Ceza Kanunu’nun 311. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ortadan kaldırmaya veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılırlar.”
51. Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.”
52. Ceza Kanunu’nun 313. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Halkı, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı silahlı bir isyana tahrik eden kimseye on beş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir. (...) ”
53. Ceza Kanunu’nun, yasadışı bir örgüte üye olma suçunu öngören 314. maddesinin 1 ve 2. fıkraları aşağıdaki şekildedir:
“(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silâhlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.”
54. Ceza Kanunu’nun 326. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Devletin güvenliğine veya iç veya dış siyasal yararlarına ilişkin belge veya vesikaları kısmen veya tamamen yok eden, tahrip eden veya bunlar üzerinde sahtecilik yapan veya geçici de olsa, bunları tahsis olundukları yerden başka bir yerde kullanan, hileyle alan veya çalan kimseye sekiz yıldan on iki yıla kadar hapis cezası verilir.”
55. Ceza Kanunu’nun 327. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri temin eden kimseye üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir.”
56. Ceza Kanunu’nun 334. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“ Yetkili makamların kanun ve düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgileri temin eden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.”
4. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (“CMK”) Hükümleri
57. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 91. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Gözaltına alma, bu tedbirin soruşturma yönünden zorunlu olmasına ve kişinin bir suçu işlediğini düşündürebilecek emarelerin varlığına bağlıdır.”
58. Tutukluluk, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. ve devamı maddelerinde ele alınmaktadır. 100. maddeye göre, kişi, hakkında suç işlediğine dair kuvvetli şüphelerin varlığını gösteren olguların bulunması ve tutukluluğun bu maddede sıralanan gerekçelerden biri ile haklı gösterilmesi durumunda tutuklanabilmektedir. Şüphelinin kaçma veya kaçma şüphesi uyandıran somut olguların bulunması, kaçma veya kaçma riski bulunması ya da şüpheli kişinin delilleri yok etme, gizleme veya tanıkları etkileme riski bulunduğunda tutukluluk hali haklı kabul edilmektedir. Aynı zamanda şüphelinin özellikle Devletin güvenliğine ve anayasal düzene karşı bazı suçları işlediğine dair kuvvetli şüphelerin bulunması, tutukluluk durumunu haklı göstermek için yeterlidir.
59. CMK’nın 101. maddesine göre, tutuklama kararı, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısının talebi üzerine sulh hâkimi tarafından, kovuşturma evresinde ise Cumhuriyet savcısının talebi üzerine veya re’sen yetkili mahkeme tarafından verilmektedir. Tutuklama ya da tutukluluğun devamı ile ilgili kararlar itiraza tabi olup, bu kararlarda hukuki ve fiili gerekçelerin bulunması gerekmektedir.
ŞİKÂYETLER
60. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesini ileri sürerek, özgürlüğünden yoksun bırakılmasının ne ulusal mevzuata ne de Sözleşme’ye uygun olmadığını; zira suç işlediğine dair hakkında şüphe duymak için makul sebepler bulunmadan yakalandığını ve tutuklandığını ileri sürmektedir.
61. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasını ileri sürerek, tutukluluk süresinden ve tutukluluğunun devamına karar vermek için yerel mahkemeler tarafından dayanılan gerekçelerin yetersizliğinden şikâyet etmektedir.
62. Ayrıca başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesi açısından, tutukluluk halinin devamına karar verilmesi nedeniyle milletvekilliği görevini etkin şekilde yerine getirmekten yoksun bırakılmasından şikâyet etmektedir.
63. Öte yandan başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesi anlamında,
- kendisine göre, üyelerinin gerek bağımsız gerekse tarafsız olmaması nedeniyle İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin kanun ile kurulan bir mahkeme teşkil etmeyeceğinden;
- İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin duruşmalarını gerçekleştirdiği Silivri Cezaevi’ne ulaşmak için kamuoyunun güçlük yaşamış olmasından dolayı adil yargılanma hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir.
64. Ayrıca başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesi alanında, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yargılandığından ve tutukluluğunun devamına karar verildiğinden şikâyet etmektedir.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
A. Başvuruların Birleştirilmesi Hakkında
65. Mahkeme, içerdikleri olgular ve esasa ilişkin sorunların benzerliklerini dikkate alarak, başvuruların birleştirilmesine, tek ve aynı kararda birlikte incelenmesine karar vermiştir.
