AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 32471/06
Mustafa BENLİ / Türkiye
Başkan
Robert Spano,
Yargıçlar
Paul Lemmens,
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 20 Şubat 2018 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 15 Nisan 2005 tarihli yukarıda belirtilen başvuruyu ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri göz önünde bulundurarak gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Mustafa Benli, 1971 doğumlu Türk vatandaşı olup, İstanbul’da ikamet etmektedir. Mahkeme önünde, aynı şehirde avukatlık yapan G. Tuncer tarafından temsil edilmiştir.
2. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
3. Başvurunun kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
4. Başvuran 1999 senesinde, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından, eski Ceza Kanunu’nun (“eski TCK”) silahlı örgüte üye olmayı cezalandıran 168. maddesi uyarınca on iki yıl altı ay hapis cezasına mahkûm edilmiştir.
5. Türkiye Büyük Millet Meclisi 26 Eylül 2004 tarihinde, 12 Ekim 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan yeni Ceza Kanunu’nu (“yeni TCK”) kabul etmiştir. Yeni TCK’nın yürürlüğe giriş tarihi ilk başta 1 Nisan 2005 olarak belirlenmiş; daha sonrasında 1 Haziran 2005 olarak değiştirilmiştir. Bu tarihten beri, silahlı örgüte üye olma suçu, eski TCK’nın 168. maddesinde öngörülen cezaya kıyasla daha hafif bir ceza öngören yeni TCK’nın 314. maddesiyle düzenlenmektedir.
6. Başvuran 13 Ekim 2004 tarihinde, yeni TCK’nın 314. maddesinin lehte olan hükümleri göz önünde bulundurularak cezasının gözden geçirilmesi talebinde bulunmuştur.
7. 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun, 4 Kasım 2004 tarihinde Meclis tarafından kabul edilmiştir. Söz konusu Kanun uyarınca, hakkında kesinleşmiş mahkûmiyet kararı olan ve yeni Kanun’a göre öngörülen cezanın üzerinde ya da bu cezaya eşit bir tutukluluk süresine maruz kalmış olan kişiler, mahkeme kararıyla, cezalarının infazının ertelenmesinden yararlanabilirler. Bu Kanun, 13 Kasım 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
8. Ankara Ağır Ceza Mahkemesi 19 Kasım 2004 tarihinde, 5252 sayılı Kanun’a dayanarak başvuranın talebini incelemiş ve verilen cezayı yeni TCK’nın 314. maddesi ışığında gözden geçirdikten sonra ilgilinin salıverilmesine karar vermiştir.
9. Aynı günün akşamı, başvuran cezaevinden ayrılmıştır. Ancak hakkında birkaç tutuklama müzekkeresi bulunduğu gerekçesiyle jandarma görevlilerine teslim edilmiştir. Edirne İl Jandarma Komutanlığı tarafından Edirne Savcılığına gönderilen 20 Kasım 2004 tarihli yazıdan, başvuran hakkında, 1997/262 ve 1997/444 sayılı yargılamalar kapsamında iki müzekkere, 1999 yılındaki mahkûmiyete bağlı bir müzekkere ve son olarak 2004/76 sayılı yargılama kapsamında adam öldürme nedeniyle Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından düzenlenen bir müzekkere olmak üzere dört adet tutuklama müzekkeresi bulunduğu anlaşılmaktadır.
10. Başvuran 21 Kasım 2004 tarihinde saat 18.00 sıralarında serbest bırakılmıştır. Yetkili makamlarla yapılan bilgi alışverişi sonucunda, Jandarma, başvuranın artık aranmaması sebebiyle, yakalamanın dayandırıldığı tutuklama müzekkerelerine artık gerek olmadığı tespitinde bulunmuştur. 1997/262 ve 1997/444 sayılı yargılamalarla ilgili olarak, birinci yargılamayla ilgili mahkûmiyetin 1 Ekim 1999 tarihinde para cezası ödenmek suretiyle infaz edildiği; ikinci yargılamayla ilgili mahkûmiyetin ise, 24 Ocak 2000 tarihinde infazın ertelenmesine konu olduğu kaydedilmiştir.
11. Başvuran 7 Aralık 2004 tarihinde, saat 17.20 sıralarında Çorum Emniyet Müdürlüğünden sürücü belgesi başvurusunda bulunduğu esnada, polis kayıtlarında, 1997/262 ve 1997/444 sayılı yargılamaların yanı sıra 1999 yılında bir mahkûmiyetle ilgili olarak hakkında üç adet tutuklama müzekkeresi bulunduğu gerekçesiyle polis memurları tarafından yakalanmıştır. İstanbul yargı mercileriyle yapılan haberleşme sonrasında, aynı gün saat 18.30 sıralarında başvuran, polis tarafından serbest bırakılmıştır. Çorum Emniyet Müdürlüğünce ibraz edilen 5 Temmuz 2005 tarihli belgeden, başvuranın yakalanmasının altında yatan üç tutuklama müzekkeresinin, polis kayıtlarından bir hata sonucu silinmediği anlaşılmaktadır.
12. Başvuran, 8 Aralık 2004 sabahı, polis kayıtlarında hakkında cinayet suçlamasıyla Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından düzenlenmiş olan bir tutuklama müzekkeresi bulunduğu gerekçesiyle emniyet mensuplarınca yeniden yakalanmıştır. Yetkili makamlarla yapılan bilgi alışverişi sonrasında, ilgili aynı gün serbest bırakılmıştır. Çorum Emniyet Müdürlüğü 5 Temmuz 2005 tarihli belgesinde, başvuranın yakalanmasının altında yatan yakalama müzekkeresinin, polis kayıtlarından bir hata sonucu kaldırılmadığını belirtmiştir.
B. İlgili iç hukuk kuralları
13. 5252 sayılı Kanun’un 10. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş olan mahkûmiyet kararları hakkında bu Kanunun lehe olan hükümleri öncelikle dikkate alınarak, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 402 nci maddesi uyarınca infazın ertelenmesine veya durdurulmasına karar verilir.
14. 7 Mayıs 1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun’un (yürürlükten kaldırılan) 1. maddesi şu şekildedir:
“Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan veya tutuklanan;
(...)
Kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, Devletçe ödenir.”
15. 466 sayılı Kanun’un 1. maddesinde, yargılanabilir bir kişi için, hakkında önleyici tedbir uygulanmasından kaynaklanan zararın tazmin edilmesini talep etme imkânı öngörülmekteydi. Bu Kanun’un yürürlükten kaldırılması sonrasında, bu hüküm, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 141. maddesinde, uygulama alanı diğer önleyici tedbirlere kadar genişletilerek yeniden ele alınmıştır.
ŞİKÂYETLER
16. Başvuran öncelikle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının üç açıdan ihlal edildiğinden yakınmaktadır.
Başvuran, ilk olarak, yeni TCK’nın kabul edildiği 26 Eylül 2004 tarihinde ya da en geç, 5252 sayılı Kanun’un Resmi Gazete’de yayımlandığı 13 Kasım 2004 tarihinde serbest bırakılması gerektiğini ileri sürmektedir. Ancak hakkında salıverilme kararı, yeni TCK’nın kabul edilmesinden yaklaşık iki ay; 5252 sayılı Kanun’un ise Resmi Gazete’de yayımlanmasından altı gün sonra verilmiştir.
İkinci olarak, başvuran, 19 Kasım 2004 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesinin salıverilme kararı vermesi sonrasında, Jandarma görevlilerine teslim edilmiş; 21 Kasım 2004 tarihinde ise serbest bırakılmıştır.
Üçüncü olarak, başvuran 7 ve 8 Aralık 2004 tarihlerinde, hakkında düzenlenen tutuklama müzekkerelerini kayıtlardan kaldırmayan ulusal makamların ihmalkârlığı nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakıldığından yakınmaktadır.
17. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasına ve 13. maddesine dayanarak, iç hukukta, özgürlük ve güvenlik hakkını değerlendirmesine imkân verecek bir başvuru yolu bulunmadığından yakınmaktadır.
18. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, bir yandan 5190 sayılı Kanun gereğince Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin yerini aldığı, öte yandan, salıverilmesine ilişkin kararı gecikmeli olarak verdiği gerekçeleriyle Ağır Ceza Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığından yakınmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki şikâyet hakkında
19. Başvuran, yeni Ceza Kanunu’nun Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihte serbest bırakılmadığından yakınmaktadır. Ayrıca, Ağır Ceza Mahkemesinin, cezasının infazını erteleyen kararına rağmen, 19 ila 21 Kasım 2004 tarihleri arasında tutuklu kalmasının, kanuna aykırı bir özgürlükten yoksun bırakma teşkil ettiğini iddia etmektedir. Öte yandan, hakkında düzenlenen tutuklama müzekkerelerini kayıtlardan kaldırmayan ulusal makamlarının ihmalkârlığı nedeniyle 7 ve 8 Aralık 2004 tarihlerinde özgürlüğünden yoksun bırakıldığından yakınmaktadır. Başvuran bu nedenle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. İşbu maddenin somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
a) Kişinin, yetkili bir mahkeme tarafından verilmiş mahkûmiyet kararı sonrasında yasaya uygun olarak tutulması;
(...)
c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
(...)”
20. Hükümet, başvuranın iddialarına karşı çıkmaktadır.
21. Mahkeme, başvuranın şikâyetlerine ilişkin incelenmesinin, ilgilinin, 12 Ekim ve 24 Aralık 2004 tarihleri arasında (yeni TCK’nın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten salıverilme kararı verildiği tarihe kadar) maruz kaldığı tutukluluk süreci ile sonradan maruz kaldığı tutukluluk süreci arasında bir ayrım gözetilmesini gerektirdiği kanaatine varmaktadır.
1. 12 Ekim ve 19 Kasım 2004 tarihleri arasında maruz kalınan tutuklukla ilgili şikâyet hakkında
22. Mahkeme, Ankara Ağır Ceza Mahkemesinin, başvuranın talebini kabul ettiğini ve 19 Kasım 2004 tarihinde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasına karar verdiğini tespit etmektedir. Başvuranın şikâyeti, bu kararın gecikmiş niteliği ile ilgilidir. Nitekim ilgili, bu kararın, yeni TCK’nın yayımladığı tarihte ya da en azından talepte bulunmasından hemen sonra ve ne olursa olsun 19 Kasım 2004 tarihinden önce verilmiş olması gerektiği kanaatine varmaktadır.
23. Mahkeme, benzer bir şikâyeti Hıdır Durmaz/Türkiye ((no 2), No. 26291/05, §§ 22‑31, 12 Temmuz 2011) davası kapsamında incelediğini ve bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, somut olaya ilişkin koşulları inceledikten sonra, farklı bir sonuca varmak için herhangi bir neden görmemektedir. Hıdır Durmaz (no 2) (yukarıda anılan) davasında, Mahkeme ilk olarak, başvuranın bir mahkûmiyet kararı gereğince 19 Kasım 2004 tarihine kadar tutuklu kaldığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu tutukluluk a priori (ilk bakışta) yasaya uygun bir tutukluk olarak incelenmektedir.
24. Mahkeme ayrıca, yeni TCK’nın Resmi Gazete’de yayımlanmasının ceza indirimi ya da şartlı salıverilme hakkı sağlamadığını tespit etmektedir. Nitekim Kanun’un yürürlüğe giriş tarihi olarak 1 Haziran 2005 öngörülmekteydi ve ilke olarak, başvuran yalnızca bu tarih itibariyle ve uyarlama davası kapsamında yeni TCK’nın lehe olan hükümleri gereğince cezasının süresinin değiştirilmesini isteyebilirdi. Bunun yanı sıra, ilk başta verilen cezanın süresi, yeni Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce değiştirilmeye elverişli olmamasına rağmen, kanun koyucu, 13 Kasım 2004 tarihinden itibaren uygulanabilir olan ve yeni TCK’nın yürürlüğe girmesini beklerken bu cezanın infazının ertelenmesi imkânı sunan yasal bir hüküm (5252 sayılı Kanun’un 10. maddesi) kabul etmiştir.
25. Ağır Ceza Mahkemesi, yeni TCK’nın yürürlüğe girmesinden sonra ilgilinin cezasının, yeni mevzuatın lehe olan hükümleri gereğince, çekilen süre dikkate alınarak, şartlı salıverilmeden yararlanmasına imkân verecek bir düzeye çekilebileceği kanaatiyle, bu Kanun metnine dayanarak başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma talebini kabul etmiştir.
26. Ulusal yargı organının takdir yetkisine sahip olup olmadığını belirlemek burada az önem arz etmektedir. Nitekim Mahkeme, ulusal yargı organının, 5252 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden çok kısa bir süre –yaklaşık bir hafta- sonra ve yeni TCK’nın yürürlüğe girmesinden uzun zaman önce başvuranın talebini kabul ettiğini saptamaktadır. Mahkeme, bu Kanun’la uygulamaya konulan düzenlemenin, kesin olarak mahkûm edilen tutukluların tamamıyla ilgili olduğunu kaydetmekte ve ulusal yargı organlarından, 5252 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra, taleplerin tamamı hakkında derhal karar vermelerinin beklenemeyeceği kanaatine varmaktadır. Öte yandan, hiçbir Kanun metni, bu türden bir taleple ilgili kararın, 13 Kasım 2004 tarihinden yani söz konusu Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten hemen sonra verilmesini gerektirmemekteydi. Bu nedenle, Mahkeme, başvurana cezaevinde kalmasını kısaltma imkânı veren bu hakkın tanınmasının, gecikmeli olarak gerçekleşmiş olduğunun söylenemeyeceği kanaatine varmaktadır.
27. Netice itibarıyla, başvuran 19 Kasım 2004 tarihine kadar, ulusal hukukun uygulanmasının sonucu olan cezaya uygun düşen azami tutukluluk süresine maruz kalmamıştır. Başka bir ifadeyle, bu tarihten önceki tutukluluk Sözleşme anlamında yasaya uygundu.
28. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası bağlamındaki şikâyet, 19 Kasım 2004 tarihinden önceki dönemle ilgili olması nedeniyle, açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
2. 19 Kasım 2004 tarihinden sonraki tutuklulukla ilgili şikâyet hakkında
29. Mahkeme, başvuranın ilki 19 ve 21 Kasım 2004 tarihleri arasında, ikincisi 7 Aralık 2004 tarihinde, üçüncüsü ise 8 Aralık 2004 tarihinde olmak üzere birbiri ardına üç farklı tutukluluk sürecine maruz kaldığını kaydetmektedir.
30. Öncelikle birinci dönemle ilgili olarak, Mahkeme, başvuran tarafından iddia edildiğinin aksine, Ağır Ceza Mahkemesinin, cezasının infazını erteleyen kararının icrasında bir gecikmenin söz konusu olmadığının altını çizmektedir. Nitekim salıverilme kararını izleyen saatlerde, başvuran, hakkında çok sayıda tutuklama müzekkeresi olduğu gerekçesiyle Jandarma görevlilerine teslim edilmek üzere cezaevinden ayrılmıştır. Bu anlamda, mevcut davanın olay ve olguları, bir salıverilme kararının infazındaki gecikmelerin konu olduğu davalardan farklılık göstermektedir (bk. diğer birçok karar arasında, Labita/İtalya [BD], No. 26772/95, §§ 170-174, AİHM 2000‑IV ve yukarıda anılan Hıdır Durmaz (no 2) kararı, §§ 44-49).
31. Mahkeme, başvuranın 19 ve 21 Kasım 2004 tarihleri arasındaki tutukluluğunun sadece yetkililere yüklenebilir bir hatanın sonucu olduğunu tespit etmektedir. Bu dönem boyunca güvenlik güçleri tarafından yapılan incelemeler, başvuranın tutukluluğunun altında yatan tutuklama müzekkerelerinin polis kayıtlarından hata sonucu silinmemiş olduğunu ve başvuranın bu müzekkerelere bağlı arama emrine artık konu olmadığını tespit etmeye imkân vermektedir. İlgilinin 7 ve 8 Aralık 2004 tarihlerindeki tutukluluk süreçleri için de durum aynıdır.
32. Mahkeme dolayısıyla, polis kayıtlarının güncellenmemiş ve tutuklama müzekkerelerinin bu kayıtlardan silinmemiş olması nedeniyle, başvuranın birbiri ardına yakalanması, Devletin farklı birimlerine yüklenebilir hataların sonucu olduğunu kaydetmektedir.
33. Hükümet bu hususla ilgili olarak, başvuranı 466 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle sağlanan hukuk yollarını tüketmemekle itham ederek, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazı ileri sürmektedir.
34. Mahkeme, Komisyonun, mevcut davadakiyle benzerlik gösteren olay ve olgular ile şikâyetlerle ilgili bir dava kapsamında, Hükümetin bu itirazıyla ilgili olarak daha önce karar verdiğini hatırlatmaktadır (Erdoğan/Türkiye, No. 25160/94, Komisyonun 7 Eylül 1995 tarihli kararı, Kararlar ve Hükümler (DR) 82-A). Mahkeme, Türk hukukunda, yasaya aykırı olarak ya da haksız yere özgürlüğünden yoksun bırakılma nedeniyle mağdur olduğundan yakınan bir kişinin 466 sayılı Kanun’un 1. maddesinin hükümleri uyarınca tazminat talebinde bulunarak idarenin sorumluluğunu doğrudan ileri sürebileceğini kaydetmiştir. Söz konusu davada, Erdoğan, bahse konu tazminat başvurusunda bulunmadığından, Komisyon, ilgilinin sahip olduğu hukuk yollarını tüketmediği kanaatine varmıştır. Mahkeme mevcut davada bu sonuçtan sapacak herhangi bir neden görmemektedir. Mahkeme, başvuranın 466 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle öngörülen tazminat yoluna sahip olduğu kanaatine varmaktadır (günümüzde yürürlükten kaldırılmış ve yerini CMK’nın 141. madde hükümleri almıştır). Burada, iddia edilen ihlalin kabul edilmesini ve tazminat ödenmesini sağlayabilecek bir hukuk yolu söz konusudur. Bu bağlamda Mahkeme, özgürlükten mahrum kalma durumunda, bir başvuran iç hukuka aykırı olarak tutuklandığını ileri sürdüğünde –Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlali doğrultusunda- ve ihtilaf konusu tutukluluk hali sona erdiğinde, iddia edilen ihlalin kabul edilmesini ve tazminat ödenmesini sağlayabilecek bir hukuk yolunun, şayet etkili olduğu tespit edilmişse, tüketilmesi gereken bir hukuki mekanizma olduğunu daha önce göz önünde bulundurduğunu hatırlatmaktadır (Gavril Yossifov/Bulgaristan, No. 74012/01, § 41, 6 Kasım 2008 ve Rahmani ve Dineva/Bulgaristan, No. 20116/08, § 66, 10 Mayıs 2012 ve burada anılan referanslar). Mahkeme somut olayda, söz konusu hukuk yolunun, başvuranın birbiri ardına yakalanmasıyla ilgili şikâyetini uygun şekilde düzeltmeye elverişli olmadığını ve makul ölçüde başarı imkânı sunmadığını kanıtlar herhangi bir unsura da vakıf değildir (yukarıda anılan Erdoğan kararı; CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasıyla öngörülen tazminat yolunu kullanma gerekliliğiyle ilgili olarak, bk. Mustafa Avcı/Türkiye, No. 39322/12, § 64, 23 Mayıs 2017). Buna karşın, Mahkeme, mevcut davanın belirgin özelliğinin, başvuran tarafından maruz kalınan özgürlükten yoksun bırakmanın yasaya aykırı oluşunun ilk olarak ulusal makamlar tarafından kabul edilmesi olduğunu gözlemlemektedir; söz konusu makamlar, başvuranın yakalanmasına dayanak teşkil eden tutuklama müzekkerelerinin polis kayıtlarından bir hata – bu hata, böyle bir eylemin başarı şansını artırabilirdi - sonucu kaldırılmadığını kaydetmişlerdir (bk. a contrario (aksi yönde karar için), Lütfiye Zengin ve diğerleri, No. 36443/06, § 65, 14 Nisan 2015),
35. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, başvuranın 466 sayılı Kanun’un 1. maddesine dayanarak ulusal mahkemelere başvurması gerektiği; ancak başvurmadığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme dolayısıyla, Hükümetin itirazını kabul etmekte ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası bağlamında 19 Aralık 2004 tarihinden sonra maruz kalınan özgürlükten yoksun bırakmalarla ilgili şikâyeti, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddetmektedir.
B. Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası ve 13. maddesi bağlamındaki şikâyetler hakkında
36. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasına ve 13. maddesine dayanarak, iç hukukta, özgürlük ve güvenlik hakkını değerlendirmesine imkân verecek bir hukuk yolu bulunmadığından yakınmaktadır.
37. Mahkeme söz konusu şikâyeti, Sözleşme’nin 13. maddesine nazaran lex specialis (özel hüküm) olan 5. maddesinin 4. fıkrası açısından incelemenin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.
38. İşbu şikâyet, başvuranın 19 Kasım 2004 tarihine kadar maruz kaldığı tutuklulukla ilgili olması nedeniyle, Mahkeme söz konusu tutukluluğun, ilgilinin 1999 yılındaki mahkûmiyetine dayandığını ve bundan ileri geldiğini, dolayısıyla Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının a) bendiyle korunduğunu ve bu nedenle 5. maddenin 4. fıkrasının uygulanmadığı kanaatine vardığını kaydetmektedir (Stoichkov/Bulgaristan, No. 9808/02, § 64, 24 Mart 2005). Diğer tutukluluk dönemleriyle ilgili olarak, Mahkeme, 5. maddenin 4. fıkrasının, yalnızca, bir bireyin tutukluğu boyunca mevcut olması gereken hukuk yollarını incelediğini kaydetmektedir; bilhassa kısa süreli özgürlükten yoksun bırakmalar söz konusu olduğunda, sona ermiş olan bir tutukluluğun yasaya uygunluğunun tespit edilmesine imkân verebilecek hukuk yollarını incelememektedir (bk. bilhassa, Slivenko/Letonya [BD], No. 48321/99, §§ 158-159, AİHM 2003-X). Mahkeme, başvuranın 19 ve 21 Kasım 2004 tarihleri arasında olmak üzere yaklaşık iki gün tutuklu kaldığını ve 7 ve 8 Aralık 2004 tarihlerinde ise yalnızca birkaç saat özgürlüğünden yoksun bırakıldığını gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, tutukluluğun yasaya uygunluğuna ilişkin hukuki kontrolden önce, çok hızlı bir şekilde salıverildiğini kaydetmektedir. Mahkeme, aksi durumda, Türkiye’deki mevcut hukuk yollarının kapsamının Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının koşullarını karşılayıp karşılamadığı konusunda in abstracto (soyut olarak) inceleme yapmamıştır. Netice itibarıyla, Mahkeme, başvuran tarafından Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası bağlamında ifade edilen şikâyetlerin kabul edilebilirliğini incelemenin yersiz olduğu kanaatindedir.
39. Mahkeme üstelik ulusal hukuki sistemin başvurana, yakalanmasının yasaya uygunluğuyla ilgili olarak, ihtilaf konusu özgürlükten yoksun bırakmaya son vermeye yönelik bir hukuk yolu, yani CMK’nın 91. maddesinin 5. fıkrası (yukarıda anılan, Mustafa Avcı kararı, § 63), sunduğunu – ilgilinin bu imkândan yararlanmadığını- gözlemlemektedir.
C. Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki şikâyet hakkında
40. Başvuran, bir yandan Ankara Devlet Güvelik Mahkemesinin yerini aldığı; diğer taraftan salıverilmesiyle ilgili kararı geç verdiği gerekçesiyle Ağır Ceza Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığından yakınmaktadır. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
41. Mahkeme, şikâyeti, başvuranın sunduğu şekliyle, Ağır Ceza Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığıyla ilgili birinci açıdan incelemiştir. Mahkeme, sahip olduğu unsurların tamamı ışığında, Sözleşme ve Protokolleriyle güvence altına alınan hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin herhangi bir emare tespit etmemiştir; dolayısıyla söz konusu şikâyetler açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
42. Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki şikâyetin ikinci açısıyla ilgili olarak, Mahkeme, bunun, başvuran tarafından Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası bağlamında ileri sürülenle aynı olduğu (yukarıda 26-28. paragraflar) ve ayrı bir inceleme gerektirmediği kanaatine varmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilerek, 22 Mart 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley NaismithRobert Spano
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy