AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 8870/09
Hasan BAYAR ve Ali GÜRBÜZ / Türkiye
Başkan,
Paul Lemmens,
Yargıçlar,
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 15 Mayıs 2018 tarihinde Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 4 Aralık 2008 tarihli yukarıda belirtilen başvuruyu, davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuranların cevaben sundukları görüşleri göz önünde bulundurarak gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR Başvuranlar, Hasan Bayar ve Ali Gürbüz, Türk vatandaşları olup, sırasıyla 1982 ve 1971 doğumludurlar. Başvuranlar, sırasıyla Bern (İsviçre) ve Köln’de (Almanya) ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“Mahkeme”) önünde İstanbul Barosuna bağlı Avukat İ. Akmeşe tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir. Olayların meydana geldiği dönemde, başvuranlar sırasıyla, merkezi İstanbul’da bulunan Ülkede Özgür Gündem gazetesinin yazı işleri müdürü ve imtiyaz sahibi olarak görev yapmaktaydılar. Söz konusu gazetede, 15 Mart 2004 tarihinde, “İşte İnfaz Timlerindeki Ajanlar”, “Çekirdek Kadro Nerede?”, “HPG: Sessiz Kalmayacağız” ve “HPG’den Suriye’ye Uyarı” başlıklı dört makale ve “Anma” başlıklı bir metin yayımlanmıştır.
İlk iki makale, JİTEM’in (Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele) eski ajanlarıyla ilgilidir. Makalelerde bazı eski ajanların tam isimleri belirtilmiş ve bu ajanların JİTEM bünyesindeki görev ve faaliyetleri, aileleri ve yeni işleri hakkında bilgiler verilmiştir.
Üçüncü ve dördüncü makaleler, Suriye’de Kürtlere yönelik saldırılar hakkında HPG (PKK’nın silahlı bir kolu olan Halk Savunma Güçleri) tarafından yapılan açıklamaları içermekteydi. Söz konusu makalelerde, “Bütün güçler (...), saldırıların devam etmesi halinde, bizim, HPG [üyelerinin] sessiz izleyiciler olarak kalmayacağımızı bilmeliler” ve “Bu saldırıya karşı, [Türkiye Kürtleri] Güneybatı Kürdistan halkının yalnız olmadığını (...) tüm dünyaya göstermeliler. Bu amaçla, (...) [Türkiye Kürtleri] demokratik ve yasal bütün dayanışma eylemlerini yerine getirmeliler.” şeklindeki sözlere yer verilmiştir.
“Anma” başlıklı metin, N.O.G.K. isimli bir kişinin anısına kaleme alınan bir şiiri ve “[ N.O.G.K.nın hürmetine], bütün devrim şehitlerini anıyoruz” şeklindeki bir cümleyi içermekteydi. Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı (“Cumhuriyet Savcısı”), 19 Mart 2004 tarihli iddianameyle, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (“3713 sayılı Kanun”) 6. maddesinin 1, 2 ve 4. fıkralarına ve 7. maddesinin 2 ve 5. fıkralarına dayanarak, başvuranları, terörle mücadelede yer alan ajanları hedef olarak gösterdikleri, bir terör örgütü tarafından yapılan açıklamaları yayımladıkları ve bu türden bir örgüt lehine propaganda yaptıkları gerekçesiyle suçlamıştır. Cumhuriyet Savcısı, diğerlerinin yanı sıra, ilk iki makalenin, terörle mücadelede yer alan kamu görevlilerinin isimlerini ve adreslerini ifşa ederek, bu kamu görevlilerini yasadışı örgütlerin hedefi haline getirdiği kanısına varmıştır. 5190 sayılı Kanun’la Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılmasının ardından, dava, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”) tarafından incelenmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 1 Eylül 2005 tarihinde, ihtilaf konusu olaylara bakmaya yetkili olmadığını belirtmiş ve dava dosyasını Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesine (“Asliye Ceza Mahkemesi”) göndermiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, 13 Eylül 2006 tarihinde, ihtilaf konusu olayların Ağır Ceza Mahkemesinin yetki alanına girdiği kanaatine vararak, görevsizlik kararı vermiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, Yargıtay’dan, kendisi ile Ağır Ceza Mahkemesi arasında var olan olumsuz yetki uyuşmazlığını çözmesini talep etmiştir. Yargıtay, 14 Aralık 2006 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararını bozmuştur. Dava, Ağır Ceza Mahkemesi önünde devam etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 16 Mayıs 2008 tarihinde, başvuranları, kendilerine atfedilen suçlardan suçlu bulmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların daha lehine olan versiyonu kapsamında, 18 Temmuz 2006 tarihine kadar yürürlükte kaldığı şekliyle, 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 1, 2 ve 4. fıkraları uyarınca, A. Gürbüz’ü 8.378 Türk lirası (TRY) ve H. Bayar’ı 4.188 TRY (söz konusu dönemde geçerli olan döviz kuruna göre, sırasıyla yaklaşık 4.340 ve 2.170 avro (EUR)) toplam adli para cezası ödemeye mahkûm etmiştir.
Mahkeme aynı zamanda, başvuranların her birini, kendilerinin daha lehine olan versiyonu uyarınca, 26 Haziran 2006 tarihli 5532 sayılı Kanun’la değiştirildiği şekliyle, 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak, günlük tutarı 20 TRY olmak üzere 1000 gün için toplam 20.000 TRY para cezası ödemeye mahkûm etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, verdiği kararda, “İşte İnfaz Timlerindeki Ajanlar” ve “Çekirdek Kadro Nerede?” başlıklı makalelerin, terörle mücadelede yer alan kamu görevlilerinin isimlerini ve adreslerini ifşa ederek, bu görevlileri yasadışı örgütlerin hedefi haline getirdiğini tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, “HPG: Sessiz Kalmayacağız” ve “HPG’den Suriye’ye Uyarı” başlıklı makalelerin, PKK’nın silahlı bir kolu olan HPG’nin yaptığı açıklamaları içerdiğini saptamıştır. Son olarak, Ağır Ceza Mahkemesi, “Anma” başlıklı metnin, PKK-KADEK yasadışı örgütünün bir üyesi olan N.O.G.K.dan bahsederek, bu örgüt lehine propaganda yaptığı sonucuna varmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, vardığı sonuçları desteklemek için özellikle, başvuranların şiddete teşvik eden fikirlerin yayımlanmasını engellemediklerini ve Sözleşme’nin 10. maddesiyle belirlenen sınırları aştıklarını belirtmiştir. Başvuranlar, temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Yargıtay, 22 Şubat 2012 tarihinde, zamanaşımı nedeniyle davanın düşürülmesine karar vermiştir.
B. İlgili İç Hukuk Kuralları 18 Temmuz 2006 tarihine kadar yürürlükte olduğu şekliyle, 3713 sayılı Kanun’un 6. maddesinin 1, 2 ve 4. fıkralarının somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
“İsim ve kimlik belirterek veya belirtmeyerek kime yönelik olduğunun anlaşılmasını sağlayacak surette kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç işleneceğini veya terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler beşmilyon liradan onmilyon liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır.
Terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara beşmilyon liradan onmilyon liraya kadar hapis cezası verilir.
(...)
Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin 5680 sayılı Basın Kanununun 3 üncü maddesindeki mevkuteler vasıtasiyle işlenmesi halinde, ayrıca sahiplerine de; mevkute bir aydan az süreli ise bir önceki ay ortalama fiili satış miktarının, aylık veya bir aydan fazla süreli ise bir önceki fiili satış miktarının, mevkute niteliğinde bulunmayan basılı eserler ile yeni yayına giren mevkuteler hakkında ise, en yüksek tirajlı günlük mevkutenin bir önceki ay ortalama satış tutarının yüzde doksanı kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu ceza ellimilyon liradan az olamaz. Bu mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek cezanın yarısı uygulanır.” 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren, 29 Haziran 2006 tarihli 5532 sayılı Kanun’la değiştirildiği şekliyle, 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasının somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
“Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan (...) yayın sorumluları hakkında da bin günden onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. Ancak, yayın sorumluları hakkında, bu cezanın üst sınırı beşbin gündür. (...)”
ŞİKÂYET Başvuranlar, Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak, haklarında açılan ceza davaları nedeniyle ifade özgürlüğü haklarına müdahale edilmesinden şikâyetçi olmaktadırlar.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME Başvuranlar, haklarında açılan ceza davalarının Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü haklarını ihlal ettiğini belirtmektedirler. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. (...)
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir. Hükümet, açılan davaların zamanaşımı sebebiyle düşürülmesi nedeniyle ceza mahkemeleri tarafından başvuranlar hakkında herhangi bir mahkûmiyet kararı verilmediği gerekçesiyle, ilgililerin mağdur sıfatına sahip olmadıklarını ileri sürmektedir. Ayrıca Hükümet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendi anlamında, önemli bir zararın bulunmamasına ilişkin bir itiraz ileri sürmektedir. Mahkeme öncelikle, başvuranlar hakkında yürütülen ceza davasının zamanaşımı sebebiyle sona erdirildiğini tespit etmektedir. Mahkeme bununla birlikte, başvuranların şikâyetinin her halükârda aşağıda açıklanan gerekçelerle kabul edilemez olması nedeniyle, Hükümet tarafından ileri sürülen itirazların incelenmesine gerek olmadığı kanısına varmaktadır (bu yönde bir karar için bk., Çolak ve Kasımoğulları/Türkiye (k.k.), No. 75484/12, § 18, 16 Mayıs 2017). Mahkeme, söz konusu tedbirin kanunla öngörüldüğünü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlediğini kaydetmektedir (Gözel ve Özer/Türkiye, No. 43453/04 ve 31098/05, §§ 43‑45, 6 Temmuz 2010, Fatih Taş/Türkiye, No. 36635/08, §§ 32-33, 5 Nisan 2011, ve Belek/Türkiye, No. 36827/06, 36828/06 ve 36829/06, § 26, 20 Kasım 2012). Mahkeme, anlaşmazlığın, ihtilaf konusu tedbirin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı hususuyla ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Mahkeme, ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin demokratik bir toplumda gerekliliğini değerlendirirken dayandığı genel ilkeleri hatırlatmaktadır. Bu ilkeler, Mahkeme içtihadında düzenlenmektedir (bk., diğer kararlar arasından, Perinçek/İsviçre [BD], No. 27510/08, § 196, AİHM 2015 (alıntılar), ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], No. 931/13, §§ 124-128, AİHM 2017 (alıntılar)). Bu ilkelerin, terörle mücadele kapsamında ulusal makamlar tarafından alınan tedbirlere uygulanması hususunda herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. Somut olayda, Mahkeme, iki başvuranın, sırasıyla yazı işleri müdürü ve imtiyaz sahibi oldukları gazetede yayımlanan beş metin nedeniyle yargılandığını tespit etmektedir. Mahkeme, “İşte İnfaz Timlerindeki Ajanlar” ve “Çekirdek Kadro Nerede?” başlıklı ilk iki makalenin JİTEM’in eski ajanlarıyla ilgili olduğu kanısına varmaktadır. Mahkeme ardından, bu iki makalede, bazı eski ajanların tam isimlerinin belirtildiği ve bu ajanların yerine getirdikleri görevler ve JİTEM bünyesinde yürütülen faaliyetler, ajanların aileleri ve yeni işleri hakkında bilgiler verildiğini kaydetmektedir. Bu hususta, Mahkeme, Cumhuriyet Savcısı gibi, Ağır Ceza Mahkemesinin de özellikle, ilk iki makalenin, terörle mücadelede yer alan bazı kamu görevlilerinin isimlerini ve adreslerini ifşa ederek, bu görevlileri yasadışı örgütler için bir hedef haline getirdiğini tespit ettiğini belirtmektedir. Ağır Ceza Mahkemesi, vardığı sonuçları desteklemek için özellikle, başvuranların şiddete teşvik eden fikirlerin yayımlanmasını engellemediklerini ve Sözleşme’nin 10. maddesiyle belirlenen sınırları aştıkları kanaatine varmıştır. Mahkeme, bu ilk iki makalenin konusunun, yani JİTEM’in eski ajanlarının faaliyetlerinin belirli bir ölçüde kamu yararı kapsamına girdiği kanısına varmaktadır. Mahkeme, bu faaliyetlere ilişkin iddiaların doğru olduğu varsayıldığında, söz konusu olan olayların ciddiyetini göz önünde bulundurarak, yalnızca ilgili ajanların davranışlarının niteliğinin değil, aynı zamanda kimliklerinin de bilinmesinin meşru bir kamu menfaati olduğu değerlendirmesinde bulunmaktadır (Sürek/Türkiye (No. 2) [BD], No. 24122/94, § 39, 8 Temmuz 1999). Bunu derken de, Mahkeme, bu makalelerin içeriğinin ve bilhassa söz konusu eski ajanların ailelerine ve yeni işlerine ilişkin bilgilerin, bu konuyla ilgili kamu yararı tartışmasına katkı sağlamayacak, ancak