AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 32053/20
Ramazan BAYTEMİR/Türkiye
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Pauliine Koskelo,
Frédéric Krenc,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla, 6 Haziran 2023 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan, 1959 doğumlu ve Gustavsburg’da ikâmet eden Türk vatandaşı Ramazan Baytemir’in (“başvuran”), 21 Temmuz 2020 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu 32053/20 no.lu başvuruyu,
Başvurunun, Türkiye temsilcisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ilişkin kararı,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
Gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
Dava, başvuranın kızının Ankara’da bir devlet hastanesinde vefat etmesiyle ilgilidir.Davanın Başlangıcı Başvuranın 17 yaşındaki kızı Aysel Baytemir, 12 Ekim 2008 tarihinde, Gazi Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırılmıştır. Aysel Baytemir, öksürük ve yüksek ateşten şikâyet etmiştir. Doktorlar, ilgiliye ilaç reçete etmişlerdir. Aynı gün saat 23.00 sularında, ilgilinin durumu kötüleşmiştir. Aysel Baytemir, akut bir solunum sıkıntısı nedeniyle yoğun bakım ünitesine alınmış ve entübe edilmiştir. Yapılan tedaviler Aysel Baytemir’in sağlık durumunu iyileştirmeye imkân vermemiştir. İlgili, 2 Kasım 2008 tarihinde yoğun bakım ünitesinde vefat etmiştir.Somut Olayda Başlatılan YargılamalarTam Yargı Davası Başvuran, 29 Kasım 2009 tarihinde, maruz kaldığını belirttiği manevi zarara ilişkin tazminat ödenmesi amacıyla Gazi Üniversitesi Rektörlüğüne hizmet kusuru nedeniyle ön tazminat talebinde bulunmuştur. Rektörlük, talebi reddetmiştir. Rektörlük, sağlık personelinin herhangi bir hizmet kusuru işlemediği ve modern tıbbın tüm tedavilerinin hastaya uygulandığı kanaatine varmıştır. Başvuran, 18 Ocak 2010 tarihinde, kızının Gazi Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servis doktorları tarafından işlenen ağır hizmet kusuru sebebiyle vefat ettiğini ileri sürerek Ankara İdare Mahkemesi nezdinde tam yargı davası açmıştır. Başvuran, maruz kaldığını belirttiği manevi zararın tazmin edilmesi bağlamında 250.000 Türk lirası (yaklaşık 125.000 avroya eşdeğer) talep etmiştir. İdare Mahkemesi, Aysel Baytemir’in ölümünün hastaneye kabul edildikten sonra işlenen haksız eylemlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığına karar verilmesi için Adli Tıp Kurumunu görevlendirmiştir. İhtisas kurulu, kızının tıbbi hata mağduru olduğunu iddia eden başvuranı dinlemiştir. Aysel Baytemir’in tıbbi dosyasını inceledikten sonra, ihtisas kurulu, 15 Ekim 2010 tarihinde bir rapor sunmuştur. Söz konusu raporda, ihtisas kurulu, özellikle aşağıdaki sonuçlara varmıştır:“Hastanın tıbbi dosyasında, hipotiroidi, ağır mental retardasyonu bulunan ilgilinin, 12 Ekim 2008 tarihinde, acil servise kabul edildiği sırada yüksek ateş, taşikardi ve takipneden mustarip olduğu belirtilmiştir. İlgili aynı zamanda, bir gün önce, epilepsi nöbeti geçirmiştir. Doktorlar, idrar yolu enfeksiyonu ve aspirasyon pnömonisi ön tanılarını koymuşlardır. Tıbbi bir tedavi uygulanmış ancak hasta, 2 Kasım 2008 tarihinde, yoğun bakım ünitesinde hayatını kaybetmiştir.
İç organlardaki değişiklikler otopsi ile incelenmemesine rağmen, mevcut tıbbi verilerden, Aysel Baytemir’in ölümüne sepsise ve akut solunum sıkıntısına yol açan aspirasyon pnömonisi komplikasyonlarının sebep olduğu anlaşılmaktadır.
Hastanın çektirdiği röntgen görüntüleri tıbbi dosyada bulunmamaktadır ancak acil servise kabul edildiği sırada gerçekleştirilen tetkiklerin ve biyolojik analiz sonuçlarının incelenmesi, ilgilinin hastaneye yatışının, yapılan konsültasyonların, nöbet geçirdikten sonra kendisine uygulanan tedavinin, tabi tutulduğu tıbbi gözetimin ve yapılan tedavilerin, tıp kurallarına uygun olduğu sonucuna varmaya imkân vermektedir.”
İdare Mahkemesi, 17 Ekim 2011 tarihinde, Adli Tıp Kurumunun bilirkişi raporuna dayanarak, Aysel Baytemir’in ölümünden idarenin sorumlu tutulmasına yol açabilecek herhangi bir kusurun bulunmadığı sonucuna varmış ve sonuç olarak başvuranın davasını reddetmiştir. Danıştay, 25 Şubat 2014 tarihinde, başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusu sonrasında, İdare Mahkemesinin verdiği kararın usul kurallarına ve yasal hükümlere uygun olduğu kanaatine varmış ve ilgilinin talebini reddetmiştir.Diğer Yargılamalara) Ceza Soruşturması
Başvuran, farklı tarihlerde, Gazi Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesindeki doktorlar hakkında birçok şikâyette bulunmuştur. Söz konusu şikâyetlerin hedefinde bulunan personelin kamu görevlisi olması sebebiyle Savcılık, Rektörlükten, ilgili doktorlar hakkında kovuşturma yapma izni talep etmiştir. Yükseköğretim Kurulu, bilirkişi raporunu sunmuştur. Rektörlüğün doktorlar hakkında bir ceza soruşturmasının başlatılması için izin verilmesine gerek olup olmadığına karar vermesine dayanak oluşturan söz konusu raporda üç tıp profesörünün imzası bulunmaktaydı. Raporu düzenleyenler, başvuranın sorumlu olduğu iddia edilen doktorlar hakkında herhangi bir eylemde bulunmadıklarından şikâyet ettiği eski rektörler ve dekanlar ile ilgili olarak, ilgililerin olayı soruşturmak üzere gerçekten uzman doktorlar görevlendirdiklerini (aynı zamanda bk. aşağıda 23-25. paragraflar) ve yürütülen araştırmaların, hastaya konulan teşhisin, uygulanan ilaç tedavisinin ve tamamlanan diğer tıbbi eylemlerin mesleki uygulama kurallarına uygun olduğunu tespit etmeye imkân verdiğini gözlemlemişlerdir. Raporu düzenleyenler, başvuranın doktorları suçladığı ölümcül doz aşımı varsayımıyla ilgili olarak, herhangi bir objektif unsur ile desteklenmeyen basit iddialar söz konusu olduğu sonucuna varmışlardır. Başvuranın, doktorların kendisine göre Aysel Baytemir’in ölümüne sebep olan olay ve olguların gerçekliğine aykırı ve taraflı raporlar düzenledikleri yönündeki iddialarına ilişkin olarak, bilirkişiler, söz konusu raporlarda herhangi bir ihmal, hatalı değerlendirme veya bilimsel gerçeklere aykırı inceleme yapılmadığını gözlemlemişlerdir. Bu tespitlere dayanan Yükseköğretim Kurulu, söz konusu doktorlar hakkında bir ceza soruşturmasının başlatılmasına izin verilmesi için yeterli aleyhte delillerin bulunmadığı sonucuna varmıştır. Danıştay, 27 Aralık 2018 tarihinde, söz konusu kararı onamıştır.b) İdari Soruşturma
Rektörlük, 26 Temmuz 2012 tarihinde, Aysel Baytemir’in ölümüne ilişkin olası sorumlulukların tespit edilmesi amacıyla bir soruşturma açılmasına karar vermiştir. Bir nörolog, bir iç hastalıkları uzmanı ve bir göğüs hastalıkları uzmanı, Aysel Baytemir’in tıbbi dosyasını incelemişlerdir. Uzmanlar, 27 Eylül 2012 tarihinde raporlarını sunmuşlardır. Uzmanlar, hastanın acil servise gelmeden önce aspirasyon pnömonisi belirtisi gösterdiği, uygulanan tıbbi tedavinin eksiksiz olduğu, kullanılan ilaç dozunun uygun olduğu ve akciğer röntgen filmlerinin kasten imha edildiğine dair herhangi bir delilin bulunmadığı kanaatine varmışlardır. Uzmanlar, dosyanın, suçlanan doktorların mesleki ihmaller sonucu başvuranın kızının ölümüne sebep olduklarına dair haklarında şüphelenilmesini sağlayacak yeterli herhangi bir unsur içermediği sonucuna varmışlardır.c) Disiplin Soruşturması
Rektörlük, 12 Mart 2013 tarihinde, bir disiplin soruşturması açılmasına karar vermiş ve bu soruşturmanın sonucunda, tıbbi hata olmaması nedeniyle, sağlık personeli hakkında disiplin soruşturmalarının açılmasına gerek olmadığına karar verilmiştir.Anayasa Mahkemesi Nezdinde Yapılan Bireysel Başvuru Başvuran, 27 Ocak 2015 tarihinde, özelikle kızının yaşam hakkının ihlal edildiğinden ve idare mahkemeleri tarafından tazminat talebinin reddedilmesi nedeniyle adil yargılanma gerekliliklerine uyulmadığından şikâyetçi olmak için Anayasa Mahkemesi nezdinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, 19 Kasım 2019 tarihinde karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, dosyanın birçok tıbbi bilirkişi raporu içerdiğini belirtmiş ve bilirkişilerin, Aysel Baytemir’in tıbbi dosyasında yer alan tıbbi bilgilere ve belgelere dayanarak vardıkları sonuçların doğruluğu hususunda karar verme görevinin kendisine ait olmadığını hatırlatmıştır. Anayasa Mahkemesi, başvuranın kızının epileptik bir nöbetten sonra hastaneye gittiğini ve bu nöbet sırasında pulmoner aspirasyon olduğunu ve bu olayın komplikasyonlara yol açan aspirasyon pnömonisine neden olduğunu gözlemlemiştir. Ardından Anayasa Mahkemesi, hastanın takibinin ve kendisine uygulanan tedavilerinin tıbbi kurallara uygun olduğunu tespit ettiğine karar vermiştir. Öte yandan, Anayasa Mahkemesine göre, akciğer röntgen filmlerinin tıbbi dosyada bulunmamasının, adli bilirkişi raporları üzerinde herhangi bir etkisi olmamıştır zira mevcut diğer tıbbi bilgiler ve veriler, bilirkişilerin konulan teşhisi doğrulamasına imkân vermiştir. Anayasa Mahkemesi, Sözleşme’nin 2. maddesine tekabül eden Anayasa’nın 17. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. Başvuran, 12 Aralık 2018 tarihinde, Anayasa Mahkemesine yeniden bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, başvuranın Ankara Cumhuriyet Savcılığı nezdinde yeni bir şikâyette bulunduğunu ve ilgilinin bu kez Gazi Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesini, kendisine göre nozokomiyal enfeksiyonundan kaynaklandığını iddia ettiği kızının ölümünden sorumlu olmakla suçladığını gözlemlemiştir. Anayasa Mahkemesi, daha önce idare mahkemeleri önünde ileri sürülmemiş yeni bir iddianın söz konusu olduğu kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesi, 27 Ocak 2021 tarihli bir kararla, başvuranın mevcut hukuk yollarının tamamını kullanmadığı gerekçesiyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Başvuran, Sözleşme’nin 1, 2, 3 ve 6. maddelerini ileri sürerek, kızının tıbbi bir hatanın kurbanı olduğunu iddia etmekte ve kızının ölümünden sorumlu tuttuğu sağlık personelinin yararlandığı iddia edilen cezasızlıktan üzüntü duymaktadır.MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
Mahkeme, Hükümetin başvuranın iddiasına itiraz ettiğini ve özellikle başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatine vardığını gözlemlemektedir. Mahkeme, Hükümetin görüşlerine cevaben, başvuranın iddialarını yinelediğini ve özellikle, kendi ifadesine göre kızının tıbbı hataların kurbanı olduğunu kanıtlayan tıbbi verilerin yorumlanmasını önerdiğini tespit etmektedir. Mahkeme, başvuruyu yalnızca Sözleşme’nin 2. maddesi açısından inceleyecektir. Tıbbi ihmal iddiaları çerçevesinde, Devletlerin esasa ilişkin pozitif yükümlülükleriyle ve sağlık alanında Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan usuli yükümlülük ile ilgili genel ilkeler için, Mahkeme, Lopes de Sousa Fernandes/Portekiz ([BD], no. 56080/13, §§ 185-196 ve 214-221, 19 Aralık 2017) kararına atıfta bulunmaktadır. İlk olarak, Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönü açısından, Mahkeme, somut olayda öncelikle, Aysel Baytemir’in ölümüne kasten sebebiyet verildiğine dair herhangi bir unsurun bulunmadığını kaydetmekte ve bu ölümün meydana geldiği koşulların, bu yönde bir şüphe doğuracak nitelikte olmadığını gözlemlemektedir. Bununla birlikte Mahkeme, başvuranın özü itibariyle kızının, hastanede kaldığı süre boyunca meydana gelen tıbbi bir hatanın ve ihmallerin yol açtığı çeşitli sonuçlar sebebiyle hayatını ettiğini ileri sürdüğünü kaydetmektedir. Buna karşılık, ilgili, mevcut davaya ilişkin koşullarda, kendi ifadesine göre hastaneye atfedilebilir tıbbi bir hata ve eksikliklerin, Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında Devlete doğrudan sorumluluk yükleyebilecek nitelikte olduğunu ileri sürse de Mahkeme, ulusal mahkemelerin dayandıkları tıbbi bilirkişi raporlarının sonuçlarının tıbbi bir ihmalle uyumlu olmadığını tespit etmektedir. Mahkeme bu bağlamda, incelemesine sunulan koşulları yalnızca sahip olduğu bilgi ve imkânlar bakımından değerlendirebileceğini ve keyfilik ya da açık hata haricinde, yetkili ulusal makamlar tarafından varılan fiili tespitleri değerlendirmekle görevli olmadığını hatırlatmaktadır. Bu bilhassa, tanımı gereği konuyla ilgili özel ve derin bir bilgi gerektiren bilimsel bilirkişi incelemeleri için geçerli olmaktadır (Počkajevs/Letonya (k.k.), no. 76774/01, 21 Ekim 2004). Mahkeme, ulusal mahkemelerin dayandıkları bilirkişi tespitlerinde keyfi olan veya açıkça makul olmayan herhangi bir unsur görmemektedir. Dolayısıyla, Mahkemenin iç hukukta karar verilen ve doktorların bir teşhis hatası yaptığı veya hastanın sağlık durumuna uygun olmayan ilaç reçete edildiği varsayımını ortadan kaldıran tıbbi bilirkişi sonuçlarından uzaklaşmasına imkân veren herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Mahkeme, tıbbi ihmal iddiaları çerçevesinde, tıbbi tedavi ile ilgili Devletlerin üzerine düşen esasa ilişkin pozitif yükümlülüklerin, kural koyma, yani ister özel ister devlet olsun, hastanelerinin, hastaların yaşamlarını korumak için uygun tedbirleri almasını zorunlu kılan etkin bir düzenleyici çerçeve hazırlama görevi ile sınırlı olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes kararı, § 203). Yukarıda belirtilen hususlar dikkate alındığında, Mahkeme, yürürlükte olan düzenleyici çerçevenin, Devletin başvuranın kızının yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğini ortaya koymadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönü kapsamında başvuran tarafından ileri sürülen şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır. İkinci olarak, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönü açısından, Mahkeme, başvuranın haklarını ileri sürmesi için ulusal mahkemeler nezdinde birçok dava açabildiğini tespit etmektedir. Mahkeme, “tıbbi ihmal” iddialarına ilişkin olarak, Sözleşme’nin 2. maddesinin amaçları doğrultusunda, bir cezai hukuk yolunun muhakkak gerekli olmadığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes kararı, §§ 215 ve 232; sağlık hizmetlerine atfedilebilir kusurun basit bir tıbbi ihmalin ötesine geçtiği davalar ile ilgili olarak, Mehmet Şentürk ve Bekir Şentürk/Türkiye, no. 13423/09, AİHM 2013, Asiye Genç/Türkiye, no. 24109/07, 27 Ocak 2015 ve Aydoğdu/Türkiye, no. 40448/06, 30 Ağustos 2016 kararları ile karşılaştırınız). İlke olarak, Türk hukukunda, başvurana sunulan en uygun yol olan tazminat davası ile ilgili olarak (Karakoca/Türkiye (k.k.), no. 46156/11, 21 Mayıs 2013 ve Bilsen Tamer ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 60108/10, § 45, 26 Ağustos 2014), Mahkeme, söz konusu davanın idare mahkemeleri nezdinde yürütüldüğünü, Adli Tıp Kurumu İhtisas Kuruluna göre, Aysel Baytermir’i tedavi etmek için müdahalede bulunan doktorlara atfedilebilecek herhangi bir hata veya ihmalin bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddedilmesiyle sonuçlandığını ve son olarak, bu kararın Danıştay tarafından onandığını gözlemlemektedir (bk. yukarıda 9-14. paragraflar). İç hukukta öngörülen söz konusu koruma mekanizmasının uygulamada etkin bir şekilde işlemesiyle ilgili olarak, Mahkeme, mahkemelerin dayandıkları bilirkişi raporunun Adli Tıp Kurumunun bilirkişi heyeti tarafından hazırlandığını tespit etmektedir. Mahkeme, 2659 sayılı ve 14 Nisan 1982 tarihli Kanun ile kurulmuş ve Adalet Bakanlığına bağlı bir kamu kurumu olan Adli Tıp Kurumunun bağımsızlığını (söz konusu içtihadın gereklilikleri için bk. yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes, § 217) ve yetkilerini sorgulamaya imkân veren herhangi bir unsurun bulunmadığı kanaatine varmaktadır. Bilimsel raporu, kapsamlı olarak hazırlanmış ve desteklenmiş olup, gerekçeli sonuçlar içermekteydi. Bu raporda, başvuranın kızının ölümünün meydana geldiği koşullara ışık tutmaya imkân veren başlıca unsurların tamamı ele alınmıştır. Başvuran tarafından suçlanan doktorların herhangi bir sorumluluğunu açıkça bertaraf eden söz konusu raporun yeterince gerekçelendirilmiş olmasını göz önünde bulundurarak, Mahkeme, iç hukuktaki yargılamanın yeterince kapsamlı olduğu sonucuna varmaktadır. Dahası, yargılamanın karmaşıklığı dikkate alındığında, söz konusu yargılama makul bir süre içinde tamamlanmıştır (bu içtihadın gereklilikleri için bk. yukarıda anılan Lopes de Sousa Fernandes, § 218). Yukarıda belirtilen hususlar dikkate alındığında, Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönü kapsamında başvuran tarafından ileri sürülen şikâyetler de açıkça dayanaktan yoksundur ve bu şikâyetler, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, ardından 29 Haziran 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Egidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan