AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR
BOYACIKÖY PANAYIA EVANGELISTRA KİLİSESİ VE MEKTEBİ VAKFI / TÜRKİYE
(Başvuru no. 69446/17)
Başkan,
Robert Spano,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Ivana Jelić,
Arnfinn Bårdsen,
Darian Pavli,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 2 Nisan 2019 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
4 Eylül 2017 tarihinde yapılan yukarıdaki başvuruyu dikkate alarak,
Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuran tarafından cevap olarak sunulan görüşleri dikkate alarak,
Gerçekleştirilen müzakereler sonucunda, aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR Başvuran, Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi ve Mektebi Vakfı, Türkiye’de geçerli olan yasalar çerçevesinde kurulmuş bir vakıftır. Mahkeme önünde, Atina’da görev yapan Avukat I. Ktistakis tarafından temsil edilmiştir.Türk Hükümeti (Hükümet) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın koşulları
3. Dava konusu olaylar, taraflarca sunulduğu üzere aşağıdaki gibi özetlenebilir.
4. Başvuran vakıf, İstanbul’daki Yunan Ortodoks azınlığı adına dini ve hayırsever faaliyetlerde bulunmak üzere 1834’te kurulmuştur. Başvuran vakıf, Osmanlı döneminden kalan vakıflardan biridir ve dini azınlıklara kamu hizmeti sunan vakıflara koruma sağlayan Lozan Antlaşması hükümlerine uygun olarak faaliyet göstermektedir. Cumhuriyetin ilanı ve 13 Haziran 1935 tarihli Vakıflar Kanunu (2762 sayılı Kanun) yürürlüğe girdikten sonra, başvuran vakıf tüzel kişilik kazanmıştır.
5. 1936’da, 2762 sayılı Kanunun 44. maddesine göre, başvuran vakıf, amaçlarını belirten ve taşınmaz mallarının listelendiği bir beyanname vermiştir. Mevcut davanın konusu olan ve üzerinde bir bina olan arsa da bu listede yer almaktadır. Ancak, mülk üçüncü bir taraf adına tescil edilmiştir.
6. 14 Kasım 1959 tarihinde, başvuran vakıf, bağış yoluyla, mülkün on iki bölümünün dokuzunun tapusunu almıştır. 15 Ekim 1970 tarihinde, kalan üç bölüm, 2762 sayılı Kanun uyarınca mazbut vakıf statüsüne sahip Sultan Abdülhamid Han-ı Evvel Vakfı adına (“ Abdülhamid Han Vakfı”), tescil edilmiştir.
7. 27 Şubat 2008 tarihinde yeni bir Vakıflar Kanunu (5737 sayılı Kanun) yürürlüğe girmiştir. Daha sonra, 20 Ağustos 2009 tarihinde başvuran vakıf, Vakıflar Genel Müdürlüğüne (“Müdürlük”) müracaat ederek cemaat vakıflarına ait belli kategorideki mülklerin (bk. 18. paragraf) tescilini öngören söz konusu Kanun’un geçici 7. maddesi kapsamında kendi adına tescilini talep etmiştir.
8. 28 Aralık 2009 tarihinde, Müdürlük başvuran vakfın talebini, listelediği mülklerden biriyle ilgili olduğu ölçüde kabul etmiştir. İsteğin geri kalanını, belirli belgelerin bulunmaması ya da kaydedilen mülklerin 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesi kapsamına girmemesi nedeniyle reddetmiştir. Mevcut dava konusu mülkün tescili, belirtilen ikinci sebep nedeniyle reddedilmiştir.
9. 24 Mayıs 2010 tarihinde başvuran vakıf, İstanbul İdare Mahkemesi nezdinde, Müdürlüğün kararının iptali ve mülkün kendi adına tescil edilmesi talebiyle yargılamaları başlatmıştır. Cumhuriyetin ilanını izleyen uygulamaya uygun olarak, mülkün bir kısmının onu kullanan kişi adına tescil edilmiş olduğunu ve tapuda “vakıf” olduğunu belirten açıklayıcı bir notun eklendiğini belirtmiştir. Ancak, bilinmeyen nedenlerden dolayı, bu kayıt belirli bir noktada iptal edilmiş ve mülk Abdülhamid Han Vakfın adına tescil edilmiştir. Bu bağlamda, başvuran vakıf, Abdülhamid Han Vakfının üçüncü bir şahıs olarak görülmesine rağmen, tüm gelirinden yararlanma hakkına sahip olan Müdürlük tarafından yönetildiğini öne sürmüştür. Buna göre, söz konusu mülkün 1936 yılında sunulan beyannamede yer alması ve Müdürlük adına tescil edilmiş olması bağlamında 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesinden yararlanılması için gereken şartları yerine getirdiğini belirtmiştir. Son olarak, başvuran vakıf, Müdürlüğün kadastro ve tapu kayıtlarında ayrıntılı bir inceleme yaptıktan sonra talebini değerlendirmesi gerektiğini ancak böyle bir şey yapmadığını iddia etmiştir. Ayrıca, Müdürlükçe talep edilen belgelerin ya kaybolduğu ya da hiç var olmadığı, böylece geçici 7. maddenin uygulanmasının imkânsız hale getirildiği belirtilmiştir.
10. 25 Şubat 2011 tarihinde, İstanbul İdare Mahkemesi, başvuran vakıf tarafından açılan davayı reddetmiştir. Yerel mahkeme, üçüncü bir şahıs adına tescil edilmiş ve vakıf tarafından kullanılmayan bir mülkün bu vakfa tescil edilemeyeceğini kaydetmiştir. Bu nedenle yerel mahkeme, söz konusu mülkün geçici 7. maddede belirtilen şartları sağlamaması sebebiyle Müdürlüğün başvuran vakfın talebini reddetmesinin yasal olduğunu tespit etmiştir.
11. Mahkeme, idarenin bir mülkün üçüncü bir şahıs (kamu veya özel bir tüzel kişi veya bir şahıs) adına tescilli olduğunu tespit etmesi durumunda, mülkün tescili için herhangi bir talebin ancak hukuk mahkemeleri nezdinde tapu iptali ve tescil davası açılarak değerlendirilebileceğini ifade etmiştir. Söz konusu mülk, Abdülhamid Han Vakfı adında üçüncü bir şahsa kayıtlı göründüğü için, mülkün statüsü ile ilgili talep idare tarafından değerlendirilememiştir.
12. Başvuran vakıf, Müdürlüğün mülkün geçici 7. maddesi kapsamına girmediği gerekçesiyle talebini reddetmiş olmasına rağmen, İdare Mahkemesi tarafından sunulan gerekçede Müdürlüğün neden bu yönde karar verdiğini açıklığa kavuşturamadığı iddiasıyla temyiz başvurunda bulunmuştur. Yerel mahkeme ayrıca, bu hükümde belirtilen koşulların yerine getirildiğine dair iddiaları da ele almamıştır. Başvuran vakıf, İdare Mahkemesinin benzer bir sorunu ele alan ayrı bir davadaki kararına atıfta bulunarak, Müdürlüğün kararını vermeden önce mülkün tescili ile ilgili tüm belgeleri incelemesi gerektiğini savunmuştur.
13. 25 Haziran 2015 tarihinde Danıştay ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
14. 11 Ekim 2015 tarihinde, başvuran vakıf, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Söz konusu mülkün 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesi kapsamına girmediği gerekçesiyle Müdürlüğün taleplerini reddetmesinin yasadışı olduğunu iddia ederek Anayasa’nın 35. maddesi uyarınca mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Başvuran vakıf, mülkün zilyetliğinin kendilerine ait olduğu iddiasını kanıtlayan 1936 yılında sunulan beyannamede söz konusu mülkün tamamının belirtilmiş olmasına rağmen, mülklerinin on iki parçasının üçünün haberleri olmadan, belli bir tarihte Abdülhamid Han Vakfı adına tescil edildiğini ileri sürmüştür. Ancak, Müdürlük, mülkün zilyetliğine ilişkin değişikliklerle ilgili herhangi bir araştırma yapmadan ve ulaştığı sonuca gerekçe göstermeden kararını vermiştir. Bu bağlamda, başvuran vakıf, Abdülhamid Han Vakfının, Müdürlüğün yönetimi ve kontrolü altında olduğunu, bunun da mülkün geçici 7. madde koşullarını yerine getirdiğini kanıtladığını vurgulamıştır.
15. 1 Şubat 2017 tarihinde Anayasa Mahkemesi, başvuran vakfın iç hukuk yollarını tüketmediği gerekçesiyle başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Dini azınlık vakıflarına ilişkin mevzuattaki gelişmeleri ayrıntılı olarak özetleyip 5737 sayılı Kanun’un ilgili bölümlerine değindikten sonra, Anayasa Mahkemesi, Müdürlüğün başvuran vakfın talebini reddetmesinin, söz konusu mülkün ilgili hükmün fıkralarında belirtilen kişi veya kurumların hiçbiri adına kayıtlı olmadığı ve üçüncü şahıs olarak, Abdülhamid Han Vakfı adına kayıtlı olduğu için geçici 7. maddede belirtilen koşulları yerine getirmediği gerekçesine dayandığını kaydetmiştir. Birden fazla olası etkili hukuk yolu bulunması halinde, başvuran vakfın yalnızca birini kullanması gerektiğini belirtmiştir. Ancak, idarenin üçüncü bir kişiye ait kaydı iptal etmesi mümkün değildir. Bu sebeple, mevcut davada idare mahkemeleri nezdindeki hukuk yolu etkili olarak değerlendirilememiştir. Bunun yerine, başvuran vakfın iddiası ancak, Vakfın söz konusu mülkün 1936 beyannamesinde kayıtlı olduğunu ispat etmesi şartıyla, kaydın iptal edilmesi için hukuk mahkemeleri nezdinde dava açılması suretiyle değerlendirilebilir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi, diğer dini-azınlık vakıflarının açtığı benzer davalara ilişkin Yargıtay içtihatlarına atıfta bulunmuş ve üçüncü şahıslara ait kaydın iptali için hukuk mahkemeleri nezdindeki davaların, başvuran vakfınki gibi şikâyetler için etkili bir hukuk yolu olduğunu kanıtladığını belirtmiştir.
Anayasa Mahkemesi ayrıca, başvuran vakfın, 2011’de yürürlüğe giren 5737 sayılı Kanunun geçici 11. maddesi uyarınca tazminat talep etme imkânının bulunduğunu da kaydetmiştir.
16. Bu karara karşı oy veren Anayasa Mahkemesi başkanı, muhalefet şerhinde başvuran vakfın davası idari bir kararın iptali ile ilgili olduğu için idari dava açılmasının etkili bir hukuk yolu teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Etkin bir hukuk yolunun denenmesi durumunda, esasen aynı amaç için başka bir hukuk yolunun kullanılmasının gerekmediğini belirtmiştir. Başvuran vakfın, iddiasına yönelik hukuk mahkemeleri nezdinde dava açmasının zorunlu kılınmasının usul ekonomisine aykırı olduğunu söylemiştir.
B. İlgili iç hukuk ve uygulama
1. Genel Bakış
17. Son Vakıflar Kanununun (5737 sayılı Kanun) yürürlüğe girdiği tarihe kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminde vakıfların ve özellikle dini-azınlık vakıflarının durumuna ilişkin tarihi bilgi Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı / Türkiye (no. 34478/97, §§ 23-30, 9 Ocak 2007) ve Fener Rum Patrikliği (Ekümenik Patrikliği) / Türkiye (no. 14340/05, §§ 27 ve 36-44, 8 Temmuz 2008) davalarından bakılabilir.
2. Vakıflar Kanunu (5737 sayılı kanun)
18. 27 Şubat 2008 tarihinde yürürlüğe giren Vakıflar Kanununun (5737 sayılı Kanun) ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:
Madde 3
“... Cemaat vakfı: Vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince tüzel kişilik kazanmış, mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkiye’deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıfları,
...”
Geçici Madde 7
“Cemaat vakıflarının;
a) 1936 Beyannamelerinde kayıtlı olup, halen tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazlar,
b) 1936 Beyannamesinden sonra cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde, mal edinememe gerekçesiyle halen; Hazine veya Genel Müdürlük ya da vasiyet edenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazlar,
tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on sekiz ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclisin olumlu kararından sonra, ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescilleri yapılır.
Geçici Madde 11 (22 Ağustos 2011’de eklenmiştir)
“...
b) 1936 Beyannamesinde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazları,
tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren oniki ay içinde müracaat edilmesi halinde, Meclisin olumlu kararından sonra, ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil edilir.
Cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği veya bağışlandığı halde, mal edinememe gerekçesiyle Hazine veya Genel Müdürlük adına tapuda kayıt edilen taşınmazlardan üçüncü şahıslar adına kayıtlı olanların Maliye Bakanlığınca tespit edilen rayiç değeri Hazine veya Genel Müdürlük tarafından ödenir....”
3. Yargıtay İçtihatları
19. 6 Şubat 2012 tarihinde aldığı bir kararla Yargıtay, İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını onamıştır, bu sayede ilk derece mahkemesi, bir dini-azınlık vakfının kendi adına belirli bir mülkün tescili için açtığı davayı kabul etmiş ve 1936’da Müdürlükçe temsil edilen başka bir vakıf adına yapılan kaydı iptal etmiştir. Hukuk Mahkemesi, söz konusu mülkün davacı vakfın 1936 beyannamesinde kaydedildiğini ve bu beyannameden önce verilen belgelerin de mülkün o vakfa ait olduğunu ortaya çıkardığını tespit etmiştir. Mahkeme, buna göre mülkün başka bir vakıf adına tescili işleminin yasadışı olduğuna karar vermiştir.
20. Mülklerinin üçüncü şahıslara tescilinin iptali ve mülklerinin adlarına tescil ettirilmesi için iki dini-azınlık vakfı tarafından açılan iki ayrı davada, Yargıtay vakıfların davalarını reddeden kararları bozmuştur.
Fatih Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından reddedilen ilk davada, 20 Kasım 2008 tarihinde Yargıtay, yargısal işlemler sırasında yürürlüğe giren 5737 sayılı Kanunun geçici 7. maddesi uyarınca vakfın davasının kabul edilmesi gerektiğine karar vermiştir. Mülkün, daha sonra ölen üçüncü bir şahıs (nam-ı müstear) adına olan muvazaalı tescilinin iptal edilmesi ve söz konusu hükmün (a) fıkrasına uygun olarak, ilgili azınlık vakfına tescil edilmesi gerektiğini tespit edilmiştir.
İkinci dava ise, üçüncü bir kişi adına olan tescilinin iptali ve bir azınlık vakfına ait olan mülkün kendi adına tescili talebi ile ilgilidir. İlk derece mahkemesinin azınlık vakfının davasını reddetmesinin ardından, 1 Mart 2016 tarihinde Yargıtay, davanın 5737 sayılı Kanunun ilgili hükümleri, özellikle de geçici 7 ve 11. maddeleri ışığında değerlendirilmesi gerektiğini tespit ederek kararı bozmuştur.
ŞİKÂYETLER
21. Başvuran vakıf, Anayasa Mahkemesinin iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle başvurusunu reddetmesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkından mahrum bırakılmasından şikâyetçi olmuştur. Anayasa Mahkemesi kararının oldukça şekilci olduğunu ve adaletin tecelli ettirilmesindeki etkililik ilkesine uymadığını iddia etmiştir.
22. Başvuran vakıf, Sözleşme’nin 1 No’lu Protokolü’nün 1 maddesine dayanarak, yerel makamların söz konusu mülkü kendi adına kaydetmemesinin, mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkını ihlal ettiğini iddia etmiştir. Bu bağlamda, söz konusu mülkün 1936 beyannamesinde kaydedildiği ve mülkün 3/12’sinin kayıtlı olduğu Abdülhamid Han Vakfının Vakıflar Genel Müdürlüğünce idare edilmesi nedeniyle 5737 sayılı Kanunun geçici 7. maddesi kapsamına girdiğini ileri sürmüştür.
HUKUK
A. Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi
23. Başvuran vakıf, yerel makamların söz konusu mülkü kendi adına tapuya kaydedilmesi taleplerini reddetmeleri nedeniyle mülkiyet haklarının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Şikâyetini Sözleşme’ye ek 1 No’lu Protokol’ün aşağıda kaydedilen 1. maddesine dayandırmıştır:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
1. Tarafların görüşleri
24. Hükümet ilk olarak mülkün 3/12’sinin Abdülhamid Han Vakfına kaydının iptali için hukuk mahkemeleri nezdinde dava açmamış olması nedeniyle başvuran vakfın iç hukuk yollarını tüketmediğini iddia etmiştir. Dava açmış olsalardı bunun şikâyet için etkili bir hukuk yolu teşkil edeceğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, Yargıtay’ın üç kararına atıfta bulunmuş (bk. 19. ve 20. paragraflar) ve başvuran vakfın idari işlemler yoluyla mülkü kaydettirmelerinin mümkün olmadığını belirtmiştir.
Hükümet ayrıca başvuran vakfın, 2011’de yürürlüğe giren 5737 sayılı Kanunun geçici 11. maddesi uyarınca tazminat talep etme olanağına sahip olduğunu ancak bunu yapmadığını ileri sürmüştür.
25. Başvuran vakıf, kanuna uygunluğunun ancak idari mahkemeler tarafından değerlendirilebileceği idari bir karar olan Müdürlük kararının iptali için dava açmış olması nedeniyle iç hukuk yollarını tüketmiş olduğunu belirtmiştir. Mahkeme önünde görülen benzer bir dava olan La Compagnie des Filles de la Charite de Saint-Vincent-de-Paul / Türkiye kararında, Hükümet, idari bir organ olması sebebiyle Müdürlük kararının iptaline ilişkin talebi hususunda başvuranın idare mahkemesi önünde dava açması gerektiğini ileri sürmüştür ((karar), no. 19579/07, § 41, 27 Ocak 2015). Ayrıca, Hükümetin hukuk mahkemeleri nezdinde etkili hukuk yolu olduğunun kanıtı olduğunu iddia ettiği Yargıtay kararlarının, diğer tarafın üçüncü tüzel kişi veya şahıs olması, mazbut vakıf olmaması nedeniyle mevcut davadaki karardan farklı olduğunu kaydetmiştir.
26. Başvuran vakıf, Abdülhamid Han Vakfı gibi bir mazbut vakfın bağımsız üçüncü kişi ya da doğrudan Müdürlüğe bağlı bir vakıf olarak kabul edilip edilemeyeceğinin meselenin özü olduğunu ifade etmiştir. Müdürlüğün, mazbut vakıfların ve mülklerinin idaresinden sorumlu olduğu, Fener Rum Patrikliği / Türkiye (no. 14340/05, § 68, 8 Temmuz 2008) davasındaki Mahkeme kararıyla sabittir. Sonuç olarak, söz konusu mülk, 1936 tarihli beyannamede yer aldığı için 5737 sayılı Kanunun geçici 7. maddesindeki koşulları karşılamış ve -aksi gibi görünmesine rağmen- esasen Müdürlük adına kaydedilmiştir.
27. Başvuran vakıf ayrıca İdare Mahkemesi nezdindeki başvurusunda belirtmiş olduğu üzere, Tapu Müdürlüğünün, vakfın söz konusu mülkün sahibi olduğuna dair belgeleri vermeyi reddetmesi sebebiyle hukuk mahkemeleri önünde tapu iptali için dava açamadığını ileri sürmüştür. Son olarak, Anayasa Mahkemesi başkanının muhalefet şerhine atıfta bulunarak (bk. yukarıdaki 16. paragraf), birden fazla etkili hukuk yolu mevcut durumdayken, çok sayıda usul işlemine başvurmanın gerekli olmadığını iddia etmiştir.
2. Mahkemenin değerlendirmesi
(a) Genel ilkeler
28. Mahkeme, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi uyarınca, davaya yalnızca tüm iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından bakabilir. Bu kuralın amacı, Sözleşmeci Devletlere, gerçekleştirdikleri ileri sürülen ihlalleri, bu hususta Mahkemeye başvuruda bulunulmadan önce önleme veya düzeltme fırsatı vermektir (bk. diğer kararların yanısıra, Selmouni / Fransa [BD], no. 25803/94, § 74, AİHM 1999-V). Böylece, Mahkemeye sunulan şikâyet, iç hukukun resmi gereklerine uygun olarak ve öngörülen süre içerisinde, hiç değilse esas açısından, öncelikle uygun ulusal mahkemelere sunulmuş olmalıdır (bk. Micallef / Malta [BD], no. 17056/06, § 55, AİHM 2009). Ancak, iç hukuk yollarını tüketme kuralı, başvuranın sözleşmeye ilişkin iddia ettiği ihlaller kapsamında yeterli ve erişilebilir hukuk yollarını olağan şekilde tüketmesini gerektirmektedir. Söz konusu iç hukuk yollarının mevcudiyeti, yalnızca teoride değil uygulamada da yeterince kesin olmalıdır; aksi takdirde, gerekli erişilebilirliğe ve etkililiğe sahip olamazlar (bk. Vučković ve Diğerleri / Sırbistan (ilk itiraz) [BD], no. 17153/11 ve diğer 29 başvuru, § 71, 25 Mart 2014; ve Akdivar ve Diğerleri / Türkiye, 16 Eylül 1996, § 66, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996-IV).
29. Mahkeme, kişinin izleyebileceği birçok iç hukuk yolunun mevcut olması durumunda, esas şikâyetine yönelik yolu seçme hakkına sahip olduğunu yinelemektedir (bk. O’Keeffe / İrlanda [BD], no. 35810/09, § 109, AİHM 2014 (alıntılar), ve Leja / Letonya, no. 71072/01, § 46, 14 Haziran 2011). Bir diğer deyişle, bir hukuk yolu izlendiği zaman, aynı amaca hizmet eden başka bir hukuk yolunun izlenmesi gerekmemektedir (bk. Kozacıoğlu / Türkiye [BD], no. 2334/03, § 40, 19 Şubat 2009; ve yukarıda anılan Micallef, § 58). Etkili ve yeterli olduğu anlaşılan bir hukuk yolunu tüketmiş olan bir başvuranın, mevcut olan ancak başarılı olma ihtimali bulunmayan diğer yolları denemesi gerekli değildir (bk. Aquilina / Malta [BD], no. 25642/94, § 39, AİHM 1999-III; ve Lagutin ve Diğerleri / Rusya, nos. 6228/09 ve diğer 4 başvuru, § 75, 24 Nisan 2014).
30. Son olarak, Sözleşme’nin 35 § 1 maddesi ispat yükünün dağılımını sağlamaktadır. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia ediyorsa, Mahkemeyi, hukuk yolunun etkili ve söz konusu tarihte teoride ve uygulamada mevcut olduğuna, yani, erişebilir olduğuna, başvuranın şikâyetleri hususunda tazminat sağlayabildiğine ve makul başarı olasılıkları sunduğuna ikna etmelidir (bk. Scoppola / İtalya (no. 2) [BD], no. 10249/03, § 71, 17 Eylül 2009, and Nada / İsviçre [BD], no. 10593/08, § 141, AİHM 2012). Söz konusu yükümlülük yerine getirildiğinde, Hükümet tarafından sunulan hukuk yolunun tüketildiğini veya dava koşulları altında herhangi bir sebeple yetersiz ve etkisiz olduğunu veya kendisini bu gereği yerine getirmekten muaf tutan özel koşullar olduğunu kanıtlama görevi başvurana düşmektedir (bk. Vučković ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 77; ve orada anılan diğer davalar).
(b) Mevcut dava başvurusu
31. Mahkeme, yukarıda kaydedildiği gibi, İstanbul İdare Mahkemesinin başvuran vakfın Müdürlük kararının iptali için açtığı davayı reddederken, mülkün geçici 7. madde kapsamına girmediğini ve başvuran vakfın, mülkün kısmen üçüncü bir kişi adına kaydedilmesinin iptali talebinin yalnızca, önlerinde tapu iptali için dava açılan hukuk mahkemelerince değerlendirilebileceğini belirttiğini gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesi, varılan bu sonuç doğrultusunda, başvuran vakfın kayıt talepleriyle ilgilenme yetkisine sahip hukuk mahkemeleri önünde dava açmaması nedeniyle söz konusu mülk için geçici 7. madde hükümlerinden yararlanamayacağı ve şikâyetine ilişkin iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca, başvuran vakfın 5737 sayılı Kanunun geçici 11. maddesi uyarınca tazminat talep edebileceğine ve bu fırsatın başvuran vakıf tarafından kullanılmadığına işaret etmiştir.
32. Mahkeme öncelikle başvuran vakfın, Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1 maddesi kapsamında “mülkiyetinin” bulunduğunu varsayacaktır (yukarıda anılan La Compagnie des Filles de la Charité de Saint Vincent-de-Paul ile karşılaştırınız).
33. Başvuran vakfın idari bir hukuk yolu izlediği varsayıldığında, Mahkeme, başvuranın bu davada iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünü yerine getirmek için hukuk mahkemelerinde mevcut hukuk yoluna başvurmasının gerekli olup olmadığına karar vermelidir (bk. Dumpe / Letonya (k.k.), no. 71506/13, § 61, 16 Ekim 2018).
34. Mahkeme İdare ve Anayasa Mahkemesinin tespitine rağmen, başvuran vakfın hukuk mahkemeleri önünde dava açmadığını kaydetmektedir. Söz konusu davalarda diğer tarafın bir mazbut vakıf değil, ya bağımsız bir tüzel kişi ya da bir şahıs olması nedeniyle kendi davasının Hükümetin atıfta bulunduğu diğer davalardan ayırt edilmesi gerektiğini iddia etmesine rağmen, Mahkeme söz konusu üç davanın ilkinde, davalı tarafın mevcut davada olduğu gibi Müdürlüğe doğrudan bağlı bir vakıf olduğunu gözlemlemektedir (bk. yukarıdaki 19. paragraf). Diğer iki davada, davalılar mülkün geçmişte adlarına kayıtlı olduğu (nam-ı müstear) ve ölümlerini müteakip defterdarlık tarafından temsil edilen kişilerdi. Dolayısıyla, Mahkeme söz konusu davaların mevcut davanın ortaya koyduğu konuyla aynı konuyu ortaya koyduğu sonucuna varmaktadır.
35. Ayrıca, davalı tarafın sınıflandırmasına rağmen, Mahkeme söz konusu kararlarda Yargıtay’ın dini-azınlık vakıflarını ve 1936 beyannamelerini düzenleyen mevzuattaki son gelişmeleri dikkate aldığını gözlemlemektedir. Böylece, söz konusu mülklerin tapuda isimlerine kayıtlı olması gerektiğini tespit ederek ilgili vakıfların lehine karar vermiştir. Temyiz mahkemesi, bunu yaparken, ya ilk davada yapmış olduğu gibi ilgili mülkün sahipliğini 1936 beyannamelerini temel alarak değerlendirmiş ya da diğer iki davada yapmış olduğu gibi davayı geçici 7. madde açısından incelemiştir.
36. Sonuç olarak, tümü başvuran vakfın mevcut davayı açmadan önce verilen ve Hükümetin atıfta bulunduğu Yargıtay kararlarını temel alan Mahkeme, hukuk mahkemeleri nezdindeki işlemlerin teoride ve uygulamada mevcut olan etkili bir hukuk yolu olduğunun kanıtlandığı sonucuna varmaktadır. Başvuran vakfın öne sürdüğü şikâyette de olduğu gibi, mülkün tapu senedinde değişiklik yapılmasına ilişkin şikâyetler için tazminat sağlayabilmekte ve makul başarı olanakları sunabilmektedir.
37. Başvuran vakfın, yerel makamların gerekli belgeleri vermemiş olması nedeniyle, hukuk mahkemelerinin her hâlükârda aleyhinde sonuca varacağı iddiası hususunda Mahkeme, faydasız olacağı açıkça belli olmayan bir hukuk yolunun başarı olasılığına dair şüphelerin tazminatı gerektirecek hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin geçerli bir sebep teşkil etmediğini yinelemektedir (bk. Vučković ve Diğerleri, yukarıda anılan, §§ 74 ve 84 ve Mehmet Hasan Altan / Türkiye, no. 13237/17, § 99, 20 Mart 2018). Mahkemenin atıfta bulunduğu ilk Yargıtay kararında, davacı vakfın mülkü kaydettirme davasının esas olarak 1936 beyannamelerine dayanılarak kabul edilmiştir (bk. yukarıdaki 19. paragraf). Ayrıca, Anayasa Mahkemesi vakıf mülkün 1936 beyannamesinde kayıtlı olduğunu kanıtlasaydı, hukuk mahkemelerine kayıt talebinde bulunulabileceği sonucuna varmıştır (bk. yukarıdaki 15. paragraf).
38. Geriye, idari işlemlerin, hukuk mahkemeleri önünde hukuk yolu izleme yükümlülüğünden kurtulmak için başvuran vakfın mülkü kendi adına kaydettirme talebine yönelik etkili ve yeterli bir hukuk yolu teşkil edip etmediği sorusu kalmaktadır.
39. Bu bağlamda, Mahkeme öncelikle, hem İdare Mahkemesi hem de Anayasa Mahkemesinin söz konusu mülk türünün, geçici 7. maddede sıralananlardan biri olmadığı sonucuna vardığını kaydetmektedir. Bu tespiti incelemek için neden görmemektedir. Dolayısıyla, mevcut davada idari işlemlerin, kapsamının geçici 7. maddenin ve Müdürlüğün kararının kanuna uygunluğunun incelenmesiyle sınırlı olması nedeniyle medeni kanunun hukuk yolu kadar başarılı olmadığı kanaatindedir. Başvuran vakfın, Abdülhamid Han Vakfının Müdürlükçe yönetilmesinin, söz konusu hükmün uygulanabilirliği konusunda karara varılmasını etkilediğini ileri sürmesine rağmen, Mahkeme bu hususun davayla ilgili olmadığı kanısındadır. Yargıtay kararları göz önüne alındığında, söz konusu husus, başvuran vakfın mülkün kaydedilmesi talebini bu özel hükümle sınırlı olmaksızın inceleme yetkisi bulunan hukuk mahkemelerince değerlendirilebilir (bk. yukarıdaki 35. paragraf).
40. Başvuran vakfın, başka bir vakıfça Mahkeme önünde açılan ve Hükümetin idari işlemlerin etkili bir hukuk yolu olduğunu ileri sürdüğü önceki bir davada Hükümetin görüşlerine dikkat çekmesi (bk. yukarıdaki 25. paragraf) hususunda Mahkeme, söz konusu davada Hükümetin 1 No’lu Protokol’ün 1 maddesi ile ilgili ilk itirazının Mahkeme tarafından incelenmediğini ve yerel makamların belirli bir mülkü başvuran üzerine kaydetmemesine ilişkin şikâyetin konu bakımından uyuşmazlık (ratione materiae) gerekçesiyle kabul edilemez bulunduğunu kaydetmektedir (bk. yukarıda anılan La Compagnie des Filles de la Charité de Saint Vincent-de-Paul). Dolayısıyla, başvuran vakfın Hükümetin söz konusu davadaki ilk itirazına atıfta bulunmasının, mevcut davanın değerlendirilmesiyle ilgili olmadığı sonucuna varmaktadır.
41. Mahkeme son olarak, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararda da belirtildiği gibi, başvuran vakfın, idare mahkemeleri önündeki yargılamalar sırasında 5737 sayılı Kanuna eklenen ve tazminat talep etme olasılığını getiren geçici 11. maddenin sağladığı hukuk yolunu kullanma teşebbüsünde bulunmadığını kaydetmektedir. Ayrıca başvuran vakıf, Hükümetin hukuk yolunun geçici 11. madde uyarınca tüketilmiş olması gerektiği yönündeki iddiasına cevaben görüşlerinde bu husus hakkında kanaat belirtmemiştir.
42. Sonuç olarak başvuran vakfın, iç hukuk yollarını tüketmesi için kendisinden beklenen her yolu denemediği kanısına varılmıştır. Bu nedenle Mahkeme, Hükümetin itirazını kabul etmiş ve Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4. maddeleri uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle başvuran vakfın, mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkına ilişkin şikâyetini reddetmektedir.
B. Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi
43. Başvuran vakıf, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine dayanarak, Anayasa Mahkemesinin mülkiyet hakkına ilişkin şikâyetini reddetmesiyle sonuçlanan şekilci yaklaşımının, mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiğine ilişkin şikâyette bulunmuştur. Bu bağlamda, kendi davası ile Yargıtay tarafından verilen ve Hükümetçe dayanak olarak gösterilen kararlardaki davalar arasındaki farka ilişkin iddiasını yinelemiştir.
44. Hükümet, başvuran vakfın mahkemeye erişim hakkı konusunda herhangi bir sorun olmadığını ileri sürmüştür. Yargıtay’ın benzer davalarda verdiği kararlar göz önüne alındığında, başvuran vakfın davasındaki etkili hukuk yolu, söz konusu vakfın başvurmadığı hukuk mahkemelerinde sağlanan iç hukuk yoludur.
45. Yukarıda kaydedildiği gibi, Mahkeme, başvuran vakfın, Anayasa Mahkemesi önünde başvurusunu sunarken, mahkemeye erişim hakkı veya hukuk mahkemelerinin söz konusu husustaki yetkisine ilişkin İdare Mahkemesince verilen karar ile ilgili görüş belirtmeksizin mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olduğunu gözlemlemektedir. Dolayısıyla, başvuran vakfın bu başlık altındaki şikâyeti yalnızca Anayasa Mahkemesinin başvuruyu, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle reddetmesiyle ilişkilidir.
46. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi hususunda yukarıda anılan kararı göz önüne alarak, Anayasa Mahkemesinin başvuran vakfın başvurusunu 5737 sayılı Kanunun geçici 11. maddesi kapsamında dava açmadığı ya da tazminat talep etmediği için reddetmesinin, başvuranın mahkemeye erişim hakkına ilişkin olarak bir konu oluşturmadığına karar vermiştir.
47. Sonuç olarak, söz konusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35 §§ 3 ve 4 maddeleri uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş ve 9 Mayıs 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıRobert Spano
Bölüm Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy