AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 45222/15
Dilek BIDIK / TÜRKİYE
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani,
ve İkinci Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, 22 Kasım 2016 tarihinde, Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) heyeti, yukarıda belirtilen 27 Ağustos 2015 tarihli başvuruyu dikkate alarak gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından, aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY
1. Başvuran Dilek Bıdık, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup, 1969 doğumludur ve Manisa’da ikamet etmektedir.
A. Davanın Koşulları
2. Davaya konu olaylar, başvuran tarafından ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. Başvuran, 1994 yılından beri lise öğretmeni olarak çalışmaktadır. Başvuran, 2004 yılında, bir devlet lisesinin müdürü olarak atanmıştır. Bu tarihten 12 Eylül 2014 tarihine kadar, art arda farklı liselerde müdür olarak görevlendirilmiştir.
4. Milli Eğitim Temel Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair 6528 Sayılı Kanun, 1 Mart 2014 tarihinde, Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Bu kanunun 22. maddesi, okul veya kurum müdürlerinin görev süresini dört yılla sınırlandırmıştır. Aynı kanunun 25. maddesinin 8. fıkrası uyarınca, okul veya kurum müdürü olarak görev yapan kişilerin görevi, 2013-2014 ders yılının bitimi itibarıyla başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer.
5. Başvuran, 12 Eylül 2014 tarihinde, 6528 sayılı Kanun’un kabul edilmesinin ardından, bu kanun gereğince, dört yıldan uzun süredir görev yaptığı Şehzadeler Anadolu Lisesi müdürlüğü görevinden ayrılmış ve aynı lisede öğretmen olarak çalışmaya devam etmiştir.
B. İlgili İç Hukuk ve Uygulaması
6. Anayasa’nın 152. maddesinin 4. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
‘‘Anayasa Mahkemesinin işin esasına girerek verdiği red kararının, Resmî Gazetede yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe, aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunulamaz.’’
7. Anayasa’nın 152. maddesinin 4. fıkrası, Anayasa Mahkemesi tarafından verilmiş bir kararın ardından on yıl geçmedikçe, Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla yeni bir başvuruda bulunulmasına engel olsa da, şahıslar, Anayasa’ya uygun olduğuna hükmedilmiş bu türden kanunlar gereğince verilen bireysel kararlara karşı bireysel başvuruda bulunabilirler. Öte yandan Anayasa Mahkemesi, evlendikten sonra sadece genç kızlık soyadını kullanma talebinde bulunan bir kadının, talebinin yetkili makamlar tarafından reddedilmesine ilişkin bir davada, kişisel hakların ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Sevim Akat Eksi, no. 2013/2187, 19 Aralık 2013), bununla birlikte Anayasa Mahkemesi, daha önce 10 Mart 2011 tarihli bir kararıyla, söz konusu hükmün Anayasa’ya uygun olduğuna karar vermiştir (21 Ekim 2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan E. 2009/85, K. 2011/49 sayılı karar).
8. 6528 sayılı Kanun tarafından 1 Mart 2014 tarihinde yapılan değişiklikten önce 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 37. maddesinin 8. fıkrası aşağıdaki gibidir:
‘‘ 8) Okul ve kurum müdürleri; yazılı ve/veya sözlü olarak yapılacak okul veya kurum müdürlüğü sınavında başarılı olmak kaydıyla, hizmet süreleri, performans ve yeterlikleri dikkate alınarak il millî eğitim müdürünün teklifi üzerine vali tarafından atanır. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenir. (...) ’’
9. 1 Mart 2014 tarihli 6528 sayılı Kanun’un 25. maddesinin 8. fıkrasıyla değiştirilen 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 37. maddesinin 8. fıkrası aşağıdaki gibidir:
‘‘ 8) Okul ve kurum müdürleri; yazılı ve/veya sözlü olarak yapılacak okul veya kurum müdürlüğü sınavında başarılı olmak kaydıyla, hizmet süreleri, performans ve yeterlikleri dikkate alınarak il millî eğitim müdürünün teklifi üzerine vali tarafından atanır. (...) ’’
10. Ayrıca, 6528 sayılı Kanun’un 25. maddesi tarafından 652 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’ye bir geçiş hükmü eklenmiştir:
‘‘ Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla halen Okul ve Kurum Müdürü, Müdür Başyardımcısı ve Yardımcısı olarak görev yapanlardan görev süresi dört yıl ve daha fazla olanların görevi, 2013-2014 ders yılının bitimi itibarıyla başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer. Görev süreleri dört yıldan daha az olanların görevi ise bu sürenin tamamlanmasını takip eden ilk ders yılının bitimi itibarıyla başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer.’’
11. Anayasa Mahkemesi, 121 milletvekili tarafından yapılan bir başvuruya müteakip olarak, 6528 sayılı Kanun’un Anayasa’ya uygunluğunu incelemiştir. Anayasa Mahkemesi, 24 Temmuz 2015 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 13 Temmuz 2015 tarihli kararıyla, oybirliğiyle, söz konusu hükümlerin Anayasa’ya uygun olduğuna karar vermiştir. Kararın gerekçe kısmında, aşağıdaki değerlendirmelerde bulunulmuştur:
‘‘ 130. (...) Devlet Memurları Kanunu’nun ‘‘İkinci görev verilebilecek memurlar ve görevler’’ başlıklı 88. maddesinde yer alan, öğretmenlere, asıl görevlerinin yanında okul (...) müdürlüğü, (...) görevlerinin ikinci görev olarak yaptırılabileceği hükmünden de anlaşıldığı üzere, söz konusu yöneticilik görevleri, ikinci görev olup öğretmenlerin bu görevlerle görevlendirilmesi suretiyle yerine getirilmektedir.
131. Kuralda, okul ve [kurum] yöneticiliği görev süresi dört yıl olarak öngörülmüştür. Kadrolu bir görev olmayan, ikinci görev niteliği taşıyan okul ve kurum yöneticiliği görevlerinin, belirli bir süre ile sınırlandırılması, ‘‘yasamanın genelliği ilkesi’’ uyarınca kanun koyucunun bu konudaki takdirini yansıtmakta olup, bu görevlerin sınırsız olarak yapılmasını zorunlu kılan anayasal bir düzenleme bulunmamaktadır. Aynı şekilde, yöneticilik görevinin ikinci görev olduğu ve asıl görevin öğretmenlik olduğu göz önüne alındığında, öngörülen süre sonunda ilgililerin öğretmenlik görevine dönmelerinin, bir hak kaybı olarak kabulü de mümkün değildir. Kaldı ki, okul ve kurum yöneticiliği için öngörülen dört yıllık sürenin sonunda mevcut yöneticilerin yeniden görevlendirilebilme olanağı da bulunmaktadır, (...).
140. İkinci görev olan yöneticilik görevi sona erdiğinde asıl görevi olan öğretmenlik görevine dönen kişiler yönünden, yöneticilik görevinin atama ve terfi yönünden kazanılmış hak oluşturduğu söylenemez. (...)
142. Okul ve [kurum] yöneticiliği, kadrolu bir görev olmadığından bu görevler yönünden farklı bir maaş öngörülmemekte, ancak okul ve kurum yöneticilerine fiilen derse girmeseler de belirli bir saat karşılığında ek ders ücreti ödenmektedir. Ek ders ücretleri, kural olarak fiilen derse girmenin karşılığı olduğundan, bu ücretin yöneticilik görevi sona eren kişi bakımından kazanılmış hak olduğu söylenemez.
143. Bu durumda, (...) [ilgili kişilerin] kazanılmış hakları ihlal eden bir müdahale de söz konusu değildir. (...)
12. Danıştay, 9 Nisan 2015 ve 14 Ekim 2015 tarihleri arasında kabul ettiği birçok kararında (diğer kararlar arasında bk. E. 2014/9028 – K. 2015/4061, E. 2014/9009 – K. 2015/4060, E. 2015/4897 – K. 2015/7964), eski okul [veya kurum] müdürleri tarafından 6528 sayılı Kanun kapsamında alınan tedbirlere karşı açılan iptal davalarının esası hakkında karar verme yetkisi bulunmadığına ilişkin idare mahkemesi kararlarını bozmuştur. Danıştay, bozma gerekçelerinde, bu müdürlerin görevlerine doğrudan bir kanunla son verilmiş olsa da, idarenin, söz konusu kanunun icra edilmesi amacıyla söz konusu itirazlar hakkında bireysel bir idari işlem gerçekleştirmesi gerektiğini ifade etmiştir. Danıştay’ın nazarında, bu türden idari işlemler, kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince, adli bir denetime tabi tutulmuştur. Sonuç olarak Danıştay, idare mahkemelerinin söz konusu davaların esası hakkında karar verme yetkilerinin bulunduğu kanaatine varmıştır. Bu davalar, idare mahkemesi önünde halen derdesttir.
ŞİKÂYETLER
13. Başvuran, Sözleşme’nin 6. ve 13. maddelerini ileri sürerek, okul müdürlüğü görevinin sonlandırılmasına ilişkin haklarını ileri sürmek için mahkemeye erişim hakkının bulunmadığından şikayet etmektedir. Başvuran, görevinin, herhangi başka bir işlem yapılmasını gerekli görmeyen bir kanunun doğrudan uygulanmasıyla sonlandırıldığını ve görevinin sonlandırılmasına ilişkin kararın, bir mahkeme tarafından, yani Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmesini talep etme imkanından tamamen yoksun bırakıldığını belirtmektedir. Başvuran özellikle, Anayasa Mahkemesi’nin 13 Temmuz 2015 tarihli kararının ardından, söz konusu kararın yayımlanmasından itibaren on yıllık bir süre boyunca bu kanunun Anayasa’ya uygunluğu hakkında itirazda bulunulamayacağını ileri sürmektedir.
Başvuran, özellikle Sözleşme’nin 14. maddesi ile birlikte İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Avrupa Sosyal Şartını ileri sürerek, bir kanunun doğrudan uygulanmasıyla görevine son verilmesinin, özel hayatı ve maddi durumu üzerinde olumsuz etkileri olduğunu ve ayrıca bu durumun sendikal bir ayrımcılık teşkil ettiğini iddia etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
14. Başvuran, Meclis tarafından kabul edilen bir kanunun doğrudan uygulanmasının, kendisinin şikâyetlerini bir mahkeme önünde ileri sürmesini engellediğini iddia etmektedir. Başvuran, özellikle söz konusu kanunun uygulanmasıyla lise müdürlüğü görevinin sonlandırılmasının doğurduğu olumsuz etkilerinden şikâyet etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 6., 13. ve 14. maddelerinin ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ile Avrupa Sosyal Şartının bazı maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
15. Mahkeme Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, kendisine, ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından ve iç hukuktaki nihai kararın verildiği tarihten itibaren altı ay içerisinde başvurulabileceğini, zira ilgilinin, etkin ve yeterli olduğu görünen iç hukuk yollarını olağan şekilde kullanmış olması gerektiğini hatırlatmaktadır (Moreira Barbosa/Portekiz (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 65681/01, AİHM 2004‑V (extraits)). Bir başvuru yolunun etkin niteliğe sahip olduğu sonucuna varılabilmesi için, şikayet edilen durumu doğrudan telafi edebilmesi ve makul başarı olanakları sunabilmesi gerekmektedir. Bununla birlikte, açıkça başarısızlığa mahkûm olmayan belirli bir başvuru yolunun, makul başarı olanakları sunmasına ilişkin şüpheler duyulması, tek başına, söz konusu yolların kullanılmamasını haklı gösterecek bir sebep teşkil etmez (Vučković ve diğerleri (ilk itiraz) [BD], no. 17153/11 ve 29 diğer başvuru, § 71, 25 Mart 2014).
16. Mahkeme, somut olayda öncelikle, başvuranın ulusal mahkemelere başvurmadan önce Anayasa Mahkemesi’ne başvurduğunu tespit etmektedir. Başvuran, bu eksikliği haklı göstermek amacıyla, özellikle ihtilaf konusu tedbirin -Anayasa’ya uygun olduğuna hükmedilmiş- bir kanundan kaynaklandığını ve bu kanuna itiraz etmek için etkin bir başvuru bulunmadığını gerekçe göstererek, Anayasa Mahkemesi’nin 13 Temmuz 2015 tarihli kararına dayanmaktadır. Başvuran, özellikle Anayasa’nın 152. maddesinin 4. fıkrasına atıfta bulunmaktadır. Bu hükme göre; Anayasa Mahkemesi’nin, esas incelemesinin ardından, yasal bir hükme karşı yapılan Anayasaya aykırılık başvurusunu reddetmesi durumunda, yeniden aynı hükme karşı bir aykırılık başvurusu, Anayasa Mahkemesi’nin red kararının Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten ancak on yıl sonra yapılabilmektedir (yukarıdaki 6. paragraf).
17. Mahkeme, bu değerlendirmeye katılmamaktadır. Mahkeme, öncelikle başvuranla aynı durumda bulunan birçok kişinin, şikayet edilen tedbir kararlarına karşı idare mahkemeleri önünde iptal davası açmış olduğunu dikkate almaktadır. İdare mahkemeleri, bu başvuruların esasını inceleme yetkilerinin olmadığına karar vermiş olsalar da, Danıştay’ın, kuvvetler ayrılığı ilkesi uyarınca, söz konusu mahkemelerin başvuruların esasını incelemeleri gerektiği kanısına vararak, bu kararları bozduğunun gözlemlenmesi gerekmektedir (yukarıdaki 12. paragraf). Mahkeme, halen ulusal mahkemeler önünde derdest olan bu başvuruların sonucuyla ilgili yorum yapamaz. Mahkeme bununla birlikte, ilgili dönemde başvuranın taleplerini ileri sürebilmesi için idari hukuk yolunun etkin olarak erişilebilir olmadığının ispat edilmediğini tespit etmektedir.
18. Mahkeme diğer taraftan, Hasan Uzun/Türkiye kararında (no. 10755/13, 30 Nisan 2013), Türkiye Anayasa Mahkemesi önünde uygulanan yeni bireysel başvuru yolunun temel yönlerini inceledikten sonra, bu yeni başvuru yolunun Sözleşme’ye ilişkin şikâyetlerin giderilmesi için olanak sunmadığını belirtmeye imkân verecek herhangi bir unsur bulunmadığı kanaatine vardığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, bu korumanın sınırlarını ölçme görevinin, mağdur olduğunu iddia eden kişiye düştüğünü sonucuna varmıştır (daha önce anılan karar Hasan Uzun, § 69).
19. Mahkeme, Yüksek Mahkeme’nin daha önce bir Anayasa’ya aykırılık başvurusu kapsamında bu kanunun Anayasa’ya aykırı olup olmadığını incelediği ve Anayasa’ya uygun olduğuna karar verdiği gerekçesiyle, Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yolunun etkin olmadığı kanaatine varan başvuranın itirazını dikkate almaktadır. Başvurana göre, Anayasa’nın 152. maddesinin 4. fıkrası bakımından, Anayasa Mahkemesine başvurmak, makul başarı olanakları sunmamaktadır. Hâlbuki Mahkeme, ilgili tarafından Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuş olması durumunda, bu başvurunun sonuçsuz kalacağı konusunda ikna olmamıştır. Aslında Yüksek Mahkeme’nin, Anayasa’ya uygunluk başvurusu kapsamında, bir kanunun Anayasa’ya uygunluğu hakkında karar vermesi, kişilerin, bu türden hükümler gereğince yapılan bireysel işlemlere karşı bu mahkeme önünde bireysel başvuruda bulunmaları için engel teşkil etmemektedir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi’nin çalışması, Anayasa’nın 152. maddesinin 4. fıkrasının, bireysel başvuruda bulunulmasına değil, sadece yeniden Anayasa’ya aykırılık başvurusunda bulunulmasına engel olduğunu göstermektedir (yukarıdaki 7. paragraf).
20. Mahkeme, yukarıda sıralanan hususlar göz önüne alındığında, yukarıda incelenen iki hukuk yolunun başvuran için erişilebilir olmadığının ve şikâyetleri konusunda kendisine makul bir başarı beklentisi sunmaya elverişli olmadığının tespit edilmediği kanaatine varmaktadır. Temel hakların kanunlarla korunduğu bir hukuk düzeninde, bu korumanın kapsamını değerlendirme görevi, şikâyetçi olan kişiye aittir, ilgilinin, ulusal mahkemelere, bu hakların değiştirilmesi için imkân vermesi gerekmektedir (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis), yukarıda anılan Vučković ve diğerleri, § 84). Mahkeme, açıkça başarısızlığa mahkûm olmayan belirli bir başvuru yolunun, makul başarı olanakları sunmasına ilişkin şüpheler duyulmasının, tek başına, söz konusu yolların kullanılmaması için geçerli bir sebep teşkil etmediğini tekrar etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranı, Türk Hukuku tarafından kendisine sunulan iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünden muaf tutabilecek özel bir koşul görmemektedir. Bu şartlarda Mahkeme, başvuranın, ulusal mahkemelere, Sözleşme tarafından kurulan koruma mekanizmasındaki temel görevlerini yerine getirme imkânı sunmak amacıyla üzerine düşeni yapmadığı ve Mahkeme’nin görevinin bu bağlamda ulusal mahkemelere göre ikincil nitelikli olduğu kanaatindedir (yukarıda anılan Vučković ve diğerleri, § 90).
21. Dolayısıyla başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları gereğince, iç hukuk yolları tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
başvurunun kabul edilemez olduğuna
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 15 Aralık 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy