(2709 S. K. m. 125, 141) (2577 S. K. m. 45)
İSTEMİN ÖZETİ: Mardin 1. İdare Mahkemesi'nce verilen 31/01/2018 gün ve E:2017/1125, K:2018/448 sayılı kararın; dilekçelerde yazılı nedenlerle ve 2577 sayılı Kanun'un 45.maddesi uyarınca istinaf yoluyla incelenerek kaldırılması taraflarca istenilmektedir.
SAVUNMANIN ÖZETİ: Savunma dilekçesi verilmemiştir.
CEVABINÖZETİ: Cevap verilmemiştir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi Üçüncü İdari Dava Dairesi'nce işin gereği görüşüldü:
Dava; davacı tarafından, ........... ilan edilen sokağa çıkma yasağı sürecinde ateşli silahla vurularak yaralandığından bahisle 5233 sayılı Kanun kapsamında maddi ve manevi zararlarının tazmini istemiyle yapılan başvurunun "süre yönünden reddine" ilişkin Mardin Valiliği Zarar Tespit Komisyonu'nun 09/03/2017 tarih ve 47/02/2017/295 sayılı işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Mardin 1. İdare Mahkemesince; davaya konu uyuşmazlıkta 06/12/2015 tarihinde ...........'nde meydana gelen olaylar nedeniyle yaralanan davacı tarafından oluştuğu iddia edilen zararların tazminine yönelik başvurunun 23/11/2016 tarihinde yapıldığı, maddi tazminat isteminin süre yönünden reddine karar verilmesi yerinde ise de, 5233 sayılı Kanun uyarınca karşılanmayan manevi zarara bağlı tazminat talebinin de aynı gerekçe ile reddinde hukuka uyarlık bulunmadığı zira manevi tazminat taleplerinin 2577 sayılı Kanunun öngördüğü usullere tabi olarak genel hükümlere göre değerlendirilmesi gerektiği göz önüne alındığında davalı idare tarafından manevi tazminat talebinin süre aşımı nedeniyle reddi yönünde tesis edilen işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle dava konusu işlemin maddi tazminata ilişkin kısmı yönünden davanın reddine, manevi tazminata ilişkin kısmı yönünden ise iptaline karar verilmiştir.
Davacı; bulunduğu mahallede sokağa çıkma yasağının 2016 yılı sonuna kadar devam ettiğini, olayla ilgili soruşturmanın da kendilerinin başvurusu sonrası 2016 yılı sonunda açıldığını, buna göre süresi içinde komisyona başvurulduğu, bu nedenle maddi tazminat taleplerinin esasının incelenmesi gerektiğini, davalı idare ise; 5233 sayılı Kanun'da manevi tazminata ilişkin bir düzenleme bulunmaması nedeniyle komisyonun bu hususta karar vermesine yasal olarak olanak bulunmadığını ileri sürmekte ve kararın aleyhlerine olan kısımlarının kaldırılmasına karar verilmesini istemektedirler.
1982 Anayasasının "Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması" başlıklı 141. maddesinin 3. fıkrasında, bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılacağı düzenlenmiştir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları idari yargı yerlerinde açılacak davalar arasında sayılmış; 24. maddesinde ise, kararda bulunacak hususlar sıralanmış ve (e) bendinde kararın dayandığı hukuki sebepler ile gerekçesinin ve hükmün kararda belirtileceği vurgulanmıştır.
Yargılama hukukunda, yargı (hüküm), uyuşmazlığı çözmekle görevli ve yetkili yargı yerinin yargılama sürecinin sonunda ulaştığı "sonuç"tur. Yargı yerinin bu sonuca ulaşırken bir gerekçeye dayanması, hem Anayasamızda, hem de yargılama hukukumuzda yer alan ilkelerdendir. Gerekçe, yargıcın çözümlemek durumunda olduğu uyuşmazlığa uygulanması gereken soyut hukuk kuralının saptanmasında, yorumlanmasında ve tüm ayrıntılarıyla ortaya konulup nitelendirilen maddi olaya uygulanmasında izlemiş olduğu yöntemi gösteren ve bu özelliği sebebiyle, yargılamanın nesnelliği ile varılan yargının doğruluğu konusunda davanın taraflarına güven, üst yargı yerine de denetleme olanağı veren açıklamadır. Yukarıda sözü edilen ilke ile sağlanmak istenen amaç da budur.
İdari yargı yerlerinde açılan tam yargı davalarında, istemle bağlılık ilkesi ile resen araştırma ilkesi nedeniyle idarenin sorumluluk sebepleri yönünden ayrı ayrı denetim yapılarak hüküm kurulması, bu arada davacının isteminin de gözetilmesi ve özellikle davacının sorumluluk sebebi olarak gösterdiği hususlara yönelik inceleme yapılarak hüküm kurulması gerekmektedir. Başka bir anlatımla, idare, kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlara karşı açılan tam yargı davalarında, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri ile bilimsel ve yargısal içtihatlarla benimsenip geliştirilen "sosyal risk" ilkesi gereği tazmin sorumluluğu bulunup bulunmadığı irdelenecek, ancak eğer zarar terör veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyet nedeniyle meydana gelmiş ise; bu durumda genel hükümlerin yanı sıra 5233 sayılı Yasa hükümleri çerçevesinde sorumluluk irdelemesi yapılarak hüküm oluşturulacaktır. Bu şekilde gerekçelendirilmeyen ve hüküm kurulmayan durumlarda, idare mahkemesi kararının gerekçeli olduğundan bahsetmeye olanak bulunmamaktadır.
Dava dosyasının incelenmesinden; ........... giderek artan ve yaygınlaşan şiddet ve terör olayları ile mücadele kapsamında 14.12.2016 tarihinden itibaren ilan edilen sokağa çıkma yasağı tedbirinin uygulandığı dönemde davacının uğramış olduğunu ileri sürdüğü manevi zararların tazmini istemiyle Şırnak Valiliği Zarar Tespit Komisyonu yapmış olduğu başvurunun dava konusu Zarar Tespit Komisyonu kararı ile kanun kapsamında olmadığı gerekçesiyle reddedilmesi üzerine bu işlemin iptali istemiyle istinafa konu bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
Anayasa'nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyetinin, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu; 5. maddesinde, devletin temel amaç ve görevlerinin, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak olduğu; 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, aynı maddenin son fıkrasında, idarenin eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır.
İdare, Anayasamızın 125. maddesinde de belirtildiği üzere, kural olarak yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. İdarenin yürütmekte olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve İdarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır.
İdarenin kusura dayalı ya da kusursuz sorumluluğu yanında, Anayasanın öngördüğü sosyal hukuk devleti anlayışına uygun olarak ve bu temel üzerinden, kollektif sorumluluk anlayışı çerçevesinde bilimsel ve yargısal içtihatlar ile geliştirilen sosyal risk ilkesi de, Anayasanın yukarıda öngördüğü amaçların gerçekleştirilmesine yöneliktir.
Sosyal risk ilkesi ile toplumun içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanan, idarenin faaliyet alanında meydana gelmekle birlikte, yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmayan, toplumsal nitelikli riskin gerçekleşmesi sonucu oluşan, salt toplumun bireyi olunması nedeniyle uğranılan özel ve olağandışı zararların da topluma pay edilerek giderilmesi amaçlanmıştır.
Olayda; davacı tarafından, güvenlik güçleri tarafından şehir merkezlerindeki terör yapılanmalarına yönelik olarak yürütülen operasyonlar sırasında sivil kayıpların önlenmesi amacıyla ilan edilen sokağa çıkma yasağı sürecinde ateşli silahla vurularak yaralanması nedeniyle uğradığını iddia ettiği maddi ve manevi zararların giderimi için tazminat ödenmesi istemiyle genel hükümlere göre yapılan başvurunun, 5233 sayılı Kanun kapsamında yapılmış bir başvuru gibi değerlendirilmek suretiyle başvuru hakkında karar alınması için yetkisiz Zarar Tespit Komisyonu'na havale edildiği, komisyon tarafından ise, davacı başvurusunun manevi tazminata ilişkin kısmı hakkında herhangi bir karar verilmediği ve yalnızca maddi tazminat talebine yönelik olarak süresi içinde başvuru yapılmadığı gerekçesiyle talebin reddine karar verildiği, davacı tarafından da bu işlemin iptali istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı görülmektedir.
Bakılan davada, 5233 sayılı Kanunda manevi tazminat ödenmesine ilişkin herhangi bir düzenlemeye yer verilmemiş olması nedeniyle, davacının söz konusu başvurusunun hangi kurum ve idareye yapılmış olursa olsun genel hükümler kapsamında yapılmış bir başvuru olacağı, bu başvurunun yetkisiz idarece veya yanıt verilmemek suretiyle zımnen reddi üzerine açılan davaların da genel hükümler uyarınca manevi tazminat ödenmesi istemiyle yapılmış olan ön karar başvurusunun reddine ilişkin işleme karşı açılmış bir dava olacağı, bu nedenle uyuşmazlığın bu çerçevede incelenip çözümlenmesi gerekeceği kuşkusuzdur.
Öte yandan; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun idari davaların açılmasını düzenleyen 3.maddesinde; tam yargı davalarında uyuşmazlık konusu miktarın dilekçede gösterileceği düzenlenmiş, Kanun'un 15/1-d maddesinde; 14/3-g maddesinde yazılı halde otuz gün içinde 3 ve 5. maddelere uygun şekilde yeniden düzenlemek veya noksanları tamamlanmak üzere dilekçenin reddedileceği öngörülmüş, aynı Kanun'un 15/4. maddesinde ise, “İlk inceleme üzerine Danıştay veya mahkemelerce verilen; bu maddenin 1/a bendinde belirtilen idari yargının görevli olduğu konularda davanın görev ve yetki yönünden reddine ilişkin kararlarla, 1/c bendinde yazılı gerçek hasma tebliğ ve 1/d bendindeki dilekçe red kararları dışında, ilgisine göre istinaf ya da temyiz yoluna başvurulabilir.” hükmüne yer verilmiştir.
Anılan hükümler uyarınca idari yargıda dava açılmasının birtakım şekil ve usul kurallarına tabi kılındığı, bu hususunun yazılı yargılama ve istemle bağlılık ilkesinin doğal sonucu olduğu, dava dilekçesinde bulunması gereken hususlarda eksiklik bulunduğunun mahkemece tespiti halinde, eksik olan hususlar da belirtilmek suretiyle dava dilekçesinin reddine karar verilerek söz konusu eksiklik ve yanlışlığın düzeltilmesi için davacıya otuz gün süre verilmesinin öngörüldüğü, bu otuz günlük süre içinde verilecek olan dilekçelerde aynı yanlışlıklar yapılması halinde davanın reddine karar verileceği, farklı yanlışlıklar ve eksiklikler yapılması halinde ise tekrar dava dilekçesinin reddine karar verilerek kişilere otuz günlük yeni bir süre tanınacağı, bu şekilde dava dilekçesinin kanunda öngörülen şartları taşıması sağlanarak sağlıklı bir yargılama yapılmasına ilişkin koşulların oluşturulacağı, dilekçe ret kararları üzerine otuz günlük süre içinde yenileme dilekçesi verilmemesi halinde ise, söz konusu sürenin hak düşürücü nitelikte olması nedeniyle davanın süreaşımı nedeniyle reddine karar verileceği, yine dilekçenin reddine ilişkin kararların tek başına istinaf yada temyize tabi kararlar olmadığı, ancak nihai kararla birlikte istinaf yada temyize tabi olacağı ve bu durumda dilekçenin reddine ilişkin kararların da hukuka uygun olup olmadıklarının denetleneceği kuşkusuzdur.
Bakılan davada, 2577 sayılı Kanun'un 13.maddesi kapsamında eylemden kaynaklı manevi zararların giderilmesi istemiyle yapılan ön karar başvurularının reddine ilişkin işlemlerin, yerleşik içtihatlar çerçevesinde kişilerin hukuksal durumlarında değişiklik yapan kesin ve yürütülmesi gerekli idari işlemlerden olmaması ve 492 sayılı Harçlar Kanunu hükümleri çerçevesinde konusu para olan veya parayla değerlendirilebilen davalarda ödenecek harçların nispi olarak belirlenmesi, eylemden kaynaklı zararlarda asıl olanın eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi olması nedenleriyle, eylemden kaynaklı zararlara ilişkin davaların iptal davası şeklinde açılmasına olanak bulunmadığı, bu davaların ancak tam yargı davası şeklinde açılabileceği kuşkusuzdur.
2577 sayılı Kanun'un 3.maddesinde, tam yargı davalarında uyuşmazlık konusu miktarın dilekçede gösterilmesinin gerekmesi, eylemden kaynaklı davaların da ancak tam yargı davası şeklinde açılabilecek olması nedeniyle, kişiler tarafından ön karar başvurusunun reddine ilişkin işlemlerin iptali istemiyle açılan davaların 2577 sayılı Kanun'un 3.maddesindeki ilke ve ölçütlere uygun olmayacağı, bu şekilde açılan davalarda mahkemelerce öncelikle dilekçenin reddine karar verilerek kişilere istedikleri tazminat miktarının ne kadar olduğu sorularak ve harcı yatırılmak suretiyle tam yargı davası açılması için 30 günlük süre tanınması ve bu şekilde hazırlanacak dilekçeler üzerine idarenin sorumluluk sebepleri yönünden ayrı ayrı değerlendirme yapılarak karar verilmesi gerektiği, bu yöntem izlenmeksizin ve dava dilekçesi davacı istemi ile uyumlu bir şekilde ve 2577 sayılı Kanun'un 3.maddesinde düzenlenen koşulları içermemesine rağmen yargılama yapılarak işin esası hakkında karar verilmesine olanak bulunmamaktadır.
Bu durumda, tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, İdare Mahkemesince, öncelikle eylemden kaynaklı zararın tazmini istemiyle 2577 sayılı Kanun'un 13.maddesi hükümleri çerçevesinde ve fakat iptal davası şeklinde açılan davanın manevi tazminata ilişkin kısmının, tam yargı davası şekline dönüştürülmesi için dilekçe ret kararı verilmesi, söz konusu eksiklik giderildikten sonra ise olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idare hukuku kuralları çerçevesinde öncelikle hizmet kusuru bulunup bulunmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ve sosyal risk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi suretiyle bir karar verilmesi gerektiğinden, bu şekilde bir yargılama yapılmaksızın verilen kararın manevi tazminata ilişkin kısmında hukuka uyarlık görülmemiştir.
Davacının istinaf başvurusuna gelince;
Terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddi zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemek amacıyla yürürlüğe konulan 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun’un 6. maddesinde ''Zarar gören veya mirasçılarının veya yetkili temsilcilerinin zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde, her halde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde zararın gerçekleştiği veya zarar konusu olayın meydana geldiği il valiliğine başvurmaları halinde gerekli işlemlere başlanır. Bu sürelerden sonra yapılacak başvurular kabul edilmez. Bu Kanun kapsamındaki yaralanma ve sakatlanmalarda, yaralının hastaneye kabulünden hastaneden çıkışına kadar geçen süre, başvuru süresinin hesaplanmasında dikkate alınmaz.
İlgili valilik dışında diğer valilikler, kaymakamlıklar, Türkiye Cumhuriyeti dış temsilcilikleri, diğer bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarına yapılan başvurular ilgili valiliğe gönderilir." hükmüne yer verilmiştir.
5233 sayılı Kanun'un 6.maddesi uyarınca, zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde zararın tazmini amacıyla idareye başvurulması gerektiği açık olmakla birlikte; zarar konusu olayın öğrenilme tarihinin her zaman olay tarihi olarak alınmasına olanak bulunmadığı, bu şekilde bir değerlendirmenin hakkaniyete ve kanunun amacına aykırı olacağı, ayrıca davacının zararı öğrenmesi dışında komisyona başvurabilme olanağının da bulunması gerektiği, bu kapsamda sokağa çıkma yasağı olan dönemde vatandaşların can ve mal güvenlikleri açısından sokağa çıkmaları kamu otoritesi tarafından yasaklandığından bu dönem içinde kendi iradesi dışında başvuru yapamayan davacı açısından idareye başvuru süresinin işlemeyeceği, sürenin sokağa çıkma yasağının kaldırılmasından sonra işlemeye başlayacağı kuşkusuzdur.
Olayda, davacının ikamet ettiği ...........nde 06/12/2015 tarihinden itibaren sokağa çıkma yasağı ilan edildiği ve bu yasağın 26/07/2016 tarihine kadar tüm ilçede uygulandığı, 26/07/2016 tarihinde ilçe merkezinin büyük kısmında sokağa çıkma yasağı kaldırılmakla birlikte davacının ikamet ettiği Dicle mahallesinde sokağa çıkma yasağının davacının idareye başvurduğu 23/11/2016 tarihi itibariyle halen devam ettiği gözetildiğinde, 11/12/2015 tarihinde hastaneden taburcu olmakla zararı öğrenen davacının bu tarihten itibaren 60 gün içinde 5233 sayılı Kanun kapsamında komisyona başvurması gerekmekle birlikte, davacının sokağa çıkma yasağı nedeniyle anılan başvuruyu yapamadığı ve sonrasında 60 günlük süre içinde komisyona başvurduğu gözetildiğinde, süresi içinde komisyona başvuran davacının maddi tazminat isteminin esasının incelenmesi gerekirken süresi içinde başvuru yapılmadığı gerekçesiyle talebin reddine ilişkin işlemde hukuka uyarlık görülmediğinden, idare mahkemesi kararının davanın reddine ilişkin kısmında hukuki isabet görülmemekle birlikte, dava dilekçesinin manevi tazminat talebine ilişkin kısmının tam yargı davası şeklinde açılması gerekirken iptal davası şeklinde açılmış olması nedeniyle usulüne uygun olmadığı yolundaki Dairemiz kararı üzerine idare mahkemesince dava dilekçesinin reddine karar verilmesinin gerekecek olması nedeniyle, yenileme dilekçesinde davacı tarafından komisyon kararının iptali istemine yer verilmesi halinde bu hususun idare mahkemesince gözetileceği ve bu yönde karar verileceği açık olduğundan, usulüne uygun olmayan dilekçe üzerine yapılan yargılama nedeniyle kararın komisyon kararına ilişkin kısmının da mahkemesine iadesine karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Sonuç olarak, ilk derece mahkemesi sıfatıyla uyuşmazlığa bakan idare mahkemesince yukarıda belirtilen hususlara göre dilekçenin usulüne uygun olması sağlanmadan hüküm kurulmuş olması, kararın oluşumunu etkileyen esaslı bir noksanlık olduğundan, nedeniyle, Dairemizce işin esasına girilmesi mümkün görülmemiş, kararın bu yönüyle kaldırılması ve 2577 sayılı Yasanın 45/5. maddesi gereği yeniden bir karar verilmesi için dosyanın mahkemesine iade edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Açıklanan nedenlerle, tarafların istinaf başvurularının kabulü ile Mardin 1. İdare Mahkemesi'nce verilen 31/01/2018 gün ve E:2017/1125, K:2018/448 sayılı kararın kaldırılmasına, 2577 sayılı Yasanın 45/5. maddesi uyarınca yukarıdaki hususlar gözetilerek yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın ait olduğu mahkemeye gönderilmesine, Mahkemece yeniden verilecek kararla birlikte yargılama giderleri de hüküm altına alınacağından, bu hususta ayrıca hüküm tesisine gerek bulunmadığına, 11/03/2019 tarihinde oybirliğiyle kesin olarak karar verildi. (¤¤)