(AİHS m. 6) (2709 S. K. m. 36, 125) (193 S. K. Mük. m. 120) (213 S. K. m. 5, 35) (ANY. MAH. 14.07.1998 T. 1997/41 E. 1998/47 K.)
İSTEMİN ÖZETİ: Kuyumculuk faaliyetinde bulunan davacının aynı zamanda tefecilik faaliyetinde de bulunduğundan bahisle, adına, vergi inceleme raporuna istinaden 2011/7-9 dönemi için re'sen salınan vergi ziyaı cezalı gelir geçici vergisinin iptali istemiyle açılan davada; mahsup döneminin geçmiş olması nedeniyle mahsup etme olanağı kalmayan 2011/7-9 dönemine ait gelir geçici vergisi 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun mükerrer 120. maddesinin 3. fıkrası uyarınca istenemeyeceğinden, gelir geçici vergisine ilişkin tarhiyatta yasal isabet görülmediği; kesilen vergi ziyaı cezasına gelince; kuyumculuk faaliyetinde bulunan davacının 2009, 2010, 2011, 2012 ve 2013 yıllarına ait hesaplarının incelenmesi sonucu düzenlenen ve Mahkemelerinin E:2015/693 sayılı dosyasında bulunan 06/02/2015 tarih ve 2015-A-1072/2 sayılı Vergi Tekniği Raporu'nda; mükellefin yasal faaliyeti yanında kendisinden talep eden çok sayıda kredi kartı sahibine komisyon karşılığında borç para verdiği, bu tutar üzerinden aylık % 2 oranında komisyon geliri elde ettiği, mükellefin izin almadan yaptığı para verme işinin "tefecilik" olduğu, tefecilik işlemlerini kamufle etmek için emtia satışı gibi gösterilen faturaların ve kredi kartı sahiplerine satılan altınların geri alımı karşılığı düzenlenen gider pusulalarının sahte belgeler olduğu, ilgililerden ifadelerine başvurulabilenlerin tamamına yakınının; davacıya ait POS cihazı kullanılmak suretiyle komisyon karşılığı nakit ihtiyaçlarını karşıladıkları, bu işlemler karşılığı herhangi bir mal/hizmet satın alınmadığı yönünde beyanda bulundukları tespit edildiğinden, davacının, POS cihazları ile kredi kartı sahiplerinin nakit ihtiyacının karşılanması şeklinde yapılan komisyon karşılığı borç verme işini (tefecilik) mutat olarak yaptığı sonucuna varıldığı; davacının, işyerindeki POS cihazlarını amacı dışında kullanmak suretiyle herhangi bir emtia satışı olmadan, mali durumları bozuk olan müşterilerinin komisyon karşılığı nakit ihtiyacını karşıladığı ve bu işlemlerin 2011 yılında mutad meslek haline geldiği anlaşılmış olup, davacının komisyon karşılığı elde ettiği faiz gelirini beyan etmemiş olması ve bu işlemleri kamufle etmek amacıyla sahte belgeler kullanarak gerçekleştirmesi nedeniyle, kesilen vergi ziyaı cezasında hukuka aykırılık görülmediği gerekçesiyle, davaya konu gelir geçici vergisini iptal eden, davanın vergi zıyaı cezasına ilişkin kısmını ise reddeden Ankara 6. Vergi Mahkemesinin 28/12/2015 gün ve E:2015/695, K:2015/2531 sayılı kararının redde ilişkin hüküm fıkrasının; kredi kartı ile alış veriş yapanlardan az sayıdaki kişinin ifadesine dayanılarak işlemlerinin tamamına yakınının borç verme olarak kabulünün hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek bozulması istenilmektedir.
SAVUNMANIN ÖZETİ: Savunma verilmemiştir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Ankara Bölge İdare Mahkemesi 1. Vergi Dava Dairesince gereği görüşüldü:
Anayasanın "Hak Arama Hürriyeti" başlıklı 36. maddesinde, "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir." kuralı yer almış; 125. maddesinde de, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu kurala bağlanmıştır.
Anayasanın bahsi geçen 36. maddesinde yer verilen iddia ve savunma hakkı, birbirini tamamlamakta ve birbirinden ayrılmaz niteliğiyle de hak arama hürriyetine temel oluşturmaktadır. Hak arama hürriyeti, önemi nedeniyle yalnız toplumsal barışı güçlendiren dayanaklardan biri değil, aynı zamanda bireyin adaleti bulma, hakkı olanı elde etme, haksızlığı önleme uğraşının da aracıdır. Savunma hakkının öznesi, suçlanan kişidir. Kişinin, savunma seçeneklerini değerlendirebilmesi için, öncelikle kendisine yöneltilen suçlamanın varlığını ve sebeplerini bilmesi gerekir. Çağdaş bir hukuk düzeninde bu hakkın kullanılması, olabildiğince kolaylaştırılmalı; olumlu ya da olumsuz sonuç almayı geciktiren, güçleştiren engeller kaldırılmalıdır. Savunma hakkının belirtilen şekilde kullanılabilmesi ise; iddia olunan fiile ilişkin tespit ve kanıtların bilinmesi, buna bağlı olarak karşı argümanlar geliştirilerek aksi yönde tespit ve kanıtların sunulmasıyla mümkündür.
Anılan Anayasa hükümleri, Ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış bulunan ve "Hukuk Devleti"nin vazgeçilmez ilkelerinden olan "hak arama özgürlüğü", "adil yargılanma hakkı" ve "mahkemeye başvuru hakkı" ilkeleri ile doğrudan ilgili olup, sözkonusu temel haklara anayasal bir değer yüklediği açıktır.
Savunma hakkı, Anayasa'nın ‘Kişinin Hakları ve Ödevleri'ni belirleyen ikinci bölümünde yer alan, temel haklardandır. Evrensel konumu nedeniyle, insanlığın ortak değerlerinden sayılmaktadır. Felsefi ve hukuksal nitelikleri ve içerikleriyle adalet kavramı ve yargılama işlevi, birbirini tümleyen, birbirinden ayrılamaz nitelikteki sav-savunma-karar üçlüsünden oluşan yargıyla yaşama geçmektedir.
Anayasa Mahkemesi'nin 14.7.1998 günlü E:1997/41, K:1998/47 sayılı kararında, Avrupa İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme'nin, savunma hakkının önemini ve gereğini vurgulayan 6. maddesini de dikkate alarak savunma hakkının niteliğini vurguladığı, herkesin kendisine yönelik isnadın nedeninden ve niteliğinden en kısa zamanda, anladığı bir dille ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek hakkına sahip olduğu; olayı, isnadın nedenini ve hukuki niteliğini bilmeyen kişinin kendisini yeterince savunamayacağının açık olduğu, bu hususun, savunma hakkının temelini oluşturduğu belirtilmiştir.
213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun "Vergi Mahremiyeti" başlıklı 5. maddesinde, "Aşağıda yazılı kimseler görevleri dolayısiyle, mükellefin ve mükellefle ilgili kimselerin şahıslarına, muamele ve hesap durumlarına, işlerine, işletmelerine, servetlerine veya mesleklerine müteallik olmak üzere öğrendikleri sırları veya gizli kalması lazımgelen diğer hususları ifşa edemezler ve kendilerinin veya üçüncü şahısların nef'ine kullanamazlar;
1. Vergi muameleleri ve incelemeleri ile uğraşan memurlar;
2. Vergi mahkemeleri, bölge idare mahkemeleri ve Danıştay’da görevli olanlar;
3. Vergi kanunlarına göre kurulan komisyonlara iştirak edenler;
4. Vergi işlerinde kullanılan bilirkişiler.
Bu yasak, yukarıda yazılı kimseler, bu görevlerinden ayrılsalar dahi devam eder." hükmü ile 213 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 35. maddesinin ikinci fıkrasında, takdir komisyonu kararı üzerine tarh edilen vergilerde kararın ve re'sen takdiri gerektiren inceleme raporunun birer suretinin ihbarnameye ekleneceği düzenlemesine yer verilmiştir.
Bu düzenlemeye göre; mükelleflerin uzlaşma, dava açma ve savunma gibi yasal haklarını kullanabilmeleri için tarhiyatın dayanağı olan ve tarhiyatın yapılma nedeni ile matrah farkının tespitine ilişkin hesaplamaların nasıl yapıldığına dair açıklamaları içeren takdir komisyonu kararının, vergi inceleme raporunun veya tarhiyata dayanak alınan mükellef adına düzenlenmiş vergi tekniği raporunun ihbarnameye eklenmesinin gerekli olduğu anlaşılmaktadır. Bu niteleme karşısında takdir komisyonu kararının, inceleme raporunun veya mükellef adına düzenlenmiş vergi tekniği raporunun ihbarnameye eklenmemesinin, anılan Kanunun 108. maddesinde belirtilen basit şekil noksanlığı olarak mütalaa edilmesine de olanak bulunmamaktadır.
Mükelleflerin özel hayatlarının gizliliğinin korunması öncelikle anayasal bir haktır. Anayasanın temel hak ve ödevler kısmında düzenlenen 20. maddesi de, genel olarak mahremiyete ilişkin hükümler içermektedir. Madde metninde; herkesin, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı, milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça, yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça, kimsenin üstünün, özel kağıtlarının ve eşyasının aranamayacağı ve bunlara el konulamayacağı, son fıkrasında ise, herkesin, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahip olduğu, bu hakkın, kişinin kendisiyle ilgili kişisel veriler hakkında bilgilendirilme, bu verilere erişme, bunların düzeltilmesini veya silinmesini talep etme ve amaçları doğrultusunda kullanılıp kullanılmadığını öğrenmeyi de kapsadığı, kişisel verilerin, ancak kanunda öngörülen hallerde veya kişinin açık rızasıyla işlenebileceği, kişisel verilerin korunmasına ilişkin esas ve usullerin kanunla düzenleneceği belirtilmiş, 26 ncı maddesinde, herkesin, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahip olduğu, bu hürriyetin resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsadığı, bu fıkra hükmünün, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel olmadığı, bu hürriyetlerin kullanılmasının, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabileceği ifade edilmiştir.
Yukarıda belirtildiği üzere kişilerin özel hayatlarıyla ilgili bilgilerin gizliliğinin korunması Anayasal temel hak ve özgürlükler kapsamında güvence altına alınmıştır. Vergilendirme işlemi sırasında da bu hakkın korunması için vergi hukukunda vergi mahremiyeti ilkesine yer verilmiştir. Vergi Usul Kanunu'nun 5. maddesi ile vergi mahremiyetine uymak zorunda olan kişilerin, görevleri dolayısıyla mükellef veya mükellefle ilgili kişilerin şahıslarına ilişkin olarak elde ettikleri ve gizli kalması gereken bilgileri açıklamaları, kullanmaları ve üçüncü şahıslara kullandırmaları yasaklanmıştır. Vergi mahremiyeti mükellefler açısından kendilerine ait gizli bilgileri güvenle vergi dairesine verebilmelerini sağlamaktadır. Bu nedenle mükellefler hakkında kendilerine ait bilgilerin verilmemesi bu madde kapsamına sokulamaz.
Dosyanın incelenmesinden, tarhiyatın dayanağını oluşturan ancak tarhiyata ilişkin verileri içermediğinden bu hususlarda vergi tekniği raporuna atıf yapan 06.02.2015 günlü, 2015-A-1072/8 nolu Vergi İnceleme Raporu davacıya tebliğ edilmekle birlikte, anılan Vergi İnceleme Raporuna dayanak alınan 06.02.2015 günlü, 2015-A-1072/2 sayılı Vergi Tekniği Raporu'nun davacıya tebliğ edilmediği anlaşılmıştır.
Olayda, davacı tarafından, Vergi İnceleme Raporuna, dolayısıyla da tarhiyata esas alınan Vergi Tekniği Raporunun içeriğinin öğrenilmesi ve bu yönde savunma yapılabilmesi, tercihi halinde uzlaşma müessesinden de yararlanabilmesi için söz konusu Raporun davacıya tebliğ edilmesi gerekirken bu evrakın tebliğ edilmeyerek davacının savunma hakkının ve idari başvuru haklarını kullanmasının engellendiği tartışmasız olup, sadece yeterli veri içermeyen Vergi İnceleme Raporu ile vergi ve ceza ihbarnamesi tebliğ edilmek suretiyle davacıya bildirilen tarh ve ceza kesme işlemlerinde hukuka uyarlık görülmemiştir.
Açıklanan nedenlerle itirazın kabulüne, Ankara 6. Vergi Mahkemesi'nin 28/12/2015 gün ve E:2015/695, K:2015/2531 sayılı kararının itiraza konu davanın kısmen reddine ilişkin hüküm fıkrasının bozulmasına, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 45. maddesinin 4. fıkrası uyarınca esası incelenen davanın kabulüne, dava konusu 2011/ 07-09 dönemine ait gelir geçici vergisine bağlı vergi ziyaı cezasının iptaline, aşağıda dökümü yapılan 192,30-TL yargılama giderlerinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, artan posta ücretinin davacıya iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde Ankara Bölge İdare Mahkemesine karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25.05.2017 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)