AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 29055/19
Ömer BOZOĞLU / Türkiye
Başkan
Jovan Ilievski,
Hâkimler
Lorraine Schembri Orland,
Diana Sârcu,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla 6 Haziran 2023 tarihinde Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
1980 doğumlu ve İzmir’de ikamet eden, İstanbul Barosuna kayıtlı Avukat M. Çavdar tarafından temsil edilen bir Türk vatandaşı olan Ömer Bozoğlu (“başvuran”) tarafından 14 Mayıs 2019 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılan başvuruyu (no. 29055/19),
Sözleşmenin 8. maddesi kapsamındaki şikâyeti, kendi görevlileri Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açık gül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunu beyan etme kararını,
ve tarafların beyanlarını dikkate alarak;
Gerçekleştirilen müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVA KONUSU
1. Başvuru, başvuranın cezaevinde kaldığı sürede mektup gönderme ve almasının yasaklanmasına ilişkindir.
Davanın koşulları2. 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal sırasında, 28 Temmuz 2016 tarihinde İstanbul 9. Sulh Ceza Hâkimliği başvuranın FETÖ/PDY (Türk makamları tarafından FETÖ/PDY -Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması olarak adlandırılan bir örgüt) örgütüne üye olmak suçundan tutuklanmasına hükmetmiştir. Başvuran aynı gün Silivri Cezaevine yerleştirilmiştir.
3. 30 Kasım 2016 tarihinde Silivri Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu (“Kurul”) olağanüstü hal süresince cezaevi dışından gönderilen mektup, faks veya telgrafların FETÖ/PDY üyeliği suçundan tutuklu bulunan kişilere teslim edilmemesine ve aynı zamanda cezaevi dışına gönderilmek istenen hiçbir postanın gönderilmemesine karar vermiştir. Kurul bu kararı alırken, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosunun 12 Ağustos 2016 tarihli yazısını dikkate almıştır. Büro söz konusu yazıda Kurulu, FETÖ/PDY üyeleri tarafından düzenlenen 15 Temmuz 2016 darbe girişimine ilişkin soruşturmayı göz önünde bulundurarak ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun (bk., aşağıda 8. paragraf) 114. maddesine dayanarak, olağanüstü hal süresince, FETÖ/PDY örgütüne üye olmak suçundan tutuklu olanlar için mektup ve faks gibi her türlü iletişim aracının kullanılmasının yasaklandığına karar verildiğine dair bilgilendirmiştir.
4. Silivri İnfaz Hâkimi, kararın hukuk ve usule uygun olduğunu belirterek başvuranın Kurulun kararına yönelik itirazını reddetmiştir.
5. Başvuranın itirazı üzerine Silivri Ağır Ceza Mahkemesi, infaz hâkimliğinin, cumhuriyet savcısının kararını esas yönünden incelemeye yetkisi bulunmadığından, infaz hâkiminin davayı usulü gerekçelerle reddetmiş olması gerektiğine hükmetmiştir. Bununla birlikte Ağır Ceza Mahkemesi, kararın hukuk ve usule uygun olduğuna hükmederek başvuranın yaptığı itirazı reddetmiştir.
6. 27 Eylül 2017’de ilk duruşmanın neticesinde, yargılamayı yürüten mahkeme başvuranın tutukluluğuna son vermiştir.
7. Başvuranın bir başvurusunu takiben, Anayasa Mahkemesi 14 Ocak 2019 tarihli kararında, başvuranın iletişim özgürlüğüne ilişkin şikâyetinin iç hukuk yollarının tüketilmemesi sebebiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. M.Y. (no. 2014/7149, 22 Kasım 2017; bk., aşağıda 11. paragraf) ve H.Ö. (no. 2017/34332, 12 Aralık 2018; bk., aşağıda 12. paragraf) davalarındaki içtihadına atıfta bulunan Anayasa Mahkemesi, Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesinin (bk., aşağıda 9. paragraf), savcı veya hakimlerin kararları ve eylemleri sebebiyle zarara uğradıklarını düşünen kişilerin Devlet aleyhine dava açabilecekleri bir tazminat yolu öngördüğüne hükmetmiştir. Anayasa Mahkemesi başvuranın bu hukuk yolundan faydalanmadığını belirtmiştir.
İlgili İç Hukuk ve UygulamaİÇ HUKUK8. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 114 (3) maddesi aşağıdaki gibidir:
“Tutukluların yazılı haberleşmeleri ile telefonla görüşmeleri, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde hâkim veya mahkemesince kısıtlanabilir.”
9. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesi aşağıdaki gibidir:
“Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir.”
İlgili İç Hukuk(a) Yargıtay İçtihadı
10. Hükümet, Yargıtay tarafından 2018 ve 2021 yılları arasında çeşitli tarihlerde kabul edilen on bir farklı kararı ibraz etmiştir. Bu kararların tümünde, hâkim ve savcıların karar veya eylemlerine ilişkin tazminat taleplerinin Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesi uyarınca ağır ceza mahkemeleri nezdinde Devlet aleyhine dile getirilebileceğine hükmedilmiştir. Özellikle, 8 Mart 2021 tarih ve E. 2019/13827, K. 2021/1802 sayılı kararda Yargıtay 12. Ceza Dairesi, ilgili Bölge Adliye Mahkemesinin davacıya, ilgili adli tedbir kararının kaldırılmış olmasına rağmen belirli bir süre ev hapsinde tutulması nedeniyle 6.945 Türk lirası (TRY) maddi tazminat ve 10.000 TRY manevi tazminat ödenmesine hükmeden kararını temyizden incelemiştir. 12. Ceza Dairesi, ev hapsi şeklindeki adli tedbirin Ceza Muhakemesi Kanununun 141 §§ 1 ve 2 maddesi kapsamında açıkça tazminat gerekçesi olarak öngörülmemesine rağmen, savcı veya hâkimlerin kararları ve eylemleri sebebiyle zarara uğradıklarını düşünen kişilerin söz konusu kanun maddesinin 3. fıkrası kapsamında Devletten tazminat talep edebileceklerini kaydederek bu kararı onamıştır.
(b) Anayasa Mahkemesi İçtihadı
11. Anayasa Mahkemesi M.Y. (no. 2014/7149, 22 Kasım 2017) kararında, başvuranın, mağdur konumunda bulunduğu bir soruşturma bağlamında, savcının iddianamesinde özel hayatı hakkında bazı aşağılayıcı iddialar ileri sürmesi sebebiyle özel hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine ilişkin şikâyetini incelemiştir. Anayasa Mahkemesi bu başvuruyu Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesi kapsamında tazminat davası açılmadığı gerekçesiyle kabul edilemez bulmuştur. Anayasa Mahkemesi, başvuranın özel hayatına saygı hakkının cumhuriyet savcılarının eylemleri veya kararları sebebiyle ihlal edildiğinin tespiti halinde, ilgili mahkemenin Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesi uyarınca tazminata hükmedebileceğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi bu kararı alırken, M.Y. ile aynı yargılamada mağdur sıfatıyla üçüncü taraf olan bir şahıs tarafından Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesi kapsamında tazminat talebinde bulunulmasına ilişkin 11 Kasım 2015 tarih ve E.2015/13049, K.2015/17584 sayılı Yargıtay kararını göz önünde bulundurmuştur. Yargıtay söz konusu kararda, savcılar ve hâkimlerin bir şahsın özel hayatı, şöhret ve onuruna saygı duyulmasına zarar verecek eylemlerden kaçınmak adına gerekli özeni gösterme yükümlülüğü bulunduğuna hükmetmiştir. Yargıtay, davacının profil kayıtlarının, içeriğine ve yargılamanın düzgün bir şekilde yürütülmesi açısından gerekliliğine ilişkin herhangi bir ön değerlendirme yapılmaksızın iddianameye eklenmesinin, Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesi uyarınca tazminat gerektirdiğini belirtmiştir.
12. Anayasa Mahkemesi H.Ö. (no. 2017/34332, 12 Aralık 2018) kararında, başvuranın FETÖ/PDY üyesi olmak suçundan tutuklu bulunduğu tutukevinde mektup ve faks gibi her türlü yazılı iletişim aracına getirilen yasak sebebiyle iletişim özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin bir şikâyeti incelemiştir. Söz konusu yasak, savcı tarafından bir soruşturma bağlamında ve 5275 sayılı Kanunun 114 (3) maddesine dayanarak konmuştur. Anayasa Mahkemesi, Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesi kapsamında tazminat davası açma yolundan faydalanmadığı gerekçesiyle başvuranın şikâyetini kabul edilemez bulmuştur. Anayasa Mahkemesi gerekçesinde, söz konusu davada olduğu gibi, haberleşme hakkına yapıldığı iddia edilen müdahalenin sona erdiği davalarda, tedbirin iptali artık mümkün olmayacağından, uğranılan zararın telafisini sağlayabilecek tazminat yolunun yeterli olacağına karar vermiştir. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesinin, bir suça ilişkin soruşturma veya yargılama sırasında, kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluklarla ilgili olanlar dâhil olmak üzere, hâkim ve savcıların eylem veya kararları sebebiyle Devlet aleyhine tazminat davası açılabileceğini öngördüğünü kaydetmiştir.
MAHKEME’NİN DEĞERLENDİRMESİ
13. Başvuran, cezaevinde mektup, faks ve telgraf gönderme ve almasının yasaklanmasının, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamındaki özel ve aile hayatına saygı hakkının ihlaline sebep olduğundan şikâyette bulunmuştur.
14. Hükümet, Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesinde öngörülen tazminat yolunun tüketilmemesi sebebiyle başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini beyan etmiştir. Hükümet, başvuranın yazılı iletişimini kısıtlayan tedbirin bir cumhuriyet savcısının kararına dayandığını ve Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay içtihatlarında ortaya konduğu üzere söz konusu kanun maddesinin savcıların eylemlerinden dolayı zarar gördüklerinden şikâyetçi olan mağdurlara yönelik bir mekanizma öngördüğünü kaydetmiştir.
15. Başvuran, Hükümetin görüşüne itiraz etmiştir. Cezaevinde iletişim araçlarına yasak getirilmesi kararının savcı tarafından değil Kurul tarafından alındığını ileri sürmüştür. Başvuran, İnfaz Hâkimi ve Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde itirazlarda bulunarak iç hukuk yollarını tükettiğini iddia etmiştir. Başvuran, esasında aynı amaca hizmet eden bir başka hukuk yolu kullanmasına gerek olmadığı kanısındadır.
16. İç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin genel ilkeler Vučković ve Diğerleri / Sırbistan ((ön itiraz) [BD], no. 17153/11 ve diğer 29 başvuru, §§ 69-77, 25 Mart 2014) kararında özetlenmiştir.
17. Mahkeme mevcut davada, Anayasa Mahkemesinin, Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesi kapsamındaki tazminat yolundan yararlanmadığı gerekçesiyle başvuranın şikâyetini reddettiğini gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesi bu karara varırken, M.Y. ve H.Ö. (bk., yukarıda 11 ve 12. paragraflar) kararlarına atıfta bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi bu kararlarda Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesi kapsamındaki tazminat davasının, söz konusu hak ihlalinin sona ermesi durumunda etkili ve yeterli bir hukuk yolu teşkil ettiğine hükmetmiştir.
18. Mahkeme ilk olarak, bir hukuk yolu öngörülen Ceza Muhakemesi Kanunu 141 § 3 maddesinin lafzının, savcının kararının sonucu olarak uğranılan zarar için Devletin sorumluluk üstlenmesine açıkça atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme somut davada, tüm yerel makamların karar verirken, başvuranın yazışmalarına getirilen yasağın cumhuriyet savcısı tarafından 5275 sayılı Kanunun 114(3) maddesine dayanarak verildiğini vurguladığını kaydeder.
19. Söz konusu hukuk yolunun pratikte mevcut olup olmaması hakkında Mahkeme, başvuranın söz konusu hukuk yolunun bulunup bulunmadığına, tazmin imkânı sağlayıp sağlamadığına ve makul bir başarı şansı sunup sunmadığına dair herhangi bir şüphe uyandırmadığını kaydeder. Bununla birlikte, başvuran infaz hâkimi nezdinde Kurul kararına itiraz ederken, esasında aynı amaca hizmet eden bir başka hukuk yolu kullanmasına gerek olmadığını da beyan etmiştir. Bununla beraber Mahkeme, söz konusu hukuk yollarının aynı amaca hizmet etmediğini gözlemlemektedir, zira infaz hâkimi nezdinde yapılan itiraz yazışma hakkına yönelik mevcut kısıtlamanın kaldırılmasına yönelikken Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesi kapsamındaki tazminat davası savcının kararı sonucunda uğranılan zararın tazminat yoluyla giderilmesi imkânını sağlamaktadır.
20. Mahkeme, başvuranın Hükümet tarafından ibraz edilen yerel mahkeme içtihatlarının kendi davasının aynısı olmayan davalara ilişkin olduğu argümanını dikkate almaktadır. Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesinin uygulanmasına ilişkin içtihadın kapsamlı olmadığını kabul etmektedir. Bununla birlikte, belirli bir hukuk yolunun başarı şansına ilişkin yalnızca şüphelerin bulunmasının, bir başvuranı bu hukuk yolunu kullanmaktan alıkoyamayacağını yinelemektedir (bk., Vučković ve Diğerleri, yukarıda anılan, §§ 74 ve 84). Bu bağlamda Mahkeme, Yargıtay’ın farklı durumlarda, dava konusu Ceza Muhakemesi Kanununun 141 §§ 1 ve 2 maddesinde sıralanan tazminat gerekçeleri arasında yer almasa dahi, savcı ve hâkimlerin kararları sonucunda zarara uğradığını düşünen kişilerin, ilgili kanunun 141 § 3 maddesi kapsamında Devlet aleyhinde dava açabileceklerine hükmettiğini kaydeder. Bu itibarla, Mahkeme, yukarıda bahsi geçen hukuk yoluna ilişkin iç hukuk mahkemeleri tarafından yürütülen incelemenin herhangi bir şekilde kısıtlandığını gösteren herhangi bir ibare bulunmadığı kanısındadır. Yukarıda bahsi geçen iç hukuk mahkemelerinin içtihatlarının ışığında, Mahkeme söz konusu hukuk yolunun iddia edilen ihlalin kabul edilmesine ve tazminata hükmedilmesine yol açabilecek nitelikte olduğu kanaatindedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Harizanov / Bulgaristan (k.k.), no. 53626/14, §§ 93-97, 5 Aralık 2017). Mahkeme, söz konusu hukuk yolunun etkinliğinden şüphe edecek veya açıkça başarısızlığa uğrayacağı kanısına varmak için herhangi bir gerekçe görmemektedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Mustafa Avcı / Türkiye, no. 39322/12, § 64, 23 Mayıs 2017).
21. Mahkeme, başvuranın her türlü yazılı iletişim aracını kullanması hakkına getirilen yasağın, Anayasa Mahkemesine 25 Nisan 2017 tarihinde yaptığı başvurudan çok kısa bir süre sonra ve aynı mahkemeye mevcut başvuruyu yapmadan önce, tutukluluğuna son verilen 27 Eylül 2017 tarihinde fiilen sona erdiğini kaydeder. Kişisel durumundaki ve tazminat alabilme ihtimalindeki değişikliğe rağmen başvuran, Ceza Muhakemesi Kanununun 141 § 3 maddesindeki hukuk yolundan yararlanmamıştır. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmek için her yolu denemediği kanısındadır (bk., D.H. Ve Diğerleri / Çek Cumhuriyeti [BD], no. 57325/00, § 116, AİHM 2007‑IV).
22. Bununla birlikte Mahkeme, bu kararın, söz konusu hukuk yolunun etkinliğine ve özellikle de yerel mahkemelerin 141 § 3 maddesinin uygulanmasına ilişkin olarak tekdüze ve Sözleşme’ ye uygun bir yaklaşım geliştirme kabiliyetine ilişkin olarak daha sonra yapılacak incelemelere hiçbir şekilde halel getirmeyeceğini belirtir (ayrıca karşılaştırın, Mehmet Hasan Altan / Türkiye, no. 13237/17, § 102, 20 Mart 2018).
23. Yukarıdaki bilgiler ışığında, Mahkeme, Hükümetin itirazını kabul ederek Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 maddesi uyarınca bu şikâyeti iç hukuk yollarının tüketilmemesi gerekçesiyle kabul edilemez ilan etmiştir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup; 29 Haziran 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan