AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 42797/18
Nebahat BOZTEPE/TÜRKİYE
30 Mart 2021 tarihinde,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Komite olarak toplanarak, 31 Ağustos 2018 tarihinde yapılan başvuruyu, davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuran tarafından bu görüşlere verilen cevapları dikkate alarak, gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Nebahat Boztepe, Türk vatandaşı olup 1950 doğumludur ve Tokat’ta ikâmet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Ankara Barosuna bağlı Avukat N. Koçer tarafından temsil edilmiştir.
Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
2. Davanın kendine özgü koşulları aşağıdaki şekilde özetlenebilmektedir.
3. Başvuran, 14 Mayıs 1996 tarihinde, Ankara’da yer alan bir araziden hisse (61 m2 ‘ye tekabül etmekte) satın almıştır.
4. Tapu senedinde, “taşınmazın niteliği” bölümünde, taşınmazın tarla ve bağlardan oluştuğu belirtilmiştir.
5. Satın alma sırasında söz konusu taşınmaz, 11 Şubat 1994 tarihinden beri imar planında “sağlık tesisine tahsis edilmiş kamu alanı” olarak sınıflandırılmıştır.
6. Başvuran 14 Kasım 2012 tarihinde, taşınmazın idareye devrine karar vermesi ve tazminat miktarını belirlemesi amacıyla Ankara Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur.
7. Dava dosyası, uyuşmazlık mahkemesine gönderilmiştir.
8. Uyuşmazlık mahkemesi, 7 Ekim 2013 tarihinde kesinleşen bir kararla, davanın esası hakkında karar vermek için yetkili mahkemelerin adli mahkemeler değil idare mahkemeleri olduğuna karar vermiştir.
9. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi, 25 Aralık 2013 tarihinde, sonuç olarak, Ankara idare mahkemesinin yararına yetkili olmadığına karar vermiştir.
10. Başvuran, idare mahkemelerinde dava açmadan önce, mülkün kamulaştırılmı talebiyle idareye başvurmuştur.
11. İdare, bu talebi reddetmiştir.
12. İlgili, Ankara İdare Mahkemesine başvurmuştur.
13. Ankara İdare Mahkemesi, 29 Nisan 2016 tarihli bir kararla, davanın esası hakkında karar vermiştir.
14. Ankara İdare Mahkemesi öncelikle, taşınmaza belediye tarafından el konulmadığını tespit etmiştir.
15. Ankara İdare Mahkemesi ardından, 1/1000 ölçekli imar planının, 2 Aralık 2015 tarihinde değiştirildiğini, söz konusu taşınmazın bundan böyle imar planında “özel sağlık kuruluşu alanı” olarak sınıflandırıldığını ve dolayısıyla özel sağlık kuruluşunun inşa edilmesine, kiralanmasına veya satılmasına imkân verildiğini tespit etmiştir.
16. Ankara İdare Mahkemesi dolayısıyla, ihtilaf konusu kısıtlamanın kaldırıldığını değerlendirmiştir.
17. Ankara İdare Mahkemesi, taşınmazın bundan böyle kamu değil özel bir kullanıma tahsis edilmesi nedeniyle, idare tarafından başvuranın taşınmazının kamulaştırılması gerektiği sonuca varılmasının mümkün olmadığına ve dolayısıyla talebin reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir. Ankara İdare Mahkemesi ayrıca, taşınmazın belediye tarafından el konulmaması nedeniyle, başvuranın tazminat talebinin kabul edilemeyeceğini değerlendirmiştir.
18. Başvuran, bu karara itiraz etmiştir.
19. Ankara Bölge İdare Mahkemesi, 29 Aralık 2016 tarihli bir kararla, bu kararı bütün hükümleriyle onamıştır.
20. Başvuran, kararın düzeltilmesi talebinde bulunmuştur.
21. Ankara Bölge İdare Mahkemesi, 18 Mayıs 2017 tarihinde, karar düzeltme talebini reddetmiştir.
22. Başvuran, 13 Temmuz 2017 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
23. Anayasa Mahkemesi, 8 Mart tarihinde ilgiliye tebliğ edilen 1 Mart 2018 tarihli bir kararla, başvuran tarafından yapılan bireysel başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesinin gerekçesi şu şekildedir:
24. Anayasa Mahkemesi öncelikle, ilke olarak, inşaat yapılamayan bir taşınmazın akıbeti ile ilgili uzun süreli bir belirsizlik durumunun, taşınmazın malikine özel ve aşırı bir yük yüklediğini ve bir yandan kamu yararı gereklilikleri ile diğer yandan mülkiyete saygı hakkının korunması arasında var olması gereken adil dengeyi bozduğunu belirtmiştir Anayasa Mahkemesi bu bağlamda Sporrong ve Lönnroth/İsveç (23 Eylül1982, A Serisi, No. 52) kararına atıfta bulunmuştur.
25. Anayasa Mahkemesi ardından, taşınmaza idare tarafından el konulmadığını ve söz konusu alanın imar planında “özel sağlık kuruluşu alanı” olarak sınıflandırılması nedeniyle, 1/1000 ölçekli imar planının değiştirildiğini gözlemlemiştir.
26. Anayasa Mahkemesi, taşınmazın böylelikle inşa edilebilir olduğunu ve ilk kısıtlamanın iptal edildiğini değerlendirmiştir.
27. Anayasa Mahkemesi sonuç olarak, yapılacak özel sağlık kuruluşu olmasının gerekmesinin şüphesiz mülkiyet hakkının kısıtlanması olarak değerlendirilebileceğini, ancak bu durumun toplumun kamu yararı ile başvuranın temel haklarının korunması gereklilikleri arasında adil dengeyi bozacak nitelikte ilgiliye yasa dışı ve aşırı bir yük yüklediği şeklinde değerlendirilemeyeceğini kaydetmiştir.
ŞİKÂYETLER
28. Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1. No.’lu Protokolün 1. maddesini ileri sürerek, taşınmazının karşılıksız olarak bir sağlık kuruluşunun inşa edilmesi için tahsis edilmesiyle, yararlanabileceği taşınmazının yetkililer tarafından kısıtlandığını ve böylelikle mülkiyetlerine saygı hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
29. Başvuran, davanın koşullarının, Sözleşme’ye Ek 1. No.’lu Protokolün 1. maddesini ihlal ettiğini iddia etmektedir.
30. Hükümet bu iddiayı kabul etmemekte ve Mahkemeyi başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir. Hükümet bu bağlamda, başvuranın şikâyetlerinin özellikle açıkça dayanaktan yoksun olduğunu iddia etmektedir. Hükümet, başvuranın bir yandan kamu yararı ve diğer yandan mülkiyetlerine saygı hakkının korunmasına ilişkin gereklilikler arasında kurulması gereken adil dengeyi bozacak özel ve aşırı bir yüke maruz kalmadığını değerlendirmiştir.
31. Başvuran Ziya Çevik/Türkiye (No. 19145/08, 21 Haziran 2011) ve Pialopoulos ve diğerleri/Yunanistan (No. 2) (No. 40758/09, 7 Eylül 2017) kararlarına atıfta bulunarak, şikâyetlerini yinelemektedir. Başvuran özellikle mülkiyet hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir. Başvuran, taşınmazının değerinin azaldığı ve piyasanın normal koşullarında mülkünü satma imkânını kaybettiği değerlendirmektedir.
32. Mahkeme ilk olarak, yerleşik içtihadına göre, bir arazinin, imar planında, daha sonra kamulaştırılması amacıyla sosyal tesis inşaatına tahsis edilmesi sebebiyle üzerine inşaat yapılmasının yasaklanmasının, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci cümlesi uyarınca bir müdahale teşkil ettiğini hatırlatmaktadır (Hakan Arı/Türkiye, No. 13331/07, § 37, 11 Ocak 2011 ve yukarıda belirtilen Ziya Çevik, § 46).
33. Mahkeme daha sonra içtihadına göre, Sözleşmeci Devletlerin bölgesel planlama kadar karmaşık ve zor bir alanda şehircilik politikalarını yürütmeleri konusunda geniş bir takdir yetkisine sahip olduklarını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Sporrong ve Lönnroth kararı, § 69). Mahkeme somut olayda, başvuranın mülkiyetlerine saygı hakkına yapılan müdahalenin kamu yararı gerekliliklerini karşıladığını tespit etmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme denetim yetkisinden vazgeçemez.
34. Mevcut durumda, Mahkeme öncelikle başvuranın taşınmazının kontrolünün hiçbir zaman Belediye’ye geçmediğini tespit etmektedir.
35. Mahkeme, “kamusal sağlık kuruluşu alanı” olarak sınıflandırılan ve “inşa edilemez” hale gelen taşınmazın “özel sağlık kuruluşu alını” olarak yeniden sınıflandırıldığını tespit etmektedir. Bu yeniden sınıflandırma, mülkü, yapının yerel şehir planlamasında hedeflenen amaca uygun olması koşuluyla inşa edilebilir hale getirmiştir. Başka bir deyişle, taşınmaz üzerindeki kullanım kısıtlaması hafifletilmiştir.
36. Başvuran, bu müdahale tedbirlerinin, genel kamu yararı ile temel haklarının korunması gereklilikler arasında adil dengeyi bozduğunu iddia ederek, yerel mahkemelere başvurmuştur. Başvuranın talebi, ulusal mahkemeler tarafından gerektiği gibi incelenmiştir. Mahkemenin ilgili içtihadı ışığında, tarafların iddialarını dinlendikten ve ilgili bütün unsurları inceledikten sonra, ulusal mahkemeler ilgilinin tazminat hakkına neden olan bir zarara maruz kalmadığı kanaatine varmışlardır. Mahkeme, söz konusu mahkemelerin kararlarının açıkça mantık dışı ya da keyfi olduğu sonucuna varmaya imkân veren herhangi bir unsur tespit etmemektedir.
37. Mahkeme nitekim, başvuran söz konusu mülkü edindiğinde, bu mülkün daha önce “kamusal sağlık kuruluşu alanı” olarak sınıflandırıldığını (yukarıda 5. paragraf) ve dolayısıyla inşa edilemez olduğunu gözlemlemektedir. Başka bir deyişle, ihtilaf konusu kısıtlama başvuran mülkü edindiğinde mevcuttu.
38. İlgili dolayısıyla, taşınmaz edinildiğinde yürürlükte olan imar planına göre, bu taşınmazın “kamusal sağlık kuruluşu alanı” olarak sınıflandırıldığını bilmekteydi veya makul olarak bilmesi gerekirdi. Başvuran dolayısıyla, taşınmazı geliştirmeyi veya özellikle bir bina inşa etmek için izin almayı makul olarak bekleyemezdi (Matczyński/Polonya, No. 32794/07, § 109, 15 Aralık 2015).
39. Mahkeme bununla birlikte, satın alma sırasında, tapu sicilindeki “mülkün niteliği” bölümünde, bunun bir arsa değil tarla ve bağ olduğunu yani bir tarım arazisi olduğunun belirtildiğini gözlemlemektedir (yukarıda 4. paragraf).
40. Başvuranın şikâyet ettiği kısıtlama ayrıca, 1/1000 ölçekli imar planının değiştirilmesiyle hafifletilmiştir. Mülk bundan böyle, yapının özel bir sağlık kuruluşu olması koşuluyla, inşa edilebilir olarak sınıflandırılmış bir alanda yer almaktadır. Taşınmaz ayrıca, bu tür bir yatırımı yapmak isteyen herkese satılabilecek veya kiralanabilmektedir.
41. Mahkeme bu bağlamda, başvuranın idare mahkemeleri önünde ihtilaf konusu imar planının iptali için dava açarak veya idareden imar planının değiştirilmesini isteyerek açıkça taşınmazın üzerine bir yapı inşa etme niyetinde olduğunu göstermediğini tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, ilgilinin mülkiyet hakkının özünün ne şekilde ihlal edildiğini açıklamadığını tespit etmektedir.
42. Mahkeme bu noktada, başvuranın taşınmazının değerinin düştüğünü ve taşınmazının piyasanın normal koşullarında satılmasının veya kiralanmasının mümkün olmadığını iddia ettiği açıklamasının spekülatif olduğu ve ilgilinin bu konuda somut unsurlarla desteklenen ikna edici hiçbir açıklama yapmadığı kanaatine varmaktadır.
43. Başvuran öte yandan, Ziya Çevik kararına dayanmaktadır. Mahkeme, bu atfın ilgisini görmekte zorlanmaktadır. Zira, ilgilinin durumu Ziya Çevik davasından farklıdır çünkü taşınmaz satın alındığında inşa edilemez durumdadır ancak Ziya Çevik davasında durum bu şekilde değildir.
44. Başvuran tarafından belirtilen Pialopoulos ve diğerleri kararı da uygun değildir. Bu davada, davanın konusu mevcut davanınkinden önemli ölçüde farklıdır ve ayrıca ihtilaf konusu taşınmaz başvuranların bu taşınmazı satın aldıklarında inşa edilebilir bir taşınmazdır. İlgililer üstelik, kendilerine yasallığı tartışmalı üç kamulaştırmayı zorunlu kılan Yunan idaresi nezdinde inşaat ruhsatı talebinde bulunmuşlardır. Somut olayda, bu tür bir durum söz konusu değildir.
45. Mahkeme, yukarıda yapılan değerlendirmeler ışığında, ulusal mahkemeler gibi, söz konusu menfaatler arasında olması gereken adil dengenin kurulduğu kanaatine varmaktadır (bk. ayrıca benzer anlamda, Reale/İtalya (kk.), No. 16430/13, §§ 39-41, 15 Eylül 2020).
46. Sonuç olarak, mevcut başvuru, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, Oy Birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilerek, 29 Nisan 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Bölüm Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy