(2709 S. K. m. 2, 7, 125)
İSTEMİN ÖZETİ: Davacıların çocukları olan ..........'nın 04/10/2015 tarihinde .......... mevkinde ateşli silah yaralanması sonucu vefat etmesi olayında idarenin kusursuz sorumluluğu (sosyal risk ilkesi gereğince sorumluluğu) bulunduğundan bahisle maddi ve manevi tazminat talebiyle yapılan 03/10/2016 tarihli başvurunun Diyarbakır Valiliğinin 09/03/2017 tarih ve 21/04/2017/490 sayılı işlemi ile reddi üzerine, davacıların çocuğunun yaşam hakkının korunamadığı, bu nedenle Devletin kusursuz sorumluluğu bulunduğu ileri sürülerek fazlaya ve faize ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla her bir davacı için 500,00-TL maddi ve 500.000,00-TL manevi olmak üzere toplam 1.000,00 TL maddi ve 1.000,000,00 TL manevi tazminatın ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılan davada; "... Davacıların 03/10/2016tarihli başvurusunun adı geçenin vefatı sebebiyle oluşan maddi ve manevi zararların "kusursuz sorumluluk (sosyal risk ilkesi)" uyarınca tazminine yönelik olduğu, dava dilekçesinin "Olaylar" kısmının 7. paragrafında "sosyal risk ilkesi" uyarınca zararın tazminin istenildiği, sosyal risk ilkesinin Kanunlaşmış halinin 5233 sayılı Kanun olduğu, dava konusu ölüm olayının oluş şekli ve niteliği dikkate alındığında uğranıldığı ileri sürülen zararın nedensellik bağına dayalı olarak ortaya çıkmadığı, nedensellik bağı bulunmayan ve idarenin kusursuz sorumlu olduğu uyuşmazlığa 5233 sayılı Kanun'un uygulanması gerektiği görülmektedir. Bu durumda, davacıların çocuğu ..........'nın 04/10/2015 tarihinde .......... mevkinde bahsi geçen terör olayları esnasında ateşli silah yaralanması sonucu vefat ettiği, ölüm olayı ile ilgili olarak Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının 2015/31802 soruşturma numarasıyla yürütülen dosyasında yaptırılan ölü muayene ve otopsisi neticesinde 05/10/2015 tarihinde düzenlenen tutanakta ölenin babası olan davacı ..........'nın tanık sıfatıyla ifadesine yer verildiği, dolayısıyla davacıların maddi tazminata esas ölüm olayını en geç bu tutanağın düzenlendiği 05/10/2015 tarihinde öğrendiği, zararın öğrenilme tarihinden 5233 sayılı Kanun'un 6/1. maddesi uyarınca 60 günlük başvuru süresinin son günü olan ve en geç 04/12/2015tarihinde başvuru yapılması gerekirken bu tarih geçirildikten sonraki 03/10/2016tarihli başvurunun süresi içerisinde yapılmadığı anlaşılmakla, süresi geçirildikten sonra yapılan başvuruya dayanılarak istenilen maddi tazminat isteminin reddi gerektiği sonucuna varıldığı...Manevi tazminat bakımından; dava konusu olayda, terör olayı nedeniyle meydana gelen ve sosyal risk ilkesi kapsamında bulunup İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 13. maddesi uyarınca öngörülen 1 yıllık süre içerisinde tazmininin talep edildiği anlaşılan ve 5233 sayılı Kanun uyarınca karşılanmayan, ilgililerin ileri sürdüğü manevi zarara bağlı tazminat talebi hakkında idare hukukunun tazminata ilişkin ilke ve kuralları çerçevesinde 2577 sayılı Kanun'un öngördüğü usullere tabi olarak manevi tazminat takdir edilmesi gerektiği sonucuna varılarak, manevi zararının tespit ve takdiri gerekmektedir. Bu durumda, dava konusu olayın oluş şekli ve zararın niteliği dikkate alındığında duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa giderecek ve aynı zamanda sebepsiz zenginleşmeye de neden olmayacak düzeyde bir manevi tazminat takdir edilmesi gerektiği gözetilerek; davacılardan vefat edenin annesi .......... için 50.000,00-TL manevi zarar ve ölenin babası A. K. için 50.000,00-TL manevi zarar olmak üzere toplamda 100.000,00-TL'nin Anayasanın yukarıda anılan 125. maddesi gereğince davalı idarelerce tazmininin gerektiği sonucuna varıldığı ..." gerekçesiyle maddi tazminat talebinin reddi, manevi tazminat talebinin kısmen kabulü ile her bir davacıya ayrı ayrı 50.000,00-TL olmak üzere toplamda 100.000,00-TL manevi tazminatın davacılara ödenmesi, fazlaya ilişkin manevi tazminat talebinin reddi yolunda Diyarbakır 3. İdare Mahkemesi'nce verilen 30/04/2018 gün ve E:2017/2572, K:2018/718 sayılı kararın; İçişleri Bakanlığı tarafından, dava konusu zarara neden olan olayın idarelerinin hizmet kusuru yada kusursuz sorumluluğunu doğuracak bir olay niteliğinde bulunmadığı, terör olaylarında idarenin hizmet kusuru yoksa sosyal risk ilkesinin değerlendirilmesinin gerektiği ve sosyal risk ilkesi uyarınca da idarenin sorumluluk alanının sadece maddi zararlar olduğu, öte yandan manevi tazminatın şahısların manevi varlıklarında uğranılan tecavüz dolayısıyla duyulan derin elem ve teessürün hafifletilmesi için ödenen sembolik meblağlar olabileceği, manevi tazminatın tekliği, bölünemeyeceği ve sebepsiz zenginleşme aracı yapılamayacağı da bilinen bir gerçek olduğu ileri sürülerek; Diyarbakır Valiliği tarafından; olayın 5233 sayılı Kanun kapsamında bir olay olduğu, anılan kanuna göre manevi tazminat ödenemeyeceği ileri sürülerek; davacılar tarafından, çocuklarının çatışmanın ortasında kalarak hayatın kaybettiği, Devletin koruması altında olan yaşam hakkının ihlal edildiği, zararlarının sosyal risk ilkesi gereğince tazmin edilmesi gerektiği ileri sürülerek; kararın aleyhlerine olan kısımlarının istinaf yoluyla incelenerek kaldırılması istenilmektedir.
DAVALI İÇİŞLER BAKANLIĞININ SAVUNMASININ ÖZETİ: İdare mahkemesince verilen kararının redde ilişkin kısmın usule ve hukuka uygun olduğu belirtilerek, istinaf başvurusunun reddine karar verilmesi gerektiği savunulmuştur.
DAVALI DİYARBAKIR VALİLİĞİNİN SAVUNMASININ ÖZETİ: Savunma dilekçesi verilmemiştir
DAVACILARIN SAVUNMANIN ÖZETİ: Savunma dilekçesi verilmemiştir
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Gaziantep Bölge İdare Mahkemesi Üçüncü İdari Dava Dairesi'nce işin gereği görüşüldü:
Uyuşmazlık; davacıların çocukları olan ..........'nın 04/10/2015 tarihinde .......... mevkinde ateşli silah yaralanması sonucu vefat etmesi olayı nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebinden kaynaklanmaktadır.
Anayasa'nın 2. maddesinde; Türkiye Cumhuriyetinin, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu; 5. maddesinde, devletin temel amaç ve görevlerinin, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak olduğu; 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, aynı maddenin son fıkrasında, idarenin eylem ve işlemlerinden doğan (maddi ve manevi) zararı ödemekle yükümlü olduğu hükmüne yer verilmiştir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 7. maddesinde; dava açma süresinin, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştay’da ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gün olduğu, aynı Kanun'un "Doğrudan doğruya tam yargı davası açılması" başlıklı 13. maddesinde; idari eylemler nedeniyle açılabilecek tam yargı davalarına yer verilerek, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemelerinin gerekli olduğu, bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, altmış günlük dava süresi içinde dava açılabileceği belirtilmiştir.
Öte yandan; 27.07.2004 tarih ve 25535 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun, terör eylemleri veya terörle mücadele kapsamında yürütülen faaliyetler nedeniyle maddî zarara uğrayan kişilerin, bu zararlarının karşılanmasına ilişkin esas ve usulleri belirlemek amacıyla kabul edilmiş, uyuşmazlıkların sulh yoluyla çözümlenmesini amaçlayan, bu haliyle alternatif çözüm yöntemi öngören ve taraflara seçimlik hak sunan idari bir usul kanunu olup; söz konusu Kanunun6. maddesinde; "Zarar gören veya mirasçılarının veya yetkili temsilcilerinin zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde, her hâlde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde zararın gerçekleştiği veya zarar konusu olayın meydana geldiği il valiliğine başvurmaları hâlinde gerekli işlemlere başlanır. Bu sürelerden sonra yapılacak başvurular kabul edilmez. Komisyon, zarar görenlerce yapılacak her başvuru ile ilgili çalışmalarını, başvuru tarihinden itibaren altı ay içinde tamamlamak zorundadır. Zorunlu hâllerde, bu süre vali tarafından üç ay daha uzatılabilir. Dava açma süresi içinde yapılan başvuru, nihaî işlem sonucunun ilgiliye tebliğine kadar genel hükümlere göre dava açma sürelerini durdurur." hükmü yer almış,12.maddesinde ise; "Komisyon, doğrudan doğruya veya bilirkişi aracılığı ile yaptığı tespitten sonra 8 inci maddeye göre belirlenen zararı, 9 uncu maddeye göre hesaplanan yaralanma, engelli hâle gelme ve ölüm hâllerindeki nakdî ödeme tutarını, 10 uncu maddeye göre ifa tarzını ve 11 inci maddeye göre mahsup edilecek miktarları dikkate alarak, uğranılan zararı sulh yoluyla karşılayacak safi miktarı belirler. Komisyonca, bu esaslara göre hazırlanan sulhname tasarısının örneği davet yazısı ile birlikte hak sahibine tebliğ edilir. Davet yazısında hak sahibinin sulhname tasarısını imzalamak üzere otuz gün içinde gelmesi veya yetkili bir temsilcisini göndermesi gerektiği, aksi takdirde sulhname tasarısını kabul etmemiş sayılacağı ve yargı yoluna başvurarak zararının tazmin edilmesini talep etme hakkının saklı olduğu belirtilir. Davet üzerine gelen hak sahibi veya yetkili temsilcisi sulhname tasarısını kabul ettiği takdirde, bu tasarı kendisi veya yetkili temsilcisi ve komisyon başkanı tarafından imzalanır. Sulhname tasarısının kabul edilmemesi veya ikinci fıkraya göre kabul edilmemiş sayılması hâllerinde bir uyuşmazlık tutanağı düzenlenerek bir örneği ilgiliye gönderilir. Sulh yoluyla çözülemeyen uyuşmazlıklarda ilgililerin yargı yoluna başvurma hakları saklıdır." kuralına yer verilmiştir.
İdare, Anayasamızın 125. maddesinde de belirtildiği üzere, kural olarak yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. Bunun yanında, idarenin faaliyet alanıyla ilgili, önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bir takım zararları da nedensellik bağı aramadan tazmin etmesi gerekmektedir.
İdarenin kusura dayalı ya da kusursuz sorumluluğu yanında, Anayasanın öngördüğü sosyal hukuk devleti anlayışına uygun olarak ve bu temel üzerinden, kollektif sorumluluk anlayışı çerçevesinde bilimsel ve yargısal içtihatlar ile geliştirilen sosyal risk ilkesi, Anayasanın yukarıda öngördüğü amaçların gerçekleştirilmesine yöneliktir.
Sosyal risk ilkesi ile toplumun içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanan, idarenin faaliyet alanında meydana gelmekle birlikte, yürütülen kamu hizmetinin doğrudan sonucu olmayan, toplumsal nitelikli riskin gerçekleşmesi sonucu oluşan, salt toplumun bireyi olunması nedeniyle uğranılan özel ve olağandışı zararların da topluma pay edilerek giderilmesi amaçlanmıştır. Genel bir ifade ile "terör olayları" olarak nitelenen eylemlerin, Devlete yönelik olduğu, Anayasal düzeni yıkmayı amaçladığı, bu tür olaylarda zarar gören kişi ve kuruluşlara karşı kişisel husumetten kaynaklanmadığı bilinmekte ve gözlenmektedir. Sözü edilen olaylar nedeniyle zarara uğrayan kişiler, kendi kusur ve eylemleri sonucu değil, toplumun bir bireyi olmaları nedeniyle zarar görmektedirler. Belirtilen şekilde ortaya çıkan zararların ise, özel ve olağandışı nitelikleri dikkate alınıp, terör olaylarını önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemeyen idarece, yukarıda açıklanan sosyal risk ilkesine göre, topluma pay edilmesi suretiyle tazmini hakkaniyet gereği olup, sosyal devlet ilkesine de uygun düşecektir.
5233 sayılı Kanun, yargısal ve bilimsel içtihatlarla kabul edilen "illiyetsiz sorumluluk (sosyal risk)" ilkesinin yasalaşmış hali olduğundan, anılan Yasanın uygulama alanı yalnızca "sosyal risk ilkesi" uyarınca tazmini mümkün olan uyuşmazlıklarla sınırlı bulunmaktadır.
5233 sayılı Kanun'un zarara uğrayan kişilere, uyuşmazlıklarını idari yoldan ve sulhen çözümleme konusunda seçimlik hak tanıyan alternatif çözüm yöntemi öngörüyor olması nedeniyle, uğranılan ve sosyal risk ilkesi gereği tazmini gerektiği düşünülen zarar nedeniyle hem 5233 sayılı Kanun kapsamında hem de genel hükümler uyarınca idareye başvuru hakkının bulunduğu, usul hükümlerine uyulmak kaydıyla bu şekilde yapılan başvuruların kapsam ve mahiyetinin tespitinde kişilerin iradesinin önem taşıdığı ve 5233 sayılı Kanun kapsamında zararın gideriminin istenilmesi halinde uyuşmazlığın yalnızca 5233 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde çözümleneceği, genel hükümlere göre tazminat istenilen durumlar da ise, yine uyuşmazlığın genel hükümler çerçevesinde çözümleneceği ve fakat 5233 sayılı Kanun kapsamında kişilere ödeme yapılmış olması halinde, bunu aşan gerçek ve gerçekleşmiş zararların genel hükümler çerçevesinde tazmini sırasında, 5233 sayılı Kanun kapsamında yapılan bu ödemelerin zarar hesabından düşüleceği ve uyuşmazlıkların kendi usul hükümleri çerçevesinde çözümleneceği kuşkusuzdur.
Dava dosyasının incelenmesinden; davacıların çocukları olan ..........'nın 04/10/2015 tarihinde .......... mevkinde ateşli silah yaralanması sonucu vefat ettiği, davacılar tarafından bu olayda idarenin kusursuz sorumluluğu (sosyal risk ilkesi gereğince sorumluluğu) bulunduğundan bahisle maddi ve manevi tazminat talebiyle İçişleri Bakanlığına yapılan 03/10/2016 tarihli başvurunun Diyarbakır Valiliğine gönderilmesi üzerine Valiliğin 09/03/2017 tarih ve 21/04/2017/490 sayılı işlemi ile başvurunun; dava konusu olayla ilgili olarak İl Emniyet Müdürlüğünden bilgi ve belge talep edildiği, gelen cevabi yazıda ölen şahsın PKK/KCK terör örgütü adına eylem ve faaliyetlerde bulunmaktan GBT kaydının bulunduğu, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından ölen şahsın GBT kaydıyla ilgili bilgi ve belge talep edildiği, Diyarbakır 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 03/12/2015 tarih ve E:2015/423, K:2016/271 sayılı kararında; şüpheli ..........'nın alınan nüfus kayıt örneğinde 04/10/2015 tarihinde öldüğünün anlaşılması üzerine bu dosya üzerinden ayırma kararı verilerek silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiğinin anlaşıldığı, 5233 sayılı Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun gereğince kişilerin kendi kasıtları sonucu oluşan zararların kanun kapsamında değerlendirilmediği, kaldı ki bahse konu ölüm olayı 04/10/2015 tarihinde meydana gelmiş olmasına rağmen davacı tarafın İçişleri Bakanlığına 03/10/2016 tarihinde yani kanuni süreler geçtikten sonra başvurduğu gerekçeleriyle talebinin reddedildiği, işlemin davacılara tebliğ edilmesi üzerine, davacıların çocuğunun yaşam hakkının korunamadığı, bu nedenle Devletin kusursuz sorumluluğu bulunduğu ileri sürülerek fazlaya ve faize ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla her bir davacı için 500,00-TL maddi ve 500.000,00-TL manevi tazminat olmak üzere toplamda 1.000,00 TL maddi ve 1.000,000,00 TL manevi tazminatın ödenmesine karar verilmesi istemiyle de bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
5233 sayılı Kanun'un zarara uğrayan kişilere, uyuşmazlıklarını idari yoldan ve sulhen çözümleme konusunda seçimlik hak tanıyan alternatif çözüm yöntemi öngörüyor olması nedeniyle, uğranılan ve sosyal risk ilkesi gereği tazmini gerektiği düşünülen maddi ve manevi zarar nedeniyle hem 5233 sayılı Kanun kapsamında hem de genel hükümler uyarınca idareye başvuru hakkının bulunduğu, usul hükümlerine uyulmak kaydıyla bu şekilde yapılan başvuruların kapsam ve mahiyetinin tespitinde kişilerin iradesinin önem taşıdığı ve 5233 sayılı Kanun kapsamında zararın gideriminin istenilmesi halinde uyuşmazlığın yalnızca 5233 sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde çözümleneceği, genel hükümlere göre tazminat istenilen durumlar da ise, yine uyuşmazlığın genel hükümler çerçevesinde çözümlenmesi gerekmektedir.
Uyuşmazlık konusu olayda; davacılar tarafından, çocukları ..........'nın 04/10/2015 tarihinde .......... mevkinde çıkan silahlı çatışmada ateşli silah yaralanması sonucu vefat ettiğinden bahisle uğranıldığı ileri sürülen maddi ve manevi zararlarının tazmini istemiyle 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun öngördüğü usul ve esaslar çerçevesinde ve anılan Kanunun 13.maddesinde öngörülen 1 yıllık süre içinde 04.10.2016 tarihinde kayda giren dilekçe ile İçişleri Bakanlığına başvuru yapıldığı, söz konusu başvurunun yönlendirildiği Diyarbakır Valiliği 4 Nolu Zarar Tespit Komisyonunun 09.03.2017 tarih ve 490 sayılı kararı ile reddi üzerine, 1.000,00 TL maddi ve 1.000,000,00 TL manevi tazminat ödenmesi istemiyle işbu davanın açıldığı, idare mahkemesince davacıların manevi tazminat talepleri genel hükümlere göre süresinde kabul edilip, esastan karara bağlanırken, aynı maddi olay ve hukuki sebebe dayalı maddi tazminat talebi bakımından davacıların başvurusu 5233 sayılı Kanun kapsamında ele alınarak, başvurunun mezkur Kanunun 6.maddesinde öngörülen 60 günlük süre içinde yapılmadığından bahisle reddedildiği görülmektedir.
Buna göre, davacılar tarafından 04/10/2015 tarihinde meydana gelen olay nedeniyle 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun öngördüğü usul ve esaslar çerçevesinde ve anılan Kanunun 13.maddesinde öngörülen 1 yıllık süre içinde ilgili idare olan İçişleri Bakanlığına başvuru yapılmış olması karşısında; davacıların maddi tazminat taleplerine ilişkin başvurunun 5233 sayılı Kanun kapsamında süresinde yapılmadığından bahisle davayı esasına girmeksizin reddeden idare mahkemesi kararında hukuki isabet bulunmamıştır.
Bu itibarla; davacıların genel hükümlere göre süresinde yaptıkları başvuru üzerine açtıkları tam yargı davasında, zarara yol açan olayın sosyal riks ilkesi kapsamında bir olay olup olmadığı, müteveffanın olayın gerçekleştiği tarih ve saatte olay mahallinde ne amaçla bulunduğu, eylemciler arasında yer alıp almadığı ve belirtilen tarihte sokağa çıkma yasağı bulunup bulunmadığı hususlarında araştırma yapılarak, davacıların maddi tazminat talepleri hakkında esastan bir karar verilmesi gerekirken, başvurunun süresinde yapılmadığından bahisle maddi tazminat talebinin reddedilmesinde hukuki isabet bulunmadığından ve istinafa konu karar niteliği itibariyle 2577 sayılı Kanunun 45.maddesinin 5.fıkrasında sayılan usul kararlarından olması sebebiyle kararın kaldırılıp, davanın esası hakkında bir karar verilmek üzere dosyanın ait olduğu mahkemeye iade edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Diğer yandan; esastan karara bağlanan manevi tazminat talebi hakkındaki istinaf incelemesi, işbu karar üzerine ilk derece mahkemesince maddi tazminat talebi hakkında yukarıda belirtilen incelemeler yapılmak suretiyle esastan verilecek karar ile birlikte değerlendirilmesi gerektiğinden, bu aşamada manevi tazminat talebine yönelik istinaf başvurularının incelenmesi hukuken mümkün olmadığı gibi her iki tazminat unsurunun mahkemece yeniden ele alınıp birlikte değerlendirilmesi de gerektiğinden, kararın manevi tazminata ilişkin kısmının da kaldırılması hukuken elzem hale gelmiştir.
Açıklanan nedenlerle, tarafların istinaf başvurularının kabulü ile Diyarbakır 3. İdare Mahkemesi'nce verilen 30/04/2018 gün ve E:2017/2572, K:2018/718 sayılı kararın kaldırılmasına, 2577 sayılı Kanun'un 45/5. maddesi uyarınca yukarıdaki hususlar gözetilerek işin esası hakkında mahkeme heyetince yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın ait olduğu mahkemeye gönderilmesine, Mahkemece yeniden verilecek kararla birlikte yargılama giderleri de hüküm altına alınacağından, bu hususta ayrıca hüküm tesisine gerek bulunmadığına, 26/04/2019 tarihinde oybirliği ile kesin olarak karar verildi. (¤¤)