AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 8699/16 ve 6758/16
Mehmet BALCAL ve Diğerleri / Türkiye ve
Ahmet KARADUMAN ve Selahattin ÇİÇEK / Türkiye
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 6
Aralık 2016 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), sırasıyla 12 Şubat 2016 ve 29 Ocak 2016 tarihlerde gerçekleştirilen yukarıdaki başvuruları göz önünde bulundurarak, Mahkeme İç Tüzüğünün 41. maddesi uyarınca yukarıdaki başvurulara öncelik tanıma kararlarını dikkate alarak ve davalı Hükümet tarafından 15 ve 19 Şubat 2016 tarihinde sunulan bilgileri dikkate alarak yapılan müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. 8699/16 sayılı başvuru, Mehmet Balcal, Mehmet Güri Ayaz, Mehmet Çağdavul, Abdullah Çıkmaz, Abdulkerim Özbek, Osman Tankan, H. Ömer Çörek, Meryem (Fidan) Dadak ve Harun Barın tarafından yapılmıştır. Başvuran Meryem (Fidan) Dadak’ın Şubat 2016’da vefat etmesi üzerine, başvuranın babası Mevlüt Dadak, başvuruyu kızı adına takip etme niyetinde olduğunu bildirmiştir. H. Ömer Çörek ve Harun Barın tarafından ileri sürülen şikâyetler, ayrı bir başvuru kapsamına alınmıştır (Çörek ve Barın / Türkiye, no. 39409/16).
2. Sırası ile 1961, 1990, 1989, 1971, 1952, 1967 ve 1992 yılı doğumlu olan Mehmet Balcal, Mehmet Güri Ayaz, Mehmet Çağdavul, Abdullah Çıkmaz, Abdulkerim Özbek, Osman Tankan ve Mevlüt Dadak 8699/16 sayılı başvuruda başvuranlar olarak anılacaktır. Başvuranlar, Türk vatandaşı olup; Mahkeme nezdinde İstanbul barosuna kayıtlı Ramazan Demir tarafından temsil edilmektedirler.
3. 6758/16 sayılı başvuru ise Ferhat Karaduman ve Veli Çiçek tarafından yapılmıştır. Bu kişilerin Şubat 2016 tarihinde vefat etmeleri üzerine babaları Ahmet Karaduman ve Selahattin Çiçek, ölen yakınlarının adına başvuruyu takip etme niyetlerini dile getirmiş ve başvuru formunu ibraz etmişlerdir.
4. Sırası ile 1976 ve 1958 doğumlu olan Ahmet Karaduman ve Selahattin Çiçek, 6758/16 sayılı başvuruda başvuranlar olarak anılacaktır. Başvuranlar, Türk vatandaşı olup; Mahkeme nezdinde Ramazan Demir tarafından temsil edilmektedirler.
B. Davanın koşulları
1. Başvuranlar
Başvuranlar ve ölen yakınları tarafından dile getirildiği ve bu kişiler tarafından ibraz edilen belgelerden anlaşılacağı üzere dava konusu olaylar şu şekilde özetlenebilir.
a. Başvuruya konu olaylara ilişkin bilgiler
5. 2015 yılının Ağustos ayından itibaren, yetkililer tarafından Türkiye’nin güneydoğusundaki bazı il ve ilçelerde sokağa çıkma yasakları uygulanmıştır. Sokağa çıkma yasaklarının amacı, bazı yasadışı örgüt üyeleri tarafından kazılan hendeklerin ve yerleştirilen patlayıcıların temizlenmesi ve sivil vatandaşların şiddetten korunması olarak belirtilmiştir. Bu sokağa çıkma yasaklarından bazıları kaldırılmış ve farklı tarihlerde yeniden uygulanmıştır.
6. 14 Aralık 2015 tarihinde, Cizre’de sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş ve insanların günün herhangi bir saatinde evlerinden ayrılmaları yasaklanmıştır. Cizre’deki 24 saatlik sokağa çıkma yasağı, 2 Mart 2016 tarihinde değiştirilene kadar devam etmiştir. 2 Mart 2016 tarihinden itibaren 05.00 ve 19.30 saatleri arasında insanların evlerinden ayrılmalarına izin verilmiştir. 28 Mart 2016 tarihinde sokağa çıkma yasağında yapılan bir diğer değişiklikle, insanların 04.30 ve 21.30 saatleri arasında evlerinden çıkmalarına olanak tanınmıştır. 5 Haziran 2016 tarihinde yapılan son değişiklikle, sokağa çıkma yasağı saatleri 23.00 ve 02.30 saatlerine indirilmiştir.
7. Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından 18 Mart 2016 tarihinde yayımlanan bir rapora göre; Cizre dâhil olmak üzere sokağa çıkma yasağı uygulanan bölgelerde, Ağustos 2015 ve 18 Mart 2016 tarihleri arasında öldürülen sivil vatandaşların sayısı en az 310’dur. Bu 310 kişiden 72’si çocuk, 62’si kadın ve 29’u 60 ve daha üstü yaştadır. Aynı dönemde söz konusu alanda öldürülen 79 kişinin kimliği henüz tespit edilememiştir. Bu kişilerden 76’sının sağlık olanaklarına erişim sağlayamamaları nedeniyle hayatını kaybettiği tahmin edilmiştir.