B. Suç İşlediğine Dair Başvurandan Şüphelenmek İçin Makul Sebeplerin Bulunması Hakkında
66. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesini ileri sürerek, suç işlediğine dair hakkında şüphe duyulması için makul sebepler olmadığını iddia ederek yakalandığından ve tutuklandığından şikâyet etmektedir.
Mahkeme, davaya ilişkin olay ve olguların hukuki değerlendirilmesi konusunda takdir yetkisine sahip olup (Glor/İsviçre, No. 13444/04, § 48, CEDH 2009), bu şikâyetin Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası açısından incelenmesi gerektiği kanısındadır.
67. Mahkeme, başvuranın, bir yandan yakalanması ve tutuklanmasının Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendine aykırı olduğunu, öte yandan, özgürlükten yoksun bırakma ile ilgili olarak, ilgilinin suç işlediğine dair hakkında şüphe duymak için makul sebeplerin gerekliliği hususunda Sözleşme’de yer alan benzer normları belirterek, yine yakalanması ve tutuklanmasının işbu madde anlamında “iç hukuk yollarına” uygun olmadığını ileri sürdüğünü kaydetmektedir. Bu nedenle, Mahkeme, şikâyeti öncelikle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi anlamında “makul sebeplerin bulunması” kavramı açısından inceleyecektir. İşbu maddenin ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(...)
c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
(...) ”
68. Mahkeme öncelikle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinin, bir ceza yargılaması çerçevesinde bir kişinin ancak hakkında suç işlediğine dair makul sebeplerin bulunması halinde mahkeme önüne çıkarılması amacıyla tutuklanmasına karar verilebileceğini düzenlediğini hatırlatmaktadır (Jėčius/Litvanya, No. 34578/97, § 50, AİHM 2000-IX ve Wloch/Polonya, No. 27785/95, § 108, AİHM 2000-XI). Tutukluluk kararının dayandırılması gereken “makul olma” kavramı Sözleşme’nin 5. maddesi, 1. fıkrası, c) bendi tarafından getirilen korumanın temel unsurunu teşkil etmektedir. Makul sebepler, söz konusu kişinin atılı suçu işlediğine dair objektif bir gözlemciyi ikna etmeye uygun olguların ve bilgilerin varlığını gerektirmektedir. Bununla birlikte, makul olarak kabul edilebilecek durumlar somut olayın koşullarının bir bütün olarak değerlendirilmesine bağlıdır (Fox, Campbell ve Hartley/Birleşik Krallık, 30 Ağustos 1990, § 32, A Serisi no. 182; O’hara/Birleşik Krallık, No. 37555/97, § 34, AİHM 2001-X; Korkmaz ve diğerleri/Türkiye, No. 35979/97, 21 Mart 2006, § 24; Süleyman Erdem/Türkiye, No. 49574/99, 19 Eylül 2006, § 37).
69. Mahkeme ardından, Sözleşme’nin 5. maddesi, 1. fıkrası, c) bendinin, soruşturmayı yapan görevlilerin, yakalandığı anda kişiyi suçla itham etmek için yeterli delilleri toplamış olması gerekliliğini öngörmediğini hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin 5. maddesi, 1. fıkrası, c) bendine göre soruşturmanın konusu, tutukluluk süresince kişinin yakalanmasına dayanak oluşturan somut şüphelerin doğruluğunu kanıtlayarak veya bu şüpheleri ortadan kaldırarak soruşturmayı tamamlamaktır. Dolayısıyla, şüphelerin doğmasına yol açan olgular ile ceza yargılamasının sonraki aşamasında tartışılacak olan ve mahkûmiyete ya da hatta suçlamaya gerekçe oluşturacak olan olguların aynı düzeyde değerlendirilmemesi gerekmektedir (Murray/Birleşik Krallık [BD], 28 Ekim 1994, § 55, A Serisi no. 300-A ve yukarıda anılan Korkmaz ve diğerleri kararı, § 26).
70. Şüphesiz Sözleşme’nin 5. maddesi, 1. fıkrasının c) bendi, Sözleşmeye taraf devletlerin güvenlik görevlilerinin organize suçlarla etkili olarak mücadelesini aşırı derecede güçleştirmeye sebep olabilecek biçimde uygulanmamalıdır (bk. mutatis mutandis, Klass ve diğerleri/Almanya, 6 Eylül 1978, § 58-68, A Serisi no. 28). Mahkemenin görevi, izlenilen meşru amaç da dâhil olmak üzere, 5. maddenin 1. fıkrasının c) bendinde belirtilen şartların somut olayda yerine getirilip getirilmediğini belirlemekten ibarettir. Bu bağlamda, Mahkeme kural olarak kendilerine sunulan delilleri incelemek ve değerlendirmek için daha iyi bir konumda olan ulusal mahkemelerin değerlendirmesinin yerine kendi değerlendirmesini koyma yetkisine sahip değildir (bk. yukarıda anılan Murray kararı, § 66).
71. Somut olayda, Mahkeme, başvuranın, Ergenekon isimli bir suç örgütünün, Hükümeti şiddet kullanarak devirmek amacıyla faaliyetlerde bulunmakla suçlanan aktif üyelerinden biri olduğu şüphesiyle özgürlüğünden yoksun bırakıldığını tespit etmektedir. Mahkeme, başvuranın özellikle basın ile söz konusu suç örgütü arasında koordinasyon görevini üstlenmekle, Sarıkız ve Ayışığı eylem planlarında tasarlandığı gibi ülkede kaotik bir durum yaratmak için bahsi geçen örgütün askeri üyelerinin talimatı altında faaliyet yürütmekle, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiralı’nın darbe günlüğünün bir bölümünü saklamakla ve Devletin gizli belge ve bilgilerini yasadışı şekilde elde etmekle suçlandığını gözlemlemektedir. Öte yandan Mahkeme, Ceza Kanunu ile ağır bir şekilde cezalandırılan atılı suçları başvuranın işlediğine dair şüphelere dayanılarak, telefon dinleme kayıtları, bazı suç ortaklarının ifadeleri, farklı aramalar sırasında el konulan belgeler gibi delil unsurlarının ilgilinin yakalanmasından önce savcılık tarafından toplandığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin 5 Ağustos 2013 tarihli kararla, eski Ceza Kanunu’nun 147. maddesine ve Ceza Kanunu’nun 136. maddesinin 1. fıkrası, 327. maddesinin 1. fıkrası ve 334. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak başvuranı toplam otuz beş yıl dört ay hapis cezasına mahkûm ettiğini tespit etmektedir.
72. Şüphelerin bulunduğu aşamada gereken olguları ispat etme seviyesiyle ilgili olarak Sözleşme’nin 5. maddesi, 1. fıkrasının gerekleri dikkate alındığında, Mahkeme, ceza dosyasının, başvuranın kovuşturulmasına neden olan suçu işlemiş olabileceği konusunda objektif bir gözlemciyi ikna edebilecek bilgiler içerdiği kanaatindedir.
73. Dolayısıyla, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesi, 1. fıkrası, c) bendi anlamında, bir suç işlemiş olabileceğine dair hakkında makul şüphe oluşturacak “makul sebeplere” dayanarak yakalanıp tutuklandığı sonucuna varmak gerekmektedir (bk. yukarıda anılan Murray kararı, § 63, Korkmaz ve diğerleri kararı, § 26 ve Süleyman Erdem kararı, § 37).
74. Başvuranın tutuklanmasının iç hukuk kurallarına uygunluğu konusuyla ilgili olarak (Bozano/Fransa, 18 Aralık 1986, § 54, A Serisi no. 111; Wassink/Hollanda, 27 Eylül 1990, § 24, A Serisi no. 185-A; Baranowski/Polonya, No. 28358/95, § 50, AİHM 2000-III; Öcalan/Türkiye [BD], No. 46221/99, § 83, AİHM 2005-IV; Mooren/Almanya, No. 11364/03, § 72, 13 Aralık 2007) Mahkeme yukarıda belirtilen tespitlerine gönderme yapmaktadır. Mahkeme, ulusal adli makamların başvuranı, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 91. maddesi, 2. fıkrası ve 100. maddesi anlamında, hakkındaki suçlamayla ilgili neden ve emarelerin varlığını da dikkate alarak ve somut delil unsurlarına dayanarak Ceza Kanunu ile yaptırıma bağlanan suçları işlediği iddiasıyla yakaladıklarını gözlemlemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, somut olayda başvuranın tutuklanmasının yasaya aykırı olarak nitelendirilmesi konusunda yerel makamlarca ileri sürülen yasal hükümlerin davada uygulanması ve yorumlanmasının keyfi veya mantıksız olduğu sonucunun ortaya çıkmadığı kanısındadır.
75. Sonuç olarak, bu şikâyet açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve aynı maddenin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
C. Tutukluluk Süresi ve Başvuranın Milletvekilliği Görevini Yerine Getirmesi Hakkında
76. Başvuran tutukluluk süresinin Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasına aykırı olduğunu iddia etmektedir. Söz konusu madde aşağıdaki şekildedir:
“İşbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes (...) makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.”
77. Bunun yanı sıra başvuran, tutukluluk halinin devam etmesi nedeniyle milletvekilliği görevini yerine getirmekten yoksun bırakıldığını iddia etmektedir. Bu bağlamda başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesini ileri sürmektedir. Söz konusu madde aşağıdaki şekildedir:
“ Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde, makul aralıklarla, gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt ederler.”
78. Mahkeme, Koçintar/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar, No. 77429/12, § 44, 1 Temmuz 2014) kararında, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun, başvuranın tutukluluk süresi bağlamındaki şikâyetine uygun bir telafi imkânı sunmaya elverişli olmadığı ve makul başarı beklentileri sunmadığı kanaatine varmasını sağlayacak herhangi bir unsurun elinde bulunmadığına karar verdiğini hatırlatmaktadır. Böylelikle Mahkeme, aynı davada, Anayasa Mahkemesi önündeki bireysel başvuru yolunun etkinliği ve özellikle de bu yüksek mahkemenin Sözleşme’nin gerekleriyle uyumlu ve yeknesak bir içtihat oluşturma kapasitesi ve kararlarının etkin icrası hususlarında yukarıda ulaşılan sonuç, gerektiğinde yeni bir inceleme yapmayı engellemediğinin altını çizmiştir. Mahkeme, yukarıda belirtilen kararda, mevcut iç hukuk yollarını tüketmiş olan başvuranlar tarafından sunulan tüm şikâyetler için nihai kontrol yetkisini saklı tuttuğunu belirtmiştir (yukarıda anılan Koçintar, § 45).
79. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası anlamında tutukluluk süresiyle ilgili bir hukuk yolunun etkili olabilmesi için, söz konusu yolu kullanan kişiye, itiraz edilen özgürlükten yoksun bırakılma durumuna bir son verme imkânı sunması gerektiğini hatırlatmaktadır (Demir/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 51770/07, § 22, 16 Ekim 2012).
80. Somut olayda Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin 4 Aralık 2013 tarihli kararının, Anayasa’nın 19. maddesi anlamında, ihtilaflı tutukluluk süresinin makul olmayan niteliğinin kabul edilmesini ve Anayasa’nın 67. maddesi anlamında, seçilme, siyasi faaliyette bulunma haklarının ihlal edildiği yönündeki tespit edilmesini ve başvuran tarafından uğranılan zararların tazmin edilmesini ve serbest bırakılmasını sağladığını tespit etmektedir. Böylelikle, başvuranın özgürlükten yoksun bırakılma hali sona erdiğinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olarak görevini yerine getirme imkânı bulmuştur.
81. Dolayısıyla, geriye, Anayasa Mahkemesi’nin söz konusu kararının ilgili için uygun ve yeterli bir tazmin teşkil edip etmediğini araştırmak kalmaktadır.
82. Mahkeme, ulusal makamların tespit edilen ihlalin telafisi için bir başvurana tazminat ödediğinde, tazminat tutarını incelemesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle Mahkeme, benzer davalardaki uygulamalarını dikkate alacak ve sahip olduğu unsurlara dayanarak karşılaştırılabilir bir durumda ne ödeneceğini sorgulayacaktır; ancak bu durum, iki tazminat tutarının mutlaka birbiriyle uygun olması gerektiği anlamına gelmemektedir. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’yle güvence altına alınan hak ve özgürlüklere riayet edilmesini sağlama görevi öncelikle ulusal makamlara ait olması nedeniyle, seçilen telafi yöntemi ile bu makamların söz konusu telafiyi gerçekleştirme hızları dâhil olmak üzere davanın koşullarının tamamını göz önünde bulunduracaktır. Bunun üzerine, ulusal düzeyde ödenen meblağ, incelenen davanın koşulları bakımından açıkça yetersiz olmamalıdır (Hebat Aslan et Firas Aslan/Türkiye, No. 15048/09, § 44, 28 Ekim 2014).
83. Somut olayda Mahkeme, iç hukukta sunulan telafi ile ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurunun öncelikle başvuranın tahliye edilmesini sağladığını tespit etmektedir. İlgili, serbest bırakılmasının ardından, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde siyasi görevini yerine getirebilmiştir. Mahkeme ayrıca, Anayasa Mahkemesi’nin manevi zarar bağlamında başvurana 1.800 avroya tekabül eden bir meblağ ödenmesine karar verdiğini kaydetmektedir. Mahkeme’nin nazarında, bu meblağ açıkça yetersiz olarak değerlendirilemez.
84. Dolayısıyla, iç hukukta verilen tazminat yeterli ve uygun olduğundan, başvuran bundan böyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesinin ihlali nedeniyle “mağdur” olduğunu iddia edemeyecektir.
85. Sonuç olarak, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesi bağlamındaki şikâyetleri, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında, Sözleşme hükümleriyle kişi yönünden (ratione personae) bağdaşmamakta ve bu nedenle, söz konusu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
D. Ceza yargılamasının Hakkaniyete Uygun Olup Olmadığı Hakkında
86. Başvuran, duruşmaların İstanbul şehir merkezi yerine Silivri’de gerçekleşmesinden dolayı şikâyet etmektedir. Başvuran, duruşmaların aleniyet ilkesinin ihlal edildiği kanısındadır. Ardından başvuran, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi hâkimlerinin bağımsız ve tarafsız olmamalarından yakınmaktadır. Bu bağlamda başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürmektedir. Sözleşme’nin 6. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
1. Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir. Karar alenî olarak verilir. Ancak, demokratik bir toplum içinde ahlak, kamu düzeni veya ulusal güvenlik yararına, küçüklerin çıkarları veya bir davaya taraf olanların özel hayatlarının gizliliği gerektirdiğinde ve yahut, aleniyetin adil yargılamaya zarar verebileceği kimi özel durumlarda ve mahkemece bunun kaçınılmaz olarak değerlendirildiği ölçüde, duruşma salonu tüm dava süresince veya kısmen basına ve dinleyicilere kapatılabilir.
(...)”
87. Öncelikle Mahkeme, başvuran hakkında başlatılan ceza yargılamasının Yargıtay önünde halen derdest olduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, başvuran hakkında açılan davayla ilgili genel bir inceleme yapabilecek durumda değildir.
88. Dolayısıyla yerel mahkemeler nezdinde yürütülen davanın mevcut aşamasında, başvuranın ceza yargılamasının hakkaniyetten yoksun olduğu konusuyla ilgili olarak Mahkeme önünde şikâyette bulunamayacağı sonucuna varılmaktadır. Bununla birlikte, başvuran, hakkında yürütülen ceza yargılaması sonunda iddia ettiği ihlallerden dolayı mağdur olduğunu düşündüğü takdirde, yeniden Mahkeme’ye başvurabilir. Dolayısıyla, başvurunun bu kısmı vaktinden önce sunulmuştur (bk. diğer kararlar arasında, Baltacı/Türkiye, (kabul edilebilirlik hakkında karar) No. 495/02, 14 Haziran 2005 ve Doğan, (kabul edilebilirlik hakkında karar) No. 28484/10, §§ 95-97, 10 Nisan 2012).
89. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca, başvurunun bu kısmının da reddedilmesi gerekmektedir.
E. İfade Özgürlüğü Hakkında
90. Başvuran, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle yakalandığından ve tutukluluğunun devamına karar verildiğinden şikâyet etmektedir. Bu bağlamda başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir. Sözleşme’nin 10. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
(...)”
91. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendine ilişkin tespitlerine atıfta bulunarak, başvuranın yasadışı örgüt Ergenekon’a yönelik yürütülen soruşturma kapsamında yakalandığını ve tutuklandığını hatırlatmaktadır. Nitekim, ilgilinin, bu örgütün üyesi olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini devirmeye teşebbüs ettiği ve Devlet’in gizli belge ve bilgilerini yasadışı şekilde elde ettiği yönünde şüphe duyulmuştur. Ayrıca Mahkeme, 5 Ağustos 2013 tarihli kararıyla İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin, başvuranı, eski Ceza Kanunu’nun 147. maddesine ve Ceza Kanunu’nun 136. maddesinin 1. fıkrası, 327. maddesinin 1. fıkrası ve 334. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, toplam otuz beş yıl dört ay hapis cezasına mahkûm ettiğini kaydetmektedir. Mahkeme, iç hukuktaki yargılamanın Yargıtay önünde halen derdest olduğunu da hatırlatmaktadır.
92. Sonuç olarak, bu şikâyetin vaktinden önce sunulmuş olduğu anlaşılmakta ve dolayısıyla, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvuruların birleştirilmesine;
Başvuruların kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; 26 Mart 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Abel CamposAndrás Sajó
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy