İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 23550/22
Emine BİLGİN ve diğerleri/Türkiye
20 Mayıs 2025 tarihinde,
Başkan
Arnfinn Bårdsen,
Hâkimler
Saadet Yüksel,
Jovan Ilievski,
Anja Seibert-Fohr,
Gediminas Sagatys,
Stéphane Pisani,
Juha Lavapuro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Daire halinde toplanarak,
yukarıda belirtilen 28 Nisan 2022 tarihli başvuruyu
Ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuranlar tarafından bunlara cevaben sunulan görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran tarafların isim listesi karar ekinde yer almaktadır.
2. Hükümet, söz konusu dönemdeki görevlisi, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranların murisi (de cujus) olan B.A., 15 Ekim 1981 tarihinde, Adapazarı/Sakarya’nın Maltepe bölgesinde bulunan ve tapu siciline 254 No.lu Parsel, 951 No.lu Ada, 144 No.lu Pafta olarak kaydedilen tarım arazisinden oluşan 28.714 m2’lik bir taşınmazın 18.816/28.714’lik hissesini satın almıştır. Miras yoluyla, başvuranlar 11 Şubat 2015 tarihinde malik olmuşlardır.
4. Kültür Bakanlığı Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunun 5 Şubat 1982 tarih ve 1517 sayılı kararıyla, Adapazarı/Sakarya’nın Maltepe bölgesinde, 658 No.lu Ada, 144 No.lu Pafta, 1 No.lu Parsel üzerinde bulunan ve MS 558-560 yıllarına ait tarihi bir taş yapı olan Justinianus Köprüsü, korunması gerekli tarihi eser olarak sınıflandırılmıştır.
5. Sakarya Valiliği (bundan böyle ‘Valilik’ olarak anılacaktır), 31 Ocak 1985 tarihinde, Adapazarı, Erenler ve Serdivan Belediyelerine Justinianus Köprüsünün korunmasını sağlamak amacıyla bir koruma planı bildirmiş ve başvuranların murisinin (de cujus) ortak mülkiyetinde olan taşınmaz mal ve koruma alanı içindeki diğer mülklerde her türlü inşaatın yasaklanmasına karar vermiştir.
6. Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kurulu tarafından verilen 14 Şubat 1986 tarihli bir kararla, Justinianus Köprüsü yakınında bulunan apsidal yapı ile biri güneydoğuda diğeri güneyde bulunan iki yapı, korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı olarak kaydedilmiştir. Aynı karar kapsamında, ihtilaflı mülkün parselleri ve çok sayıda başka taşınmaz malların parselleri koruma alanı olarak belirlenmiştir. Böylelikle, İhtilaf konusu mülkün bir kısmı aynı anda bir koruma alanına ve birincil arkeolojik koruma alanına dâhil edilmiştir.
7. Tapu siciline 7 Kasım 1986 tarihinde, ihtilaf konusu taşınmaz malın korunması gereken bir kültür varlığı olduğuna dair bir not eklenmiştir.
8. Kültür varlıklarının korunmasından sorumlu makam olarak Kocaeli Bölge Kurulu, 23 Ocak 2013 tarihinde, Justinianus Köprüsünün “birinci kategori arkeolojik sit alanı” olarak tescilinin onaylanmasına ve korunması gereken ilk varlık grubunda sınıflandırılmasına karar vermiştir.
Değişim Programı9. Justinianus Köprüsünün varlığı nedeniyle birinci derece koruma bölgesinde yer alan taşınmaz mallar 1994, 1996, 1997 ve 1998 yıllarında değişim programına dâhil edilmiştir.
10. Bu süre zarfında, ilgili mülklerin malikleri, programdan yararlanmak amacıyla, Kültür Bakanlığına başvuruda bulunma yükümlülükleri konusunda usulüne uygun olarak bilgilendirilmiştir.
11. İlgili koruma alanında bulunan taşınmaz mallar için idareye herhangi bir başvuru yapılmamıştır.
12. 20 Kasım 1995 tarihinde, başvuranların da ortak maliki olduğu taşınmaz malın 306/128714’lük hisseye sahip olan A.A., hissesini Hazineye ait taşınmaz ile takas etmek için Bakanlığa başvurmuştur.
13. Başvuruyu inceledikten sonra Bakanlık, A.A.’dan yönetmelik uyarınca gerekli olan belgeleri, yani tapunun bir kopyasını, fotoğrafları, taşınmaz malın ölçekli bir planını ve bölünmemiş hisselerin bölünmesinin tapuda açıkça gösterilmemesi durumunda bir miras senedini sağlamasını istemiştir.
14. İlgili, 29 Şubat 1996 tarihinde, tapunun bir kopyasını, Adapazarı Belediyesinden mülkün koruma alanında yer aldığını teyit eden bir belgeyi ve parselasyon planını sunmuştur.
15. Bakanlık, 15 Nisan 1996 tarihli bir yazıyla A.A.’ya, taşınmaz malın fotoğraflarını sunmadığı ve tüm ortak maliklerin veya noter onaylı vekâletnameye sahip temsilcilerinin ortak bir başvuruda bulunmadığı gerekçesiyle işlemlere devam edilemeyeceğini bildirmiştir.
16. Hükümet, Bakanlığın Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü arşivlerinde bulunan hiçbir bilgi veya belgenin, başvuranların herhangi bir zamanda değişim programından yararlanmak amacıyla yetkililere bir talepte bulunduklarını göstermediğini belirtmektedir.
Kamulaştırma Davası17. Sakarya iline bağlı Serdivan Belediyesi, 12 Nisan 2013 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne başvurarak kentsel gelişim projesi kapsamında aralarında başvuranların taşınmaz mallarının bulunduğu bazı mülklerin kamulaştırılmasını talep etmiştir.
18. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, 29 Nisan 2013 tarihinde, Valilikten, yapılan bilirkişi sonuçlarına dayanarak, başvuranların taşınmaz malları da dâhil olmak üzere, ilgili taşınmaz malların kamulaştırılması gerektiğine ilişkin görüşlerini sunmasını ve fiyatı tahmin etmesini istemiştir.
19. Sakarya Müzeler Müdürlüğü tarafından 11 Haziran 2013 tarihinde düzenlenen raporda, toplam 28.714 m2’lik alana sahip 254 No.lu Parselin 10.518 m2’lik bir bölümünün koruma alanında olduğu belirtilmiştir. Raporda ayrıca, taşınmazın doğal eğimli ve çam ormanıyla kaplı olduğu belirtmiştir. Raporda ayrıca, Justinianus Köprüsünün Karayolları Genel Müdürlüğüne ait olduğu ifade edilmiştir.
20. Bakanlık, 23 Ağustos 2013 tarihinde, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne 2013 mali yılı için tahsis edilen ödeneğin yetersiz olması nedeniyle kamulaştırma talebini reddetmiştir. Bakanlık, ilgili mülklerin kamulaştırılmasının Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca Valilik ile Serdivan ve Adapazarı Belediyeleri tarafından gerçekleştirileceğini belirtmiştir.
21. Başvuranlardan Emine Bilgin, 17 Nisan 2019 tarihinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Sakarya Belediyesi, Adapazarı Belediyesi ve Karayolları Genel Müdürlüğüne resmi tebligatta bulunarak, mülkün fiilen (de facto) kullanılan kısmının kamulaştırılmasını, aksi takdirde haklarında yasal işlem başlatacağını bildirmiştir.
22. Kültür Bakanlığı, Valilikten, Sakarya Müze Müdürlüğü bilirkişileri tarafından başvuranların taşınmaz mallarının incelenmesinin ardından toplanan bilgi ve belgelere dayanarak bir rapor düzenlemesini istemiştir.
23. Valiliğe bağlı Sakarya Müze Müdürlüğü tarafından düzenlenen 28 Mayıs 2019 tarihli raporda, taşınmaz malın kuzeybatı kesiminde yer alan ve tarımsal amaçlı kullanılan köprüye ekli yapılardan birini oluşturan apsidal bir yapının varlığını tespit etmiştir. Sakarya Müze Müdürlüğü ayrıca, ilgili parselin korunması için herhangi bir şehir planlamasının kabul edilmediğini de tespit etmiştir. Raporda, taşınmaz malın 14 Şubat 1986 tarihli bir kararla “birincil arkeolojik koruma alanı” ilan edilen bir bölgede yer aldığı, bu alanın sınırının ilgili parselin yarısından geçtiği ve apsis yapısı ve çevresinin özel mülk maliklerine ait olması nedeniyle 2018 veya 2019 yıllarında herhangi bir fiziksel müdahalenin, özellikle de arkeolojik kazının yapılmadığı belirtilmiştir.
24. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı, 28 Şubat 2020 tarihinde, eski Justinianus Köprüsündeki restorasyon çalışmaları kapsamında ihtilaf konusu taşınmaz malın 1.058,10 m2’lik kısmının Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından kamulaştırılmasının uygun olduğu kanaatine varmıştır.
25. Taşınmaz malın malikleri, kamulaştırma prosedürünün uygulanması amacıyla 4 Ağustos 2020 tarihinde yapılması belirlenen bir müzakere toplantısına davet edilmiştir
26. 7 Ekim 2020 tarihinde, 1/5.000 ve 1/1.000 ölçeğinde düzenlenen Justinianus Köprüsünün korunmasına yönelik imar planı, Kocaeli Bölge Kurulunun kararıyla onaylanmıştır. Başvuranların taşınmaz malı üç ayrı bölüme ayrılmıştır: Kamuya açık bir yol, yeşil alan ve birincil arkeolojik bölge.
27. 4 Ağustos 2020 tarihinde yapılan müzakere toplantısına maliklerden hiçbiri katılmamıştır. Sonuç olarak, Karayolları Genel Müdürlüğü, 27 Mayıs 2021 tarihinde Sakarya Asliye Hukuk Mahkemesi önünde kamulaştırma bedelinin tespiti amacıyla bir dava açmıştır.
28 Asliye Hukuk Mahkemesi, Justinianus Köprüsünün apsis yapısının bulunduğu 254 No.lu Parselin 1.058,10 m²’lik kısmının 1.083.515.36 TL tazminat karşılığında kamulaştırılmasına karar vermiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, bu tazminatın mülkün malikleri adına açılacak banka hesabına yatırılmasına karar vermiştir.
Tazminat Davası29. Başvuranlar, 24 Mayıs 2019 tarihinde, başvuranlar Sakarya İdare Mahkemesi önünde tazminat davası açmışlardır. Başvuranlar, birinci derece arkeolojik alanlara uygulanan kısıtlamalar nedeniyle mülklerinin fiilen (de facto) kamulaştırıldığını ileri sürmüş ve bu bağlamda uğradıkları zararın tazmin edilmesini talep etmişlerdir.
30. Başvuranlar, iddialarını desteklemek için ilk olarak, mülklerinin birinci derece arkeolojik alanlar için uygulanabilir olan kısıtlamalara tabi olduğunu; ikinci olarak, ihtilaf konusu parselin kısmen çitle çevrilmiş olduğunu; ve üçüncü olarak, idare tarafından mülkün girişine yerleştirilen bir tabelanın restorasyon çalışmalarının başlamak üzere olduğunu duyurduğu argümanlarını ileri sürmüşlerdir.
31. Kültür ve Turizm Bakanlığı savunma olarak görüşlerinde, başvuranların mülklerinin fiilen (de facto) bir kamulaştırmaya konu olmadığını ileri sürmüştür.
32. Valilik, idarenin savunma dosyasına eklenmek üzere 20 Eylül 2019 tarihli bir rapor düzenletmiştir. Bu rapor, Justinianus Köprüsünün apsidal yapısının başvuranların mülkü üzerinde bulunan kayıtlı kısmının yaklaşık 100 m2 veya 254 No.lu Parselin toplam yüzey alanının %0,35 oranını temsil ettiği sonucuna varmıştır.
33. Sakarya İdare Mahkemesi, 12 Mart 2020 tarihinde, başvuranların taleplerini reddetmiştir. Kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Dava, mutlak inşaat yasağına tabi birinci derece arkeolojik bölgede yer alan ilgili taşınmaz malın, uzun bir süre geçmesine rağmen, idare tarafından kamulaştırılmadığı gerekçesiyle fiilen (de facto) kamulaştırma iddiasına dayanan bir tazminat talebiyle ilgilidir.
Dolayısıyla, söz konusu davanın kendine özgü özellikleri bakımından, bu tür alanlarda bulunan mülk maliklerinin haklarının kullanılmasına yönelik koşulların incelenmesi gerekmektedir.
Daha spesifik olarak, çiftçilik gibi gelir getirici faaliyetlerin mümkün olup olmadığının belirlenmesi ve mülkün satışı veya kiralanması gibi özel hukuk haklarının ne ölçüde kullanılabileceğinin değerlendirilmesi gerekmektedir.
Ayrıca, fiilen (de facto) kamulaştırma koşullarının yerine getirilip getirilmediği ve ihtilaf konusu mülkün kamulaştırılmasını mümkün kılan bir kanun kapsamında olup olmadığı da tespit edilmelidir. Ancak bu incelemeler yapıldıktan sonra talep hakkında bir karar verilebilir.
Bu davada, ihtilaf konusu mülkün, mülkiyet hakkının tam olarak kullanılmasını kısıtlayan birincil arkeolojik bölgede yer aldığı tespit edilmiştir.
Bununla birlikte, bu statü kapsamındaki mülklerin Kamu Hazinesine ait diğer mülklerle değişimi, koruyucu bir imar planının kabul edilmesine tabidir. Yetkililerin, mülkün koruma alanı olarak sınıflandırıldığı tarihten başlayarak planı hazırlamak için yasal bir süresi bulunmaktadır.
İhtilaf konusu mülkün, kamulaştırılmasını mümkün kılan bir kanun kapsamında olmadığı ve sonuç olarak, fiili (de facto) bir kamulaştırma niteliği taşıyan bir ihlalin yokluğunda, tazminat hakkı doğuran bir zararın kabul edilemeyeceği tespit edilmiştir.”
34. Başvuranlar, 1 Haziran 2020 tarihinde, avukatları aracılığıyla kararı temyize götürmüşlerdir.
35. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, 20 Ocak 2021 tarihinde temyiz başvurusunu reddetmiştir. Kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Dava dosyası incelendiğinde, itiraz edilen kararın kanunda öngörülen iptal gerekçelerinden hiçbirini içermediği görülmektedir. Ayrıca, temyiz başvurusunda başvuranlar tarafından ileri sürülen iddialar, söz konusu kararın iptal edilmesini haklı gösterecek nitelikte değildir.”
36. Başvuranlar, İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
37. Danıştay, 10 Haziran 2021 tarihli bir kararla, itiraz edilen 20 Ocak 2021 tarihli kararın yürürlükteki yasal ve usul hükümlerine uygun olduğunu ve ileri sürülen argümanlardan hiçbirinin temyiz edilmesini haklı gösterecek nitelikte olmadığını değerlendirerek, temyiz başvurusunu reddetmiştir.
38. Başvuranlar, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuşlardır. Başvuranlar, mülklerine saygı haklarının ihlal edildiğini iddia etmişlerdir.
39. Anayasa Mahkemesi 28 Ocak 2022 tarihli bir kararla başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa ile güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilmediğine ve ileri sürülen müdahalenin ihlal teşkil etmediğini değerlendirmiştir.
40. Başvuranların avukatına Anayasa Mahkemesinin kararı 3 Şubat 2022 tarihinde tebliğ edilmiştir.
HUKUKÎ ÇERÇEVE VE İLGİLİ ULUSAL UYGULAMA
41. Anayasa’nın 35. maddesi uyarınca,
“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”
42. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma’ya İlişkin 21 Temmuz 1983 tarihli ve 2863 sayılı Kanun’da (“1983 sayılı Kanun”) aşağıdaki hususlar öngörülmektedir:
Bu Kanun’un 3. maddesinde aşağıdaki tanımlar belirtilmektedir:
“Kültür varlıkları”; tarih öncesi ve tarihi devirlere ait bilim, kültür, din ve güzel sanatlarla ilgili bulunan yer üstünde, yer altında veya su altındaki bütün taşınır ve taşınmaz varlıklardır.
Tarih öncesinden günümüze kadar gelen çeşitli medeniyetlerin ürünü olup, yaşadıkları devirlerin sosyal, ekonomik, mimari ve benzeri özelliklerini yansıtan kent ve kent kalıntıları, önemli tarihi hadiselerin cereyan ettiği yerler ve tespiti yapılmış tabiat özellikleri ile korunması gerekli alanlardır. Ayrıca, önemli sosyal yaşam veya tarihi olaylara sahne olmuş, kültürel varlıkların yoğunlaştığı veya doğal özelliklerinin korunması gereken alanları da belirlemektedir.
“Korunma alanı”; taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının muhafazaları veya tarihi çevre içinde korunmalarında etkinlik taşıyan korunması zorunlu olan alandır.
“Koruma amaçlı imar planı” terimi, kanunda tanımlandığı şekliyle bir koruma alanının nazım ve uygulama imar planı için öngörülen ölçekte hazırlanmış planını ifade etmektedir. Bu plan, sit alanını korumak, yönetmek ve geliştirmek için gereken tüm hedefleri, araçları, stratejileri ve geliştirme kararlarını belirlemektedir. Bu planda özellikle yerleri, planlama notları, açıklayıcı raporlar, koruma ilkeleri ve kullanım koşulları belirtilmektedir. Bu plan kentsel gelişim kısıtlamalarını, dönüşüm ve yenileme projelerini, uygulama aşamalarını ve programlarını, açık alan sistemlerini, yaya yollarını, karayolu ulaşım altyapısını, altyapı tasarım ilkelerini, yoğunlukları ve parsel düzenini belirlemektedir. Plan ayrıca istihdam yaratma ve sit alanının değerini artırma stratejilerini de içermektedir. Bu plan, yerel mülkiyeti, uygulanabilir mali ilkelere dayalı katılımcı alan yönetimi modellerini ve koruma alanı çevresinde bulunan hane ve işyerlerinin sosyal ve ekonomik yapısını iyileştirmeye yönelik tedbirleri dikkate almaktadır. Plan, arkeolojik, tarihi, doğal, mimari, demografik, kültürel, sosyo-ekonomik ve arazi kullanımı verileri sağlayan mevcut haritalara ve alan çalışmalarına dayanmaktadır. Plan ayrıca, sürdürülebilirlik ilkesine uygun olarak kültürel ve doğal varlıkların korunmasını güvence altına almak amacıyla sit alanıyla etkileşim halinde olan çevre alanları da dikkate almaktadır.
“Peyzaj düzenleme projesi” terimi, her bir mimari alanın kendine özgü özelliklerini dikkate alan 1/500, 1/200 veya 1/100 ölçeğinde hazırlanan bir projeyi ifade etmektedir. Bu projenin amacı, alanın arkeolojik potansiyelini korumak, ziyaretçiler için kontrollü erişimi düzenlemek, alanı tanıtmak, kullanım ve trafik sorunlarını çözmek ve modern ve uygun altyapılar kurarak alanın ihtiyaçlarını karşılamaktır.
43. 1983 tarihli Kanun’un 5. maddesine göre, Devlete, kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınmazlar ile özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazlarda varlığı bilinen veya ileride meydana çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları Devlet malı niteliğindedir.
44. Söz konusu Kanun’un 6. maddesine göre, korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları şunlardır:
- Korunması gerekli tabiat varlıkları ile XIX. yüzyıl sonuna kadar yapılmış taşınmazlar;
- Belirlenen tarihten sonra yapılmış olup önem ve özellikleri bakımından Kültür ve Turizm Bakanlığınca korunmalarında gerek görülen taşınmazlar;
- Sınıflandırılmış[1] bir sit alanı içinde bulunan taşınmaz kültür[2] varlıkları;
- Ulusun tarihinde önemli olaylara sahne olduğu kabul edilen binalar ve alanlar.
Bu kanunun hükümleri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Komisyonu tarafından yürütülmektedir.
Ayrıca,1983 tarihli Kanun’un 7. maddesi şu şekildedir:
- Korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının tespiti Bakanlıkça doğrudan doğruya veya diğer ilgili kurum ve kuruluşların uzmanlarının yardımlarından faydalanılarak yapılır. Korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile ilgili yapılan tespitler koruma kurulu kararı ile tescil olunur.
- Bu tanımlamada kültür ve tabiat varlıklarının tarihi, sanatı, bölgesi ve diğer özellikleri dikkate alınır. Ait oldukları dönemin spesifik özelliklerini yansıtan uygun sayıda örnek eski eser, Devletin kaynakları sınırları dahilinde korunması gereken kültür varlıkları olarak belirlenir.
- Bu tespit işlemi tamamlandıktan sonra, korunması gerekli taşınmazlar Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu kararıyla kaydedilir.
45. 1983 tarihli Kanun’un 9. maddesine göre, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun ilke kararları çerçevesinde koruma kurullarınca alınan kararlara aykırı olarak, korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarında, her çeşit inşai ve fiziki müdahalede bulunmak, bunları yeniden kullanıma açmak veya kullanımlarını değiştirmek yasaktır. Onarım, inşaat, tesisat, sondaj, kısmen veya tamamen yıkma, kazı veya benzeri işler inşai ve fiziki müdahale sayılır.
46. Kanun’un 11. maddesi uyarınca, taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının malikleri bu varlıkların bakım ve onarımlarını Kültür ve Turizm Bakanlığının bu Kanun uyarınca bakım ve onarım hususunda vereceği emir ve talimata uygun olarak yerine getirdikleri sürece, bu Kanunun bu konuda maliklere tanıdığı hak ve muafiyetlerden yararlanırlar.
47. 1983 tarihli Kanun’un 13. maddesine göre, Hazineye ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarına ait olup, usulüne göre tescil ve ilan olunan, her çeşit korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlığı ile bunlara ait korunma sınırları dâhilindeki taşınmazlar, Kültür ve Turizm Bakanlığının izni olmadan, gerçek ve tüzel kişilere satılamaz, hibe edilemez.
48. Söz konusu Kanun’un 15. maddesinin (a) bendi şu hususları öngörmektedir:
“a) Kısmen veya tamamen gerçek ve tüzelkişilerle mülkiyetine geçmiş olan korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile korunma alanları Kültür ve Turizm Bakanlığınca hazırlanacak programlara uygun olarak kamulaştırılır.”
Aynı hükmün (f) fıkrası uyarınca,
“Sit alanı ilan edilen ve 1/1000 ölçekli onanlı koruma amaçlı imar planında kesin inşaat yasağı getirilen korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının bulunduğu parseller, (...)[10] başka Hazine arsa veya arazileri ile müstakil veya hisseli olarak değiştirilebilir.”
49. “İstisnalar ve Muafiyetler” başlıklı 1983 tarihli Kanun’un 21. maddesinde şu hususlar öngörülmektedir: Tapu kütüğüne “korunması gerekli taşınmaz kültür varlığıdır” kaydı konulmuş olan taşınmaz kültür varlıkları ile arkeolojik sit alanı ve doğal sit alanı olmaları nedeniyle üzerlerinde kesin yapılanma yasağı getirilmiş taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları olan parseller her türlü vergi, resim ve harçtan muaftır.
Ancak, büyükşehir belediyesi sınırları içinde yer alan ve yukarıda nitelikleri belirtilen taşınmazlardan basit usulde vergilendirilenlerin dışında ticari faaliyetlerde kullanılanlar hakkında emlak vergisinin yarısı ve çevre temizlik vergisinin tamamına ilişkin bu muafiyet hükmü uygulanmaz.
50. 8 Şubat 1990 tarihli yönetmelikte, 1983 tarihli Kanun’un 15. maddesinin (f) bendinin uygulama koşulları belirtilmektedir. Bu yönetmeliğin 5. maddesine göre, Kanunla öngörülen takas işlemi kapsamındaki arkeolojik sit alanları, Kültür Bakanlığı ile işbirliği içinde Maliye Bakanlığı tarafından seçilir. Sit alanı belirlendikten sonra ve ilgili kararın ilk yayımlanmasından itibaren, ilgili mülkün malikinin Kültür Bakanlığına takas talebinde bulunmak için altmış gün süresi vardır.
51. 1983 tarihli Kanun’un 65. maddesinde, söz konusu kanunun 9. maddesi hükümlerine ilişkin suçlar için bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir.
52. Birinci derece arkeolojik sit alanı, Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun 5 Kasım 1999 tarihli ilke kararında aşağıdaki hususlar belirtilmiştir: Birinci derece arkeolojik sit alanı, korumaya yönelik bilimsel çalışmalar dışında aynen korunacak sit alanlarıdır.
Bu alanlarda, şu hususlar öngörülmektedir:
- her türlü yapılaşma yasaklanmaktadır. Bu alanlar kentsel gelişim planlarında koruma altındaki alanlar olarak kaydedilmektedir.
- İzin verilen bilimsel kazılar dışında tüm kazılar yasaklanmaktadır.
Bununla birlikte, aşağıda belirtilen hükümler uygulanabilmektedir:
a) Resmi ve özel kuruluşlarca zorunlu durumlarda yapılacak alt yapı uygulamaları için müze müdürlüğünün ve varsa kazı başkanının görüşüyle konunun koruma kurulunda değerlendirilmesi,
b) Yeni tarımsal alanların açılmaması, yalnızca sınırlı mevsimlik tarımsal faaliyetlerin devam edebileceği, koruma kurullarınca uygun görülmesi halinde seracılığa devam edilebileceği,
c) Höyük ve tümülüslerde toprağın sürülmesine dayanan tarımsal faaliyetlerin kesinlikle yasaklanmasına, ağaçlandırmaya gidilmemesine, yalnızca mevcut ağaçlardan ürün alınabileceği,
d) Taş, toprak, kum vb. alınmamasına, kireç, taş, tuğla, mermer, kum, maden vb. ocakların açılmamasına, toprak, curuf, çöp, sanayi atığı ve benzeri malzeme dökülmemesi,
e) Bu alanlar içerisinde yer alan ören yerlerinde gezi yolu düzenlemesi, meydan tanzimi, açık otopark, WC, bilet gişesi, bekçi kulübesi gibi ünitelerin koruma kurulundan izin alınarak yapılabileceği,
f) Bu alanlar içerisinde bulunan ve günümüzde halen kullanılan umuma açık mezarlıklarda sadece defin işlemlerinin yapılabileceği,
g) Taşınmaz kültür varlıklarının mahiyetine tesir etmeyecek şekilde ilgili koruma kurulundan izin almak koşuluyla birleştirme (tevhit) ve ayırma (ifraz) yapılabileceği.
ŞİKÂYETLER
53. Başvuranlar, Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürerek, kendilerine herhangi bir tazminat ödemeden taşınmazlarını “birinci kategori arkeolojik sit alanı” olduğuna karar vererek, yetkililerin mülklerine saygı haklarını orantısız bir şekilde ihlal ettiklerini iddia etmektedirler.
HUKUKÎ DEĞERLENDİRME
54. Başvuranlar, dava koşullarının Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlaline yol açtığı kanaatindedir. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
Bireysel Başvuru Hakkının Kötüye Kullanılması Hakkında55. Hükümet, Mahkemeden, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca, bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermesini talep etmektedir. Bu bağlamda Hükümet, başvuranların, başvuru üzerinde doğrudan bir etkisi olabilecek tüm olgusal gelişmeleri Mahkemenin dikkatine sunmadıklarını, ancak Hükümetin görüşüne göre başvuranların bunu mutlaka yapması gerektiğini ileri sürmüştür.
56. Başvuranlar, bireysel başvuru hakkını hiçbir şekilde kötüye kullanmadıklarını ve başvurunun incelenmesi açısından önemli olan bir konuda Mahkemeyi asla yanıltmaya çalışmadıklarını ileri sürmektedirler.
57. Mahkeme, başvuru hakkının Sözleşme’nin 35 maddesinin 3. fıkrası uyarınca kötüye kullanılmış olarak kabul edilebileceğini hatırlatmaktadır (Zambrano/Fransa (k.k.), no. 41994/21, § 33, 21 Eylül 2021). Bu hükmün uygulanması “istisnai bir usul tedbiridir” ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fırkası anlamında “kötüye kullanma” kavramı, genel hukuk teorisinde kabul edilen olağan anlamıyla, yani bir hak sahibinin bu hakkı zarar verici bir şekilde amacı dışında kullanması olarak anlaşılmalıdır (Miroļubovs ve diğerleri/Letonya, no. 798/05, § 62, 15 Eylül 2009 ve S.A.S./Fransa [BD], no. 43835/11, § 66, AİHM 2014 (alıntılar)).
58. Bir başvuru özellikle kasıtlı olarak uydurulmuş olay ve olgulara dayanıyorsa başvuru hakkının kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilir (Gross/İsviçre [BD], no 67810/10, § 28, AİHM 2014, Kérétchachvili/Gürcistan (k.k.), no 5667/02, 2 Mayıs 2006, yukarıda anılan Miroļubovs ve diğerleri § 63, ve Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], no 38433/09, § 97, AİHM 2012).
59. Eksik ve dolayısıyla yanıltıcı bir bilgi, özellikle bu bilgi davanın özüyle ilgili olması ve başvuranın ilgili bilgileri neden ortaya koymadığına dair yeterli bir açıklama sunmaması da bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması olarak değerlendirilebilmektedir (Hüttner/Almanya (k.k.), no. 23130/04, 9 Haziran 2006; Predescu/Romanya, No. 21447/03, §§ 25-26, 2 Aralık 2008 ve Kowal/Polonya (k.k.), No. 2912/11, 18 Eylül 2012).
60. Mahkeme önündeki yargılama sırasında önemli yeni gelişmelerin ortaya çıkması ve başvuranın, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 47. maddesinin 7. fıkrası uyarınca kendisine getirilen açık yükümlülüğe rağmen, Mahkemenin dava hakkında tam bilgi sahibi olarak karar vermesini engelleyerek bu bilgiyi Mahkemeye açıklamaması halinde de aynı durum geçerli olmaktadır (yukarıda anılan Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano ibidem, ve Miroļubovs ve diğerleri, ibidem). Bununla birlikte, bu gibi durumlarda dahi, basit bir şüphe, başvuru hakkının Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında kötüye kullanıldığına karar vermek için yeterli olmayacağından (yukarıda anılan Miroļubovs ve diğerleri, §§ 63-66) ilgilinin Mahkemeyi yanıltmaya yönelik niyetinin her zaman yeterli kesinlikle tespit edilmesi gerekir (bk. Al-Nashif/Bulgaristan, no. 50963/99, § 9, 20 Haziran 2002; Melnik/Ukrayna, no. 72286/01, §§ 58-60, 28 Mart 2006; Nold/Almanya, no. 27250/02, § 87, 29 Haziran 2006 ve Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano, ibidem). Mahkeme, bu son hususla ilgili olarak, başvuranın “kötüye kullanma davranışının” yalnızca bireysel başvuru hakkının amacına açıkça aykırı olmakla kalmayıp aynı zamanda Mahkemenin, işleyişini veya huzurundaki yargılamanın düzgün şekilde yürütülmesini engellemesi gerektiğini belirtmiştir (ibidem, § 65 ve Zhdanov ve diğerleri/Rusya, no. 12200/08 ve diğer 2 başvuru, § 81, 16 Temmuz 2019).
61. Mevcut davada, başvuranların, başvuruyu yaptıkları andan itibaren davanın bazı unsurlarını Mahkemenin dikkatine sunmamış olmaları her ne kadar gerçek olsa da Mahkemeyi yanıltmaya yönelik bir niyetleri tespit edilmemiştir.
62. Dolayısıyla, Mahkemeyi yanıltma yönelik kasıtlı bir niyetin olduğuna dair kanıtın olmaması ve başvuranların davranışlarının yargılamanın düzgün şekilde seyrini engellediğine veya bireysel başvuru hakkının özünü zedelediğine dair bir kanıt bulunmaması nedeniyle, başvuru hakkının Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında kötüye kullanıldığına karar verilemez. Sonuç olarak Mahkeme hükümetin bu itirazını reddetmektedir.
İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi HakkındaKoruma planına itiraz edilmemesi63. Hükümet, taşınmazın 1986 yılında koruma altına alınacak şekilde sınıflandırıldığını ve başvuranların bu karara karşı idare mahkemesine itirazda bulunmadıklarına dikkat çekmektedir. Hükümet, ilgililerin Adapazarı belediyesi tarafından yayınlanan 1/1000 ölçekli imar planına da itirazda bulunmadıklarını ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranların 1/5000 ve 1/1000 ölçekli koruma amaçlı imar planına ve Kocaeli Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü tarafından kabul edilen Jüstinianus Köprüsü çevresine ilişkin planlama raporlarına da itirazda bulunmadıklarını belirtmektedir.
64. Başvuranlar bu husus hakkında görüş bildirmemişlerdir.
65. Mahkeme, başvuranların taşınmazlarının “birinci derece arkeolojik sit alanı” olarak sınıflandırılmasının haklılığına itiraz etmediklerini, buna karşın bu bağlamda tazminat almadıkları dikkate alındığında söz konusu sınıflandırma nedeniyle taşınmazlarına getirilen kısıtlamaların kendileri için yaratacağı olumsuz etkilerden şikâyet ettiklerini tespit etmektedir. Mahkeme, bu koşullar altında, başvuranların sınıflandırma kararına itiraz etmek zorunda olmadıklarını düşünmektedir. Dolayısıyla, Hükümet tarafından ileri sürülen itiraz kabul edilemez (Scordino/İtalya (no 2) (k.k.), no. 36815/97, 12 Aralık 2002, Rossitto/İtalya, no 7977/03, § 19, 26 Mayıs 2009, Hakan Arı/Türkiye, no 13331/07, § 28, 11 Ocak 2011, ve Özsoy ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no 2727/21, § 35, 23 Mayıs 2023).
Takas Prosedürünün Kullanılmaması66. Hükümet, başvuranları, taşınmazları birinci derece doğal veya arkeolojik sit alanı olarak sınıflandırılan mülk sahiplerinin idareden taşınmazlarını başka bir taşınmaz ile takas etmeleri için talepte bulunmalarına imkân tanıyan 21 Temmuz 1983 tarihli 2863 sayılı Kanunun 15. maddesinde öngörülen şekilde bir takas talebinde bulunmadıkları için eleştirmektedir. Hükümet, başvuranların taşınmazının 1994, 1996, 1997 ve 1998 yıllarında dört kez takas programlarına dâhil edildiğini belirtmekte ve 1994 yılında bir ortak mülk sahibi (A.A.) tarafından takas talebinde bulunulduğunu, ancak tüm müşterek malikler tarafından ortak bir talepte bulunulmaması nedeniyle bu talebin sonuçsuz kaldığını hatırlatmaktadır. 1996, 1997 ve 1998 yıllarındaki programlarda herhangi bir talepte bulunulmadığını da eklemektedir. Son olarak hükümet, 1998 yılında idarenin valiliğe herhangi bir talep olup olmadığını sorduğunu ve herhangi bir talepte bulunulmadığı ortaya çıktığını belirtmektedir.
67. Başvuranlar, idareye hiçbir talepte bulunulmadığı iddiasına itiraz etmektedirler. Başvuranlar, tekrar tekrar yaptıkları başvurulara rağmen yetkililerin, taleplerini hiçbir zaman kabul etmediklerini belirtmektedirler. Başvuranlar, bazıları vefat etmiş olan ortak mülk maliklerinin, 2863 sayılı Kanun’un 15. maddesinde öngörülen takas talebini toplu olarak sunmalarının imkânsız olduğunu vurgulamaktadırlar.
68. Mahkeme, bir başvuranın birden fazla etkili hukuk yolu mevcutsa, bunlardan birini kullanmasının yeterli olduğunu hatırlatmaktadır (Moreira Barbosa/Portekiz (k.k.), no. 65681/01, 29 Nisan 2004). Ulusal hukuk, farklı hukuk alanlarına giren birden fazla paralel başvuru yolu öngörüyorsa, Sözleşme’nin ihlal edildiği iddiasını bu başvuru yollarından biri aracılığıyla gidermeye çalışan başvuru sahibi, esasen aynı amaca yönelik olan diğer başvuru yollarını kullanmak zorunda değildir (Jasinskis/Letonya, no. 45744/08, § 50, 21 Aralık 2010). Mevcut davada, Mahkeme, başvuranlar tarafından açılan tazminat davasının ulusal mahkemeler tarafından esastan incelenmiş olduğunu ve ne Anayasa Mahkemesi ne de başka bir mahkemenin bu davanın etkinliğini sorgulamamış olduğunu gözlemlemektedir. Dolayısıyla, başvuranlardan iç hukuk tarafından öngörülen takas prosedürünü başlatmış olmalarını bekleyemeyiz. Sonuç olarak, Hükümet tarafından ileri sürülen itiraz kabul edilemezdir.
Mağdur Sıfatı Hakkında69. Hükümet, başvuranlara ait taşınmaz malın %3,6’sının restorasyon çalışmaları nedeniyle kamulaştırma işlemine tabi tutulduğunu ve bağımsız uzmanlar tarafından belirlenen uygun görülen tazminatların sahiplerine, payları oranında kendileri ödendiğini belirtmektedir. Hükümet, kamulaştırılmayan kısımla ilgili olarak, 1986 yılından bu yana birinci derece arkeolojik sit alanında bulunmasına rağmen, bu kısmın tarım arazisi olarak kullanımına engel teşkil eden herhangi bir kısıtlama bulunmadığını belirtmektedir. Hükümet bu sebeple, başvuranların artık haklarının ihlal edildiği iddiasında bulunamayacaklarını savunmaktadır.
70. Başvuranlar, hükümetin bu konudaki görüşlerine yanıt vermemektedirler ve yalnızca hükümetin iddiasına itiraz ettiklerini belirtmişlerdir.
71. Mahkeme, başvuran lehine verilen bir karar veya alınan bir tedbirin, ulusal makamların Sözleşme’nin ihlalini açıkça veya esas itibariyle kabul edip telafi etmeleri halinde, Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında “mağdur” statüsünü ortadan kaldırmaya yeterli olduğunu hatırlatmaktadır (Scordino/İtalya (no. 1) [BD], no. 36813/97, § 180, AİHM 2006 V). Yalnızca bu koşulların karşılandığı durumlarda, Sözleşme’nin koruyucu mekanizmasının ikincil niteliği başvurunun incelenmesini engellemektedir (Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, § 217-223, 22 Aralık 2020). Yetkili makamlar, başvuran tarafından iddia edilen ihlali açıkça ya da esasen tanımamışlarsa (Albayrak/Türkiye, no. 38406/97, § 33, 31 Ocak 2008), başvuran bir miktar tazminat almış olsa bile (Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], no. 38433/09, § 88, AİHM 2012) mağdur olmaya devam eder.
72. Mevcut davada, başvuranların 1.058,10 m²lik mülkleri kamulaştırılmış olmasına rağmen (yukarıdaki paragraf 29), ulusal mahkemeler tarafından arsanın geri kalan kısmına ilişkin iddia edilen ihlalin mağduru olarak tanınmamışlardır. Sonuç olarak bu itiraz reddedilmelidir.
Şikâyetin Esası HakkındaTarafların İddiaları Hakkında73. Hükûmet, şikâyet edilen müdahalenin, özellikle ulusal mirasın korunması ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla kültürel ve doğal varlıkların korunmasını ve muhafazasını amaçlayan 2863 sayılı Kanun’un 6. ve 7. maddeleri gibi yasal bir dayanağının olduğu kanaatindedir. Hükümet, yasal olarak kamulaştırılan taşınmaz kısmı dışında, başvuranların mülklerinin maliki olarak kalmaya deva ettikleri ve dolayısıyla mülkiyet haklarından mahrum bırakılmadıklarını ileri sürmektedir. Bununla birlikte, taşınmazın kısmen birinci derece arkeolojik sit alanı olarak sınıflandırılması nedeniyle bu hakkın kullanılmasına bazı kısıtlamalar getirilmiştir. Hükümet ilgili kişilerin, ihtilaflı sınıflandırmanın taşınmazlarının nasıl sınırladığını somut olarak belirtmediklerini açıklamaktadır. Hükümet, taşınmazın 1981 yılında satın alındığından beri tapu sicilinde her zaman tarım arazisi olarak sınıflandırıldığını hatırlatmaktadır. Hükümet, başvuranların mülklerini tarımsal amaçlarla kullanmaları için hiçbir engelin bulunmadığını, ancak başvuranların bu mülkleri hiçbir şekilde işlemediklerini, bilinçli olarak çam ağaçlarıyla kaplı orman olarak bırakmayı tercih ettiklerini vurgulamaktadır. Hükümete göre, ilgili kişilerin gerçek niyeti bir yapı izni almaktı. Ancak, söz konusu taşınmaz, başvuranların büyükbabası tarafından satın alındığı andan itibaren tapu sicilinde tarım arazisi olarak sınıflandırıldığı için herhangi bir yapı izni sağlamamıştır. Sonuç olarak, bu parsel üzerinde hiçbir zaman bir yapı izni olmamıştır ve bu durumdan mülkün satın alındığı sırada tamamen öngörülebilir olduğu sonucu çıkmaktadır. Hükümet son olarak, 2863 sayılı kanunun 21. maddesinin, koruma altındaki kültürel varlıkların ve inşaatın yasak olduğu arkeolojik veya doğal alanlarda bulunan mülklerin maliklerine vergi, harç ve ücretlerden tamamen muafiyet sağladığını eklemektedir. Hükümet sonuç olarak, arazinin arkeolojik sit alanı olarak sınıflandırılmasının başvuranlar için orantısız bir yük oluşturmadığını belirtmekte ve bu nedenle Mahkemeden başvuranların başvurularını reddetmesini talep etmektedir.
74. Başvuranlar, mülklerinden yararlanamadıklarını ve 1986 yılında taşınmazlarının “birinci derece arkeolojik sit alanı” olarak sınıflandırılmasının ardından tapu sicillerine şerh düşüldüğü andan itibaren haklarının sürekli olarak ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar Mahkemeden, Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi ile korunan mülkiyet haklarının ihlal edildiğine karar vermesini talep etmektedirler.
Uygulanabilir Kural Hakkında75. Mahkeme Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1.maddesinde üç farklı kural yer adlığını hatırlatmaktadır:
– Birinci paragrafın ilk cümlesinde belirtilen ve genel bir niteliğe sahip olan ilk kural, mülkiyete saygı ilkesini;
– Aynı paragrafın ikinci cümlesinde yer alan ikinci kural, mülkiyetten yoksun bırakılma konusunu ele almakta ve bunun için çeşitli şartlar ortaya koymaktadır;
– İkinci paragrafta yer alan üçüncü kural, devletlere, diğerlerinin yanı sıra, kamu yararı doğrultusunda mülkün kullanımını düzenleme yetkisi tanımaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Ališić ve diğerleri/Bosna-Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya ve eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti [BD], no 60642/08, § 98, AİHM 2014).
76. Mahkeme ayrıca, bu kuralların birbirinden bağımsız kurallar olmadığını da hatırlatmaktadır. İkinci ve üçüncü kurallar, mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin belirli örneklerle ilgilidir; bu nedenle, birinci kuralda benimsenen ilke ışığında yorumlanmalıdır (bk. diğer kararlar arasında Mahkemenin Sporrong ve Lönnroth/İsveç (23 Eylül 1982, § 61, A serisi no.52) kararında yaptığı incelemeye ilişkin ifadelerin kısmen yeniden ele alındığı, James ve diğerleri/Fransa kararı (21 Şubat 1986 § 37, A serisi no. 98), Depalle/Fransa [BD], no. 34044/02, § 77, AİHM 2010, ve Broniowski/Polonya [BD], no. 31443/96, § 134, AİHM 2004‑V).
77. Mevcut davanın koşullarına bakıldığında Mahkeme, Kültür Bakanlığının başvuranların taşınmazını “birinci derece arkeolojik sit alanı” olarak sınıflandırmasının, ilgili kişilerin mülkiyetlerine saygı haklarına müdahale olarak değerlendirilebileceği kanısına varmaktadır.
78. Mahkeme bununla birlikte, başvuranların mülklerinden yoksun bırakılmadıklarını ve söz konusu mülkün üzerindeki ayni haklarına değişmemiş olduğunu gözlemlemektedir.
79. Mahkeme sonuç olarak, bu müdahalenin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ikinci fıkrası anlamında, taşınmazların kullanımına ilişkin düzenleme kapsamına girdiği kanaatine varmaktadır (Perinelli ve diğerleri/İtalya (k.k.), no. 7718/03, 26 Haziran 2007, Longobardi ve diğerleri/İtalya (k.k.), no. 7670/03, 26 Haziran 2007, ve Malfatto ve Mieille/Fransa, no. 40886/06 ve 51946/07, § 60, 6 Ekim 2016).
1 No.lu Protokol’ün 1. Maddesinin Gerekliliklerine Riayet Edilmesi Hakkında80. Mahkemenin yukarıdaki 76. paragrafta hatırlattığı gibi, söz konusu fıkra, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ünün 1. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde belirtilen ilke ışığında yorumlanmalıdır. Sonuç olarak, mülkiyet hakkının kullanılmasına yönelik her türlü müdahale tedbirinin, yasallık ilkesine uyması, kamu yararına uygun bir amacı izlemesi ve kamu yararının gerekleri ile kişinin temel haklarını koruma gerekliliği arasında “adil bir denge” kurması gerekmektedir.
a) Yasallık İlkesi
81. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi, her şeyden önce ve özellikle, kamu makamlarının mülkiyete saygı hakkının kullanımına yönelik bir müdahalesinin yasal olmasını gerektirmektedir Özellikle, bu maddenin ikinci cümlesi, devletlere mülkiyetin kullanımını düzenleme hakkını tanırken, bu hakkın “kanunlar”ı yürürlüğe koyarak kullanılmasını şart koşmaktadır. Ayrıca, yasallık ilkesi, iç hukukta yeterince erişilebilir, kesin ve uygulanmasında öngörülebilir normların olmasını gerektirir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan Broniowski § 147, diğer referanslarla birlikte).
b) Kamu Yararına Uygun Meşru Bir Amacın Olması İlkesi
82. Sözleşme ile tanınan bir hak veya özgürlüğün kullanılmasına yönelik her türlü müdahale, meşru bir amaç gütmelidir. Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinde yer alan “adil denge” ilkesi, toplumun genel çıkarlarının varlığını gerektirir.
83. Ulusal makamlar, kendi toplumları ve onların ihtiyaçları hakkında doğrudan bilgi sahibi olmaları sebebiyle, ilke olarak neyin “kamu yararı” olduğu ve nelerin kamu yararı için uygun olduğunu belirlemek için uluslararası mahkemelere göre daha iyi bir konumdadırlar. Sonuç olarak, Sözleşme tarafından oluşturulan koruma mekanizmasında, mülkiyet hakkının kullanımı alanında uygulanabilecek önlemleri haklı kılan bir kamu yararı meselesi olup olmadığı konusunda ilk karar verme yetkisi bu makamlara aittir. Dolayısıyla, ulusal makamlar, Sözleşme’nin güvencelerinin kapsadığı diğer alanlarda olduğu gibi burada da belli bir takdir yetkisine sahiptir.
84. “Kamu yararı” veya “genel menfaat” kavramı doğası gereği geniş bir kavramdır. Kanun koyucunun, ekonomik ve sosyal bir politika yürütmek için büyük bir serbestliğe sahip olmasının normal olduğunu düşünen Mahkeme, kararının açıkça makul bir dayanaktan yoksun olmadığı sürece, kanun koyucunun “kamu yararı” veya “genel menfaat” ile ilgili gereklilikleri ele alma biçimine saygı gösterdiğini birçok kez ifade etmiştir.
c) “Adil Denge” İlkesi
85. Mülkiyet hakkına yapılan bir müdahalenin, prensipte olduğu gibi fiilen de “kamu yararına” uygun bir “meşru amaç” izlemesi gerekmekle kalmaz, aynı zamanda Devlet tarafından uygulanan her türlü önlemin, bir bireyin mal varlığının kullanımını düzenlemeye yönelik önlemler de dâhil olmak üzere, kullanılan araçlar ile elde edilmek istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi de olmalıdır. Bu, toplumun genel çıkarlarının gereklilikleri ile bireyin temel haklarının korunmasının gereklilikleri arasında sağlanması gereken “adil denge” kavramıyla ifade edilmektedir.
86. Böyle bir dengenin sağlanması kaygısı, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin yapısına bütünüyle yansımıştır. Bu nedenle, Mahkeme, bu maddenin ihlal edildiği iddia edilen her davada, devletin müdahalesinin ilgili kişiye orantısız ve aşırı bir yük getirip getirmediğini tespit etmelidir. (yukarıda atıfta bulunulan James ve diğerleri, § 50; Mellacher ve diğerleri/Avusturya, 19 Aralık 1989, § 48, A Serisi no. 169 ve Spadea ve Scalabrino/İtalya, 28 Eylül 1995, § 33, A Serisi no. 315-B). İlgili kişinin hususi ve aşırı bir yüke katlanmak zorunda kalması durumunda, bu denge bozulabilir.
87. Mahkeme, Sözleşme’nin, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine uygunluğunu değerlendirirken, Sözleşmenin “pratik ve etkili” hakları korumayı amaçladığını akılda tutarak, söz konusu çeşitli çıkarları kapsamlı bir şekilde incelemelidir. Mahkeme, görünüşün ötesine geçmeli ve ihtilaf konusu durumun gerçekliğini araştırmalıdır.
Yukarıda Belirtilen İlkelerin Mevcut Davada Uygulanması88. Somut olayda, Mahkeme, her şeyden önce, 21 Temmuz 1983 tarihli 2863 sayılı Kanun’dan kaynaklanan müdahalenin yasallığı ya da arazi kullanım planlaması ve kültürel ve doğal mirasın korunmasına ilişkin genel bir politikadan kaynaklanan müdahalenin amacının herhangi bir soru işareti doğurmadığını gözlemlemektedir.
89. Mahkeme, daha sonra, toplumun genel çıkarının ön planda olduğu arazi kullanım planlaması ve çevre koruma politikalarının, Devlete, yalnızca medeni haklar söz konusu olduğunda verilenden daha geniş bir takdir yetkisi bıraktığını hatırlatmaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme mevcut davanın koşullarında, başvuranlara getirilen kısıtlamaların amacının, yani arkeolojik değere sahip bir alanın korunmasının, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin 2. fıkrası anlamında kamu yararı kapsamına girdiği kanısına varmaktadır. Bu noktada, Mahkeme, dünya arkeolojik mirasının önemli bir bölümüne ev sahipliği yapan Türkiye gibi bir ülkede bu tür mirasın korunması ihtiyacının temel önemine dikkat çekmektedir.
90. Ayrıca Devletin, miras politikalarının uygulanmasında, kamu alanına müdahale etmesi ve hatta bazı koşullarda, mülklerin kullanımına ilişkin düzenleme kapsamına giren durumlarla ilgili olarak tazminat ödenmemesi ilkesini öngörmesi gerekebilmektedir. Nitekim, bu türden bir tedbirin söz konusu olduğunda, herhangi bir tazminatın ödenmemesi, adil bir denge sağlanıp sağlanmadığını belirlemek için dikkate alınması gereken faktörlerden biridir, ancak bu durum tek başına Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlalini oluşturmayacaktır (yukarıda anılan Depalle kararı, § 91).
91. Mahkeme, başvuranların tazminat talebinin ulusal mahkemeler tarafından usulüne uygun olarak incelendiğini, söz konusu mahkemelerin tarafların iddialarını çekişmeli bir şekilde dinledikten ve ilgili tüm unsurları inceledikten sonra idarenin, ilgililerin mülklerini kamulaştırmakla yasal olarak yükümlü olmadığına ve ilgililerin maruz kaldıklarını iddia ettikleri zararın tazminat hakkı doğurmadığı kanaatine vardıklarını tespit etmektedir. Mahkeme, söz konusu mahkemelerin kararlarının keyfi bir nitelik taşıdığı veya açıkça mantıksız olduğu sonucuna varılmasını sağlayacak herhangi bir unsur tespit etmemektedir.
92. Mahkeme daha önce, bu türden davalarda, başvuranlara getirilen benzer kısıtlamaların ilgililerin mülkiyetlerine saygı haklarına yönelik orantısız bir müdahale oluşturacak nitelikte olmadığına karar verdiğini ve bu bağlamda, ekonomik gerekliliklerin, çevrenin ve doğal ve arkeolojik mirasın korunmasına ilişkin değerlendirmeler karşısında öncelik verilmesinin gerekmediği kanaatine vardığını hatırlatmaktadır (Galtieri/İtalya (k.k.), no. 72864/01, 24 Ocak 2006, yukarıda anılan Perinelli ve diğerleri kararı, yukarıda anılan Longobardi ve diğerleri kararı, Emine Tiryakioğlu/Türkiye (k.k.), no. 24404/02, 13 Mayıs 2008, Hale İneciklioğlu ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 30314/02, 18 Kasım 2008, Sinan Yıldız ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 37959/04, 12 Ocak 2010 ve yukarıda atıfta bulunulan Özsoy ve diğerleri, § 55).
93. Mahkeme, mevcut davadaki içtihadından ayrılmak için bir neden görmemektedir.
94. Nitekim Mahkeme öncelikle, 21 Temmuz 1983 tarihli 2863 sayılı Kanun ve özellikle bu kanunun 11. maddesi uyarınca, başvuranların mülkiyet haklarını kullanmaya devam edebileceklerini gözlemlemektedir. Başvuranların, söz konusu kanun hükümlerine uymaları ve mülklerinde herhangi bir değişiklik veya elden çıkarmak için yetkililerden önceden izin almaları koşuluyla taşınmazlarını kullanma haklarını saklı tutmuşlardır. Bu kısıtlamaların amacının arkeolojik değere sahip bir alanı korumak olduğu belirtilmiştir.
95. Mahkeme daha sonra, başvuranların murisi (de cujus) tarafından taşınmazın satın alındığı sırada, tapu sicilinde yer alan “mülkün niteliği” kısmında, söz konusu taşınmazın inşaat arazisi değil tarım arazisi olduğunun açıkça belirtildiğini tespit etmektedir (yukarıdaki 3. paragraf). Buna karşın başvuranlar bu taşınmazda tarım yapıldığını kanıtlamamışlardır. Aksine, dava dosyasındaki delillerden, burayı çam ağaçlarıyla kaplı ormanlık bir halde bıraktıkları ortaya çıkmaktadır.
96. Bu bağlamda, Mahkeme, kentsel gelişimin ardından komşu parsellerin inşaat yapılabilir hale gelmiş olmasının, tek başına başvuranların inşaat ruhsatı alma konusunda meşru bir beklentiye yol açacak nitelikte olmadığını zira belirli bir bölgede imar izni verilmesi hak doğurmaya elverişli olsa da kendi başına ve doğrudan inşaat hakkı sağlamadığını da belirtmek ister.
97. Öte yandan, tarım arazisinin yapılaşmaya uygun hale getirilip getirilmeyeceğine karar verme yetkisinin yetkili ulusal makamlara ait olduğu hatırlatılmalıdır. Bu tür bir karar, arazi kullanım planlaması, doğal ve tarım alanların korunması ve sürdürülebilir kalkınma ile ilgili konuları dikkate alan çerçeve bir prosedüre tabidir. Sadece kamu makamları, çalışmalar ve istişareler sonrasında, kamu yararı ve şehir planlama kuralları dikkate alınarak, böyle bir kullanım değişikliğini onaylama veya reddetme yetkisine sahiptir.
98. Ayrıca, 2863 sayılı Kanun aynı zamanda, “birinci derece arkeolojik sit alanı” olarak sınıflandırılan özel taşınmazların bir başka taşınmazla takas edilebilmesini öngörmektedir. Her ne kadar bu türden bir prosedür için inisiyatif yetkili bakanlıklara ait olsa da başvuranlar hala başvuruda bulunmak için gerekli adımları atma olanağına sahiptir. Burada şüphesiz, vatandaşların yararlandıkları ek bir güvence söz konusudur.
99. Öte yandan Mahkeme, arkeolojik potansiyeli yüksek, tarihi şehirlerde bulunan taşınmazların maliklerinin, burada söz konusu olan türden değişikliklere maruz kaldıklarını kaydetmektedir. Nitekim, 21 Temmuz 1983 tarihli 2863 sayılı Kanun’da, bilinen veya tesadüfen ortaya çıkarılan taşınmaz ve taşınabilir arkeolojik kalıntıların korunması gerektiğine dair ilke yer almaktadır: Yetkili makamların bu Kanun uyarınca gerekli tedbirleri aldıkları anda, bu bölgelerde bulunan taşınmazların malikleri, bir dereceye kadar, bu önlemlerin yol açabileceği olumsuz etkilerden, örneğin davacılar tarafından bu davada şikayet edilenlerden, muzdarip olabilirler. Özellikle taşınmazlarının değeri bunun sonucunda azalabilmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, başka unsurlar bulunmadıkça, bu tür bir değer kaybının tek başına tazminat hakkı doğurmayacağına (yukarıda anılan Malfatto ve Mieille kararı, § 70), zira Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin bu bağlamda bir mülkün piyasa değerini etkileyebilecek olan Devletin bütün faaliyetlerine karşı bir güvence sunmadığı kanısına varmaktadır.
100. Ayrıca, 1981 yılında başvuranların murisinin bir payını satın aldığı söz konusu taşınmazın, MS 558-560 yıllarından kalma tarihi eser olarak sınıflandırılmış tarihi bir taş yapı olan Jüstinianus Köprüsü’nün hemen yakınında bulunduğu belirtilmelidir. Bu yapının önemi ve miras değeri göz önünde bulundurulduğunda, ilgili kişi, satın alma sırasında, parselin er ya da geç listeye alınan eserin korunmasına ilişkin kısıtlamalara veya irtifak haklarına tabi olacağını bilmediğini inkâr edemez. İlgili kişi bu koşullar altında, söz konusu taşınmazı serbestçe kullanabileceğini makul olarak bekleyemezdi.
101. Mahkeme ayrıca, kısıtlamaların ekonomik etkisiyle ilgili olarak, başvuranların bu etkinin Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinde öngörülen “adil dengeyi” bozacağını gösteren somut deliller sunmadıklarını gözlemlemektedir. Ciddi ve doğrudan bir ekonomik zararın kanıtı bulunmadıkça, sadece taşınmazın değerinin düşmesi, söz konusu maddenin ihlal edildiği tespitinde bulunmak için yeterli olamaz.
102. Yukarıdaki tüm değerlendirmeler göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme ihtilaf konusu müdahalenin, başvuranlara aşırı bir yük getirmediğine ve izlenen meşru amaçla orantısız olarak kabul edilemeyeceğine kanaat getirmektedir.
103. Sonuç olarak, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlaline ilişkin şikâyetler açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle, başvurunun,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup 12 Haziran 2025 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan
EK
Başvuranlar Listesi:
No.
Ad SOYAD
Doğum Tarihi
Uyruğu
İkamet Yeri
1.
Emine BİLGİN
1964
Türk
Sakarya
2.
Düriye ANIK
1943
Türk
Sakarya
3.
Gülnur ANIK
1962
Türk
Sakarya
4.
Süleyman İlhan ANIK
1966
Türk
Richmond
Hill
[1] Kanun, sit alanlarını, dönemlerinin toplum, ekonomi veya mimarisinin tipik özelliklerini sunan kentler ve kent kalıntıları olarak tanımlamaktadır. Bu tanıma göre Türkiye'de üç tür sit alanı bulunmaktadır: arkeolojik sit alanları, kentsel sit alanları ve doğal sit alanları.
[2] Kanun bu kategori için aşağıdaki örnekleri vermektedir: akropoller, nekropoller, kaleler, hisarlar, kuleler, surlar, tarihi kışlalar, kervansaraylar, şark hanları, hamamlar, medreseler (okullar), kümbetler, türbe ve kitabe, su kemerleri, sarnıçlar ve kuyular, tarihi saraylar, köşkler, yalılar (deniz kenarında keyif evleri), konaklar (büyük konutlar [Osmanlı İmparatorluğu döneminden]), camiler, sebiller, mezarlıklar, bedestenler, büyük çarşılar, sinagoglar, bazilikalar, kiliseler, manastırlar, tarihi anıtlar ve antik kalıntılar, freskler, kabartmalar, mozaikler.