AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 37210/04
Mehmet Emin BAYAR / TÜRKİYE
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, 8 Mart 2016 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi heyeti (İkinci Bölüm), 13 Ağustos 2004 tarihinde yapılan başvuruyu ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile bu görüşlere cevaben başvuran tarafından sunulan görüşleri dikkate alarak, yapılan müzakereler neticesinde aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Mehmet Emin Bayar, T.C. vatandaşıdır, 1961 doğumludur ve İzmir’de ikamet etmektedir. Başvuran Mahkeme huzurunda, İzmir Barosuna bağlı Avukat S. Çetinkaya tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (‘‘Hükümet’’), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
3. Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
4. Başvuran, 4 Ekim 1995 tarihinde, İzmir Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nde (‘‘idare’’) çalıştığı dönemde, beş kişinin ölümüne sebep olan bombalı bir saldırının düzenlenmesinde silahlı terör örgütü PKK’ya (Kürdistan İşçi Partisi) yardım etmekle suçlanarak yakalanmış ve gözaltına alınmıştır. Başvuran, 10 Ekim 1995 tarihinde tutuklanmış ve 11 Ekim 1995 tarihinde eski Ceza Kanunu’nun 169. maddesi kapsamında suçlu bulunmuştur.
5. İdare, 12 Ekim 1995 tarihinde, eski İş Kanunu’nun (1475 sayılı Kanun) 17. maddesine dayanarak, başvuranın, tutuklanması sebebiyle, hizmet akdini feshetmiştir. İşine son verilmeden önce idare tarafından başvurana bilgi verilmemiş ve herhangi bir tazminat ödenmemiştir.
6. Devlet Güvenlik Mahkemesi, 21 Mayıs 1998 tarihinde, başvuranı, kendisine isnat edilen olaylardan suçlu bulmuş ve üç yıl, dokuz ay hapis cezasına çarptırmıştır. Başvuranın mahkûmiyet kararı, 16 Kasım 1998 tarihinde kesinleşmiştir.
7. Başvuran, 24 Aralık 2001 tarihinde, kıdem tazminatı ödenmeksizin işten çıkarıldığı için tazminat davası açmak amacıyla İzmir İş Mahkemesi’ne başvurmuştur. Başvuran, kendisine isnat edilen suçların, çalıştığı işle herhangi bir bağlantısı olmadığı gerekçesiyle İş Kanununun 17. maddesinin 2. fıkrasına dayanılarak işten çıkarılamayacağını ileri sürmektedir.
Başvuran, yargılama süresince, Anayasa’nın 38. maddesine ve Sözleşme’nin 6. ve 14. maddelerine atıfta bulunarak, suçluluğunun henüz ispatlanmamış olduğu sırada işten çıkarıldığını belirtmiş ve masumiyet karinesi ilkesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvuran, kendisine isnat edilen suçların işiyle bir bağlantısı olmadığını ve belediye çalışanlarının bağlı olduğu sendika ile idare arasında imzalanan toplu sözleşme uyarınca, kıdem tazminatı almaya hakkı olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran son olarak, Yargıtay içtihadına göre, bir çalışanın tutukluluk sebebiyle işe gelmemiş olmasının, haklı gerekçeye dayanan bir işe gelmeme hali olduğunu iddia etmiştir.
8. İdare, iş mahkemesi önünde görülen dava süresince sunduğu görüşlerinde, başvuranın hizmet akdinin, tutuklanması neticesinde 1475 sayılı Kanunun 17. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, bildirimsiz feshedildiğini belirtmiştir. İdare, başvuranın, beş kişinin ölmesiyle sonuçlanan bir bombalı saldırının düzenlenmesine yardım etmekle suçlandığını belirtmiştir. İdare, başvuranın, kesin bir şekilde, kendisine isnat edilen eylemlerden mahkûm edildiğini ve kıdem tazminatı almaya hakkı olduğunu iddia edemeyeceğini eklemiştir. Bu bağlamda idare, Yargıtay’ın 26 Kasım 1996 tarihli kararını referans göstermiştir (yukarıdaki 16. paragraf).
9. İş mahkemesi tarafından atanan bilirkişi, 10 Aralık 2002 tarihli raporunda, Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre, bir çalışanın tutuklanması sebebiyle işe gelmemesinin normal olarak haklı gerekçelere dayanan bir durum olarak değerlendirildiğini ve işverenin, bu türden bir gerekçeyle hizmet akdine son vermesi durumunda kıdem tazminatını ödemesi gerektiğini tespit etmiştir. Bununla birlikte bilirkişi, bir terör suçunun söz konusu olması durumunda, Yargıtay’ın kamu düzeni kavramını dikkate aldığını belirtmiştir. Bu bağlamda, bilirkişi, Yüksek Mahkeme’nin 18 Eylül 2001 tarihli bir kararını işaret etmiştir; bu karara göre, bir çalışanın PKK’ya yardım suçlamalarına dayanılarak tutuklanması durumunda, ilgilinin işe gelmemiş olması, haklı gerekçelere dayanan bir işe gelmeme olarak değerlendirilemez ve dolayısıyla, hizmet akdi feshedilen ilgiliye kıdem tazminatı ödenemez.
10. İş mahkemesi, 3 Temmuz 2003 tarihinde, ilgilinin talebini aşağıda belirtilen ifadelerle reddetmiştir:
‘‘ (...) dosyada yer alan belgelere göre, PKK üyeleri tarafından düzenlenen ve beş kişinin ölümüyle sonuçlanan bir saldırı için kullanılacak aracı ve söz konusu aracın şoförünü sağlamaya yardımcı olmakla suçlanan [başvuran], yakalanarak tutuklanmıştır, olaylardan haberdar olan işveren, 12 Ekim 1995 tarihinde, ilgilinin hizmet akdini feshetmiştir, kendisine isnat edilen suçu işlediği tespit edilen davacı hakkında, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından, Ceza Kanununun 169. maddesi uyarınca, mahkûmiyet kararı verilmiş ve bu karara itiraz edilmemiştir, iş yeriyle ilgisi olmayan ve iş yeri dışında işlenen bir suç dolayısıyla tutuklanması sebebiyle, 1475 sayılı Kanunun 17. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, ilgilinin hizmet akdine son verilmiştir, [başvuran] davalı tarafın belediyeye bağlı bir birim olan iş yerinde işçi olarak çalışmıştır, bu birim aracılığıyla kamu hizmeti verilmesi söz konusu olduğundan, [başvuranın], Devlet güvenliğine karşı bir suç işlemiş olması sebebiyle, kamu hizmeti veren bir birimde çalışmaya devam etmesi mümkün değildir, dolayısıyla [başvuranın] hizmet akdini bu gerekçelerle fesheden davalı taraf, kıdem tazminatıyla ilgili olarak borçlu olamaz. (...) ’’
11. Başvuran, 9 Temmuz 2003 tarihinde temyiz başvurusunda bulunmuştur.
12. Yargıtay, başvurana 16 Mart 2004 tarihinde tebliğ edilmiş olan 17 Şubat 2004 tarihli kararıyla, temyiz başvurusunu reddetmiş ve ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
B. İlgili İç Hukuk ve Uygulaması
1. İlgili İç Hukuk Metinleri
13. Anayasa’nın (3 Ekim 2001 tarihli 4709 sayılı Kanunla değişikliğe uğrayan) 38. maddesinin somut olayla ilgili kısmı, aşağıdaki şekilde hükmetmektedir:
‘‘ Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. ’’
14. Eski İş Kanunu’nun (1475 sayılı Kanun) 17. maddesine göre, işveren, bir çalışanın sağlık durumunu (1. paragraf), ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan hallerini (2. paragraf) ve son olarak işyerinde işçiyi bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan bir zorlayıcı sebebin ortaya çıkmasını (3. paragraf) gerekçe göstererek hizmet akdini bildirimsiz feshedebilir.
Eski Ceza Kanunu’nun 17. maddesinin 2. fıkrasında belirtilenler gibi ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller, iş yerinde bir suç işlenmesi anlamına gelmektedir.
İş Kanunu’nun 14. maddesine göre, bu kanunun 17. maddesinin 2. fıkrasına dayanılarak bir çalışanın işten çıkarılması durumunda, işveren, kıdem tazminatı ödemek zorunda değildir.
15. Belediye çalışanlarının bağlı olduğu sendika ile idare arasında imzalanan ve olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan toplu sözleşmenin 27. maddesi aşağıdaki gibidir:
‘‘ Bir çalışanın gözaltına alınması ve tutuklanması durumunda, aylık net maaşının üçte ikisi söz konusu çalışana ödenmeye devam edecektir (...). Çalışan, serbest bırakılmasının ardından iş yerinde çalışmaya devam edecektir. Çalışanın beraat etmesi durumunda, aylık maaşlarının tamamı ile sosyal yardımlar kendisine ödenecektir. ’’
2. Terör Suçları Kapsamında Tutuklanma Neticesinde Hizmet Akdinin Feshedilmesi Durumunda Kıdem Tazminatı Ödenmesine İlişkin Yargıtay İçtihadı
16. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 26 Kasım 1996 tarihli bir kararda (E. 1996/13445 – K. 1996/21839), PKK eylemlerine katılımları sebebiyle mahkûmiyetlerine hükmedilen kişilerin, eski İş Kanunu’nun 17. maddesinin 2. ve de 3. fıkrasına dayanılarak hizmet akitlerinin feshedilmesi durumunda kıdem tazminatı almaya haklarının olmadığını ve toplu sözleşmelerine, kamu düzenine karşı olan ve PKK üyelerinin bu türden bir tazminattan faydalanmalarına imkân sunan bir hüküm eklenmesinin mümkün olmadığını belirtmiştir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, çalışana isnat edilen suçların işyeri dışında işlenmiş olması halinde bile, bu türden suçlardan hakkında hüküm verilmiş kişilerin, bir kamu idaresi veya kurumu için çalışmaya devam edebileceklerinin düşünülemeyeceği ve böyle bir durumun sadakat ilkesine aykırı olacağı kanaatine varmıştır. 9. Hukuk Dairesi, ilk derece mahkemesinin kararının, çalışana karşı açılan ceza davasının sonlandırılmasından önce verildiği gerekçesiyle, bu kararı bozmuştur.
17. Son olarak Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 18 Eylül 2001 tarihli bir kararda (E. 2001/10162 – K. 2001/14059), bir çalışanın PKK’ya yardım ettiği gerekçesiyle mahkûm edilmesi durumunda, hizmet akdinin feshedilmesine istinaden söz konusu çalışana kıdem tazminatı ödenemeyeceğini belirtmiştir. 9. Hukuk dairesine göre, bu suçtan mahkûm edilen bir çalışana tazminat ödenmesine karar veren ilk derece mahkemesinin kararının bozulması gerekmektedir.
ŞİKÂYETLER
18. Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürerek, kendisine göre, belediye çalışanları ile idare arasında imzalanan toplu sözleşmenin, tutukluluk sebebiyle işten çıkarma durumunda kıdem tazminatı ödenmesini öngörmesine rağmen, kıdem tazminatı hakkından mahrum bırakıldığını iddia etmektedir.
19. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasını ileri sürerek, hizmet akdinin feshedilmesinin ardından kendisine kıdem tazminatı ödenmemiş olmasından şikâyet etmektedir. Başvuran, mahkûmiyetine ilişkin kararın, işten çıkarıldığı sırada henüz kesinleşmemiş olduğunun altını çizerek, masumiyet karinesi ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
20. Başvuran, son olarak, ileri sürdüğüne göre diğer suçlar kapsamında tutuklanan kişilerin aksine, tutuklandığı için hizmet akdinin feshedilmesinin ardından kıdem tazminatı almamış olması nedeniyle, Sözleşme’nin 14. maddesine aykırı olarak ayrımcı bir muameleye tabi tutulduğunu iddia etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında
21. Başvuran, kendisine kıdem tazminatı ödenmesine ilişkin talebinin reddedilmesinin, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesinde öngörülen mülkiyet hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir. Bu hüküm aşağıdaki gibidir:
" Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez. "
22. Hükümete göre, başvuran tarafından iddia edilen kıdem tazminatı hakkı, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokolün 1. maddesinin uygulama alanına girmemektedir.
23. Mahkeme, 1 No.lu Protokolün 1. maddesinin ilk satırında yer alan "mal varlığı" kavramının, taşınmaz varlıkların mülkiyetiyle sınırlı olmadığını ve iç hukukun şekilsel niteliklerinden de bağımsız olduğunu hatırlatmaktadır: aktifleri oluşturan diğer bazı hak ve çıkarlar, "maddi haklar" yerine geçebilir ve bu hüküm anlamında söz konusu maddi haklar da "mal varlığı" olarak görülebilir (diğer kararlar arasında bk. Fabris/Fransa [BD], No. 16574/08, § 49, AİHM 2013 (özetler)). Her davada, bütünüyle değerlendirilen koşulların, başvuranın, 1 No.lu Protokolün 1. maddesi tarafından korunan maddi bir çıkarın sahibi olmasına imkân verip vermediğinin incelenmesi önem arz etmektedir (diğer birçok karar arasında bk. Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], No. 38433/09, § 171, AİHM 2012).
24. Mahkeme ayrıca, 1 No.lu Protokolün 1. maddesinin, sadece güncel mülkler için geçerli olduğunu hatırlatmaktadır. Gelecekteki gelir, ancak kazanılmış ise veya gelire yönelik icra edilebilir bir alacak mevcut ise, "malvarlığı" oluşturur Ayrıca etkin olarak kullanamadığımız bir mülkiyet hakkının tanınması umudu da, bir "malvarlığı" olarak değerlendirilemez ve bu durum, koşulların yerine getirilmemesi sebebiyle yok olan şartlı bir alacak için de geçerlidir (daha önce anılan Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano, § 172).
25. Bununla birlikte "malvarlığı" kavramı belirli koşullarda, başvuranın, en azından, mülkiyet hakkını kullanma yönünde "meşru bir beklenti" öne sürebileceği maddi alacakları kapsayabilir (diğer kararlar arasında bk. Pressos Compania Naviera S.A. ve diğerleri/Belçika, 20 Kasım 1995, § 31, A serisi No. 332, Kopecký/Slovakya [BD], No. 44912/98, § 35, AİHM 2004‑IX ve daha önce anılan Fabris, § 50). Örneğin başvuranın, mahkemelerin yerleşik bir içtihadına dayanarak, alacağını somutlaştırmaya ilişkin meşru bir beklentisi olduğunu iddia edebilmesi durumunda (daha önce anılan Kopecký, § 48), meşru beklentinin, iç hukukta yeterli bir temeli olması gerekmektedir (daha önce anılan Kopecký, § 52 ve daha önce anılan Fabris, § 50). Aksi halde, iç hukukun yorumlanması ve uygulanması gerektiği şekille ilgili bir ihtilaf konusu bulunduğunda ve bu bağlamda başvuran tarafından öne sürülen gerekçelerin ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedilmiş olması durumunda, ‘‘meşru bir beklentinin’’ bulunduğu sonucuna varılamaz (daha önce anılan Kopecký, § 50 ve daha önce anılan Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano, § 173).
26. Mahkeme, somut olayda, ivedilikle başvuran tarafından iddia edilen mülki çıkarın, ‘‘güncel bir mal varlığıyla’’ ilgili olmadığını, bir alacakla ilgili olduğunu gözlemlemektedir.
27. Mahkeme için önemli olan husus, başvuranın alacağının, 1 No.lu Protokolün 1. maddesi gereğince ‘‘mülki bir değer’’ olarak sınıflandırılması için ulusal makamlar tarafından yorumlandığı şekilde iç hukukta yeterli bir temelin bulunup bulunmadığının anlaşılmasıdır. Bu bağlamda Mahkeme, dosyada yer alan unsurlara göre ve yürürlükte olan iç hukuk ışığında, başvuranın, tutuklanması sebebiyle hizmet akdinin feshedilmesine istinaden kıdem tazminatı elde etmeye dair meşru bir beklentiye neden olan bir alacağının olması için gerekli koşulları karşılamadığını gözlemlemektedir. Nitekim Yargıtay içtihadı, terör suçları nedeniyle kesin olarak mahkûm edilen çalışanların, hizmet akitlerine son verilmesi durumunda kıdem tazminatı almaya haklarının olmadığı kanaatindedir (bk. yukarıdaki 16ve18. paragraflar). Başvuranın, toplu sözleşmenin 27. maddesinin tutuklanma sebebiyle işten çıkarılmanın kıdem tazminatı ödenmesini gerektirdiğini öngördüğünü iddia etmesine rağmen, Yargıtay içtihadına göre toplu sözleşmelere kamu düzenine aykırı düşen ve böyle bir durumda yasa dışı örgütlerin üyelerine kıdem tazminatından faydalanma imkânı sunan bir hüküm eklenmesi mümkün değildir.
28. Bu koşullar altında Mahkeme, başvuranın 1 No.lu Protokolün 1. maddesi anlamında bir ‘‘malvarlığına’’ sahip olmadığı kanısındadır. Dolayısıyla somut olayda, söz konusu hükmün sağladığı güvenceler uygulanamaz.
29. Dolayısıyla bu şikâyet, 35. maddenin 3. fıkrasının a) bendi anlamında konu yönünden (ratione materiae) Sözleşme hükümlerine uygun değildir ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
B. Sözleşme’nin 6. Maddesinin 2. Fıkrasının İhlal Edildiği İddiası Hakkında
30. Başvuran, işten çıkarıldığı sırada hakkındaki mahkûmiyet kararının henüz kesinleşmemiş olduğu halde, kıdem tazminatı talebinin reddedildiği gerekçesiyle, masumiyet karinesi ilkesinin ihlal edildiğinden şikâyet etmektedir.
Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasını ileri sürmektedir, bu hüküm aşağıdaki gibidir:
‘‘ Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır. ‘‘
31. Mahkeme, sanık hakkında verilen adli bir kararın, suçluluğunun yasal olarak sabit olmadığı halde sanığın suçlu olduğu duygusunu yansıtması durumunda, masumiyet karinesinin, ihlal edilmiş olacağını hatırlatmaktadır. Resmi bir tespitin bulunmaması durumunda bile, hâkimin ilgiliyi suçluymuş gibi değerlendirdiğini düşündürecek bir gerekçe, bu ihlal için yeterlidir (Minelli/İsviçre, 25 Mart 1983, § 37, A Serisi, No. 62).
32. Öte yandan, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası ile güvence altına alınan hakkın somut ve etkili olmasını sağlama gerekliliği göz önünde tutulduğunda, masumiyet karinesinin başka bir yönü de ortaya çıkmaktadır. Bu ikinci yönde, 6. maddenin 2. fıkrasının genel amacı, bir suçtan beraat eden bireyleri veya ceza yargılaması düşen kişileri, itham edildikleri suçtan aslında suçlu olduklarını düşünen kamu görevlileri ve makamlarına karşı korumaktır. Tabii ki bu tür durumlarda, masumiyet karinesi, hâlihazırda adaletsiz bir ceza mahkûmiyetinin uygulanmasını önlemek için, içerdiği usuli güvencede mevcut olan çeşitli koşulların yargılamada uygulanması yoluyla hayata geçirilmiştir. Bununla birlikte beraat veya başka türden yargılamalardaki düşme kararına saygı gösterilmesinin sağlanması hakkı korunmadan, 6. maddenin 2. fıkrasının adil yargılanma güvenceleri teorik ve hayali olacaktır. Aynı zamanda ceza yargılaması tamamlandığında, kişinin itibarının ve kişinin kamu tarafından algılanma biçiminin de risk altına girmesi söz konusudur (Allen/Birleşik Krallık [BD], No. 25424/09, § 94, AİHM 2013).
33. Mahkeme, somut olayda öncelikle, ulusal mahkemelerin başvurana kıdem tazminatı ödenmesini reddetmesine ilişkin olarak, başvuranın işten çıkarılmasına yönelik kararın, iç hukuk gereğince iptal edilmesi gerektiğinin iddia edilmediğini dikkate almaktadır. Aslında başvuran, ulusal mahkemeler önünde işten çıkarılma kararının iptalini talep etmemiş, sadece kıdem tazminatı elde etmeye yönelik bir taleple iş mahkemesine başvurmuştur. Dolayısıyla mevcut davada ortaya çıkan tek sorun, ulusal mahkemelerin kıdem tazminatı verilmesine ilişkin red kararının gerekçesinin, başvuranın masumiyet karinesi hakkının ihlali olarak incelenip incelenemeyeceğinin tespit edilmesidir.
34. Mahkeme, iş mahkemesinin, 3 Temmuz 2003 tarihli kararında, başvuranın, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından eski Ceza Kanunu’nun 169. maddesine dayanılarak mahkûm edildiği gerekçesiyle başvuranın talebini reddettiğini gözlemlemektedir. Bu bağlamda Mahkeme, bu davanın, soruşturmaların sonlandırılmasıyla veya beraat kararıyla kapanan bir ceza davasının ardından verilen adli kararlarla ilgili davalardan farklılık gösterdiğini tespit etmektedir (aksi yönde bir karar için (a contrario) bk. Çelik (Bozkurt)/Türkiye, No. 34388/05, § 35, 12 Nisan 2011, Vassilios Stavropoulos/Yunanistan, No. 35522/04, § 40, 27 Eylül 2007 ve Teodor/Romanya, No. 46878/06, § 45, 4 Haziran 2013 ve daha önce anılan Allen, § 98). Somut olayda iş mahkemesi, kararında başvuranın, suçluluğunun yasal olarak tespit edilmesinden önce herhangi bir suçtan suçlu olduğu yönünde bir husus beyan etmemiştir; aslında iş mahkemesinin başvuranın tazminat talebini reddettiği tarihte, başvuran zaten daha önceden Devlet güvenlik mahkemesi tarafından mahkûm edilmiştir ve bu mahkûmiyet kararı kesinleşmiştir. İş mahkemesi, başvuranın kıdem tazminatı almaya yönelik talebinin reddedilmesini haklı çıkarmak amacıyla sadece bu sonucu yinelemiştir. Ayrıca başvuranın kıdem tazminatı almasını reddeden kararlar, kendi içerisinde suçluluğun bir tespitini teşkil ettikleri şeklinde algılanamaz (gerekli değişikliklerin uygulanması şartıyla bk. (mutatis mutandis), Matos Dinis/Portekiz (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 61213/08, 2 Ekim 2012 ve bu kararda yer alan atıflar).
35. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, başvuranın masumiyet karinesi ilkesinden yararlanma hakkının somut olayda ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
36. Dolayısıyla bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
C. Sözleşme’nin 14. Maddesinin İhlal Edildiği Hakkında
37. Başvuran, son olarak, yukarıda açıklanan şikâyetlerle birlikte, kendisinin mahkûm edildiği suçtan farklı suçlar isnat edilen kişilerin, tutuklanmalarına istinaden hizmet akitlerinin feshedilmesi durumunda kıdem tazminatı alabildiklerini gerekçe göstererek, ayrımcılığa maruz kaldığından şikâyet etmektedir.
Başvuran Sözleşme’nin 14. maddesini ileri sürmektedir, bu hüküm aşağıdaki gibidir:
‘‘ Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır. ’’
38. Hükümet, ulusal mahkemelerin kararlarının, Yargıtay’ın yerleşik içtihadına uygun olduğu kanısındadır. Hükümet ayrıca, kendisine göre, bahsedilen içtihadın başvuranla aynı durum içerisinde bulunan herkese uygulandığı sebebiyle, söz konusu ayrımın, ayrımcı nitelikte olmadığını ileri sürmektedir.
39. Burada Sözleşme’nin 14. maddesinin uygulanabilir olup olmadığı hususu söz konusudur. Aslında ihtilaf konusu olayların, Sözleşme’nin veya Protokollerinin normatif hükümlerinin en azından bir ya da birden fazlasının kapsamına girmemeleri durumunda, bu hüküm uygulanmamaktadır (Hämäläinen/Finlendiya [BD], No. 37359/09, § 107, AİHM 2014). Bununla birlikte, aşağıda belirtilen sebeplerle, şikâyetin her halükarda kabul edilemez bulunması sebebiyle, bu konunun ucu açık bırakılabilir.
40. Mahkeme, Sözleşme’nin 14. maddesinin somut olaya uygulanabilir olduğunu varsaysa bile, başvuranın bir terör örgütünün üyelerine yardım etmesi sebebiyle mahkûm edilmesinin, mahkemeler tarafından özellikle ciddi bir unsur olarak değerlendirilmiş olduğunu ve bu unsurun, başvurana kıdem tazminatı ödenmesine ilişkin talebin reddedilmesinin gerekçesi olduğunu gözlemlemektedir. Bu suçtan hüküm giyen herkesin, somut olayda söz konusu olan suçtan başka suçlar işlemiş olan diğer kişilere göre daha az lehte bir muameleye tabi tutulmuştur. Ayrıca ihtilaf konusu ayrım, faklı suç türleri arasında ve iç hukukun ulusal mahkemeler tarafından uygulandığı şekilde, bu suçlar için belirlediği ağırlığa göre düzenlenmiştir. Mahkeme, karşılaştırılabilir durumlarda bulunan kişiler arasında bir muamele farklılığı görülmediği kanısındadır. Dolayısıyla, Sözleşme’ye aykırı bir ayrımcılık yapıldığı sonucuna varmaya imkân verecek nitelikte herhangi bir delil unsuru bulunmamaktadır (gerekli değişikliklerin uygulanması şartıyla (mutatis mutandis) bk. Gerger/Türkiye [BD], No. 24919/94, § 69, 8 Temmuz 1999 ve Tanrıkulu ve Deniz/Türkiye, No. 60011/00, § 37, 18 Nisan 2006).
41. Sonuç olarak bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, Oybirliğiyle,
başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 31 Mart 2016 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy