(2577 S. K. m. 45)
İstemin Özeti: İstanbul Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 12.08.2013 tarihinde kolonoski yapıldıktan sonra aynı gün taburcu edilen davacıların annesi .....'in, şiddetli karın ağrısı ve sancı şikayetiyle götürüldüğü Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesinde, kolonoskopi işlemi yapılırken bağırsağının delinmiş olduğunun anlaşılması üzerine sevk edildiği Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde ikinci kez yapılan ameliyat ve 45 gün yoğun bakım tedavisi uygulanmasına rağmen vefat etmesinde; Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yapılan kolonoskopi esnasında, görevlilerin açık hataları ve ağır kusurları sebebiyle hastanın bağırsağın delindiği, idarenin hizmet kusurunun bulunduğu ileri sürülerek, yaşanılan acı ve üzüntünün giderimi amacıyla, her bir davacı için 50.000,00.- TL olmak üzere toplam 350.000,00.-TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılan davada; .....'e yapılan müdahale ve tedavi sırasında ve/veya sonrasında, tedaviyi gerçekleştiren doktorlara ve görevli personele yöneltilebilecek kusur, eksiklik, yanlış tedavi, yanlış teşhis ve yanlış ilaç kullanımının söz konusu olup olmadığı, ortaya çıkan zararda, idareye atfedilebilecek bir hizmet kusurunun bulunup bulunmadığının belirlenmesi amacıyla dosya üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılmasına dair verilen karar üzerine Adli Tıp Kurumu 1. Adli Tıp İhtisas Kurulu'nca düzenlenen 13.05.2016 tarih ve 2438 sayılı raporda özetle; hastanın 12.08.2013 tarihinde kolonoskopi için yatırıldığı, kolonoskopi işlemi sonrası suboptimal incelemede hastada herhangi bir patolojinin saptanmadığı, retrofleksiyonda anal kanalın normal olarak izlendiği, taburcu edildikten sonra, şiddetli ağrı şikayetiyle Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesine hastanın başvurduğu, 13.08.2013 tarihli epikrizinde; hastada şiddetli karın ağrısının geliştiği, hastaya akut karın ve perforasyon düşünüldüğü, hastanın Haydarpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevkinin uygun olduğu, burada yapılan tetkikler neticesinde kolon perforasyonu ön tanısıyla genel cerrahiye gönderilen hastanın 14.08.2013 tarihinde operasyona alındığı, kolon rezeksiyonu yapılarak kolonostominin açıldığı, hasta postoperatif uyandırılmadan medikal septomatik solunum destek tedavisi amacıyla kiliniğe alındığı, 45 günlük yoğun bakım tedavi sürecinden sonra hastada 28.09.2013 günü 10:45'te ani bradikardiyi takiben kardiyak arrest geliştiği ve 45 dakika süresince kardiyopulmoner resüsütasyon yapıldığı, ancak; yanıt alınamayarak 11:30 itibariyle exitus kabul edildiği, süreç itibariyle hastanın ilk başvurusu akabinde yapılan muayenede rastlanan bulgulara ve şikayetlere yönelik kolonoskopi yapılma kararının uygun olduğu, kolonoskopi esnasında bağırsak perforasyonu oluşabileceği, işlem esnasında perforasyonun tespit edilemeyebileceği, oluşan perforasyonun erken dönemde klinik bulgu vermeyebileceği, mevcut klinik bulgulara göre taburcu edilmesine engel bir durumun olmadığı, yapılan işlemlerin tıp kurallarına uygun olduğu, bu cihetle; kişinin muayene, tetkik, müdahale, tedavi, takip ve kolonoskopi işlemine katılan hekimlere ve yardımcı personele atfı kabil kusur bulunmadığının oy birliğiyle mütalaa edildiği belirtildiğinin görüldüğü, bu durumda; Adli Tıp Kurumu 1. İhtisas Kurulunca düzenlenen raporda, kolonskopi işlemi esnasında oluşan perforasyonun mevcut ihtimaller dahilinde olduğu, ancak işlem esnasında perforasyonun tespit edilemeyebileceği, oluşan perforasyonun erken dönemde klinik bulgu veremeyebileceği, hastanın mevcut durumuna göre taburcu edilmesine engel bir durumunun bulunmadığı beyan edilmiş olması nedeniyle, davalı idarenin ağır hizmet kusurunun varlığının bulunmadığı anlaşıldığından, davacıların manevi tazminat isteminin reddi gerektiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle davanın reddine ilişkin İstanbul 9. İdare Mahkemesi'nce verilen 09/05/2017 tarih ve E:2015/32, K:2017/994 sayılı kararına karşı, davacılar tarafından yapılan istinaf başvurusunda, kolonoskopi yapılırken ve sonrasında oluşan şiddetli ağrı, sancı ve baygınlık geçirme gibi bulgulara rağmen hekimlerin sorumluluklarının gereğini yerine getirmedikleri, müteveffanın yaşamda tutulabilmesi için özenli davranmadıklarını, hekimlerin tavsiyesi üzerine eve götürülen hastanın yine şiddetli ağrı ve sancı hissetmesi üzerine 112 Acil Servisin çağırıldığı, Acil Servis ekibindekilerin de bir hastaneden tıbbi destek almak yerine ağrı kesici ve serum takma suretiyle geçici olarak ağrı ve sancıyı dindirdiklerini, ancak; tedavinin geciktirilmiş olması nedeniyle dönülmez yola girilerek durumunun ağırlaştığını, 47 gün kadar yoğun bakımda kalan hastanın daha sonra vefat ettiğini, ihmal ve özensizliğe dayalı tıbbi uygulama hataları sonucu yakınlarının kaybedilmesi nedeniyle yaşanılan acı ve üzüntünün bir nebze de olsa gideriminin yapılması gerekirken, davanın reddi yolunda verilen İdare Mahkemesi kararında hukuka uygunluk bulunmadığı iddialarıyla, kararın kaldırılması ve manevi tazminatın ödenilmesine karar verilmesi istenilmektedir.
Savunmanın Özeti: İstinaf başvurusunun reddine karar verilmesi gerektiği savunulmaktadır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Sekizinci İdare Dava Dairesi'nce dava aşamasında davalı konumunda bulunan Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu'nun, 25.08.2017 tarih ve 30165 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 694 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 184. maddesi ile Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğü adıyla Sağlık Bakanlığı'nın hizmet birimi olarak teşkilatlandırıldığı anlaşıldığından Sağlık Bakanlığı davalı konumunda ele alınıp gereği görüşüldü:
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 6545 sayılı Kanunun 19. maddesi ile değişik 45. maddesinin 3. fıkrasında; "Bölge İdare Mahkemesi, yaptığı inceleme sonunda ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulursa istinaf başvurusunun reddine karar verir. Karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise gerekli düzeltmeyi yaparak aynı kararı verir." hükmü yer almaktadır.
Dava dosyasının incelenmesinden; istinaf başvurusuna konu mahkeme kararı hukuka uygun bulunduğundan ve başvuru dilekçesinde ileri sürülen iddialar da söz konusu kararın kaldırılmasını sağlayacak nitelikte görülmediğinden istinaf başvurusunun reddine, aşağıda dökümü yapılan 126,20-TL istinaf yargılama giderlerinin başvuran üzerinde bırakılmasına ve artan posta avansının ilgilisine iadesine, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 46. maddesinin (b) fıkrası uyarınca 30 gün içerisinde Danıştay'a temyiz yolu açık olmak üzere, 04.07.2018 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
Dava; İstanbul Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 12.08.2013 tarihinde kolonoski yapıldıktan sonra aynı gün taburcu edilen davacıların annesi .....'in, şiddetli karın ağrısı ve sancı şikayetiyle götürüldüğü Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesinde, kolonoskopi işlemi yapılırken bağırsağının delinmiş olduğunun anlaşılması üzerine sevk edildiği Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde ikinci kez yapılan ameliyat ve 45 gün yoğun bakım tedavisi uygulanmasına rağmen vefat etmesinde; Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yapılan kolonoskopi esnasında, görevlilerin açık hataları ve ağır kusurları sebebiyle hastanın bağırsağın delindiği, idarenin hizmet kusurunun bulunduğu ileri sürülerek, yaşanılan acı ve üzüntünün giderimi amacıyla, her bir davacı için 50.000,00.- TL olmak üzere toplam 350.000,00.-TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
İdare Mahkemesi'nce davanın reddine dair verilen karara karşı davacılar tarafından istinaf başvurusunda bulunulmakta; kararın kaldırılmasına ve her bir davacı için 50.000,00.- TL olmak üzere toplam 350.000,00.- TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenilmesine karar verilmesi istemiyle açılmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 45/4. maddesinde, "Bölge idare mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulmadığı takdirde istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verir. Bu hâlde bölge idare mahkemesi işin esası hakkında yeniden bir karar verir. İnceleme sırasında ihtiyaç duyulması hâlinde kararı veren mahkeme veya başka bir yer idare ya da vergi mahkemesi istinabe olunabilir. İstinabe olunan mahkeme gerekli işlemleri öncelikle ve ivedilikle yerine getirir." hükmüne yer verilmiştir.
Davalı idarenin sağlık hizmetini kusurlu sunumu iddiasıyla uğranılan manevi zararın tazmini istemine dayalı uyuşmazlığın; uluslar arası sözleşmeler ve ulusal üstü yargı kararlarıyla, ulusal mevzuat ve yargı kararlarıyla birlikte ele alınıp, değerlendirilerek bir kanaate varılmasının hukuksal isabete katkı sağlayacağı kanaatine varıldığından, bu kapsamda yapılacak değerlendirmelere gelince:
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 05.10.2006 günlü ve B. No: 75725/01 sayılı Trocellier v. Fransa kararıyla 21/5/2013 günlü ve B. No: 46156/11 sayılı İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye kararlarında; kişilerin fiziksel ve ruhsal bütünlüklerinin korunması, kendilerine uygulanan tedaviye dahil olmaları, bu hususta rıza göstermeleri ve maruz kaldıkları sağlık risklerini değerlendirmelerine yardımcı olan bilgilere erişimlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesi kapsamında yer aldığı belirtilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 17/1/2002 günlü ve 32967/96 sayılı Calvelli ve Ciglio/İtalya, 08.07.2004 günlü ve 53924/00 sayılı Va/Fransa ve yine İclal Karakoca ve Hüseyin Karakoca/Türkiye kararlarında; devletlerin-ister kamu isterse özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin- sağlık hizmetlerini, hastaların yaşamları ile fiziksel ve ruhsal bütünlüğünün korunmasına yönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorunda oldukları vurgulanmıştır.
AİHM, 25.05.2010 günlü ve B.No:28870/05 sayılı Şerif Gecekuşu/Türkiye ve yine Trocellier/Fransa kararlarında; taraf devletlerin, uygulanması planlanan tıbbi işlemin öngörülebilir sonuçları hakkında doktorların hastalara önceden bilgi vermelerini sağlayacak gerekli düzenleyici tedbirleri almak zorunda olduklarını, bunun bir sonucu olarak hastanın önceden bilgilendirilmesi söz konusu olmadan öngörülebilir nitelikte bir riskin ortaya çıkması durumunda ilgili devletin, hastaya bilgi verilmemesinden doğrudan sorumlu tutulabileceğini belirtmiştir.
Anayasa'nın 17. maddesinin birinci fıkrasında herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmektedir. Bu kapsamda anılan Anayasa hükmü ile kişinin maddi ve manevi varlığının bütünlüğü gerek kamusal yetkilerle donatılmış kişilerin gerekse özel kişilerin müdahalelerine karşı güvence altına alınmıştır (Özkan Şen, B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 40).
Bu çerçevede devletin egemenlik alanında yaşayan ve kontrolü altında bulunan kişilerin maddi ve manevi varlıklarına yönelen müdahaleleri önleme, önlenememiş olan müdahalelere yönelik olarak da gerekli soruşturma, kovuşturma, failleri tespit edip cezalandırma ve gerektiğinde bundan doğan zararları etkili bir şekilde bizzat karşılama veya sorumlularına karşılatma yükümlülüğü bulunmaktadır. Kişilerin vücut bütünlüğüne yapılan bir müdahaleden doğan zararlara yönelik etkili bir tazminin sağlanamadığı ve bu çerçevede devletin, Anayasa'nın 17. maddesinden doğan koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği durumlarda kişinin vücut bütünlüğünün korunduğundan söz edilemez (Özkan Şen, § 40; Yasin Çıldır, B. No: 2013/8147, 14/4/2016, § 37).
Söz konusu pozitif yükümlülük sağlık alanında yürütülen faaliyetleri de kapsamaktadır. Nitekim Anayasa'nın 56. maddesinde herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, devletin "herkesin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak (...) amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini" düzenleyeceği ve bu görevini kamu kesimleri ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanmak suretiyle onları denetleyerek yerine getireceği kurala bağlanmıştır (İlker Başer ve diğerleri, B. No: 2013/1943, 9/9/2015, § 44).
Tıbbi müdahale, istisnai haller dışında ilgili kişinin ancak bilgilendirilip rızası alındıktan sonra yapılabilir. Hastaların durumun farkında olarak karar verebilmelerini sağlamak için uygulanması düşünülen tedavi ve bununla bağlantılı riskler hakkında kendilerine bilgi verilmiş olmalıdır. Bunun yanı sıra yapılan bilgilendirme ile tıbbi müdahale arasında hastanın sağlıklı bir kanaate varmasını sağlayacak kadar uygun bir zaman aralığı bırakılmış olmalıdır (Ahmet Acartürk, B. No: 2013/2084, 15/10/2015, § 56).
Etkili yargısal koruma sağlamada mağdurların kendi inisiyatifleri ile hukuk veya idare mahkemesinde açtıkları dava yollarının sadece hukuken mevcut bulunması yeterli olmayıp bu yolun uygulamada fiilen de etkili olması ve başvurulan makamın ihlal iddiasının özünü ele alma yetkisine sahip bulunması gereklidir. Başvuru yolunun ancak bir hak ihlali iddiasını önleyebilmesi, devam etmekteyse sonlandırabilmesi veya sona ermiş bir hak ihlalini karara bağlayabilmesi ve bunun için uygun bir giderim sunabilmesi halinde etkililiğinden söz etmek mümkün olabilir (Tahir Canan,§ 26; Filiz Aka, B. No: 2013/8365, 10/6/2015, § 39).
Diğer taraftan bu yöndeki pozitif yükümlülüğünün sonuç yükümlülüğü olmayıp uygun araçların kullanılması yükümlülüğü olması, her davada başarılı olunması veya mağdurların olaylarla ilgili beyanlarıyla bağdaşan bir sonuca varılması gerektiği anlamına gelmemektedir. Bununla beraber kural olarak dava, olayın gerçekleştiği koşulları belirleyecek ve iddiaların doğruluğunun kanıtlanması halinde sorumlularının tespit edilerek uygun telafi imkanlarını sağlayacak nitelikte olmalıdır (Nail Artuç, § 45; Hilmi Düzgüner, § 50)." Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü'nün 05.04.2018 günlü ve Başvuru Numarası: 2014/9973 sayılı, Elif Dandan ve İpek Melis Dandan kararından alıntılanmıştır.
Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2/1-b maddesinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davalarıdır. Bu tür davalarda mahkeme, hem olayın maddi yönünü, yani zararı doğuran işlem veya eylemleri, hem de bundan çıkabilecek hukuki sonuçları tespit edecektir.
İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir,
Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.
İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karakteri olan bir kusurdur. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır.
Sağlık hizmetleri bünyesinde risk taşıyan nitelikte hizmetlerden olduğundan, riskli müdahale ve operasyonlar ile sağlık hizmeti içinde yer alan ancak tıbbi operasyon kapsamına dahil edilemeyecek birtakım bakım, gözetim ve yan müdahaleler bakımından idarenin hizmet kusurunun ağırlığına farklı yaklaşılmakla birlikte bakım, gözetim ve yan müdahalelerin hiç veya gereği gibi yapılmaması ya da hastaya ilişkin tıbbi kayıtların usulüne göre tutulmaması nedeniyle oluşan zararlarda, idarenin sorumluluğundan söz edebilmek için hizmet kusurunun varlığı yeterli olmaktadır.
Bunun yanında manevi tazminat, mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Belirtilen niteliği gereği manevi tazminatın zenginleşmeye yol açmayacak şekilde belirlenmesi gerekmektedir.
Manevi zararın varlığı, sadece şeref, haysiyet ve onur kırıcı işlem ve eylemlere ya da kişilerin vücut bütünlüğünde meydana gelen sakatlık haline ölüm nedeniyle ağır bir elem, üzüntü duyulması şartına bağlı olmayıp; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini gereği gibi eksiksiz olarak sunamaması nedeniyle ilgililerin yeterli hizmet alamamalarından dolayı üzüntü ve sıkıntı duymaları manevi zararın varlığı ve manevi tazminatın hükmedilmesi için yeterli bulunmaktadır.
Davacıların yakını .....'e 2012 yılında polipektomi yapıldığı, kontrol muayenesi için 18.07.2013 tarihinde geldiği Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Servisi Uzman Hekimlerinden Metin Tilki tarafından "kolon kanseri" şüphesi nedeniyle "kolonoskopi" önerildiği, kolonoskopi girişiminin aynı hastanede 12.08.2013 günü saat 10:30'da Doç. Dr. Erkan Özkan tarafından uygulandığı, bir saat kadar gözlem altında tutulan hastanın aynı gün saat 13:30'da taburcu edilerek eve gönderildiği, aynı gün ağrı ve sancı hisseden .....'in yakınları tarafından önce özel bir kliniğe götürüldüğü, özel klinikte etkin bir sağlık hizmeti alınamaması üzerine tekrar eve dönülerek 112 Acil Servis Hattı aranılarak ambulans çağırıldığı, eve gelen Acil Servis Ekibince, hastanın ağrı ve acılarının dindirilmesi amacıyla ağrı kesici uygulandığı ve serum takılarak hastanın biraz rahatlaması sonrası evden ayrıldıkları, ertesi gün (13.08.2013 günü) çağrılan ambulans ile Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne götürüldüğü, Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne öğle saatlerinde varan hastanın gece saatlerine kadar "kolonoskopi"ye bağlı perforasyon ihtimali üzerinde durulmadığı, 24.08.2013 günü saat:02.00 sıralarında "bağırsak perforasyonu" teşhisinin Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde konulduğu, ambulansla saat:03:00'de davacıya "kolonoskopi" girişiminin yapıldığı Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne getirildiği, uzman hekimlerce yapılan muayene sonucu ameliyata alınarak perforasyonun onarılarak batın içi temizliği ve loop kolostomi ile ameliyatın sonlandırıldığı ve yoğun bakım servisine alındığı, yoğun bakım servisinde tedavisine devam edilen hastanın 28.09.2013 tarihinde vefatı üzerine, "kolonoskopi" uygulamasının kusurlu yapıldığı iddiasıyla hastanın bağırsağın delindiği, idarenin hizmet kusurunun bulunduğu ileri sürülerek, yaşanılan acı ve üzüntünün giderimi amacıyla, her bir davacı için 50.000,00.- TL olmak üzere toplam 350.000,00.-TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
.....'e verilen sağlık hizmetinin kusurlu işletilip işletilmediğinin belirlenebilmesi için Adli Tıp Kurumu 1. Adli Tıp İhtisas Kurulu'na yaptırılan "bilirkişi incelemesi" sonucu düzenlenen 13.05.2016 günlü ve 2438 sayılı raporda; .....'e 12.08.2013 tarihinde Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde muayenesinin yapıldığı, muayene bulgularına ve şikayetlerine yönelik kolonoskopi yapılma kararının uygun olduğu, kolonoskopi esnasında barsak perforasyonu oluşabileceği, işlem sırasında perforasyonun tespit edilemeyebileceği, oluşan perforasyonun erken dönemde klinik bulgu vermeyebileceği, mevcut klinik bulgulara göre taburcu edilmesine engel bir durumun olmadığı, yapılan işlemlerin tıp kurallarına uygun olduğu cihetle; kişinin muayene, tetkik, müdahale, tedavi, takip ve kolonoskopi işlemine katılan hekimlere ve yardımcı sağlık personeline atfı kabil kusur bulunmadığı belirtilmekle birlikte; kayıtlı olan kişinin ölümünün kolonoskopi ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu mütalaasında bulunulmuştur.
Hasta Hakları Yönetmeliği'nin "Sağlık Durumu İle İlgili Bilgi Alma Hakkı"na ilişkin üçüncü bölümünde yer alan "Bilgilendirmenin Kapsamı" 15. maddesine göre; hastaya; a) hastalığın muhtemel sebepleri ve nasıl seyredeceği, b) tıbbi müdahalenin kim tarafından nerede, ne şekilde ve nasıl yapılacağı ile tahmini süresi, c) diğer tanı ve tedavi seçenekleri ve bu seçeneklerin getireceği fayda ve riskler ile hastanın sağlığı üzerindeki muhtemel etkileri, ç) muhtemel komplikasyonları, d) reddetme durumunda ortaya çıkabilecek muhtemel fayda ve riskleri, e) kullanılacak ilaçların önemli özellikleri, f) sağlığı için kritik olan yaşam tarzı önerileri, g) gerektiğinde aynı konuda tıbbî yardıma nasıl ulaşabileceği, hususlarında bilgi verileceği düzenlenmiştir.
Her türlü tıbbi girişimden önce, hastanın onamının alınması, kendi bedeni üzerinde kişilik hakkına sahip olan kişinin bu hakkına saygı gösterilmesinin sonucudur. Bu nedenle sağlık hizmeti almak üzere sağlık kuruluşuna başvuran her kişi, kendi beden ve ruhsal bütünlüğüne karşı girişilen her türlü girişimle ilgili bilgi alma hakkına sahiptir. İşte burada dikkat çekilen husus, hastanın kendisine uygulanma(ma)sı düşünülen tıbbi girişim için serbestçe karar verebilecek durumda olması gerekecektir. Bu durumun sağlanması ise hekim tarafından aydınlatmanın yeterliliğine bağlıdır. Hastanın aydınlatılması, kendi geleceği ile ilgili karar verebilme hakkının sağlanmasına hizmet edecektir.(POLAT, Oğuz; Tıbbi Uygulama Hataları, İstanbul, 2014, s. 46.)
Aydınlatılmış onam ya da bilgilendirilmiş rızayı şöyle tanımlayabiliriz; hasta üzerinde uygulanacak medikal ya da cerrahi yöntemlerin riskleri, yararları, alternatifleri hususunda hekim tarafından yeterli düzeyde ve gerektiği şekilde açıklanmasından ve tıbbi uygulamanın hasta tarafından tereddütsüz şekilde anlaşılmasından sonra, hasta tarafından gönüllülük esasına dayalı olarak bu uygulamaların kabulüdür.
Geçerli bir rızadan bahsedebilmemiz için temel kriter; "hastanın neye rıza gösterdiğini bilmesi"dir. Nitekim rızanın hukuken geçerli olabilmesi için kişinin, sağlık durumunu, yapılacak müdahaleyi, etkilerini ve sonuçlarını bilmesi ve bu konuda yeteri kadar aydınlatılması gerekir.
Aydınlatma yükümlüsü hekimdir. Bu hekim tedaviyi uygulayan hekim olmalıdır. Aydınlatma için hastanın hekimden talepte bulunmasına da gerek yoktur.
Aydınlatma ile, hastaya muayene, tetkik ve tahliller neticesinde konulan tanı ve uygulanması düşünülen tıbbi girişimler ve var olan diğer tedavi yöntemleri hakkında bilgi verilmelidir. Bu noktada hekime düşen; tıbbi girişim ile ilgili olarak, girişimin türü, şekli, kapsamı, kesin sonuç verip vermeyeceği, muhtemel komplikasyonları içeren bilgileri hastaya vermektir. (POLAT, Oğuz; Tıbbi Uygulama Hataları, İstanbul, 2014, s. 46.)
Yine Türk Tabipler Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kurallarının "Aydınlatılmış Onam" başlıklı 26. maddesine göre; Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir.
Aydınlatma yükümlülüğü hekime aittir. Bu hekim tedaviyi uygulayan müdahaleyi yapan hekimdir. Yükümlülüğün hekime ait oluşu aydınlatma konusunda ispat külfetini de hekime yüklemektedir. Nitekim hekim özel hastane aleyhine açılan davada Yargıtay 13. Hukuk Dairesi'nin 11.04.2013 tarih ve E:2013/2273, K:2013/9491 sayılı kararıyla; " ... Tıbbi hata olmayıp komplikasyon olduğu sonucuna varılırsa aydınlatılmış onamda ispat külfetinin davalılarda olduğu gözetilerek davalıların sorumlu olduğu kabul edilmeli ve hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmelidir. " denilmektedir.
Kolonoskopi işlemi öncesi alınan onamda; çok nadiren de olsa, genellikle yaşlı, kanserli veya daha önceden çok ağır bağırsak hastalığı olan hastalarda gözlenebildiği gibi polipektomi sonrasında daperforasyon(bağırsak delinmesi) görülebileceği ve perforasyonda hiç durmayan şiddetli karın ağrısı, gaz-gaita çıkışında durma olacağının belirtildiği görülmektedir.
Ayrıca; hastanın yaşlı ve ileri düzeyde sağlık sorunları bulunduğu gözetilerek "kolon kanseri" tanısı şüphesinin ortadan kaldırılması amacıyla "kolonoskopi girişimi" dışında
"kolon kanseri" tanısının konulabileceği başka girişim ya da tetkiklerin bulunup bulunmadığı hususunda davacı ve yakınlarının bilgilendirilmediği görülmektedir.
Konunun idari yargıya intikali öncesi idari süreçte Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği Sorumlusu Doç Dr. M.A. Tolga Müftüoğlu tarafından hazırlanan ve İstanbul Anadolu Kuzey Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreterliği'ne sunulduğu anlaşılan 08.08.2014 günlü mütalaada ise; kolonoskopiden yaklaşık 40 saat sonra ameliyata alınan hastanın ameliyata alınmasının doğru olduğu, ancak; bu durumun kendilerinden kaynaklanmadığı, diğer hastanelere yapılan başvurular ve eve ambulans çağrılarak acil tıp ekibinden alınan sağlık hizmetinden kaynaklı bir gecikmenin yaşanıldığı, hastanın tedavisinde nispi düzelme görülmesine rağmen, ileri yaş ve beraberinde bulunan ağır medikal tıbbi sorunları nedeniyle hastanın kaybedildiği belirtilmiştir.
Mütalaada belirtildiği üzere, kolonoskopi işlemi sonrası bağırsağı delinen hastanın ileri yaşı ve ağır tıbbi sorunlarının tabloyu ağırlaştırdığı ve 45 gün sonra vefatı sonucunu doğurduğu anlaşılmaktadır. İleri yaş ve ağır tıbbi sorunları bulunan bir hastanın "kolonoskopi işlemi" sonrası yaşamını sonlandırabilecek bir tablonun oluşabilme ihtimalinin bulunduğunun, kolonoskopi işlemi yapılacak olan hasta ve yakınlarına açık bir şekilde anlatılması ve bunun dışında da; cerrahi girişim sonrası yaşayabileceği başka riskler, sıkıntılar, yan etkiler ve alternatif durumların da kendisine anlatılması, cerrahi uygulama sonrası karşılaşabileceği risklere rağmen, cerrahi girişime izin verdiğine dair onamının alınmasından sonra girişimin yapılması, bu durumun, sağlık hizmetini alan davacının "bilgi alma hakkı" kapsamında olduğu gözetilmeden, sadece kolonoskopi işlemi sonrası bağırsakta perforasyon olacağına dair alınan bir "onam belgesi"nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları, Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru Kararları ve Hasta Hakları Yönetmeliği hükümleri kapsamında davacının rızasının alındığını kanıtlayan bir "onam belgesi" olarak kabulüne olanak bulunmamaktadır. Cerrahi girişim öncesi usulüne uygun bir "aydınlatılmış onam" alınmamıştır. Bilgi alma hakkı kullandırılmamıştır.
Öte yandan; davalı idare mütalaasında; bağırsak perforasyonunun "kolonoskopi" uygulanan kişiler için karşılaşılabilecek perforasyonlardan birisi olduğu, bu nedenle herhangi bir problem olduğunda Hastanelerinin acil servisine başvurulması gerektiğinin bildirildiği iddia edilmekte ise de; bu hususu kanıtlayan belgenin sunulmadığı görüldüğünden, kolonoskopi sonrası eve giden ve karın ağrısı, gaz sancısı ve ateş yükselmesi şikayetiyle eve ambulans çağıran davacıya bu aşamadan sonra yapılan müdahalenin ayrıca değerlendirilmesinde yarar görülmektedir.
Komplikasyon, tıbbi girişim sırasında öngörülmeyen, öngörülse bile önlenemeyen durum, istenmeyen sonuçtur; ancak; bunun bilgi ve beceri eksikliği sonucu olmaması gerekmektedir. Bu tanıma göre, hekimin tıbben kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde davranarak gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen ortaya çıkan istenmeyen sonuçlardan yasal olarak sorumlu olmayacağı belirtilmektedir. Ancak; oluşan durum bir komplikasyon olarak ifade edilmiş olsa dahi; oluşan komplikasyonun istenmeyen ağır sonuçların ortaya çıkmasından önce komplikasyonun tespiti, etkisinin azaltılması, tedaviye yönelik adımların tıbbi standartlara uygun atılıp atılmadığının da incelenmesi; komplikasyonun varlığının tespitinde ve etkisinin azaltılması için gerekli tedavi usullerinin uygulanmaması durumunda sağlık hizmetinin "sağlık hakkı" kapsamında kusurlu işletildiğinin kabulünü zorunlu kılmaktadır.
Davacının epikrizinde ise; "kolonoskopi" işlemi sonrası "bağırsak perforasyonu" kontrolünün yapıldığına dair bir kaydın bulunmadığı görülmektedir. Bilirkişi raporunda belirtildiği gibi, bağırsak perforasyonun "kolonoskopi işlemi"nde ya da daha sonrasında oluştuğu belli değildir.
Öte yandan; Ambulanslar ve Acil Sağlık Araçları İle Ambulans Hizmetleri Yönetmeliği'nin "çağrının değerlendirilmesi ve kabulü" başlıklı 18. maddesinde; ambulans servisinde acil yardım ambulansı var ise acil yardım talebinin hekim tarafından değerlendirileceği, çağrının, ambulans servisinin kapasitesi, çalışan personelin niteliği ve ekipman durumuna göre kabul veya reddedileceği, talebin kabul edilmediği durumlarda çağrıyı yapana talebinin nasıl karşılanması gerektiğinin ambulans servisince bildirilmek zorunda olduğu, "ekibin yapacağı işler" başlıklı 19. maddede de;hasta veya yaralının bulunduğu yere ulaşan ekibin, giden ambulansın özelliğine göre gerekli tıbbi acil yardımı veya nakil işlemini gerçekleştireceği belirtilmiştir.
Kolonoskopi işlemi yapıldıktan sonraeve giden hastanın bir saat sonrası ortaya çıkan ve "bağırsak perforasyonu komplikasyonu" belirtileri olan karın ağrısı ve şiddetli sancı hissi üzerine gittikleri bir özel tıp merkezinde şikayetleri dindirilememesi üzerine hastanın yakınlarınca eve ambulans çağırıldığı, ambulans ile eve gelen acil tıp ekibinin; hastanın anemnez öyküsünü dinleyerek şikayetlerinin "kolonoskopi" işlemi sonrası oluşan bağırsak perforasyonunun belirtileri olduğu değerlendirmesiyle bir an önce hastayı Haydarpaşa Numune ve Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne götürmesi gerekirken, ağrı kesici ve serum uygulayarak şikayetlerin azalması üzerine evden ayrılmaları, ikinci gün de eve çağrılan acil sağlık ekibinin şikayetlerden bağırsak perforasyonu oluştuğunu öngörememeleri ve Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde de yaklaşık 12 saat boyunca "bağırsak perforasyonu" tanısının konulamamış olmasında; gelişen komplikasyonun etkilerinin en hızlı ve etkin bir şekilde sonlandırılması için gerekli adımlar atılamadığını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla; bağırsak perforasyonu komplikasyonu sonrası etkin ve hızlı tanı ve müdahale yapılamaması nedeniyle durum komplikasyondan çıkarak "tıbbi uygulama hatası"na dönüşmüştür.
Hatalı tıbbi uygulama(malpraktis)ve sağlık hakkı ile ilgili doktrin ve yargı kararları ile ilgili değerlendirmelere gelince;
Hatalı Tıbbi Uygulama(Malpraktis);
Türk Tabipleri Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları'nın 13. maddesinde, tıbbi hata tanımlanmaktadır. Tıp biliminin standartlarına ve tecrübelere göre gerekli olan özenin bulunmadığı ve bu nedenle de olaya uygun gözükmeyen her türlü hekim müdahalesi, tıbbi uygulama hatası (malpraktis) olarak adlandırılmaktadır. Diğer bir ifadeyle, hastanın tanı ve tedavisi sırasında standart uygulamanın yapılmaması, bilgi ve beceri eksikliği ile hastaya uygun tedavi uygulanmamasıdır. Bu noktada hatalı tıbbi uygulama sonucu doğacak sorumluluk" kusura dayalı genel sorumluluk"tur. Hekimin hukuksal sorumluluğu bakımından ölçü; tecrübeli bir uzman hekim standardıdır. Hekim, objektif olarak olayların normal gelişimine ve subjektif olarak da kendi kişisel tecrübesine, kişisel yeteneğine, bireysel mesleki bilgisine, eğitiminin nitelik ve derecesine göre, hastanın sağlığına bir zarar gelmesini önceden görebilecek durumda olmalıdır.
Bu halde karşımıza özen yükümlülüğü çıkmaktadır. Hekimin özen yükümlülüğünün ihlali, üç alanda yoğunlaşmaktadır; birincisi, hastanın tedavisinde yani teşhis, endikasyon, tıbbi tedbirin seçimi, bu tedbirin uygulanması, tedavi yahut cerrahi girişim sonrası bakım alanındadır. İkincisi, hastanın aydınlatılması ve anamnez alınması yani hastanın hastalık öyküsünün dinlenmesidir. Üçüncüsü, klinik organizasyonu alanında (personelin niteliği, yeterli sayıda personel bulundurulması, hekimlerin birbiriyle işbirliği (Konsültasyon)dir. Bu üç alandaki kusuru, sırasıyla uygulama kusuru(tedavide hata), aydınlatma kusuru ve organizasyon kusuru olarak değerlendirmek mümkündür. Bu üç kusura "Tıbbi Uygulama Hatası" (Malpraktis) adı verilmektedir.
Bu noktada tıbbi standart kavramına da açıklık getirilmesi gereklidir. Tıbbi standart kavramı ile, tıp ilminin genel olarak tanınıp kabul edilmiş meslek kuralları kastedilmektedir. Tıbbi standart ihlali değişik şekillerde gerçekleşebilir; teşhis, tedavi (endikasyonda eksiklik, yanlış tedavi yönteminin seçimi) ve müdahale sonrası bakım yönetimi bunlardan bazılarıdır.
Sağlık Hakkı - Tıbbi Bakıma Erişim Hakkı;
Sağlık hakkı, Anayasa’da “temel haklar” arasında yer verilen bir hak olduğu gibi, Türkiye’nin taraf olduğu ve usulüne göre iç hukukuna dahil ettiği uluslararası hukuk kaynakları tarafından düzenlenmiş bir “İnsan Hakkı”dır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde yer almayan "Sağlık Hakkı"nı Yaşama Hakkı (AİHS 2. Madde) ile ilişkilendirerek içtihatlarına konu etmiştir. Örneğin 7154/75 başvuru numaralı ve 12.7.1978 tarihli kararında; devletin öldürmekten kaçınma dışında, uygun adımlarla yaşamın korunmasını da devlet yükümlülükleri arasında gördüğünü belirtmiştir.(Ankara Üniversitesi SBF dergisi Cilt 69, No. 1, 2014 s,170)
1982 Anayasası’nın “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünde yer alan ve “Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlığını taşıyan 56. maddesi sağlık hakkını düzenlemektedir. 56. Maddenin 1. Fıkrasına göre; Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Yine sağlık hakkı Anayasa'nın 17. Maddesiyle korunan "yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı" ile de bağlantılıdır.
Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklarındandır. Yaşam ve vücut bütünlüğü üzerindeki temel hak, devletlere pozitif ve negatif yükümlülük yükleyen haklardandır. (AYM, E.2007/78, K.2010/120, K.T. 30/12/2010)
Anayasa Mahkemesi'nin E. 2010 / 29, K. 2010 / 90, K.T. 16/07/2010, RG, 04.12.2010, 27775 sayılı kararında; " ...Kişinin sahip olduğu hak ve hürriyetler önem dereceleri göz önünde bulundurularak Anayasa'da yer almıştır ... Kişilerin maddi ve manevi varlıklarını geliştirebilmelerinin mutlu ve huzurlu olabilmelerinin başlıca şartı, ihtiyaç duydukları anda sağlık hizmetlerine ulaşıp bu hizmetlerden yararlanabilmeleridir ... Sağlık hizmetleri, doğrudan yaşam hakkı ile ilgili olması nedeniyle diğer kamu hizmetlerinden farklıdır ... Sağlık hizmetinin temel hedefi olan insan sağlığı, mahiyeti itibarıyla ertelenemez ve ikame edilemez bir özelliğe sahiptir."
Yine Anayasa Mahkemesi; E. 1990/27, K. 1991/2, K.T. 17.01.1991, RG, 19.08.1991, sayı 20965 sayılı kararında; Anayasa’nın 56. maddesi ile sağlık alanında devlete yüklenen ödevlerin yerine getirilmesine ilişkin şu yorumu yapmıştır: “Anayasa'nın 56. maddesinin 3., 4. ve 5. fıkraları yine devlete, kişilerin hayatını beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmelerini sağlamak için sağlık kuruluşlarının hizmetlerini, düzenleme, denetleme ve organize etme gibi görevler yüklemiştir. Anlaşılmaktadır ki, devlet, kişilerin yaşamlarını sağlıklı biçimde sürdürmeyi sağlamak amacını çeşitli sosyal güvenlik kuruluşları ile gerçekleştirecektir. Devlet için bir görev, kişiler için de bir hak olan bu amaç gerçekleştirilirken bu hakkı sınırlayıcı, bu haktan yararlanmayı zayıflatıcı düzenlemeler Anayasa'nın 56. maddesine de aykırıdır." (Ankara Üniversitesi SBF dergisi Cilt 69, No. 1, 2014 s,183)
İdarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak yeterli araç ve gereçle donatılmış bina ve tesislerde, hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütmek yükümlülüğünün bulunduğu... (Danıştay Onuncu Dairesi'nin E:2009/8454, K:2009/7726 sayılı kararı)
Tıbbi uygulama hatası ve sağlık hakkı ile ilgili hukuk kuralları ve yargı kararlarının aktarıldığı bu açıklamalardan sonra somut olayın genel bir değerlendirmesi yapılacak olursa;
.....'in yaşlı ve ileri düzeyde sağlık sorunları bulunduğu gözetilerek "kolon kanseri" tanısı şüphesinin ortadan kaldırılması amacıyla "kolonoskopi girişimi" dışında "kolon kanseri" tanısının konulabileceği başka girişim ya da tetkiklerin bulunup bulunmadığı hususunda davacı ve yakınlarının bilgilendirilmemesi, yine; ileri yaş ve ağır tıbbi sorunları bulunan bir hastanın "kolonoskopi işlemi" sonrası yaşamını sonlandırabilecek bir tablonun oluşabilme ihtimalinin bulunduğunun, davacı ve yakınlarına açık bir şekilde anlatılarak onamının alınmamış olması, dolayısıyla; bilgilendirilme hakkının kullandırılmaması, yine perforasyon komplikasyonu sonrası olası etkileri azaltmak amacıyla etkin bir gözlemde bulunulmaması, hasta ve yakınlarına perforasyon ihtimalini ortaya koyan belirtiler ortaya çıktığında, hemen hastaneye gelmeleri bilgisinin verildiğinin(bilgilenme hakkının kullandırıldığının) kanıtlanamaması, iki kez ambulans çağrılarak acil servis hizmetinden yararlanmak isteyen hasta ve yakınlarına şikayetlerin "kolonoskopi işlemi"nden kaynaklandığı şüphesiyle "kolonoskopi işlemi"nin yapıldığı hastaya müdahale için süratle ulaştırılarak komplikasyonun etkilerinin azaltılması yönteminin acil servis ekibince tercih edilmemesi, Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde de oniki saat gibi uzun bir sürede "bağırsak perforasyonu" tanısının konulmuş olması karşısında bilgilenme hakkını da aşan bir tıbbi uygulama hatasına varan bir sağlık hizmeti sonucu durumu giderek ağırlaşan ve 45 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra vefat eden hastanın sağlık ve yaşam hakkının ihlal edildiği kanaatine varılmaktadır.
Aktarıldığı üzere davacıların anneleri .....'e verilen sağlık hizmetinin kusurlu işletilmesi nedeniyle "yaşam hakkı"nın da sonlanmış olması karşısında ve manevi tazminatın yukarıda açıklanan niteliği gereği, davacıların duyduğu elem ve ızdırabı kısmen hafifletecek, ancak sebepsiz zenginleşmeye yol açmayacak şekilde ve hukuka aykırılığı özendirmeyecek ölçülerde belirlenmesi ilkeleri çerçevesinde her bir davacı için 30.000,00.- TL olmak üzere, toplam 210.000,00.- TL manevi tazminata hükmedilmesi, her bir davacının bu miktarı aşan 20.000,00.- TL manevi tazminat istemlerinin(toplam 140.000,00.- TL) de reddine karar verilmesi gerektiği kanaatine varıldığından, davanın reddine dair verilen İdare Mahkemesi kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun kısmen reddine, kısmen de kabulüne karar verilmesi, her bir davacı için 30.000,00.- TL olmak üzere, toplam 210.000,00.- TL manevi tazminat isteminin yasal faiziyle birlikte kabulüne karar verilmesi gerektiği görüşüyle, istinaf başvurusunun reddine dair verilen karara katılmıyorum. (¤¤)