(2577 S. K. m. 45) (657 S. K. m. 125)
İSTEMİN ÖZETİ: Ankara 12. İdare Mahkemesi'nce verilen 20/10/2017 gün ve E:2017/824, K:2017/2883 sayılı kararın, dilekçede yazılı nedenlerle hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek kaldırılması istenilmektedir.
SAVUNMANIN ÖZETİ: Savunma verilmemiştir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren Ankara Bölge İdare Mahkemesi 2. İdari Dava Dairesince, 2577 sayılı Yasanın değişik 45. maddesi uyarınca dava dosyası incelenerek gereği görüşüldü:
Dava, 29/12/2015 günü bağlı bulunduğu sendikanın çağrısı üzerine göreve gitmeyen davacının özürsüz olarak görevine gelmediğinden bahisle 657 sayılı Kanun'un 125/C-b maddesi uyarınca "1/30 oranında aylıktan kesme" cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin işlemin iptali ve işlem nedeniyle yoksun kalınan parasal hakların yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
Ankara 12. İdare Mahkemesi'nce verilen 20/10/2017 gün ve E:2017/824, K:2017/2883 sayılı kararla, 657 sayılı Kanun'un 125. maddesine göre aylıktan kesme cezası verilmesinde idarelerin bir ay içerisinde disiplin soruşturmasına başlamalarının zorunlu olduğu, davacı hakkında tesis edilen disiplin cezasına dayanak alınan soruşturma raporunda belirtildiği üzere fiilin 29.12.2015 tarihinde işlendiği ve Okul Müdürü tarafından göreve gelmeyen personelin İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bildirilmesi üzerine, İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nün 17/02/2016 tarih ve 1859349 sayılı Olur'u, Maarif Müfettişleri Başkanlığı'nın 24/02/2016 tarih ve E.2127057 sayılı görevlendirme emriyle soruşturmaya başlandığı anlaşılmakta ise de; 29/12/2015 tarihinde disiplin cezasına konu olan "bir veya iki gün göreve gelmemek" fiilinin, davacının birinci disiplin amiri olan Okul Müdürü tarafından aynı gün öğrenildiği tartışmasız olduğundan, 29/12/2015 tarihini izleyen günden itibaren 30 gün içerisinde soruşturmaya başlanması gerekirken bu süre geçirildikten sonra başlatılan soruşturma esas alınarak tesis edilen dava konusu disiplin cezasında hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle iptali ile yoksun kalınan parasal hakların yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmiştir.
657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 125.maddesinin (C-b) bendinde "özürsüz olarak bir veya iki gün göreve gelmemek" eylemi, aylıktan kesme cezasını gerektiren fiil ve haller arasında sayılmış, aynı Kanunun 127/1-a maddesinde; bu Kanunun 125 inci maddesinde sayılan fiil ve halleri işleyenler hakkında, bu fiil ve hallerin işlendiğinin öğrenildiği tarihten itibaren, uyarma, kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında bir ay içinde disiplin soruşturmasına başlanmadığı takdirde disiplin cezası verme yetkisinin zamanaşımına uğrayacağı kurala bağlanmıştır.
Disiplin cezaları, memurların özlük hakları üzerinde doğrudan ve önemli sonuçlar doğurmaları sebebiyle subjektif ve bireysel etkilerinin bulunması yanında kamu düzeninin sağlanması bakımından objektif ve kamusal öneme sahiptirler. Bu bakımdan disiplin soruşturmalarında izlenecek yöntem, ceza verilecek fiiller ve ceza vermeye yetkili makam ve kurullar açık bir şekilde mevzuatta belirlenmekte, doktrin ve yargısal içtihatlarla da konu ile ilgili disiplin hukuku ilkeleri oluşturulmaktadır.
Sonucunda ceza verilsin ya da verilmesin memur hakkında disiplin soruşturması başlatılması da memur üzerinde subjektif ve bireysel etkiler doğurmakta, soruşturma süresince zan altında kalmasına neden olmakta ve motivasyonunu düşürerek çalışma gayretini azaltmaktadır. Bu nedenle idarelerin, her olumsuzluk veya ihbar nedeniyle disiplin soruşturması açılması yöntemine başvurmaları da, çalışma barışını bozmakta ve iş üreten bireyleri sürekli bir soruşturma tehdidi altına bırakmaktadır. Bu nedenle disiplin amirinin önüne gelen belgelerin belli bir ciddiyette olması ve belli temel bilgileri içermesi, diğer bir ifadeyle disiplinsizliğin (suçun) gerçekliğini ortaya koyabilecek yeterlilikte olması gerekmekte, bunun için ön çalışmaya ihtiyaç duyulabilmektedir. Aksi düşünce bir taraftan memurları asılsız ihbarlarla soruşturma açılması tehdidi altında bırakacak, diğer taraftan gerçekten disiplin suçu işlemiş bir memur hakkında hiç bir ön çalışma yapılmadan disiplin amirine sunulan ham bilgi ve belgelerin yetersiz görülmesi nedeniyle soruşturma açılmaması ve ceza verilmemesi sonucunu doğurabilecektir. Bir diğer anlatımla, zamanaşımı süresinin, ihbar veya şikayet mektubunun idarenin kayıtlarına girdiği tarihte işlemeye başladığı kabul edilirse, idarelerin her şikayet veya ihbar mektubu hakkında hemen soruşturmacı tayin ederek soruşturma açmaları gerekir ki; bu da memurlar hakkında asılsız ihbarlarla sık sık soruşturma açılması ve memurların soruşturma baskısı altında bırakılmasına neden olacağı gibi idarelere de ek külfetler yüklemiş olur.
Benzer şekilde, mevzuatın yorumundaki güçlük nedeniyle hiyerarşik yapı içerisindeki alt birimlerin belli bir durum karşısında üstlerinin veya nihayet Bakanlık merkez teşkilatındaki istisas kuruluşlarının görüşlerini almak için başvuru yapmaları durumu, ön araştırma ve tutum belirleme safhasının parçası kabul edilir.Aynı eylem, tutum veya durumun, il, bölge veya ülkenin bir çok yerinde aynı anda cereyan ettiği hallerde, uygulama birliğinin sağlanması bakımından taşranın Merkezden gelecek talimatı beklemesi daha uygun bir davranış kabul edilmelidir. Aksi durum, statü hukukuna tabi kamu personeli arasında aynı mevzuatın farklı uygulanmasına ve hak kayıplarına neden olacaktır.
657 sayılı Kanunun 127.maddesi soruşturmaya başlama zaman aşımı süresinin başlangıcı olarak ceza gerektiren fiil ve hallerin öğrenildiği tarih esas alındığından öğrenilme tarihinin açıklığa kavuşturulması bir diğer ifadeyle "kim tarafından öğrenilmesi halinde" zamanaşımı süresinin başlayacağının tespiti gerekmektedir.
Konuyla doğrudan ilgisi olmayan herhangi bir makamın ya da birimin disiplin suçu oluşturacağı düşünülen fiil veya durumu öğrenmesinin disiplin amiri bakımından herhangi bir etkisi ve bağlayıcılığı bulunmadığından Kanunun 127. maddesinde geçen "fiillerin ve hallerin öğrenildiği tarih" ibaresinden, disiplin cezası gerektiren bir fiil işleyen memurun, bu fiilinin disiplin cezasını vermeye yetkili amirlerce öğrenildiği tarihin anlaşılması zorunludur. Disiplin cezası gerektiren fiillerin yetkili amirler tarafından öğrenilmesi halinde, fiilin suç niteliği taşıyıp taşımadığı hususunda bir inceleme yapmaları veya yaptırmaları veya eğer suç konusu eylem kendi yetki alanı dahilindeki birimden başka; il, bölge veya ülkenin farklı yerlerindeki birimlerde de işlenmiş ve yapılan eylemin suç oluşturup oluşturmayacağı hususunda mevzuatın yorumunda tereddüt edilmişse üst disiplin amirlerinin veya Bakanlık ihtisas birimlerinin görüşünün alınması için üst makamlara başvuru yapmaları, fiilin disiplin suçu vasfını taşıdığına kanaat getirmeleri halinde ise derhal soruşturmayı başlatmaları gerekmektedir. Öyleyse, disiplin soruşturmasının zamanaşımı süresinin başlangıcı bakımından esas alınması gereken öğrenme tarihi; herhangi bir idari makamın öğrenme tarihi değil, disiplin soruşturması açmaya yetkili amirlerin öğrenme tarihidir.
Bununla birlikte, mevzuatımızda Başbakan ve Bakanların başında bulundukları teşkilatın ve bunlara bağlı kuruluşlarda görevli bütün memurların disiplin amiri olduğu, bu sıfatla haiz oldukları yetkileri her derecedeki memur hakkında doğrudan kullanabilecekleri, öte yandan ilgisine göre müsteşarların, genel müdürlerin, genel sekreterlerin, illerde valiler ilçelerde kaymakamların, belediyelerde başkalarının, yurtdışı teşkilatında misyon şeflerinin; sorumlulukları altına bulunan memurlar bakımından en üst disiplin amiri oldukları ve bu yetkilerini her derecedeki memur hakkında kullanabilecekleri, valilerin kaymakama göre üst disiplin amiri olduğu gibi hususlara yer verilmek suretiyle disiplin hukukunda disiplin amiri, üst disiplin amiri, en üst disiplin amiri müesseselerinin varlığı kabul edilmiştir. Bir eylemi tespit eden disiplin amirinin, mevzuatın yorumunda veya bir fiilin suç teşkil edip etmediği hususundaki tereddüdü ya da eylemin ülke düzeyindeki yaygınlığı nedeniyle konuyu üst disiplin amirine bildirmesi, diğer bir ifadeyle disiplin amiri tarafından üst disiplin amirinin takdirinin tespiti istendiği durumlarda, üst disiplin amirinin konuyu öğrendiği tarih zamanaşımı başlangıç tarihi olacaktır.
Dava konusu olayda fiilin işlediği tarih olan 29/12/2015 tarihinde Lise Müdürü (disiplin amiri) tarafından göreve gelmeyen personelin İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne22.01.2016 tarihinde bildirilmesi üzerine, İl Milli Eğitim Müdürü'nün (üst disiplin amiri) 17/02/2016 tarih ve 1859349 sayılı Olur'u, Maarif Müfettişleri Başkanlığı'nın 24/02/2016 tarih ve E.2127057 sayılı görevlendirme emriyle soruşturmaya başlandığı, bu durumda soruşturmanın 657 sayılı Kanunun 127.maddesinde belirtilen bir aylık süre içerisinde başlatıldığı sonucuna ulaşıldığından, mahkemece soruşturmanın süresinde başlatılmadığı gerekçesiyle verilen kararda hukuki isabet görülmemiştir.
İsnad edilen fiilin disiplin suçu oluşturup oluşturmadığı hususuna gelince:
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 26.maddesinde; "Devlet memurlarının kamu hizmetlerini aksatacak şekilde memurluktan kasıtlı olarak birlikte çekilmeleri veya görevlerine gelmemeleri veya görevlerine gelipte Devlet hizmetlerinin ve işlerinin yavaşlatılması veya aksatılması sonucunu doğuracak eylem ve hareketlerde bulunmaları yasaktır." kuralına yer verilmiş, 125/C-b.maddesinde ise; "Özürsüz olarak bir veya iki gün göreve gelmemek" aylıktan kesme cezasını gerektiren eylemler arasında sayılmıştır.
Davacının göreve gitmediği hususunda ihtilaf bulunmamasına karşı, üyesi bulunduğu sendikanın çağrısı üzerine göreve gitmemesinin 657 Sayılı Kanun'un 125. maddesinde belirtilen "Özürsüz olarak gitmeme sayılıp sayılamayacağı, diğer bir ifadeyle Temel Hak ve Özgürlükler arasında yer alan sendikal faaliyet hakkının; sendika yönetimlerinin çağrısı üzerine çalışma gün ve saatinde görev yerine gitmemeyi kapsayıp kapsamadığının tartışılması gerekmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının, sendika kurma hakkı başlıklı 51. maddesinde ''Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz. Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir. Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.'', 90.maddesinin son fıkrasında ise,"Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır." hükmü yer almıştır.
4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu'nun 1.maddesinde; "Bu Kanunun amacı, kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve mesleki hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesi için oluşturdukları sendika ve konfederasyonların kuruluşu, organları, yetkileri ve faaliyetleri ile sendika ve konfederasyonlarda görev alacak kamu görevlilerinin hak ve sorumluluklarını belirlemek ve toplu sözleşme yapılmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir."denilmiş, 3/f.maddesinde de; sendikanın, kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve mesleki hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşları ifade edeceği belirtilmiştir.
Diğer taraftan, Türkiye'nin de onayladığı 87 no'lu ILO Sözleşmesinin 3/1. maddesinde; çalışan ve işveren örgütlerinin, tüzük ve yönetmeliklerini düzenlemek, temsilcilerini serbestçe seçmek, yönetim ve etkinliklerini düzenlemek ve iş programlarını belirlemek hakkına sahip oldukları, 8/2.maddesinde; yasaların, sözleşme ile öngörülen güvencelere zarar verecek nitelikte olamayacağı veya zarar verecek şekilde uygulanamayacağı belirtilmiş, 151 nolu ILO Sözleşmesinin3.maddesinde; Sözleşmenin uygulanması bakımından "kamu görevlileri örgütü" deyiminin; amacı kamu görevlilerinin çıkarlarını savunmak ve geliştirmek olan örgüt anlamına geldiği, maddenin devamında ise, kamu makamlarının bu hakkı sınırlayacak veya bu hakkın yasaya uygun şekilde kullanılmasına engel olacak nitelikte her türlü müdahaleden sakınmaları gerektiği belirtilmiş, 4/2-b maddesinde de; bir kamu görevlisini, kamu görevlileri örgütüne üyeliği veya böyle bir örgütün normal faaliyetine katılması nedenleri ile işten çıkarmanın veya ona zarar vermenin, sendikal örgütlenme özgürlüğünün ihlali olduğu vurgulanmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin “Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü” başlıklı 11.maddesinde “1) Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.2) Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir.Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir.”hükmü bulunmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından;
- ......../Türkiye davasında; (27 Mart 2007-6615/03) üyesi bulunduğu sendika tarafından memur maaşlarına yapılan düşük zammı protesto etmek ve kamuoyu oluşturmak maksadıyla eyleme katılan memura verilen uyarma cezasının, “demokratik toplumda gerekli olmadığı”,
-........ ve Diğerleri/Türkiye davasında (17 Temmuz 2008-23018/04) başvuranlara, ........ sendikasının çalışma koşullarının iyileştirilmesine dikkat çekmek amacıyla düzenlediği bir günlük greve katıldıkları için cezai yaptırım uygulanmasının "demokratik bir toplum için gerekli olmadığı",
-........ ve Diğerleri/Türkiye davasında (17 Temmuz 2007 74611/01); İstanbul Boğaz Köprüsü'nde görevli gişe memurlarının işi yavaşlatma eylemi nedeniyle haklarında açılan tazminat davası sonucu ortaya çıkan zararı ödemek zorunda kalmalarının, varılmak istenilen amaçla orantılı bulunmadığı ve "demokratik bir toplum için gerekli olmadığı, kararın verildiği tarihte ayrıca kamu görevlilerinin örgütlenme hakkının sınırlı olduğu ve içerisinde bulundukları olumsuz koşulların kamuoyuna duyurulması için başka bir seçenekleri olmadığı,
-........ ve ......../Türkiye davasında (15/09/2009-30946/04); ........ üyesi öğretmenlere, KESK’in çağrısına uyarak, parlamentoda tartışılmakta olan kamu yönetimi kanun tasarısını protesto etmek üzere düzenlenen bir günlük ulusal eyleme katılmaları nedeniyle 11/12/2003 tarihinde göreve gelmedikleri için uyarma cezası verilmesinin, her ne kadar bu ceza çok küçük olsa da, sendika üyelerinin çıkarlarını korumak için meşru grev ya da eylem günlerine katılmaktan vazgeçirecek bir nitelik taşıdığı, öğretmenlere verilen disiplin cezasının «acil bir sosyal ihtiyaca » tekabül etmediği ve bu nedenle "demokratik bir toplumda gerekli" olmadığı,
Belirtilmek suretiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11.maddesinin ihlal edildiği yönünde hüküm kurulduğu görülmektedir.
Anayasa Mahkemesi'nin;
- 06/01/2015 tarihli, 2013/8516 başvuru numaralı ''........'' kararında; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına atıfta bulunularak; sendikal faaliyet kapsamında bir gün iş bırakma eylemi nedeniyle verilen uyarı cezasının, "zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaçtan" kaynaklanmaması nedeniyle "demokratik toplumda gerekli olmadığı" sonucuna varıldığı, bu sebeple başvurucunun Anayasa'nın 51. maddesinde güvence altına alınan sendika hakkının ihlal edildiği yönünde karar verildiği,
-18.09.2014 tarihli, 2013/8463 başvuru numaralı ........kararında ise; Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapılmakta olan İlköğretim ve Eğitim Kanunu Tasarısı görüşmelerinin sonlandırılması ve Tasarı’nın geri çekilmesini sağlamak amacıyla, üyesi olduğu ........ Yönetim Kurulu kararına uyarak, 28/29 Mart 2012 günlerinde tüm Türkiye’de 2 günlük işe gelmeme eylemine katılması sonucu verilen uyarma cezasıyla ilgili olarak; başvurucunun sendika faaliyetleri çerçevesinde işe gelmemek şeklindeki eylemine verilen disiplin cezası nedeniyle müdahale edilen sendika hakkı ile disiplin cezası ile ulaşılmak istenen kamu yararı arasındaki dengenin ölçülü olduğunun kabulü halinde, disiplin cezası verilmesine ve açılan davanın derece mahkemelerince reddedilmesine ilişkin gerekçelerin inandırıcı, başka bir deyişle ilgili ve yeterli oldukları sonucuna varılabileceği vurgusu yapıldıktan sonra, gerek idarenin olağan uygulamasında ve gerekse de idari yargının yerleşmiş içtihatlarında başvuru konusu olayda olduğu gibi sendikal faaliyet çerçevesinde işe gelinmemesi halinde kişinin mazeret iznini kullandığı kabul edildiği ve disiplin soruşturması açılmadığı, ne var ki sendika üyelerinin sendikal faaliyet kapsamında işe gelmemeleri halinde mazeret izinli sayılacakları yönündeki yerleşik hale gelen idari yargı içtihatlarına rağmen, idarenin ve yargının bir bütün olarak yeknesak hareket etmesini sağlayacak mevzuat düzenlemelerinin bulunmadığı, başvurucunun bir devlet okulunda öğretmen olduğu göz önüne alındığında devlet memurlarının bu haktan bütünüyle mahrum bırakılamayacaklarını da not etmek gerektiği, bununla birlikte, demokratik bir toplumda gerekliliği tartışılmaz olan durumlarda ordu, emniyet veya başka bazı sektörlerde sendikal faaliyetlere sınırlamalar getirilmesinin mümkün olduğu, başvurucunun bu türden sınırlamalara tabi tutulmasını gerektirecek bir görevde bulunduğunun ileri sürülmediği, her ne kadar hafif bir ceza olsa da şikâyet edilen uyarma cezasının “toplumsal bir ihtiyaç baskısına” tekabül etmemesi nedeniyle “demokratik toplumda gerekli olmadığı” sonucuna varıldığı, bu sebeple başvurucunun Anayasa’nın 51. maddesinde güvence altına alınan sendika hakkının ihlal edildiği yönünde karar verildiği,
Görülmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa, ilgili diğer mevzuat hükümleri ve yargı içtihatları doğrultusunda Sendikanın daveti üzerine göreve gitmeme eyleminin disiplin hukuk açısından değerlendirilmesine gelince;
Sendika hakkı ve sendikal faaliyetler Anayasa’nın Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler bölümünde, 51 ila 54. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Bu sendikal hak ve özgürlükler, benzer güvenceler getiren başta Örgütlenme Özgürlüğü Sözleşmesi ile Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı Sözleşmesi olmak üzere ilgili Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Sözleşmeleri ve Avrupa Sosyal Şartı ile tamamlanmaktadır. Anayasa’nın 51-54. maddelerinde düzenlenen sendikal hak ve özgürlüklerin kapsamı yorumlanırken bu belgelerde yer alan ve ilgili organlar tarafından yorumlanan güvencelerin de göz önüne alınması gerekir.
Sınırlanabilir bir hak olan sendika hakkı Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüklerin sınırlama rejimine tabidir. Anayasa’nın 51. maddesinin ikinci ve izleyen fıkralarında sendika hakkına yönelik sınırlama sebeplerine yer verilmiştir. Ancak bu özgürlüklere yönelik sınırlamaların da bir sınırının olması gerektiği açıktır. Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında Anayasa’nın 13. maddesindeki ölçütler göz önüne alınmak zorundadır. Bu sebeple sendika hakkına getirilen sınırlandırmaların denetiminin Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçütler çerçevesinde ve Anayasa’nın 51. maddesi kapsamında yapılması gerekmektedir.
Sendika hakkının ihlal edilip edilmediğinin değerlendirilmesinde öncelikle; ceza verilen eylemin gerçek bir sendikal hakka dayanıp dayanmadığı, sendikal hakka dayanan bir eylem var ise bu hakka bir müdahalenin mevcut olup olmadığı ve daha sonra da müdahalenin haklı sebeplere dayanıp dayanmadığının tespiti gerekmektedir:
a-Eylemin sendikal hak kavramında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği;
Gerek uluslararası sözleşmelerde gerekse Anayasada sendikal hak ve özgürlükler düzenlenirken sendikaların "üyelerin ortak çıkarlarını savunmak ve geliştirmek" amacıyla kuruldukları belirtilmekte, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu'nun 1.maddesinde de bu husus daha açık şekilde; "kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve mesleki hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesi için oluşturdukları sendika" ifadesine yer verilmektedir. Bu durumda, herhangi bir eylemin sendikal faaliyet olarak kabul edilebilmesi için, sendikanın faaliyet alanı ile ilgili olması ve üyelerinin ortak çıkarlarını koruma amacı taşıması gerekmektedir. Sendikanın kuruluş amacı ile ilgisi bulunmayan ve üyelerin ortak çıkarlarını koruma amacı taşımayan eylemler, Sendika yönetiminin daveti üzerine yapılsa dahi sendikal faaliyet olarak görülemeyecek ve sendikal hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin ulusal ve uluslararası düzenlemelerden faydalanamayacaktır. Öte yandan konusu suç teşkil eden eylemlerin de sendikal hak ve özgürlük kavramı ve kapsamı içinde değerlendirilmesi mümkün olmadığı açıktır.
b- Müdahalenin Mevcudiyeti Hakkında
Sendikal faaliyet kapsamına giren bir eylem nedeniyle disiplin cezası uygulanması durumunda, bu ceza hafif veya ağır olsun, müdahalenin var olduğu yargısal içtihatlarla ve İHAM kararları doğrultusunda kabul görmektedir.
c- Müdahalenin Haklı Sebeplere Dayanması Hakkında
Anayasa’nın 51. maddesinin ikinci ile altıncı fıkralarında belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanmadığı ve Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşulları yerine getirmediği müddetçe uygulanan müeyyide Anayasa’nın 13. ve 51. maddelerinin ihlalini teşkil edecektir. Bu nedenle, müdahalenin Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen öze dokunmama, Anayasa’nın ilgili maddesinde belirtilmiş olma, kanunlar tarafından öngörülme, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir. Bu belirleme yapılırken, AİHS'nin 11.maddesinde yer alan "bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir.” şeklindeki düzenlemenin de göz önünde bulundurulması gerekeceği açıktır.
Müdahalenin haklı sebebe dayanması, Anaya Mahkemesi bireysel başvuru kararlarında; müdahalenin kanuniliği, meşru amaç, demokratik toplumda gerekli olma ve ölçülülük kriterleri esas alınarak değerlendirilmektedir.
1. Müdahalenin Kanuniliği
Anayasal temeli bulunan suç ve cezada kanunilik ilkesi gereğince, temel hak ve özgürlüklerin kullanımına ilişkin olmasa dahi, kamu görevlilerine verilecek disiplin cezalarının ve bu cezaların verilme nedeni olan disiplin suçlarının Kanunla düzenlenmesi gerektiği hususu, yargı yerlerince her zaman gözetilmekte olup, Anayasa’nın 51. maddesinin ikinci, üçüncü ve beşinci fıkralarında yer alan müdahalenin “kanun”la yapılması şartını, memurlar bakımından 657 sayılı Kanun’un “Toplu eylem ve hareketlerde bulunma yasağı” başlıklı 26. maddesi ile “Disiplin cezalarının çeşitleri ile ceza uygulanacak fiil ve haller” başlıklı 125. maddesinin karşıladığında tereddüt bulunmamaktadır.
2. Meşru Amaç
Sendika hakkına yapılan bir müdahalenin meşru olabilmesi için bu müdahalenin Anayasa’nın 51. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık, genel ahlak ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebebiyle ve kanunla yapılmış olması gerekir.
Temel hak ve özgürlüklerin kullanımı sonucu verilen disiplin cezaları bu haklara yapılan bir müdahale kabul edildiğinden, ortaya çıkan Anayasa Mahkemesi ve İHAM kararları çerçevesinde, artık idarelerin, sadece fiilin disiplin cezası gerektiren eylemler arasında sayılmasının tespiti (sübutu) ile yetinmeyip, yapılan bu müdahalenin (yani verilen cezanın); milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık, genel ahlak ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarından hangisini temin etmek için tesis edildiğini de izah etmeleri gerekmektedir. Mahkemelerce de bu hususun gözetileceği açıktır.
3. Demokratik Bir Toplumda Gerekli Olma ve Ölçülülük
Sendika hakkı mutlak olmadığından bazı sınırlandırmalara tabi tutulabileceği hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Sendika hakkına ilişkin olarak Anayasa’nın 51. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan sınırlandırmaların Anayasa’nın 13. maddesinin güvencesinde olan demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük ilkeleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda bir değerlendirme yapılması gerekmektedir.
1982 Anayasasında belirtilen “demokratik toplum” ölçütü, Anayasa’nın 13. maddesi ile AİHS’in bu ölçütün kullanıldığı 9., 10. ve 11. maddeleri arasındaki paralellik gözönüne alınarak çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik temelinde yorumlanmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatları uyarınca, “Demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunup tümüyle kullanılamaz hale getiren sınırlamalar, demokratik toplum düzeni gerekleriyle uyum içinde sayılamaz. Bu nedenle, temel hak ve özgürlükler, istisnaî olarak ve ancak özüne dokunmamak koşuluyla demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde ve ancak yasayla sınırlandırılabilirler.” (AYM, E.2006/142, K.2008/148, K.T. 24/9/2008)
Anayasa’nın 13. maddesinde ifade edilen “ölçülülük ilkesi”, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin başvurularda öncelikli olarak dikkate alınmaktadır. Anayasa Mahkemesinin kararlarına göre ölçülülük, temel hak ve özgürlüklerin sınırlanma amaçları ile araç arasındaki ilişkiyi yansıtır. Ölçülülük denetimi, ulaşılmak istenen amaçtan yola çıkılarak bu amaca ulaşılmak için seçilen aracın denetlenmesidir (B. No: 2012/1051, 20/2/2014, § 84; B. No: 2013/409, 25/6/2014, § 97). Bu sebeple sendika hakkına yapılan müdahalelerde, hedeflenen amaca ulaşabilmek için seçilen müdahalenin elverişli, gerekli ve orantılı olup olmadığı değerlendirilmelidir.
Anayasa’nın 13. maddesinde demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük kriterleri iki ayrı ölçüt olarak düzenlenmiş olmasına rağmen Anayasa Mahkemesi bu iki ölçüt arasında ayrılmaz bir ilişki olduğu gerekçesi ile amaç ile araç arasında makul bir ilişki ve dengenin bulunup bulunmadığını incelemektedir (B. No: 2013/409, 25/6/2014, § 96).
Bu bağlamda, başvuru konusu olay bakımından yapılacak değerlendirmelerin temel ekseni, müdahaleye neden olan derece mahkemelerinin kararlarında dayandıkları gerekçelerin sendika hakkını kısıtlama bakımından “demokratik bir toplumda gerekli” ve “ölçülülük ilkesi”ne uygun olduğunun inandırıcı bir şekilde ortaya konulup konulamadığı Yüksek Mahkeme tarafından üzerinde durulan hususlardandır (B. No: 2013/409, 25/6/2014, § 98).
AİHM, konuyla ilgili ilk kararlarından itibaren, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerinin ikinci fıkralarında geçen “gerekli” kavramının “zorlayıcı bir toplumsal neden”i ifade ettiğini, bu durumda sendika hakkına yargısal veya idari bir müdahalenin, toplumsal bir ihtiyaç baskısını karşılayıp karşılamadığına bakılması gerektiğini, bu çerçevede meşru amaçla orantılı olması yanında müdahalenin haklılığı için kamu makamlarının gösterdikleri gerekçelerin konuyla ilgili ve yeterli olmasının zorunlu bulunduğu belirtilmektedir(Stankov ve Ilinden Birleşik Makedonyalılar Örgütü /Bulgaristan, B. No: 29221/95 29225/95, 2/10/2001, § 87).
d) Kamu görevlileri için meşru sınırlamalar getirilebileceğine yönelik Sözleşme hükmü
AİHS'nin 11.maddesinde; genel anlamda sendika hakkı ve bu hakkın kullanımına getirilecek sınırlamalar "demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması" şeklinde belirtildikten sonra “bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir.”denilmek suretiyle kamu görevlilerinin sendikal faaliyetlerine ilişkin sınırlamaların, kapsamı geniş tutulmak amacıyla "meşru" kavramıyla ifade edilmiştir.
Kuşkusuz buradaki meşru sınırlamalar kavramının, Anayasa’nın 51. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık, genel ahlak ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla yapılan sınırlamalardan bağımsız olduğu düşünülemez. Ancak, kamu görevlileri, kamu hizmeti yürütmekle görevli olduklarından, sendikal faaliyetlere katılmaları durumunda kamu hizmetinin aksaması hatta başka bir vatandaşın temel hak ve özgürlüklerinden birinin veya bir kaçının zarar görmesi söz konusu olabilecektir. Böyle durumlarda, idarenin ve idari işlemin denetimini yapan mahkemenin meşru amacın varlığını kararlarında ortaya koymaları beklenmektedir.
Nitekim, Yüksek Mahkeme, sendika faaliyetleri çerçevesinde işe gitmeyenlere disiplin cezası verilerek müdahale edilen sendika hakkı ile, disiplin cezası ile ulaşılmak istenen kamu yararı arasındaki dengenin ölçülü olduğunun kabulü halinde, disiplin cezası verilmesine ve açılan davanın derece mahkemelerince reddedilmesine ilişkin gerekçelerin inandırıcı, başka bir deyişle ilgili ve yeterli oldukları sonucuna varılabileceğini belirtmektedir. (Anayasa Mahkemesi; B. No: 2012/1051, 20/2/2014, § 87).
Dava dosyasının incelenmesinden, öğretmen olarak görev yapan davacının, üyesi olduğu ........ Sendikası'nın aldığı karar doğrultusunda 29.12.2015 tarihinde bir günlük göreve gelmeme eylemine katıldığı, davalı idarece anılan tarihte özürsüz olarak bir gün göreve gelmeme disiplin suçunu işlediğinden bahisle 657 sayılı Yasa'nın 125/C-b maddesi uyarınca, 1/30 oranında aylıktan kesme cezasıyla cezalandırıldığı, anılan işlemin iptali istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Gerek idarenin olağan uygulamasında ve gerekse de idari yargının yerleşmiş içtihatlarında başvuru konusu olayda olduğu gibi sendikal faaliyet çerçevesinde işe gelinmemesi halinde kişinin mazeret iznini kullandığı kabul edilmekte ve disiplin soruşturması açılmamaktadır. Ne var ki sendika üyelerinin sendikal faaliyet kapsamında işe gelmemeleri halinde mazeret izinli sayılacakları yönündeki yerleşik hale gelen idari yargı içtihatlarına rağmen, idarenin ve yargının bir bütün olarak yeknesak hareket etmesini sağlayacak mevzuat düzenlemeleri bulunmamaktadır.
Davacının bir devlet okulunda öğretmen olduğu göz önüne alındığında devlet memurlarının bu haktan bütünüyle mahrum bırakılamayacakları açıktır. Bununla birlikte, demokratik bir toplumda gerekliliği tartışılmaz olan durumlarda ordu, emniyet veya başka bazı sektörlerde sendikal faaliyetlere sınırlamalar getirilmesi mümkündür. Davacının bu türden sınırlamalara tabi tutulmasını gerektirecek bir görevde bulunduğu idarece ileri sürülmemiştir.
Uyuşmazlık konusu olayda, davacının üyesi bulunduğu sendikanın yetkili kurullarınca alınan bir günlük iş bırakma eylemi çağrısına uyarak 29.12.2015 tarihinde göreve gelmediği, bu fiilin çalışma hayatında gerek uluslararası sözleşmelerde gerekse ulusal mevzuatta yerini bulan sendikal faaliyet kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, zira eylem daha önce duyurulduğu halde idarece eyleme katılmanın, millî güvenliğe, kamu düzenine, suç işlenmesinin önlenmesine, genel sağlık, genel ahlak ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasına zarar vereceği şeklinde herhangi bir itirazın yapılmadığı eylemden sonra verilen disiplin cezası gerekçesinde de bu hususların üzerinde durulmadığı, bu durumda özürsüz olarak işe gelme eyleminden söz edilemeyeceği, bu nedenle, Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan bir hakkın kullanımı çerçevesinde disiplin suçu teşkil etmeyen fiili nedeniyle davacı hakkında aylıktan kesme cezası verilmesine ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Öte yandan, Anayasanın 125. maddesinin son fıkrasında yer alan, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü bulunduğuna ilişkin kural gereğince davacının işlem nedeniyle yoksun kaldığı parasal haklarının yasal faiziyle birlikte davalı idarece davacıya ödenmesi gerektiği ise açıktır.
Bu durumda, istinafa konu mahkeme kararının gerekçesi yerinde olmamakla birlikte anılan kararda sonucu itibariyle isabetsizlik görülmediğinden istinaf isteminin mahkemece dava konusu işlemin iptali ile yoksun kalınan parasal haklarının yasal faiziyle ödenmesine yönelik kısmı bakımından reddi gerekmektedir.
Mahkemece hükmedilen vekalet ücretine yönelik istinaf istemine gelince;
Anayasa’nın 141. maddesinin son fıkrasında, davaların en az giderle ve olanaklı olan çabuklukla sonuçlandırılmasının, yargının görevi olduğu, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 2. maddesinde, avukatlığın amacının; hukuki ilişkilerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamak olduğu; 164. maddesinde, avukatlık ücretinin, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan tutarı veya değeri ifade ettiği, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 3’üncü maddesinin birinci fıkrasında da, yargı yerlerince avukata ait olmak üzere karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücretinin belirlenmesinde, avukatın emeği ve çabasının, işin önemi ve niteliğinin ve davanın süresinin göz önünde tutulacağı kurala bağlanmıştır.
Diğer taraftan; 2577 sayılı Yasanın 31. maddesinin göndermede bulunduğu 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun “Usul ekonomisi ilkesi” başlıklı 30. maddesinde, hâkimin, yargılamanın kabul edilebilir süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlü olduğu; 323. maddesinde, vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekâlet ücretinin yargılama giderlerinden olduğu; 326/1. maddesinde, Kanunda yazılı haller dışında, yargılama giderlerinin, aleyhine hüküm verilen taraftan alınmasına karar verileceği, 330. maddesinde, vekil ile takip edilen davalarda mahkemece, kanuna göre takdir olunacak vekalet ücretinin taraf lehine hükmedileceği,332. maddesinde, yargılama giderlerine, mahkemece kendiliğinden hükmedileceği yönünde düzenleme yapılmış, “İhtiyari dava arkadaşlığı” başlıklı 57.maddesinde; “Birden çok kişi, aşağıdaki hâllerde birlikte dava açabilecekleri gibi aleyhlerine de birlikte dava açılabilir:
a) Davacılar veya davalılar arasında dava konusu olan hak veya borcun, elbirliği ile mülkiyet dışındaki bir sebeple ortak olması.
b) Ortak bir işlemle hepsinin yararına bir hak doğmuş olması veya kendilerinin bu şekilde yükümlülük altına girmeleri.
c) Davaların temelini oluşturan vakıaların ve hukuki sebeplerin aynı veya birbirine benzer olması” kuralına, 58.maddesinde ise; “İhtiyari dava arkadaşlığında, davalar birbirinden bağımsızdır. Dava arkadaşlarından her biri, diğerinden bağımsız olarak hareket eder.” kuralına yer verilmiştir.
1136 sayılı Kanun'un 164. maddesinde öngörüldüğü üzere; avukatın vekalet ücretinin belirlenmesinde emek ve mesaisinin dikkate alınmasının yanısıra, kişilerin hak arama özgürlüğünü kısıtlayıcı nitelikte düzenlemelere de yer verilmemesi, harcanan emek ve çabanın çok üstünde avukatlık ücretine hükmedilerek taraflara ölçüsüz yük getirilmesinin önüne geçilmesi esas olup, konuya ilişkin yüksek yargı kararları ve mevzuatta bu kararlar doğrultusunda yapılan düzenlemeler de bu ilkeyi teyit etmektedir.
Nitekim; 2014 yılına kadar, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde seri davalarla ilgili bir hüküm ve tanımlama bulunmadığı dönemlerde verilen Danıştay kararlarında dahi tarifedeki tam vekalet ücreti yerine “taraflara ölçüsüz bir yükümlülük getirmeyecek biçimde uyuşmazlığın seri dava niteliği ve avukatın emeği dikkate alınarak karar tarihinde yürürlükte olan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca takdir edilen” (her türlü dilekçe yazılması, ihbarname) tutarda vekalet ücreti ödenmesi hükme bağlanmıştır.
28.12.2013 tarihli ve 28865 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren (2014 yılı) Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 21. maddesinde yer alan; "İhtiyari dava arkadaşlığının bir türü olan seri davalar ister ayrı dava konusu yapılsın ister bir davada birleştirilsin her biri için ayrı ayrı tam avukatlık ücretine hükmedilir." şeklindeki düzenlemeyle ilgili olarak Danıştay 8. Dairesinin, 04/07/2014 tarihli ve E:2014/898 sayılı kararı ile; "uyuşmazlık konusu Tarife maddesi değerlendirildiğinde, tarafların adalet ve hakkaniyet ilke ve ölçüleri içerisinde yer almayacak şekilde avukatlık ücreti ile sorumluluklarının benimsenmesi, seri davalarda harcanan emek ve çabanın oldukça üstünde avukatlık ücretine hükmedilerek taraflara ölçüsüz bir yükümlülük getirilmesinin hukuka aykırı olduğu, bu nedenle seri davalarda adil ve kademeli bir düzenleme yapılması gerekirken her bir dava için ayrı ayrı tam avukatlık ücretine hükmedilmesine ilişkin maddenin hukuka aykırı olduğu" gerekçesiyle yürütmenin durdurulmasına karar verilmiştir. Anılan yürütmenin durdurulması kararına yönelik yapılan itiraz ise, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 13/10/2014 tarihli YD İtiraz No:2014/835 sayılı kararıyla reddedilmiştir.
Aynı şekilde, 31/12/2014 gün ve 29222 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren (2015 yılı) Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 22. maddesinde yer alan; "İhtiyari dava arkadaşlığının bir türü olan seri davalar ister ayrı dava konusu yapılsın ister bir davada birleştirilsin toplamda elli dosyaya kadar açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam avukatlık ücretine, toplamda yüz dosyaya kadar açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam ücretin %80’i oranında avukatlık ücretine, ..... hükmedilir." düzenlemesi Danıştay 8.Dairesinin 15.01.2018 tarih, E:2015/787 K:2018/13 sayılı kararı ile; “....Davalı idare tarafından uyuşmazlık konusu Tarife maddesi, tarafların adalet, hakkaniyet ilke ve ölçüleri içerisinde yer almayacak şekilde avukatlık ücreti ile sorumluluklarının benimsenmesi, seri davalarda harcanan emek ve çabanın oldukça üstünde avukatlık ücretine hükmedilerek taraflara ölçüsüz bir yükümlülük getirilmemesine, bu nedenle adil ve kademeli bir düzenleme yapılması gerektiğine ilişkin Dairemiz kararına istinaden yürürlüğe konulmuş ise de, yapılan kademelendirmenin beklenen bu ölçüsüzlüğü ortadan kaldırmayacağı açıktır. Daha açık bir ifade ile elli olarak belirlenen ilk kademeye kadar pratikte seri olarak özellikle idari yargıda çok az dava bulunduğu göz önüne alındığında, getirilen bu düzenlemenin esasen uygulanabilirliği pek az olacaktır. Dolayısıyla bu değişiklikle, avukatın hukuki yardımı ile aldığı avukatlık ücreti arasındaki nispetsizliğin giderilemeyeceği kuşkusuzdur. Bu nedenle kademelendirmenin başta usul ekonomisi olmak üzere, belirtilen ilkeler, pratikteki uygulamalar ve gerçekte avukatın hukuki yardımının karşılığı oranı göz önüne alınarak daha makul yapılması gerekirken, seri davalarda ilk olarak 50'den başlar şekilde ve tam ücretin %80'i oranında avukatlık ücretine hükmedileceği şeklindeki düzenlemede hukuka uyarlık bulunmamaktadır.” gerekçesiyle iptal edilmiştir. İptal gerekçesinin, kademelendirmenin 50 sayısı ile başlatılması ve bu sayı için tam ücretin %80’i oranında vekalet ücreti öngörülmesi nedenine dayandırıldığı vurgulanmalıdır.
Danıştay kararları doğrultusunda yeniden yapılan düzenlemelerde seri davalarla ilgili kademeli vekalet ücreti verilmesi öngörülmüş ve devam eden yıllarda da (2018 yılı dahil) bu şekilde düzenleme yapılması yoluna gidilmiştir.
Bu çerçevede;
2017 yılı Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin "Seri davalarda ücret" başlıklı 22. maddesinde, “İhtiyari dava arkadaşlığının bir türü olan seri davalar ister ayrı dava konusu yapılsın ister bir davada birleştirilsin toplamda yirmi dosyaya kadar açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam avukatlık ücretine, toplamda altmışbeş dosyaya kadar açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam ücretin %70’i oranında avukatlık ücretine, toplamda yüzdoksan dosyaya kadar açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam ücretin %60’ı oranında avukatlık ücretine, toplamda yüzdoksandan fazla açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam ücretin %40’ı oranında avukatlık ücretine hükmedilir.” düzenlemesi,
2018 yılı Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin "Seri davalarda ücret" başlıklı 22. maddesinde, “İhtiyari dava arkadaşlığının bir türü olan seri davalar ister ayrı dava konusu yapılsın ister bir davada birleştirilsin toplamda onbeş dosyaya kadar açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam avukatlık ücretine, toplamda altmış dosyaya kadar açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam ücretin %60’ı oranında avukatlık ücretine, toplamda yüzelli dosyaya kadar açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam ücretin %50’si oranında avukatlık ücretine, toplamda yüzelliden fazla açılan seri davalarda her bir dosya için ayrı ayrı tam ücretin %30’u oranında avukatlık ücretine hükmedilir.” düzenlemesi yapılmıştır.
Gerek Anayasanın 141.maddesinde, “Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması, yargının görevidir” şeklinde ifade edilen temel ilkeye işlerlik kazandırılması, gerek Avukatlık Kanunundaki vekalet ücretini, avukatın emek ve mesaisine bağlayan ilke, gerek Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nde yer alan “İhtiyari dava arkadaşlığının bir türü olan seri davalar ister ayrı dava konusu yapılsın ister bir davada birleştirilsin her biri için ayrı ayrı tam avukatlık ücretine hükmedilir.” şeklindeki düzenlemeyi iptal eden Danıştay 8.Dairesininin ortaya koyduğu; “seri davalarda bir dava dilekçesi düzenlenerek, diğer davalara ait dava dilekçelerinin önce hazırlanmış olan dava dilekçesinin sadece bazı yerleri boş bırakılarak bu boşluklar doldurulmak suretiyle hazırlandığının uygulamadan bilinen bir husus olması karşısında avukatların seri davalarda her bir dava için aynı derecede emek, çaba ve zaman harcadığından söz edilemeyeceğinden bu davalara ilişkin avukat ücretinin, hakkaniyet ilke ve ölçüleri içerisinde adil ve kademeli bir şekilde düzenlenmesi gerekirken iptali istenilen Tarife maddesinde, seri davalarda harcanan emek ve çabanın oldukça üstünde her bir dava için ayrı ayrı tam avukatlık ücretine hükmedilerek taraflara ölçüsüz yükümlülük getiren düzenlemede hukuka uyarlık görülmemiştir.” şeklindeki gerekçelerle, tarifelerle belirlenen sayıyı aşan seri davalarda vekalet ücretinin kademeli olarak azaltılması suretiyle, davalarda avukatın harcadığı emekle alacağı ücret arasında adil bir dengenin sağlanması, böylece yargıya erişim hakkının önündeki engellerin kaldırılması amaçlanmıştır.
UYAP ortamında yapılan sorgulama neticesinde, iş bu kararın verildiği tarih itibarıyla ........ Sendikasınca üyeleri adına bir gün işe gelmemeleri nedeniyle verilen aylıktan kesme cezalarının iptali istemiyle açılmış olan davalarda verilen ilk derece mahkemesi kararlarından Ankara Bölge İdare Mahkemesi 2.İdari Dava Dairesine istinaf incelemesi için gelen dosya sayısının toplamda 150’den fazla olduğu, aynı olay ve aynı hukuki sebepten kaynaklanan söz konusu davaların seri dava niteliğinde olduğu, bu durumda bakılmakta olan dava ile aynı istemle açılmış çok sayıda dosya bulunduğu, dolayısıyla seri dava niteliğinde olduğu anlaşılan uyuşmazlık için, taraflara ölçüsüz bir yükümlülük getirmeyecek biçimde ve taraf vekillerinin harcadığı emek dikkate alınarak vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiğinden Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca belirlenen tam ücretin %30’u oranında vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Ankara12. İdare Mahkemesi'nce verilen 20/10/2017 gün ve E:2017/824, K:2017/2883 sayılı kararın dava konusu işlemin iptaline ilişkin kısmının kaldırılmasını gerektiren bir neden bulunmadığından bu kısma yönelik istinaf isteminin yukarıda belirtilen gerekçeyle REDDİNE, anılan kararın vekalet ücretine yönelik kısmının KALDIRILMASINA, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca davanın seri dava niteliği dikkate alınarak belirlenen (990,00 TL %30) = 297,00TLvekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, istinaf aşamasında yapılan- yargılama giderlerinin istinaf isteminde bulunan taraf üzerinde bırakılmasına, artan posta avansının ilgili taraflara iadesine, 2577 sayılı Yasanın değişik 45.maddesinin 6.fıkrası uyarınca KESİN olarak, 04/07/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. (¤¤)