8. Uluslararası Af Örgütü’nün 21 Ocak 2016 tarihinde yayımladığı, “Türkiye: Süresiz sokağa çıkma yasağı adı altında gerçekleştirilen kötü niyetli operasyonlara son ver” başlıklı açıklamasında (AI Index: EUR 44/3230/2016) aşağıdaki ifadelere yer verilmiştir:
“Sokağa çıkma yasağının ilan edildiği bölgelerdeki polis operasyonları ve askeri operasyonlar, ikamet edilen mahallerde ateşli ağır silahların kullanımı dâhil olmak üzere gücün kötüye kullanımı şeklide nitelendirilmektedir. Türk hükümeti, ateşli silah kullanımının insan haklarına uyumlu bir çerçevede tutulmasını ve bölgedeki silahsız halkın ölümlerine ve yaralanmalarına yol açmamasını sağlamalıdır.
Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) gençlik kolu olan Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi (YDG-H) ile devlet güçleri arasındaki çatışma sonucunda 150’den fazla sivilin öldürüldüğü bildirilmiştir. Ölenler arasında kadınların, küçük çocukların ve yaşlıların olması, Hükümetin ölenlerin çok azının silahsız olduğuna ilişkin iddialarına şüphe çekmektedir.”
b. Olay ve Mahkeme önündeki yargılamalar
9. Aralarında başvuran Mehmet Balcal’ın oğlu Ferhat Balcal; başvuran Mehmet Güri Ayaz’ın erkek kardeşi Hasan Ayaz; başvuran Mehmet Çağdavul’un erkek kardeşi Felek Çağdavul; başvuran Abdullah Çıkmaz’ın kızı Yasemin Çıkmaz; başvuran Abdulkerim Özbek’in oğlu Serdar Özbek; başvuran Osman Tantan’ın kızı Çimen Tantan; başvuran Mevlüt Dadak’ın kızı Meryem (Fidan) Dadak; başvuran Ahmet Karaduman’ın oğlu Ferhat Karaduman ve başvuran Selahattin Çiçek’in oğlu Veli Çiçek’in de bulunduğu toplam 31 kişiyi temsil eden avukatlar, 9 ve 10 Şubat 2016 tarihlerinde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmuşlardır. Avukatlar, müvekkillerinin vurulduklarını, yaralandıklarını ve Cizre’de bulunan üç binanın bodrum katına sığındıklarını ileri sürmüşlerdir. Bu binalardan birinin adresi olarak “No. 23 Bostancı Sokak, Cizre” adresini bildirmişler ve Cizre’de Narin Sokak ile Beyazıt Sokakta yer alan diğer iki binanın numarasını bilmediklerini ifade etmişlerdir. Müvekkillerinin vakit kaybedilmeksizin sağlık kuruluşlarına ulaştırılmalarının sağlanması için tedbir talebinde bulunmuş ve müvekkilleri ve ailelerinin yardım çağrısında bulunmak için acil hizmetlerle irtibat kuramadıklarını ileri sürmüşlerdir.
10. Söz konusu tedbir talepleri, 12 Şubat 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. İlgili yerin Valisi tarafından Anayasa Mahkemesine verilen bilgilere göre, sağlık görevlileri söz konusu adreslere defalarca gitmiş; ancak yaralı kişileri bulamamışlardır. Yaralı kişiler yerine, birkaç kişinin cansız bedenine rastlamışlardır.
11. Başvuranlar, 12 Şubat (başvuru no. 8699/16) ve 15 Şubat (başvuru no. 6758/16) 2016 tarihlerinde Mahkemeden, Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi uyarınca, diğer taleplerinin yanı sıra yaralı kişilerin derhal hastanelere ulaştırılmalarının sağlanması için Türk Hükümetine tedbir talebinin kabul edildiğine ilişkin bildirimde bulunulmasını talep etmişlerdir. Yaralı kişilerin Cizre, Narin Sokakta bir evin bodrum katında olduğunu ancak söz konusu apartmanın numarasını bilmediklerini belirtmişlerdir. Başvuranlar ayrıca yaralı kişilerin tamamının büyük ihtimalle öldürüldüğünü ancak bunu teyit edemediklerini dile getirmişlerdir.
12. Mahkeme, 12 Şubat 2016 tarihinde, taleplere ilişkin yapacağı incelemeyi ertelemiş ve Hükümetten 15 Şubat 2016 tarihine kadar aşağıdaki soruları yanıtlamasını talep etmiştir:
“1. İsimleri ekli bilgilerde yer alan dokuz kişi, iddia edildiği üzere yaralı mıdır? Bu kişilerin sağlık durumları nedir?
2. Acil hizmetler tarafından dokuz yaralı kişinin hastanelere kaldırılması için hangi girişimlerde bulunulmuştur?”
13. Hükümet, 15 Şubat 2016 tarihinde, sorulara ilişkin yanıtlarını sunmuştur.
14. Mahkeme, 17 Şubat 2016 tarihinde, Hükümetten aşağıdaki bilgileri talep etmiş ve Hükümetten görüşlerini 19 Şubat 2016 tarihine kadar bildirmesini istemiştir:
“Şırnak Valisi tarafından Anayasa Mahkemesine 11 Şubat 2016 tarihinde verilen bilgilere göre (bk. 11 Şubat 2016/2602 no.’lu davaya ilişkin Anayasa Mahkemesi kararının 7. sayfası), söz konusu adreslere defalarca giden sağlık görevlileri yaralı kişileri bulamamış; ancak birkaç cansız bedene rastlamıştır. Diğer taraftan, Hükümet tarafından verilen bilgilere göre, kurulan barikatlar nedeniyle sokaktaki binalara yaklaşmak mümkün olmamakla birlikte sağlık personelinin güvenliği sağlanamadığı için söz konusu binalar kontrol edilememektedir (bk. 15 Şubat 2016 tarihinde Mahkemeye ibraz edilen 8699/16 başvuru numaralı Balcal ve Diğerleri / Türkiye davasındaki Hükümet görüşlerinin 3-4 sayfaları ile 8536/16 başvuru numaralı Koç ve Diğerleri / Türkiye davasındaki Hükümet görüşlerinin 4. sayfası).
Yukarıda hususlar dikkate alındığında, Hükümetinizden mevcut duruma açıklık getirmesi ve Mahkemeye, Anayasa Mahkemesine göre söz konusu binada cansız bedenlerine rastlanan kişiler arasında başvuranlardan herhangi birinin bulunup bulunmadığını bildirmesi talep edilmektedir.
Hükümetinizden ayrıca, 15 Şubat 2016 tarihinde Mahkeme İçtüzüğü’nün 39. maddesi kapsamında benzer bir tedbir talebinde bulunan iki başvuranın (başvuru no. 6758/16) sağlık durumu hakkında bilgi vermesi talep edilmektedir. Bu iki başvuran tarafından ibraz edilen belgeler, işbu yazı ekinde yer almaktadır.”
15. Hükümet görüşlerini, 19 Şubat 2016 tarihinde Mahkemeye iletmiştir.
16. Başvuranların yasal temsilcisi, 19 Şubat 2016 tarihinde, söz konusu tarihte tüm yaralı kişilerin güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğü bilgisinin kendisine ulaştığını Mahkemeye bildirmiştir. Bu kişilerin tamamı teşhis edilemeyecek şekilde yakıldıkları için kimlik teşhis sürecinin uzun süreceği; ve mevcut başvurulara konu olan yaralı kişilerden sadece Ferhat Karaduman ve Serdar Özbek’in bedenlerinin teşhis edildiği dile getirilmiştir.
17. Mahkeme, 22 Şubat 2016 tarihinde, tedbir talebini reddetmiş ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 41. maddesi uyarınca başvurulara öncelik verilmesine karar vermiştir.
18. Başvuranlar, başvuru formlarında Mahkemeye, bombardıman esnasında söz konusu bina tamamen tahrip olduğu için, binadaki molozların çöp sahasına taşındığını bildirmişlerdir. Başvuranlar, Mahkemeye, çöp sahasına dökülen, birkaç insan uzvunun görülebildiği molozların fotoğraflarını ibraz etmişlerdir. Başvuranlar, söz konusu enkazın, güvenlik güçlerine suç isnat etmekte olan kanıtların yok edilmesi amacıyla taşındığını iddia etmişler ve Mahkemeye aynı zamanda aileleri temsil etmekte olan avukatların, otopsi sürecine katılmasına olanak tanınmadığını bildirmişlerdir.
19. Başvuranlar, başvuru formlarında, başvuranların müteveffa yakınları Felek Çağdavul ile Meryem (Fidan) Dadak’ın bedenlerinin henüz teşhis edilmediğini bildirmişlerdir. Geriye kalan cesetlerin tanınmayacak şekilde yandığı; ancak, DNA eşleştirmesi ile kimliklerin tespitinin mümkün olduğunu dile getirmişlerdir.
20. Başvuranlar; Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Türkiye İnsan Hakları Derneği başkanları tarafından, gündüz saatlerinde Cizre’deki sokağa çıkma yasağının kaldırıldığı gün olan 3 Mart 2016 tarihindeki ziyaretleri sonrasında hazırlanan raporu Mahkemeye sunmuşlardır (bk. yukarıda § 6). Söz konusu rapor, adli tıp profesörü olan ve İnsan Hakları Vakfı başkanı olan Şebnem Korur Fincancı tarafından hazırlanmıştır. Rapora göre, Profesör Korur Fincancı ve kendisine eşlik eden avukatlar ve STK çalışanları, söz konusu üç binadan birisine girmiş ve binanın bodrum katında yangında tahrip olmuş çok sayıda insan kemiğine ve kafatasına rastlamışlar ve bunların fotoğraflarını çekmişlerdir. Bölge halkı tarafından bu heyete, bir savcının binayı ziyaret ettiği ancak güvenlik kaygısı nedeniyle binanın içerisine girmediği söylenmiştir.
21. Heyet, diğer iki binanın bulunduğu yerleri de ziyaret etmiştir. Bu binalardan birinin tamamen tahrip olduğunu gözlemlemiş ve kendilerine, bina içerisindeki enkazın ve insan uzuvlarının çöp sahasına döküldüğü söylenmiştir. Üçüncü bina çok fazla tahrip olduğu için heyettekiler bina içerisine girmenin güvenli olmadığı kanaatine varmışlardır.
c. Başvuranların yasal temsilcisinin yakalanması ve tutuklanması
22. 16 Mart 2016 tarihinin ilk saatlerinde, başvuranların yasal temsilcisi olan Ramazan Demir’in İstanbul’daki evine, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü görevlileri tarafından baskın düzenlenmiş ve başvuranların temsilcisi gözaltına alınmıştır.
23. 17 Mart 2016 tarihinin akşamında, emniyette Ramazan Demir’in bir savcı tarafından ifadesi alınmak istenmiş; ancak Demir, savcının yönelttiği soruları yanıtlamayı reddetmiş ve yürürlükteki uygulama gereğince emniyette değil sadece adliyede ifadesinin alınabileceğini belirtmiştir.
24. İfadesi alınırken savcı tarafından Demir’e, PKK ile ilgili bir suçtan mahkûm olup olmadığı; PKK ile bağlantısı olan veya PKK ile ilgili faaliyetler nedeniyle cezaevinde bulunan yakınları olup olmadığı; cezaevinde yakınlarını veya müvekkillerinden birini ziyaret edip etmediği; bir derneğe üyeliğinin bulunup bulunmadığı; sosyal medya kullanıp kullanmadığı ve sahip olduğu tüm telefon hatlarına ilişkin detaylar gibi sorular yöneltilmiştir.
25. Demir, soruların hiçbirine yanıt vermemiştir. Aynı ifade işlemi esnasında savcı, Demir’e şu suçlamaları isnat etmiştir: “... Ramazan Demir’in, propaganda ve kışkırtma faaliyetlerinin ve ülkemizi içeriden ve işkence iddiaları ile insan hakları iddialarında bulunmak suretiyle uluslararası alanda zayıflatma faaliyetlerinin bir parçası olarak Delegasyon olarak adlandırdığı bir kişi buluştuğu ve görüşmeler yaptığı değerlendirilmektedir.”
26. Yukarıdaki ifade alma süreci sonrasında, Ramazan Demir, 19 Mart 2016 tarihinde hâkim huzuruna çıkarılana kadar emniyette tutulmaya devam etmiş ve söz konusu hâkim tarafından kendisinin şartlı olarak salıverilmesine karar verilmiştir. Hâkim tarafından sorgulandığı esnada Ramazan Demir ve kendisini temsil eden avukatlar, savcı tarafından kendisine atfedilen yukarıda yer alan suçlamaya atıfta bulunmuş ve yakalanmasının asıl gerekçesinin, sokağa çıkma yasaklarına ilişkin davalarda başvuranların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde temsil edilmesini engellemek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda, söz konusu bu durumun, Sözleşme’nin 34. maddesine aykırı olduğunu öne sürmüşlerdir.
27. Serbest bırakılmasının ardından, savcı Ramazan Demir’in serbest bırakılmasına itirazda bulunmuş ve 22 Mart 2016 tarihinde Ramazan Demir hakkında yakalama emri çıkarılmıştır.
28. Ramazan Demir, 6 Nisan 2016 tarihinde adliyeye gitmiş ve hâkime: başvuru formlarının hazırlanması aşamasının tamamlanması ve bunların AİHM’e gönderilmesi hususlarında müvekkillerine karşı yükümlü olduğu için hakkında 22 Mart 2016 tarihinde çıkarılan yakalama emrinin hemen sonrasında teslim olmadığını bildirmiştir. Hakkında ceza kovuşturması başlatılmaksızın Ramazan Demir’in tutuklanmasına karar verilmiştir.
29. Ramazan Demir, 20 Nisan 2016 tarihinde, yasal temsilcisi Ayşe Demir Bingöl’ü, mevcut başvuruların da aralarında bulunduğu 16 başvuruya istinaden Mahkeme nezdinde kendi adına hareket etmeye yetkili kılmıştır. Ramazan Demir, 7 Eylül 2016 tarihinde şartlı salıverilmişlerdir.
2. Hükümet
30. Hükümet, 15 ve 19 Şubat 2016 tarihlerinde, başvuranların iddialarına ilişkin bilgiler sunmuştur.
B. İlgili uluslararası dokümanlar
31. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri 2 Aralık 2016 tarihinde “Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesindeki Terörle Mücadele Operasyonlarının İnsan Haklarına Etkilerine İlişkin Memorandum”u yayımlamıştır (CommDH(2016)39). Memorandumda belirtilen sonuç ve tavsiyeler aşağıdaki gibidir:
“5. Sonuçlar ve tavsiyeler
118. Komiser Türkiye’nin karşı karşıya olduğu terör tehdidinin büyüklüğünün bütünüyle farkındadır ve Türk devletinin terörün her türüyle mücadele hakkı ve görevini tanır. Komiser, ayrıca, silahlı, ayrılıkçı ve AB, NATO ve birçok devlet tarafından terörist olarak tanınan bir örgütün on yıllar süren ve on binlerce yaşama mal olan bir çatışma içinde sistematik olarak şiddet ve terör uyguladığı Türkiye’nin güneydoğusundaki hal ve şartları kabul eder. Bu memorandumdaki hiçbir şeyin PKK’nın eylemlerini veya güneydoğudaki sair terör faaliyetlerini mazur gösterdiği düşünülemez.
119. Aynı zamanda, uluslararası yükümlülükleri uyarınca Türk devletinin cevabı, hukukun üstünlüğü ilkesine ve insan hakları standartlarına bağlı kalmalıdır; ki bu, temel insan haklarına her müdahalenin yasada tanımlanmış, demokratik bir toplumda gerekli ve güdülen amaçla sıkı sıkıya orantılı olmasını gerektirmektedir. Bu açıdan Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin tanıdığı üzere, uzun yıllara dayanan, en ağırları 1990’larda Türkiye’nin güneydoğusunda gerçekleşmiş olan, son derece vahim insan hakları ihlallerini içeren bir insan hakları karnesine sahiptir. Komiser, “çözüm süreci” olarak bilinen nispeten sakin ve huzurlu bir dönemin ardından, Türkiye’nin güneydoğusunda çatışmaların yeniden başlamasından ve süratle tırmanmasından derin üzüntü duymaktadır.
120. Bu memorandumun amaçları doğrultusunda, Komiser, Türk makamlarının güneydoğudaki vaziyete 2015 yazından beri verdikleri cevabı incelemiştir. Bu cevap esas itibarıyla sokağa çıkma yasağı ilanları ve bunlara eşlik eden polis ve/veya askeri operasyonlar şeklinde tezahür etmiştir. Bu inceleme ışığında, işbu memorandumun gelişme bölümünde ortaya konduğu gibi, uygulanacak uluslararası ve Avrupa standartları dikkate alındığında ve temel insan haklarından faydalanılmasına getirdikleri muazzam sınırlamalara binaen, Komiser, bu tedbirlerin yeterli biçimde öngörülebilir ve yasada tanımlanmış olmak anlamında ne hukuki, ne de Türkiye tarafından güdülen meşru amaçla orantılı olduğu kanaatindedir.
121. Komiser’in görüşüne göre, bu nedenle, Ağustos 2015’den beri Türk makamların verdiği ucu açık, gece gündüz aralıksız devam eden sokağa çıkma yasağı ilanları ile ayırt edilen karşılığın sadece yürürlüğe konmuş olması bile etkilenen yerel halk bakımından birçok çok ciddi insan hakkı ihlaline sebep olmuştur. Komiser, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türk yetkilileri bu uygulamaya derhal son vermeye çağırmaktadır. Bölgede gelecekte alınacak her tür tedbir, terörle mücadelenin zaruretleri ile bir denge kurarken yerel sivil halkın insan haklarına çok daha büyük bir önem vermelidir.
122. Güvenlik güçlerinin işlediği iddia edilen çok sayıda insan hakkı ihlaline gelince, Komiser bunları son derece ciddi ve tutarlı bulmaktadır. Komiser, bu iddialarının çoğunun, kaynaklarına bakıldığında ve güneydoğudaki terörle mücadele operasyonları sırasında Türk güvenlik güçleri tarafından işlenen geçmiş insan hakları ihlali kalıpları ile Türk makamlarının güvenlik güçlerinin bu süre zarfındaki kovuşturma dokunulmazlığını güçlendirme gayretleri nazara alındığında, inanılır olduğu kanaatindedir. Her halükarda, bu iddiaların operasyonlar sırasında dünya ile bağlantısı kesilmiş, tamamen yetkililerin hâkimiyeti altında bulunan yerlerdeki ihlalleri ilgilendirdiği göz önüne alınırsa, bu iddiaların mesnetsiz olduğunu ikna edici bir biçimde ispat etme yükü Türk makamlarına düşmektedir.
123. Komiser, hem Türk makamlarının köklü cezasızlık sorununu halletmekte ve Komiserlik Ofisi’nin bu konuda tekrar eden tavsiyelerini uygulamaya koymakta bir irade göstermemiş hem de geçmişte ağır insan hakları ihlallerine yol açan kalıpların söz konusu süre zarfında işlemeye devam etmiş olduklarını gözlemler. Bütün veriler, yetkililerin insan hakları ihlalleri iddialarını gereken ciddiyetle ele almadıklarını, operasyonlar sırasında yitirilen yaşamlara ilişkin re’sen açılan ve olayları aydınlatma potansiyeli olan etkin ceza soruşturmaları yürütmediklerini göstermektedir. Öncelik, daha ziyade, güvenlik güçlerine güvence vermek ve takibattan korumakmış gibi görünmektedir. Bu iddiaları gerekli yerlere taşıyan insan hakları STK’ları ve hukukçular karalanırken güvenlik güçleri, güvenlik gücü mensuplarının şüpheli sıfatıyla muamele edildiği çok az sayıda ceza davası istisna olmak üzere, ciddi suiistimal türleri için bile sadece disiplin yaptırımlarına tabi tutulmuştur. Komiser’in görüşüne göre bu durum, Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine son derece uzak düşmektedir.
124. Bu iddialar hakkındaki soruşturmaların etkili olarak değerlendirilebilmesi için, bunların gecikmeden, itinayla ve noksansız bir şekilde yapılmaları gerekirdi. Ne yazık ki, kimi operasyonlardan beri geçen süreye, delillerin etkilenen alanlarda iş makinalarıyla fiilen imha edilmiş olabilecekleri gerçeğine, ayrıca savcıların genel tutumuna bakılırsa, gelecekteki herhangi bir soruşturmanın etkililik kriterlerini tamamıyla yerine getirmesi hayli olanaksız görünmektedir. Dolayısıyla, Türk makamları, Türkiye’nin, söz konusu süre zarfında, yaşam hakkı ihlalleri de dahil olmak üzere birçok ağır insan hakkı ihlalinde bulunmuş olduğunun peşinen varsayılması durumuyla yüzleşmek zorunda kalacaklardır.
125. Bu durum, devlet görevlileri tarafından hesap verilebilirlik konusunda Türkiye’de bir zihniyet değişikliğinin zaruretini meydana çıkarmaktadır. Komiser, Türkiye’nin yakın tarihi boyunca cezasızlığın, insan haklarına temelden ters düşen davranışları meşrulaştırarak, teşvik ederek ve insan haklarını korumak ve geliştirmek için verilen bütün gayretlerin altını oyarak, sürekli olumsuz bir etkide bulunduğu kanaatindedir. Yetkililerin 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karıştıklarından şüphelenilen devlet görevlilerini cezalandırmak üzere süratle eyleme geçmiş olduğu doğrudur, lakin Komiser bu bağlamda alınan ilk tedbirlerden birinin olağanüstü hal tedbirlerini uygulayan diğer devlet görevlilerine idari, hukuki ve cezai dokunulmazlık sağlanması olmasını üzüntüyle karşılamaktadır. Komiser’in görüşüne göre, Türkiye’de insan hakları için kritik sınav, aynı özenin, eylemlerin devlete değil de bireysel vatandaşların insan haklarına yöneltilmiş olması halinde de gösterilip gösterilemediğidir.
126. Komiser bir kez daha Türkiye’yi, mümkün olan en kuvvetli şekilde, Türkiye’de cezasızlığın kökeninde yatan çok sayıda sebebi artık ele almaya (bkz. yukarıda 83. paragraf) ve bununla mücadele için Türkiye’ye tekrar tekrar verdiği tavsiyeleri uygulamaya koymaya çağırmaktadır.
127. Bu memorandumda ortaya konan incelemenin ışığında Komiser, Türkiye’nin güneydoğusunda çok büyük bir nüfusun birçok insan hakkının, Ağustos 2015’den beri yürütülen terörle mücadele operasyonları bağlamında ihlal edildiğini düşünmektedir. Bu nedenle, Türkiye için öncelik, bu vaziyete yol açmış olan yaklaşımı terk etmek olmalıdır; bunu, etkileri telafi etmeye yönelen açık bir iradenin gösterilmesi takip etmelidir.
128. Bu ilk başta, yetkililer tarafından kamuoyu önünde hataların ve insan hakları ihlallerinin kabul edilmesini gerektirmektedir. Buna, ister Türk devletinin teröre karşı onları koruyamamış olmasından kaynaklanmış olsun ister terörle mücadele operasyonlarının doğrudan bir sonucu olarak gerçekleşsin, ilgili kişilerin uğradığı maddi ve manevi zararların tazmin edilmesi yönünde ciddi gayretler eşlik etmelidir. Komiser, Türk makamlarının bu bağlamda ihtiyaç duyulan gayretlerin boyutunu tam olarak idrak etmedikleri izlenimini edinmiştir ve tazminat için mevcut yasal çerçeve birçok açıdan açıkça yetersiz görünmektedir. Operasyonlardan etkilenen bazı şehirlerde yerel nüfusa yönelik kamulaştırma yaklaşımına ilişkin olarak Komiser, böyle bir adımın etkilenen kimseler için çifte cezalandırma teşkil edeceğini ve bir tür telafi yolu sayılamayacağını düşünmektedir.
129. Komiser Türk makamlarıyla yapıcı diyalogunu sürdürme iradesini vurgular ve Türkiye’de insan haklarının korunmasını ve geliştirilmesini ileri götürme çabalarında her türlü yardım ve desteği sunmaya hazır olduğunu ifade eder.”
32. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri 10 Mayıs 2016 tarihinde aşağıdaki hususları dile getirmiştir:
“Birleşmiş Milletler Yüksek Komiseri Zeid Ra’ad Al Hussein, Salı günü, Türkiye ordusunun ve güvenlik güçlerinin son aylarda Güneydoğu’da gerçekleştirdiği iddia edilen ihlaller hakkında pek çok endişe verici raporun kendisine ulaştığını belirtti, ve Türk yetkililerini, bu raporların doğruluğunun teyit edilmesi için BM görevlilerinin de dâhil olduğu bağımsız soruşturmacıların bölgeye gidip inceleme yapmalarını sağlamalarını talep etti.
İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeid “Aralık ortasından Mart ayı başına dek süren uzatılmış sokağa çıkma yasakları boyunca güvenlik görevlilerinin Cizre’de gerçekleştirdikleri eylemler hakkında çeşitli güvenilir kaynaklardan giderek daha çok bilgi ulaşıyor. Ortaya çıkan görüntü, henüz tam net olmamakla birlikte, oldukça endişe verici.” dedi.
Zeid, açıklamasında “PKK ile ilgili olduğu öne sürülen gençlik örgütlerinin ve diğer devlet-dışı aktörlerin Cizre’de ve diğer bölgelerde uyguladıkları şiddeti ve diğer yasa dışı eylemleri güçlü bir şekilde kınıyorum ve terör faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi sonucu yaşamını kaybedenler için üzüntü duyuyorum. Ancak, Türkiye’nin vatandaşlarını şiddetten koruma görevinin yanında, güvenlik harekatları veya teröre karşı yürütülen operasyonlar sırasında yetkililerin insan haklarına saygı göstermeleri de gereklidir; ve işkence, yargısız infaz, ölçüsüz ölümcül güç kullanımı ve keyfi gözaltılara karşı uluslararası hukuk tarafından konulmuş yasaklara uyulması gerekir.” dedi.
Yüksek Komiser, kadınlar ve çocukların da aralarında olduğu silahsız sivillerin keskin nişancılar tarafından veya tanklar ve diğer askeri araçlardan ateş açılarak vurulduklarına dair raporların da kendisine ulaştığını söyledi.
Zeid, “Binalara ve önemli altyapıya ölçüsüz bir şekilde büyük çaplı zararlar verildiği, evlerin havan toplarıyla vurulduğu, ve güvenlik güçlerinin girdikleri binalarda evlerin içine de zarar verdikleri görülüyor. Ayrıca, bazı durumlarda ambulansların ve sağlık görevlilerinin yaralılara ulaşmasının engellendiğine dair raporların yanında, keyfi tutuklamalar, işkence ve diğer kötü muamelelerin gerçekleştirildiği iddia ediliyor. Bunların yanı sıra, Güneydoğu’da birçok yerde sokağa çıkma yasakları, çatışmalar, top atışları, cinayetler ve tutuklamalar nedeniyle büyük çaplı yerinden edilmeler söz konusu.” dedi.
Yüksek komiser, “Bu raporlar arasında en rahatsız edici olanı, Cizre’deki görgü tanıklarının ve ölenlerin yakınlarının ifadelerine yer verilen raporlarda 100’den fazla kişinin güvenlik güçleri tarafından etrafı sarılan üç farklı bodrumda yakılarak öldürüldüğünün belirtilmesi.” dedi.
Zeid, “Güvenlik güçleriyle çatışan gruplara dair olanlar da dahil olmak üzere, bu çok ciddi iddiaların hepsinin detaylı bir şekilde soruşturulması gerekiyor; ancak şimdiye dek bu yapılmış değil. Türkiye Hükümeti benim ofisimin ve Birleşmiş Milletler’e bağlı diğer kurumların bölgeye giderek birinci elden bilgi toplama taleplerine olumlu cevap vermedi.” dedi.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Şefi, haftalarca kapatılan ve yoğun güvenlik mevcudiyeti nedeniyle halen erişilmesi imkansız olan –Silopi, Nusaybin ve bölgenin ana şehri Diyarbakır’a bağlı Sur ilçesi de dâhil olmak üzere- güney doğuda bulunan diğer ilçeler, kasabalar veya köylerle kıyaslandığında Cizre’den daha fazla bilginin ortaya çıktığını belirtmiştir.
Yüksek Komiser Zeid şunları kaydetmiştir: “2016 yılında, böyle büyük ve coğrafi açıdan erişilebilir bir bölgede neler olduğu hakkında bu şekilde bilgi eksikliği olması hem olağandışı hem de son derece endişe vericidir. Bu karartma sadece neler olduğu konusundaki şüpheleri alevlendirmektedir. Bu nedenle, sivil toplum kuruluşları ve gazeteciler de dâhil olmak üzere, BM personeline ve diğer tarafsız gözlemcilere ve araştırmacılara erişim sağlanması konusundaki talebimi yineliyorum.”
Geçtiğimiz haftalarda diğer insan hakları kurumları tarafından ortaya konulan tehlikeli duruma işaret eden* Yüksek Komiser Zeid, hukuk dışı cinayetler ve orantısız ölümcül güç kullanımı da dâhil olmak üzere, yaşam hakkı ihlallerinde yer aldıklarından şüphelenilen herkes hakkında derhal soruşturma ve kovuşturma yürütülmesi için çağrıda bulunmuş ve yargı organının, ordu ve yürütme organı da dahil olmak üzere Devletin diğer tüm organlarından bağımsız bir şekilde hareket etmesi gerektiğinin altını çizmiştir. Yüksek Komiser Zeid ayrıca, zorla yerinden edilen herkesin geri dönmelerine izin verilmesi konusunda Türk yetkililere çağrıda bulunmuş ve Türk yetkililere, gelecekte sokağa çıkma yasaklarının gerekli olan en az süreyle sınırlandırılmasını ve insan hakları yükümlülüklerine ve insani hususlara özen gösterilmesini sağlamaları konusunda tavsiyede bulunmuştur.
Yüksek Komiser; BM Zorla veya İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubunun yakın dönemde gerçekleşen ziyareti, Birleşmiş Milletler Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunması Komitesi tarafından ülke raporunun yakın dönemde incelenmesi ve son gözlemlerini 13 Mayıs Cuma günü tarihinde** bildirecek olan Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komite tarafından devam eden inceleme de dahil olmak üzere, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler insan hakları organlarıyla çalışmalarına dikkat çekmiştir.
* Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri 14 Nisan’da, “Türkiye’nin terörle mücadelesi bağlamında insan haklarına saygının son aylarda endişe verici bir hızda azaldığını” belirtmiştir. 14-18 Mart tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret eden BM Zorla veya İrade Dışı Kaybolmalar Çalışma Grubu ise “ülkenin Güney Doğusundaki gitgide artan tedirgin edici durum ve bu durumun insan hakları üzerindeki geniş çaplı etkisi” noktasındaki endişesini ifade etmiştir. Çalışma Grubu ayrıca, “mevcut güvenlik operasyonları bağlamında, öldürülen sevdiklerinin cesetlerine veya yok edilen cesetlere erişimi olmayan ailelerin iddiaları da dâhil olmak üzere, bütün insan hakları ihlallerine ilişkin iddialar hakkında ayrıntılı ve tarafsız bir soruşturma yürütülmesine yönelik ihtiyacın” altını çizmiştir.
...”
ŞİKÂYETLER
33. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında, yakınlarının güvenlik güçleri tarafından vurulmaları ve yaralanmalarından ve ulusal makamların, yaralılara tıbbi yardımda bulunmak yerine bu kişileri kasıtlı olarak öldürmesinden şikâyetçi olmuşlardır.
34. Aynı madde kapsamında başvuranlar, soruşturma makamlarınca yakınlarının ölümünün soruşturulması için hiçbir faaliyette bulunulmadığını ileri sürmüşlerdir. Bu bağlamda, başvuranlar özellikle, birkaç otopsi işleminin gerçekleştirilmesine nezaret etmek dışında savcıların soruşturmaya ilişkin başkaca faaliyette bulunmadığına vurgu yapmışlardır. Kanıtların toplanması amacıyla savcı veya bilirkişi tarafından yakınlarının öldürüldüğü binaya ziyarette bulunulmamış; ancak bunun yerine söz konusu binanın, güvenlik güçlerinin iddia edilen suçla ilişkili olduklarını gösteren kanıtların yok edilmesi amacıyla tahrip edildiğini ifade etmişlerdir. Başvuranlar ayrıca güvenlik güçleri veya sivillerin ifadesinin alınmadığını ve avukatlarının otopsi esnasında hazır bulunmasına müsaade edilmediğini belirtmişlerdir.
35. Başvuranlar, bir dizi etkenin bir araya gelmesi nedeniyle (yakınlarının yanarak ölmesine tanıklık etmeleri; birkaç hastanede yakınlarının cenazelerini aramaları; bazılarının sevdiklerinin cenazelerini bulamaması; ve uzun süre boyunca yakınlarını defnedememeleri ve bu süre zarfında cesetlerin bozulması ve bütünlüğünü kaybetmesi gibi) yaşadıkları üzüntünün, Sözleşme’nin 3. maddesi anlamı dâhilinde insanlık dışı muamele teşkil etmesinden şikayetçi olmuşlardır.
36. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında, sokağa çıkma yasağının oldukça katı şekilde uygulandığını ve bu nedenle yakınlarının, tıbbi yardım almak için bodrum katını terk etmelerine ve ambulansların yakınlarını almasına izin verilmediğini ileri sürmüşlerdir.
37. Başvuranlar, yakınlarının cenazelerinin kendilerine teslim edilmemesinden ve aile üyelerine cenaze töreni düzenleme ve cenazede hazır bulunma olanağının tanınmamasından şikâyetçi olmuşlar ve bu bağlamda Sözleşme’nin 8. maddesi anlamı dâhilinde aile hayatına saygı haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.
38. Başvuranlar, son olarak, Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamında, yasal temsilcileri Ramazan Demir’in yakalanması ve tutuklanmasının esas gerekçesinin, sokağa çıkma yasağının uygulandığı bölgelerdeki başvuranları temsil etmesi olduğunu ve Ramazan Demir’in yakalanması ve tutuklanmasının, bireysel başvuru hakkına ciddi bir müdahale teşkil ettiğini ileri sürmüşlerdir.
39. Yukarıdaki hususlara ilaveten, 6758/16 dosyadaki başvuranlar; kendileri ve ailelerinin sevdikleri kişilerin cenazesini iki ve üç haftalık bir süre boyunca teslim alamamalarının ve cenaze törenlerine katılamamalarının, Sözleşme’nin 9. maddesi kapsamındaki haklarını ihlal etmesinden şikâyetçi olmuşlardır.
40. Sözleşme’nin 1 ve 34. maddelerine dayanarak, 6758/16 no.’lu dosyadaki başvuranlar; Mahkemenin yaralı kişilerin yaşam haklarının ve vücut bütünlüklerinin korunması için gerekli adımların atılması yönündeki talebini [Mahkemenin benzer başka bir davadaki Halil Yavuzel ve Diğerleri / Türkiye, no. 5317/16 talebi] yerine getirmeyerek ve diğer kişilerin yaralı kişilere yardım etmesini engelleyerek davalı Devletin, Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki bireysel başvuru hakkını engellememe yükümlülüklerine uygun hareket etmemesinden şikâyetçi olmuşlardır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Başvuruların birleştirilmesi
41. Mahkeme, Mahkeme İç Tüzüğünün 42 § 1. maddesi uyarınca, başvuruların benzer fiili ve hukuki geçmişini dikkate alarak, başvuruları birleştirmeye karar vermiştir.
B. Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetler
42. Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında; yakınlarının, sadece ulusal makamların söz konusu kişilerin, vurulduktan ve ağır şekilde yaralandıktan sonra, bodrum katından ambulanslarla hastaneye sevk edilmelerine olanak tanımamasından değil; aynı zamanda güvenlik güçleri tarafından öldürülmeleri nedeniyle yaşamlarını yitirmesinden şikâyetçi olmuşlardır. Başvuranlar aynı madde kapsamında, ulusal makamların ölüm olaylarına ilişkin etkili bir soruşturma yürütmediklerinden şikâyetçi olmuşlardır. Sözleşme’nin 3 ve 8. maddesi kapsamındaki haklarının yakınlarının cenazelerini alamamaları nedeniyle ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir. 6758/16 dosyadaki başvuranlar, Sözleşme’nin 9. maddesi kapsamındaki haklarının, çocuklarını zamanında toprağa verememeleri ve cenazelerinde yer alamamaları nedeniyle, ihlal edilmesinden şikâyetçi olmuşlardır.
43. Başvuranlar son olarak, yasal temsilcilerini yakalanması ve tutuklanması nedeniyle, Hükümetin, Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerine aykırı hareket etmesinden şikâyetçi olmuşlardır.
44. Mahkeme dava dosyası temelinde, bu şikâyetlerin kabul edilebilir olup olmadığını belirleyemediği ve bu nedenle, İç Tüzüğün 54 § 2 (b) maddesi uyarınca başvurunun bu kısmının davalı Hükümete tebliğ edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
C. Sözleşme’nin 5. maddeleri kapsamındaki şikâyetler ve 6758/16 dosyadaki başvuranların Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki şikâyeti
45. Başvuranlar, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında, sokağa çıkma yasağının çok katı şekilde uygulandığını ve bu nedenle yakınlarının tıbbi yardım almalarına ve ambulansların kendilerine almalarına olanak tanınmadığını ileri sürmüşlerdir.
46. 6758/16 dosyadaki başvuranlar, davalı Devletin, Mahkemenin talebini göz ardı ederek ve yakınlarına yardım sunmayarak, Sözleşme’nin 34. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmediğini ileri sürmüşlerdir.
47. Mahkeme elinde mevcut olan bütün belgeler ışığında, şikâyet konusu hususların kendi yetki alanında olduğu kadarıyla; isnat edilen hükümlerin ihlal edilmediğini tespit etmiştir. Bu nedenle, başvurunun bu kısmının, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4. madde hükümleri gereğince, açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.
İşbu gerekçelerle Mahkeme oy birliğiyle,
Başvuruları birleştirmeye;
Sözleşme’nin 2, 3, 8, 9 ve 34. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerin incelenmesini ertelemeye;
Başvuruların geri kalanının kabul edilemez olduğunu bildirmeye karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş ve 15 Aralık 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy