(2709 S. K. m. 40, 125) (2577 S. K. m. 7, 45, 46) (6100 S. K. m. 333)
İSTEMİN ÖZETİ: Jandarma Uzman Çavuş olarak görev yapan davacı tarafından, 20-28 Temmuz 2017 tarihleri arasında icra edilen Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi'nin 2017-2'nci dönem kıta kaynaklı astsubay eğitimi yeterlilik sözlü sınavı ve mülakatı işleminin iptali istemiyle açılan davada; dava dilekçesinin ve eklerinin incelenmesinden; Jandarma Uzman Çavuş olarak görev yapan davacının, 20-28 Temmuz 2017 tarihleri arasında icra edilen Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi'nin yeterlilik sınavında 54,71 puan alarak başarısız sayıldığı, sınav sonucunun davacıya 04/08/2017 tarihinde tebliğ edildiği, sınav sonucu üzerine Eğitim Merkezi Komutanlığı'nın astsubaylıktan çıkarma işlemi tesis ettiği, bu işlemin ise davacıya 11/08/2017 tarihinde tebliğ edildiğinin anlaşıldığı, olayda, davacıya yeterlilik sınavında başarısız olması sonucunda astsubaylıktan çıkarılma işlemin tebliğ edildiği 11/08/2017 tarihini izleyen günden itibaren başlayan altmış günlük dava açma süresinin son gününün 10/10/2017 tarihi olduğu, bu nedenle süre geçirildikten sonra 27/12/2019 tarihinde açılan davanın süre aşımına uğradığı gerekçesiyle davanın süre aşımı nedeniyle reddi yönünde Ankara 15. İdare Mahkemesi'nce verilen 15/01/2020 gün ve E:2019/2490, K:2020/36 sayılı kararın; davacı tarafından, 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunun dava açma süresi başlıklı 7. maddesinin 2. fıkrasının a bendinde idari uyuşmazlıklarda dava süresinin yazılı bildirimin yapıldığı gün başlayacağının ve Anayasa'nın 125. maddesinin üçüncü fıkrasında idari işlemlere karşı açılacak davalarda sürenin, yazılı bildirim tarihinden başlayacağının belirtildiği, 03/10/2001 tarih ve 4709 sayılı Kanun'un 16. maddesiyle Anayasa'nın 40. maddesine eklenen ikinci fıkrada ise, Devletin işlemlerinde ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorunda olduğu ifade edildiği, dava açma süresini başlatacak olan Anayasa'nın amir hükmü gereğince başvuru merci ve süresini de gösteren yazılı bildirim olduğu, bunun dışındaki yazılı bildirimler Anayasa'nın 40. maddesinin amir hükmüne uygun olmadığından, dava açma süresinin işlemeye başlamadığı, yapılan tebliğ incelendiğinde hangi kanun yolları ve mercilere başvurulacağının ve süresinin belirtilmediği gibi itiraz edemeyeceği tebliğ edilerek yapılan işlemin yargısal denetimi engellendiği, yapılan tebliğin Anayasa ve diğer kanunlara aykırı bir şekilde yapıldığından hukuki bir geçerliliği bulunmadığı ve bu nedenle dava açma süresine etki etmediği ileri sürülerek kaldırılması istenilmektedir.
SAVUNMANIN ÖZETİ: Mahkeme kararında hukuka aykırılık bulunmadığı savunularak talebin reddine karar verilmesi istenilmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
Hüküm veren Ankara Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesince, 2577 sayılı Kanunun 45. maddesi uyarınca dava dosyası incelenerek işin gereği görüşülüp düşünüldü:
İstinaf başvurusuna konu edilen mahkeme kararı usul ve esas yönünden hukuka uygun olup kaldırılmasını gerektiren bir neden bulunmadığından, 2577 sayılı Yasanın 45/3. maddesi uyarınca istinaf başvurusunun reddine, istinaf aşamasında yapılan yargılama giderlerinin başvuruda bulunan üzerinde bırakılmasına ve posta gideri avansından artan miktarın Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 333. maddesi uyarınca karar kesinleştikten sonra istinaf başvurusunda bulunana iadesine, 2577 sayılı Yasanın 46. maddesinin (c) bendi gereğince30 gün içerisinde Danıştaya temyiz yolu açık olmak üzere, 15.06.2020 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.
AZLIK OYU
Jandarma Uzman Çavuş olarak görev yapan davacı tarafından, 20-28 Temmuz 2017 tarihleri arasında icra edilen Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi'nin 2017- 2'nci dönem kıta kaynaklı astsubay eğitimi yeterlilik sözlü sınavı ve mülakatı işleminin iptali istemiyle açılmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü" başlıklı 11. maddesinde, Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu; "Hak arama hürriyeti" başlıklı 36. maddesinde, herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu; "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" başlıklı 40. maddesine, 03/10/2001 tarih ve 4709 sayılı Kanun'un 16. maddesiyle eklenen 2. fıkrasında, "Devletin, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorunda olduğu; 125. maddesinin üçüncü fıkrasında ise idarî işlemlere karşı açılacak davalarda sürenin, yazılı bildirim tarihinden başlayacağı kurala bağlanmıştır.
Anayasa'nın 40. maddesine eklenen 2. fıkranın gerekçesinde, bu değişikliğin, bireylerin yargı ya da idarî makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkân sağlanması amacıyla ve son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, mercii ve sürelerin belirtilmesinin hak arama, hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk hâline gelmesi nedeniyle yapıldığına değinilmiştir.
Devletin, işlemlerinde, bireylerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorunda olduğunu düzenleyen Anayasa'nın 40. maddesinin 2. fıkrasının, ayrı bir yasal düzenlemenin varlığını gerektirmeyen, doğrudan uygulanabilir nitelik taşımasından dolayı, yasama, yürütme ve yargı organlarının, idare makamlarının ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarının işlemlerinde, bu işlemlere karşı başvurulacak idarî mercileri ve kanun yolları ile sürelerini belirtmeleri zorunludur.
Bu kapsamda, Anayasa'nın 125. maddesinin üçüncü fıkrasıyla 40. maddesinin 2. fıkrasının birbirleriyle olan ilişkisine de değinmek gerekmektedir.
Anayasa'da yer alan düzenlemeler, normlar hiyerarşisinde aynı düzeyde yer aldığından bu kuralların birbirine üstünlüklerinden söz etmek mümkün olmamakla birlikte, Anayasal normlar değerlendirilirken normun kabul edildiği tarihe bakılarak yorum yapılabilmesi mümkündür. Bu kapsamda, her ne kadar Anayasa'nın 125. maddesinde, idarî işlemlere karşı açılacak davalarda sürenin, yazılı bildirim tarihinden başlayacağı belirtilmiş ise de; 40. maddeye eklenen fıkrayla idarî işlemlerde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağının ve sürelerinin belirtilmesi zorunluluğu getirildiğinden, kişilere bildirilen idarî işlemlerde başvuru süresi ve başvuru yerinin de gösterilmesi gerekmektedir. Dava açma süresini başlatacak olan bildirim, Anayasa'nın amir hükmü gereğince başvuru mercii ve süresini de gösteren yazılı bildirimdir. Bunun dışındaki yazılı bildirimler, Anayasa'nın 40. maddesinin amir hükmüne uygun olmadığından, dava açma süresini başlatmayacaktır.
Özellikle, kişiler için hayati öneme haiz ve telafisi imkansız sonuçlar doğuran; belli bir meslekten kamu görevinden veya öğrencilik statüsünden çıkarılma gibi idari işlemler açısından, Anayasa'nın 40. maddesinin söz konusu amir hükmünün uygulanmamasının büyük hak kayıplarına yol açacağı açıktır.
Öte yandan, gerek öğretide, gerekse yargı içtihatlarında dava açma süresi hak düşürücü süre olarak kabul edilmekte ve kamu düzeni ile ilgili olması nedeniyle de davanın her aşamasında resen dikkate alınmaktadır. Ancak dava açma hakkı, hak arama özgürlüğünün en önemli unsurundan biri olduğundan mümkün olduğunca dava açılabilmesi yönünde yorum yapılmalıdır. Bu bağlamda, idari işlemler dolayısıyla menfaatleri ihlal edilenlerin dava açmalarını kolaylaştıracak şekilde sürenin başlangıcını yorumlamanın hukuk devletine uygun bir anlayış olacağı düşünülmektedir.
Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 2. Dairesinin süre aşımı yönünden davanın reddine karar vermiş olduğu bir davaya ilişkin yapılan bireysel başvuruyu değerlendirirken (Eşim-Türkiye, Başvuru No. 59601/09, 17.09.2013); mahkemeye erişim hakkının ve dolayısıyla AİHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlâl edildiği yönünde karar vermiştir.
Anılan kararda; “Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasınca koruma altına alınan adil yargılanma hakkının, medeni hakların talep edilmesini sağlayacak etkin adli bir başvuru yolunun varlığını gerekli kılan hukukun üstünlüğü ilkesi ışığında yorumlanması gerektiğini yinelemektedir… Yine Mahkeme, 6. maddenin 1. fıkrasının herkese medeni hak ve yükümlülüklerine ilişkin her türlü ihtilafı bir mahkeme önüne tasıma hakkını tanıdığını ve bu şekilde, erişimin, yani hukuk davası açabilmenin bir unsuru olan “mahkeme hakkını” koruma altına aldığını hatırlatmaktadır… Buna ek olarak Mahkeme “mahkemeye erişim hakkının” mutlak bir hak olmadığını ve özellikle bir başvurunun kabul edilebilirlik şartlarına ilişkin sınırlamalar gibi bazı zımni sınırlamalara tabi olduğunu, zira bu hakkın, niteliği gereği, bu alanda belli bir takdir yetkisine sahip olan devletin düzenlemesine tabi olduğunu hatırlatmaktadır ... Bununla birlikte Mahkeme, sınırlamanın kişiye tanınan başvuru hakkının özünü etkileyecek şekilde veya etkilenmesi sonucunu doğuracak şekilde uygulanmaması gerektiğini tekrar ifade etmek ister. Öte yandan söz konusu kısıtlamalar 6. maddenin 1. fıkrası ile ancak meşru bir amaç güttükleri ve ulaşılmak istenen amaç ile kullanılan araçlar arasında makul bir orantı olduğu sürece bağdaşacaktır… Mahkeme diğer taraftan, ulusal mevzuatın yorumlanmasının öncelikle yerel makamların, özellikle mahkemelerin ve yüksek mahkemelerin görevi olduğunu hatırlatmak ister. Kendi görevi ise söz konu yorumun etkilerinin Sözleşme ile uyumluluğunu denetlemekten ibarettir. Bu durum özellikle, yerel mahkemelerin, bir başvurunun kabul edilebilirliği hakkındaki süreler gibi usul kurallarını düzenleyen ve adaletin iyi bir şekilde tecelli etmesini garanti altına alan mevzuatı yorumlamalarına ilişkin kurallar bakımından evleviyetle geçerlidir…Temyizlere ilişkin süre sınırlarını düzenleyen kurallar adaletin doğru şekilde tecelli ettirilmesini amaçlamaktadır. Dolayısıyla ilgili düzenlemenin veya uygulamasının dava açmak isteyen kişinin var olan bir başvuru yolunu kullanmasını engellememesi gerekmektedir. Mahkeme ayrıca her davada ilgili somut davanın kendine özgü koşulları ışığında ve 6. maddenin 1. fıkrasının konusu ve amacını dikkate alarak bir değerlendirme yapmalıdır…Dava açma hakkını kullanmak elbette yasal bir takım şartlara bağlansa da, yukarıdaki kurallardan, mahkemelerin usul kurallarını uygularken hem yargılamanın adil olmasına halel getirecek aşırı şekilcilikten ve hem de yasalar tarafından konulan usul kurallarını ortadan kaldırma sonucunu doğuracak aşırı esneklikten kaçınmaları gerektiği sonucu çıkmaktadır… Yapılan düzenlemelerin hukuk güvenliği ilkesi ve adaletin iyi bir şekilde tecelli etmesi amacına hizmet etmediği ve dava açmak isteyen kişinin önünde davasının esasını yetkili ve görevli mahkeme önünde inceletmek bakımından bir engel oluşturduğu durumlarda mahkemeye erişim hakkı ihlâl edilmektedir… Sonuç olarak, işbu davada, Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin süre sınırı hakkındaki katı yorumu, davanın esasının tam olarak incelenmesine engel olmuştur. Dolayısıyla Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, başvurana orantısız külfet yükleyerek, başvuranın mahkemeye erişim hakkının özüne halel getirmiştir… İşbu davanın koşullarında Mahkeme, başvuranın mahkemeye erişim hakkının ve dolayısıyla Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlâl edildiği kanaatindedir.” şeklinde gerekçeye yer verilmekle de, adil yargılanma ve mahkemeye erişim hakkı bağlamında yargılama usulüne ilişkin kuralların katı yorumu suretiyle dava açma hakkının mümkün olduğunca önünün açılması gereğine vurgu yapılmıştır.
Bu durumda, Devletin işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorunda olduğunu öngören Anayasa'nın 40. maddesinin 2. fıkrasındaki düzenlemeye aykırı olarak dava konusu (yeterlilik sözlü sınavı sonucu başarısız olması sebebiyle) ilişik kesme işlemine ilişkin belge ile, davacının hangi kanun yolları ve mercilere başvurabileceği ve dava açma süresi belirtilmediğinden, idarenin doğru bilgilendirme yükümlülüğünü yerine getirmemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin söz konusu kararı da dikkate alındığında, hak arama özgürlüğünün ihlâl edilmiş olması karşısında, ilişkin kesme işleminin tebliğ edildiği tarihte dava açma süresinin işlemeye başlamadığı anlaşıldığından, davanın süre aşımı nedeniyle reddine karar verilmesinde usul hükümlerine uygunluk bulunmadığından, davacı tarafından yapılan istinaf başvurusunun kabul edilerek, idare mahkemesi kararının kaldırılması ve esastan karar verilmesi için dava dosyasının ilgili idare mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerektiği düşüncesinde olduğumdan, Sayın Çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılamadım. (¤¤)