(6362 S. K. m. 138) (1319 S. K. m. 3, 4, 13, 29) (4721 S. K. m. 794, 795, 806, 813, 1012) (YHGK 30.06.2010 T. 2010/14-274 E. 2010/356 K.) (Hazine Taşınmazlarının İdaresi Hakkında Yönetmelik m. 1, 4, 76) (İstanbul İmar Yönetmeliği m. 5)
İSTEMİN ÖZETİ: Davacı adına, İstanbul İli, Sarıyer İlçesi, Mirgün Mahallesi, 48 Pafta, 154 ada, 119 ve 120 parselde kayıtlı taşınmazlar nedeniyle tesis edilen emlak vergisi mükellefiyetine istinaden tahakkuk ettirilen 2019 yılına ait toplam 3.027.917,03 TL tutarındaki emlak vergisi ve kültür varlıklarını koruma katkı payları ile ferilerine ilişkin tarh ve tahakkuk işleminin iptali istemiyle açılan davada; 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun yürürlüğe girdiği 30.12.2012 tarihine kadar İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'na ait olan, 138/5. maddesi uyarınca Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bedelsiz olarak tapuda re'sen Hazine adına tescil edileceği hükme bağlanan taşınmazın ilk on beş yılı bedelsiz olmak üzere yirmi dokuz yıllığına doğrudan davacının kullanımına bırakıldığı hususunun tapuya 02.04.2013 tarih ve 2955 yevmiye numarası ile tescil edildiği ve beyan hanesine şerh düşüldüğünün anlaşıldığı, ilgili mevzuat hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden; vergilendirmede olayın gerçek mahiyetinin esas olduğu, kullanım hakkının tapuya tescilinde intifa kelimesine yer verilmemesinin hakkın mahiyetini değiştirmeyeceği ve davacıya verilen kullanım hakkının karşılığının irtifak hakları içinde yer alan intifa hakkı olduğu sonucuna varıldığı, bu hakkın tapuya tescil tarihini takip eden yılın başından itibaren davacının emlak vergisi mükellefi sayılması gerektiği, bu nedenle, İstanbul İli, Sarıyer İlçesi, Mirgün Mahallesi, 48 Pafta, 154 ada, 119 ve 120 parselde kayıtlı taşınmazlar nedeniyle tesis edilen emlak vergisi mükellefiyetine istinaden tahakkuk ettirilen 2019 yılına ait toplam 3.027.917,03 TL tutarındaki emlak vergisi ve kültür varlıklarını koruma katkı payları ile ferilerine ilişkin tahakkuk işleminde hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar veren İstanbul 3. Vergi Mahkemesi'nin 07/05/2019 gün ve E: 2019/464, K: 2019/1025 sayılı kararının; tahakkuk ettirilen vergileri web sitesi üzerinden öğrenildiği, söz konusu taşınmazların maliki, intifa sahibi ya da malik gibi tasarruf eden olmadıkları halde adına vergi tarh ve tahakkuk ettirilmesinin kanuna aykırı olduğu, binanın ve arazinin maliki, intifa hakkı sahibi veya malik gibi tasarruf olmadığından mükellef olarak kabulünün mümkün olmadığı, ilgili taşınmazların mülkiyetinin hazineye geçtiği iddialarıyla istinaf yoluyla kaldırılması istenilmektedir.
SAVUNMANIN ÖZETİ: Savunma verilmemiştir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Karar veren İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Beşinci Vergi Dava Dairesince gereği görüşüldü:
KARAR: Dava, İstanbul İli, Sarıyer İlçesi, Mirgün Mahallesi, 48 Pafta, 154 ada, 119 ve 120 parselde kayıtlı taşınmazlar nedeniyle tesis edilen emlak vergisi mükellefiyetine istinaden tahakkuk ettirilen 2019 yılına ait toplam 3.027.917,03 TL tutarındaki emlak vergisi ve kültür varlıklarını koruma katkı payları ile ferilerine ilişkin tarh ve tahakkuk işleminin iptali istemine ilişkindir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun "Sınırlı Ayni Haklar" başlıklı ikinci kısmında ve irtifak hakkına ilişkin birinci kısmın ikinci ayrımındaki 794.maddesinde, intifa hakkının, taşınırlar, taşınmazlar, haklar veya bir malvarlığı üzerinde kurulabileceği, aksine düzenleme olmadıkça bu hakkın, sahibine, konusu üzerinde tam yararlanma yetkisi sağlayacağı, 795.maddesinde, intifa hakkının taşınmazlarda tapu kütüğüne tescil ile kurulacağı, 806.maddesinde sözleşmede aksine hüküm yoksa veya durum ve koşullardan hak sahibince şahsen kullanılması gerektiği anlaşılmıyorsa intifa hakkının kullanımının başkasına devredilebileceği, 813.maddesinde intifa hakkı konusu olan malın olağan bakım ve işletme giderlerinin, güvencesini oluşturduğu borçların faizlerinin, vergi ve resimlerin, intifa süresince intifa hakkı sahibine ait olduğu, 823.maddesinde ise, oturma hakkının, bir binadan veya onun bir bölümünden konut olarak yararlanma yetkisi verdiği hükmüne yer verilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 30.06.2010 tarih ve E:2010/14-274, K:2010/356 sayılı kararında; “Beyanlar” başlıklı 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1012. maddesinin; “Bir taşınmazın eklentileri, malikin istemi üzerine kütükteki beyanlar sütununa yazılır. Bu kaydın terkini, kütükte hak sahibi görünen bütün ilgililerin rızasına bağlıdır. Taşınmaz mülkiyetine ilişkin kamu hukuku kısıtlamalarının beyanlar sütununa yazılması ve bu sütuna yazılabilecek diğer hususlar tüzükle belirlenir. Özel kanun hükümleri saklıdır,” şeklinde olduğu, birbirinden farklı konularda beyanlar sütununa yapılan kayıtların bazıları, üçüncü kişilerin iyiniyetini bertaraf etmeye yararken, bazılarının ilgilisi yararına karine yarattığı, bazılarının ise taşınmaza bağlı bir ayni hakkı ya da şahsi hakkı, bazı beyanların da kamu hukukundan kaynaklanan kısıtlamaları açıkladığı, bir diğer anlatımla, beyanın niteliğine göre beyana bağlanan sonucun değiştiği (Oğuzman-Seliçi, Eşya Hukuku, İstanbul 2004, s.204), Yasanın sözü edilen hükmü uyarınca genellikle tapu kütüğüne yazılarak alenileştirilmesinde fayda umulan hukuki ilişki ve fiili durum şeklinde tarif edilen her beyanın tapu kütüğünün beyanlar hanesinde gösterebilme olanağının bulunmadığı, başka bir anlatımla, tapu kütüğünün beyanlar hanesine “beyanda” bulunulabilmesi için ya Türk Medeni Kanunu’nda bir hüküm olması veya özel kanunlarla bu konuda bir hükme yer verilmesi yahut Tapu Sicil Tüzüğü’nde bir düzenleme yapılmış olmasının gerektiği, Türk Medeni Kanunu’nun 1012. maddesinin ve Tapu Sicil Tüzüğü’nün izin vermediği bir belirtmenin kütüğün beyanlar sütununda gösterilebilme olanağının bulunmadığının anlaşıldığı belirtilerek anılan düzenleme ile atıf yapılan mevzuat hükümleri incelendiğinde beyanlar sütununda nelerin yer alacağı saptanmış ve Türk Medeni Kanunu’nda öngörülmeyen, özel kanunlarda düzenlenmeyen ve Tapu Sicili Tüzüğünde yer verilmeyen bir nedenden dolayı taşınmazın mülkiyetinin eylemli ve hukuki olarak kullanılmasını bertaraf edecek şekilde beyanlar sütununda belirtme yapılamayacağına hükmedilmiştir.
Diğer yandan, 19.06.2007 tarih ve 26557 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Hazine Taşınmazlarının İdaresi Hakkında Yönetmeliğin 1.maddesinde; bu Yönetmeliğin amacının Hazinenin özel mülkiyetindeki taşınmazların satışı, trampası, arsa veya kat karşılığı inşaat yaptırılması, kiraya verilmesi, ön izin verilmesi ve üzerlerinde irtifak hakkı kurulması, Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerin kiraya verilmesi, ön izin ve kullanma izni verilmesi ile ecrimisil ve tahliye işlemlerine ilişkin usul ve esasları düzenlemek olduğu, "Tanımlar" başlıklı 4/ç. maddesinde; Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerin, Türk Medenî Kanunu ile diğer kanunlarda Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilen yerleri, aynı maddenin (g) bendinde Hazinenin özel mülkiyetindeki taşınmazın, tapuda Hazine adına tescilli taşınmazları, (j) bendinde irtifak hakkının, bir taşınmaz üzerinde yararlanmaya ve kullanıma rıza göstermeyi veya mülkiyete ilişkin bazı hakların kullanılmasından vazgeçmeyi kapsayan ve diğer bir taşınmaz veya kişi lehine aynî hak olarak kurulan yükümlülüğü, (ö) bendinde kullanma izninin Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerler üzerinde kişiler lehine idarece verilen izni ifade edeceği, 76.maddesinde ise, Hazinenin özel mülkiyetindeki taşınmazlar üzerinde Türk Medeni Kanununa göre en fazla kırkdokuz yıla kadar, oturma hakkı hariç olmak üzere irtifak hakkı kurulabileceği, bu taşınmazlar üzerinde taşınmaz yükü ve taşınmaz rehni tesis edilemeyeceği, Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerde ilgili mevzuatı uyarınca yapılması mümkün olan yapı ve tesislerin yapılması amacıyla, en fazla kırkdokuz yıla kadar kullanma izni verilebileceği belirtilmiştir.
1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu'nun "Mükellef" başlıklı 3. ve 13.maddelerinde ise; bina ve arazi vergisinin, taşınmazın maliki, varsa intifa hakkı sahibi, her ikisi de yoksa taşınmaza malik gibi tasarruf edenler tarafından ödeneceği hükmüne yer verilmiştir.
Bu hükümden emlak vergisini taşınmaz malikinin ödeyeceği, maliki bulunan taşınmazlarda intifa hakkı tesis edilmesi halinde emlak vergisini malik yerine intifa hakkı sahibinin ödeyeceği, ancak taşınmaz malikinin ve intifa hakkı sahibinin bulunmaması halinde taşınmaza malik gibi tasarruf edenlerin ödeyeceği sonucuna varılmaktadır.
Anılan Kanunun "Daimi Muaflıklar" başlıklı 4/a. maddesinde özel bütçeli idarelere (mazbut vakıflar dahil), il özel idarelerine, belediyelere, köy tüzel kişiliğine kanunla kurulan üniversitelere ve Devlete ait binaların, bina vergisinden daimi olarak muaf olduğu, "Mükellefiyetin Başlaması ve Bitmesi" başlıklı 9. ve 19.maddelerinde; emlak vergisi mükellefiyetinin; 33'üncü maddenin (1) ilâ (7) numaralı fıkralarında yazılı vergi değerini tadil eden sebeplerin doğması halinde bu değişikliklerin vuku bulduğu tarihi, aynı maddenin (8) numaralı fıkrasında yazılı halde ise bu duruma bağlı olarak takdir işleminin yapıldığı tarihi, dört yılda bir yapılan takdir işlemlerinde takdir işleminin yapıldığı tarihi, muafiyetin sükut ettiği tarihi takip eden bütçe yılından itibaren başlayacağı düzenlemesine yer verilmiştir.
Bu durumda, konuya değil kişi ve kurumlara uygulanan muafiyetin, emlak vergisi uygulamasında verginin konusu olabilecek taşınmaza değil, taşınmazın maliki olan Maliye Hazinesine tanındığı, dolayısıyla verginin ödenmesinden sadece genel ve özel bütçe kapsamındaki idarelerin, belediyelerin, köy tüzel kişiliğinin, kanunla kurulan ünversitelerin ve Devletin muaf tutulacağı, davacı kurumun, özel hukuk tüzel kişisi olması nedeniyle emlak vergisinden muaf tutulamayacağı açıktır.
Ayrıca emlak vergisine ilişkin mükellefiyette veya emlak vergisine konu taşınmazın niteliğinde bir değişiklik olması durumunda emlak vergisi mükellefiyetinin, bu değişikliğin vuku bulduğu tarihi takip eden bütçe yılından itibaren başlayacağı görülmektedir. Zira, 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu'nun sistematiğinde emlak vergisinin yıllık olarak tarh ve tahakkuk ettirilmesi esası benimsenmiş olup, yıl içerisinde emlak vergisini etkileyen bir değişikliğin meydana gelmesi durumunda, bu değişikliğin, meydana geldiği yılı izleyen yıldan itibaren hüküm ifade etmesinin, emlak vergisi sistematiğinin gereği olduğu sonucuna varılmaktadır.
Olayda, 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun yürürlüğe girdiği 30.12.2012 tarihine kadar İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'na ait olan, 138/5.maddesi uyarınca Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bedelsiz olarak tapuda re'sen Hazine adına tescil edileceği hükme bağlanan taşınmazın ilk on beş yılı bedelsiz olmak üzere yirmi dokuz yıllığına doğrudan davacının kullanımına bırakıldığı hususunun tapuya 02.04.2013 tarih ve 2955 yevmiye numarası ile tescil edildiği ve beyan hanesine şerh düşüldüğü anlaşılmıştır.
Bu durumda yukarıda anılan madde hükümlerinin birlikte değerlendirilmesinden; vergilendirmede olayın gerçek mahiyetinin esas olduğu, kullanım hakkının tapuya tescilinde intifa kelimesine yer verilmemesinin hakkın mahiyetini değiştirmeyeceği ve davacıya verilen kullanım hakkının karşılığının irtifak hakları içinde yer alan intifa hakkı olduğu sonucuna varıldığından, bu hakkın tapuya tescil tarihini takip eden yılın başından itibaren davacının emlak vergisi mükellefi sayılması gerekmektedir.
Bu nedenle, 2014 yılı itibarıyla emlak vergisi mükellefiyeti başlamış olan davacı adına 2018 yılına ilişkin olarak emlak vergisi tahakkuk ettirilmesinde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
Davanın, davacının, vergilendirmede daha yüksek değerdeki cadde rayici yerine taşınmazın daha çok cephe aldığı cadde rayiç değerinin esas alınması gerektiğine yönelik iddiasının incelenmesinden;
1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu'nun “Vergi Değeri” başlıklı 29.maddesinde; arsa ve araziler için, 213 sayılı Vergi Usul Kanununun asgari ölçüde birim değer tespitine ilişkin hükümlerine göre takdir komisyonlarınca arsalar için her mahalle ve arsa sayılacak parsellenmiş arazide her köy için cadde, sokak veya değer bakımından farklı bölgeler, arazide her il veya ilçe için arazinin cinsi itibariyle takdir olunan birim değerlere göre hesaplanan bedelin vergi değeri olduğu, vergi değerinin, mükellefiyetin başlangıç yılını takip eden yıldan itibaren her yıl, bir önceki yıl vergi değerinin 213 sayılı Vergi Usul Kanunu hükümleri uyarınca aynı yıl için tespit edilen yeniden değerleme oranının yarısı nispetinde artırılması suretiyle bulunacağı hükümlerine yer verilmiştir.
Diğer taraftan, İstanbul İmar Yönetmeliği'nin 5.01 maddesinde, “parsel cephesi, parselin üzerinde bulunduğu yoldaki cephedir. Köşebaşı veya iki yoldan yüz alan parsellerde geniş yol üzerindeki kenar parsel cephesidir. İki yolun genişliğinin eşit olması halinde dar kenar parsel cephesidir” denilmiştir.
Olayda, davalı idare tarafından İstanbul İli, Sarıyer İlçesi, Mirgün Mahallesi, 48 pafta, 154 ada, 119 ve 120 parselde kayıtlı bulunan taşınmazın cephesinin bulunduğu Borsa Caddesinden vergilendirilmesi gerektiğinden bahisle yapılan emlak vergisi tahakkuklarına karşı İstanbul 1.Vergi Mahkemesinin E:2011/1695 sayılı dosyasında dava açıldığı, anılan Mahkemenin 22.06.2012 tarih ve K:2012/1439 sayılı kararı ile birden çok cadde ve sokağa cephesi bulunan taşınmazlar için en uzun cepheli cadde veya sokağa ait takdir edilen değerin esas alınması, dolayısıyla uyuşmazlığa konu İstanbul İli, Sarıyer İlçesi, Mirgün Mahallesi, 48 pafta, 154 ada, 119 ve 120 parselde kayıtlı bulunan taşınmazın en uzun cephesi olan Kongre Caddesinden vergilendirilmesi gerektiğinden yapılan tahakkukun iptaline karar verildiği, söz konusu kararın Danıştay Dokuzuncu Dairesi'nin 04.06.2015 tarih ve E:2014/5880, K:2015/6195 sayılı kararı ile onanarak kesinleştiği görülmüştür. Dolayısıyla iş bu davaya konu tahakkukların Kongre caddesi esas alınarak yapılması gerektiği kesinleşmiş mahkeme kararı ile hüküm altına alınmış olup ayrıca mahkeme kararından sonra da taşınmazın ve taşınmazın cephesinin olduğu caddelerin yapısında ve özelliklerinde de bir değişiklik meydana geldiği hususunda bir iddia, bilgi ve belge bulunmadığından davaya konu tahakkukların Borsa Caddesi değerleri esas alınarak yapılmasında hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
SONUÇ: Açıklanan nedenlerle, istinaf başvurusunun kabulü ile Mahkeme kararının kaldırılmasına, davanın kabulüne, Borsa Caddesi esas alınarak yapılan tahakkukun iptaline, aşağıda dökümü gösterilen ve davacı tarafından yapılan 279,50-TL yargılama gideri ile 1.512,00-TL vekalet ücretinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, artan posta ücretinin talep edilmemesi halinde kararın kesinleşmesinden sonra ilgilisine iadesine, davalı belediyeden 44,40-TL maktu karar harcının tahsili için müzekkere yazılmasına, kararın tebliğini izleyen günden itibaren otuz (30) gün içinde Danıştaya temyiz yolu açık olmak üzere 21/11/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. (¤¤)