iddia edilen faaliyetlerin sorumluları olarak gösterilen bu ajanları ve ailelerini halkın derin nefretine maruz bırakacak nitelikte olduğu kanısına varmaktadır. Böylelikle, Mahkeme nazarında, ilk iki makalenin, kamu yararı tartışmasına katkıda bulunacak veya Sözleşme bakımından sıkı bir inceleme gerektiren ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası uyarınca sınırlamalara pek yer vermeyen siyasi bir söyleme benzetilecek nitelikte olduğu kabul edilemeyecektir (bk., bu bağlamda, yukarıda anılan Sürek (No.2) kararı, § 34). Ardından Mahkeme, kendi incelemesine tabi tutulan durumu çevreleyen koşulları, özellikle terörle mücadeleye bağlı zorlukları göz önünde bulundurarak, ihtilaf konusu metinlerde kullanılan ifadelere ve bunların hangi bağlamda yayımlandığına daha fazla dikkat gösterecektir (Sürek/Türkiye (No. 4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999). Bu bağlamda Mahkeme, ilk iki makale, şiddete doğrudan çağrı içermese bile, yine de bu makalelerde söz konusu ajanların tam isimlerinin belirtildiğini ve ajanlar ile aileleri hakkında detaylı bilgiler verildiğini tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu iki metnin içeriği, iddia edilen faaliyetlerin sorumluları olarak gösterilen ajanlar ile aileleri hakkında mantıksız bir nefret aşılayacak ve ilgilileri fiziksel şiddete uğrama riskine maruz bırakacak nitelikteydi (bk., mutatis mutandis, yukarıda anılan Sürek kararı (No. 2), § 37). Ayrıca, başvuranların ihtilaf konusu metinlerin içeriğiyle kişisel olarak ilişkili olmadıkları doğru olsa da, ilgililer bu metinlerin yazarlarına bir ortam sunmuşlar ve bu yazarların yazılarının yayımlanmasına imkân vermişlerdir. Oysa söz konusu gazetenin editoryal çizgisinden sorumlu olan başvuranlar, bu gazetenin içeriğine ilişkin herhangi bir sorumluluktan muaf tutulamayacaklardır (Sürek/Türkiye (No.1) [BD], No. 26682/95, § 63, AİHM 1999‑IV). Mahkeme, öte yandan, verilen cezaların niteliği ve ağırlığının da müdahalenin orantılılığına ilişkin bir değerlendirme söz konusu olduğunda, dikkate alınması gereken unsurlar olduğunu hatırlatmaktadır (ibidem, § 64). Bu bağlamda, Mahkeme öncelikle, somut olayda, başvuranlar hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı verilmediğini kaydetmektedir. Mahkeme ardından, başvuranların söz konusu davaların sonunda mahkûm edilebilecekleri cezanın para cezası olduğuun belirtmektedir. (aksi yönde bir karar için (a contrario) bk., Dilipak/Türkiye, No. 29680/05, § 71, 15 Eylül 2015). Son olarak, Mahkeme, başvuranların aynı gazetede yayımlanan diğer üç metin nedeniyle de aynı dava kapsamında yargılandıklarını kaydetmektedir. Bu nedenle, Mahkeme, söz konusu davanın açılmasının ve devamının her halükârda yukarıda belirtilen nedenlerle (23-27. paragraflar) haklı gösterilmesi sebebiyle, bu üç metnin içeriğine ya da bu metinlerle ilgili adli makamlar tarafından kabul edilen gerekçeye ilişkin bir inceleme yapmasına gerek olmadığı kanısına varmaktadır. Başka bir deyişle, başvuranların diğer suçlardan dolayı da aynı dava kapsamında yargılanmaları hususu, bu davanın ilk iki makalenin içeriği nedeniyle uygun ve yeterli gerekçelere dayanması sebebiyle, söz konusu davanın açılmasına ve devamına ilişkin yerel mahkemelerin değerlendirmesinin yeniden incelenmesini gerektirmemektedir. Bu koşullarda Mahkeme, ulusal makamların bu türden durumlarda sahip oldukları takdir yetkisini dikkate alarak (yukarıda anılan Sürek (No.1) kararı, § 65), somut olayda başvuranlar hakkında yürütülen ceza davasının izlenen meşru amaçlara nazaran orantısız olarak değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır. Sonuç olarak, mevcut başvuru, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilerek, 7 Haziran 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıPaul Lemmens
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy