AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No: 25676/08
İoakim ÇALIKUŞU / TÜRKİYE
Başkan
Robert Spano,
Hâkimler
Marko Bošnjak,
Valeriu Griţco,
Ivana Jelić,
Arnfinn Bårdsen,
Saadet Yüksel,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, 11 Şubat 2020 tarihinde Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 14 Mayıs 2008 tarihli başvuruyu dikkate alarak, gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
1. Başvuran İoakim Çalıkuşu, Türk vatandaşı olup, 1967 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir.
2. Davaya ilişkin olay ve olgular, başvuran tarafından ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. Gökçeada’da yapılan kadastro çalışmaları sonucunda, 8 Ağustos 2000 tarihinde, 390 ada, 462 parsel no.lu taşınmaz tapu kütüğüne Hazine adına tescil edilmiştir.
4. Başvuran, 16 Eylül 2004 tarihinde Gökçeada Asliye Hukuk Mahkemesi (“AHM”) nezdinde, Hazine adına tescil edilen bu parsele ilişkin tapu kaydının iptali ve kendi adına tescili istemiyle dava açmıştır. Başvuran, bu talebinde, ihtilaf konusu arazinin, uzun süredir bu mülkü zilyetliğinde bulunduran büyük anne ve büyük babasından kendisine kaldığını belirtmiştir. Başvuran bu bağlamda, kendisi ile büyük anne ve büyük babası arasında imzalanan zilyetliğin devrine ilişkin üç belgeye atıfta bulunmaktadır. 1998 yılının Ağustos ayına ait bu belgelerde, toplam yüzden fazla arazi ve 12441 no.lu vergi tahrir numarası da dâhil olmak üzere çeşitli vergi tahrir numaraları belirtilmiştir.
5. AHM hâkimi, arazi keşif işlemini gerçekleştirmiş, tanık ve bilirkişilerin ifadelerini almış ve birçok bilirkişi raporu düzenlenmesini talep etmiştir.
6. Kadastro çalışmaları sırasında bilirkişi sıfatıyla ifadesi alınan yerel bir uzman ve bir tanık, söz konusu arazinin başlangıçta başvuranın aile büyüklerine ait olduğunu, başvurana devredilmeden önce onlar tarafından tarımsal kullanım için üçüncü kişilere kiralandığını beyan etmişlerdir. Bilirkişi ve tanık ayrıca, arazinin 1980 yılından beri tarımsal kullanıma konu olmadığını ve bu tarihten beri çayır olarak kaldığını belirtmişlerdir.
Yerel bilirkişi ayrıca, başvuranın birkaç yıl önce adaya geri döndüğünü, ancak araziyi tarım amaçlı kullanıp kullanmadığını veya üçüncü şahıslara kiraya verip vermediğini bilmediğini kaydetmiştir.
Yukarıda belirtilen tanık ise, başvuranın adaya yaz mevsiminde geldiğini ve bu dönemde araziyle ilgilendiğini belirtmiştir. Bu tanık, arazinin güncel olarak, başvuran tarafından tarımsal amaçla kullanılmadığını eklemiştir.
7. Başka bir tanık da, ihtilaf konusu arazinin 1975-1980 yıllarından beri artık tarımsal amaçla kullanılmadığını belirterek, benzer beyanlarda bulunmuştur.
8. Zirai bilirkişi, 14 Mayıs 2007 tarihli raporunda, ihtilaf konusu arazinin üçüncü sınıf arazi özellikleri teşkil ettiğini ve kuru tarla olarak sınıflandırıldığını belirtmiştir. Zirai bilirkişi, arazinin buğday ve arpa gibi kuru toprak bitkilerinin yetiştirilmesi için kullanılabileceğini kaydetmiştir. Bilirkişi son olarak, arazinin kaya parçaları içerdiğini, tamamıyla geven bitkisiyle kaplı olduğunu ve serbest hayvancılık için kullanılması sebebiyle, tarımsal kullanımın söz konusu olmadığını belirtmiştir.
9. Teknik bir bilirkişi, 15 Mayıs 2007 tarihli raporunda, zilyetliğin devrine ilişkin belgede belirtilen 12441 no.lu vergi tahrir numarasının ihtilaf konusu parsele ait olduğunu belirtmiştir.
10. Arkeolog bir bilirkişi, 21 Mayıs 2007 tarihli raporunda, ihtilaf konusu arazinin birinci derece sit alanı olarak sınıflandırılan bir bölgede yer aldığını belirtmiştir. Arkeolog bilirkişi ayrıca, ne bu arazinin ne de komşu arazilerin korunması gereken kültürel bir miras barındırmadığını da belirtmiştir.
11. AHM, 13 Haziran 2007 tarihinde başvuranın davasını reddetmiştir. AHM, bilirkişilerin ve tanıklardan birinin ifadeleri dâhil olmak üzere toplanan delil unsurlarının tamamını dikkate alarak, “bitişik veya yakın arazilerin durumu bakımından, söz konusu arazinin zaman aşımı yoluyla edinilemeyeceği” kanaatine varmıştır. AHM, her hâlükârda ihtilaf konusu arazinin, uzun zamandan beri ekonomik amacına yani tarımsal kullanıma uygun olarak kullanılmadığını eklemiştir. AHM, bu sebeplerle, kazandırıcı zaman aşımı koşullarının bir araya gelmediği sonucuna varmıştır.
12. Başvuran, AHM’nin kararının, yeni Türk Medeni Kanunu’nun (yeni TMK) 713. maddesine ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesine uygun olmadığını ve zirai bilirkişi raporuna göre, ihtilaf konusu taşınmazın tarım arazisi olduğunu ileri sürerek, bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
13. Yargıtay, 4 Ekim 2007 tarihli kararla, başvuranın temyiz başvurusunun reddine karar vermiştir. Yargıtay, öncelikle bir arazinin yeni TMK’nın 713. maddesinin 1. fıkrası ve 3402 sayılı Kanun’un 14. maddesi uyarınca edinilebilmesi için, kazandırıcı zaman aşımı yoluyla “edinilebilir” olması gerektiğini belirtmiştir. Bu bağlamda Yargıtay, zirai bilirkişinin raporuna atıfta bulunarak, özellikle söz konusu arazinin kaya parçaları içerdiğini, tamamen geven bitkisiyle kaplı olduğunu ve tarımsal kullanımın söz konusu olmadığını tespit etmiştir. Yargıtay bu sebeple, arazinin kazandırıcı zaman aşımı yoluyla edinilemeyeceği sonucuna varmıştır.
14. Yargıtay ayrıca, bilirkişilerin ve tanıkların ifadelerinden, 12441 no.lu vergi tahrir numarasının söz konusu araziye ait olduğu anlaşılmış olsa da, bu arazinin 1975 yılından beri kullanılmadığını tespit etmiştir. Yargıtay, arazinin uzun bir süre boyunca ekonomik amacına uygun şekilde kullanılmamış ve ekilmemiş olmasının, başvuranın yaz mevsiminde adaya gelmesine ve araziyi işgal etmesine rağmen, bu arazinin gönüllü olarak bırakıldığını gösterdiği kanaatine varmıştır.
15. Bu karar, başvuranın avukatına 15 Kasım 2007 tarihinde tebliğ edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASIGayrimenkul Mülkiyetinin İktisap Edilmesi
16. 1 Ocak 2002 tarihine kadar yürürlükte olan Türk Medeni Kanunu’nun 632. maddesine göre:
“ Gayrimenkul mülkiyetini iktisap için tapu siciline kayıt, şarttır.
Miras, mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanunda öngörülen diğer hallerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hallerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır. ”
17. Bu hükmün içeriğine, yeni TMK’nın 705. maddesinde yeniden yer verilmiştir.Kazandırıcı Zaman Aşımına İlişkin Genel Koşullar
18. Eski TMK’nın 639. maddesinin 1. fıkrasını yeniden ele alan yeni TMK’nın 713. maddesinin 1. fıkrası gereğince:
“ Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. ”
19. Bununla birlikte, söz konusu maddenin son fıkrasında, tanımlanan mekanizmanın, özel kanun hükümlerinin saklı tutulması koşuluyla uygulandığı belirtilmektedir.
20. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 14. maddesinde, “(...) tapuda kayıtlı olmayan (...) mal, çekişmesiz ve aralıksız en az yirmi yıldan beri malik sıfatıyla zilyetliğini belgelerle veya bilirkişi veyahut tanık beyanlarıyla ispat eden zilyedi adına tespit edildiği” öngörülmektedir.
ŞİKÂYETLER
21. Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1.maddesini ileri sürerek, ihtilaf konusu arazinin kendi adına tescil edilmemesinden şikâyetçidir.
22. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, ulusal mahkemeleri, kazandırıcı zaman aşımı yoluyla mülk edinme kurallarını keyfi şekilde uygulamakla suçlamaktadır. Başvuran ayrıca, AHM kararını onayan Yargıtay kararının gerekçeden yoksun olduğunu ileri sürmektedir.
23. Başvuran diğer taraftan, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanun’un (“2863 sayılı Kanun”), söz konusu taşınmazın kazandırıcı zaman aşımı yoluyla edinilmesini imkânsız kılacak şekilde değiştirildiğini ileri sürmektedir. Başvuran bu bağlamda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ve 13. maddesini ileri sürmektedir.
24. Başvuran son olarak, AHM önünde görülen davaya, kadastro çalışmalarına ve Gökçeada’da Yunan topluluğuna karşı yapıldığı iddia edilen ayrımcı muameleye ilişkin olarak, Sözleşme’nin 6, 13 ve 14. maddelerini ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMEMülkiyet taleplerine ilişkin şikâyetler hakkında
25. Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1.maddesini ileri sürerek, ihtilaf konusu arazinin mülkiyetinin kendisine tanınmasının ulusal mahkemeler tarafından reddedilmesinden şikâyetçidir. Başvuran yine, ulusal mahkemelerin, ihtilaf konusu arazinin birinci sınıf sit alanı olarak sınıflandırılan bir bölgede bulunduğu ve uzun süreden beri ekilmediği sonucuna varan bilirkişilerin görüşlerini kabul etmeleri sebebiyle, mülkünden yoksun bırakıldığını iddia etmektedir.
Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürerek, ulusal mahkemelerin, kendisi ve aile büyükleri hakkında gerekli koşulların bir araya gelmesini öngören kazandırıcı zaman aşımı yoluyla iktisap kurallarını keyfi şekilde uyguladıklarını iddia etmektedir.
Başvuran son olarak, 2863 sayılı Kanun’un, doğal bir sit alanının sınırında yer alan söz konusu taşınmazın kazandırıcı zaman aşımı yoluyla edinilmesini imkânsız kılacak şekilde değiştirildiğini ileri sürmektedir. Başvuran bu bağlamda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ve 13. maddesini ileri sürmektedir.
26. Mahkeme, Sözleşme ve Protokolleri uyarınca bir başvuran tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelere bağlı kalmadığını ve bir şikâyeti, başvuran tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatmaktadır (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).
27. Mahkeme, somut olayda, yukarıda belirtilen şikâyetlerin, sadece Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi açısından incelenmeleri gerektiği kanaatindedir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. Dönmez ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 19258/07, § 54, 30 Ocak 2018).
28. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “mülk” kavramının yalnızca maddi malların mülkiyetiyle sınırlı olmayan ve iç hukuka ilişkin resmi nitelendirmelerden bağımsız olan özerk bir kapsama sahip olduğunu hatırlatmaktadır: Varlıkları teşkil eden diğer bazı hak ve menfaatler, “mülkiyet hakları” kapsamında ve dolayısıyla, bu hüküm uyarınca “mülk” olarak değerlendirilebilmektedir (Béláné Nagy/Macaristan [BD], no. 53080/13, § 73, 13 Aralık 2016).
29. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin, sadece güncel mülkler için geçerli olmasına ve herhangi bir edinme hakkı oluşturmamasına rağmen, bazı koşullarda, mal varlığıyla ilgili bir değer elde etmeye dair “meşru beklenti” de bu hükmün korumasından faydalanabilmektedir (ibidem, § 74).
30. Mal varlığına ilişkin menfaatin, alacak sırasında olması durumunda, şayet bu menfaat iç hukukta yeterli bir dayanak teşkil ediyorsa, örneğin mahkemeler tarafından yerleşik bir içtihatla onaylanmışsa, ilgili, meşru bir beklentiye sahip kabul edilebilir. (Kopecký/Slovakya [BD], no. 44912/98, § 52, AİHM 2004‑IX). Bununla birlikte, iç hukukun ne şekilde yorumlanması ve uygulanması gerektiği konusunda bir tartışmanın söz konusu olması ve bu bağlamda başvuran tarafından geliştirilen iddiaların ulusal mahkemeler tarafından kesin olarak reddedilmesi halinde, “meşru bir beklentinin” bulunduğu sonucuna varılamayacaktır (Centro Europa 7 S.r.l. ve Di Stefano/İtalya [BD], no. 38433/09, § 173, AİHM 2012 ve yukarıda anılan Kopecký, § 50).
31. Mahkeme, somut olayda, başvuranın taleplerinin, mülkiyet hakkının varlığına itiraz edilemez tek kanıtı teşkil eden bir tapu belgesine dayandırılmadığını kaydetmektedir (Rimer ve diğerleri/Türkiye, no. 18257/04, § 36, 10 Mart 2009 ve Sarısoy ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 21303/07, § 30, 14 Ekim 2014).
32. Nitekim başvuran, mülkün kendisine ait olduğunu iddiasıyla, tapu belgesi talebiyle Hazine’ye karşı açtığı davanın sonucundan şikâyetçidir. Hâlbuki söz konusu dava, başvuranın sadece davacı konumunda bulunması sebebiyle, “güncel bir mülkle” ilgili değildir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. Gratzinger ve Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (k.k.) [BD ], no. 39794/98, § 71, AİHM 2002‑VII ve Glaser/Çek Cumhuriyeti, no. 55179/00, § 54, 14 Şubat 2008).
33. Mahkeme, başvuranın davayı açarken, yirmi yıldır kesintisiz olarak zilyetliğinde bulundurduğunu iddia ettiği söz konusu taşınmazın tapu belgesini elde etmeyi umduğunu tespit etmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın kazandırıcı zaman aşımına ilişkin genel koşulları düzenleyen yeni TMK’nın 713. maddesine ve 3402 sayılı Kanun’un 14. maddesine dayandığını kaydetmektedir. Başvuran, somut olayda bu koşulların bir araya geldiğini kanıtlamak için, özellikle -ihtilaf konusu mülkün kendisine büyük anne ve büyük babasından kaldığına dair- zilyetliğin devrine ilişkin bir belgeye ve zirai bilirkişinin ihtilaf konusu mülkün tarım arazisi olduğuna dair sonucuna atıfta bulunmuştur.
34. Bununla birlikte, ulusal mahkemeler tarafından başvuran lehinde incelenmiş olan beklenti, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında “meşru bir beklenti” olarak değerlendirilemez. Mahkemenin birçok defa açıklamış olduğu gibi, ne kadar anlaşılabilir olsa da basit bir beklenti ile daha somut bir niteliğe sahip olması ve yasal bir hükme dayanması ya da iç hukukta sağlam bir yerleşik içtihadı bulunması gereken meşru bir beklenti arasında fark vardır (yukarıda anılan Kopecký, § 52).
35. Somut olayda ulusal mahkemeler, bilirkişi raporları düzenlenmesini talep etmiş, yerel ve teknik bilirkişiler ile tanıkların beyanlarını dinlemiş ve taraflarca sunulan veya re’sen toplanan söz konusu mülke ilişkin vergi ve kadastro kayıtlarının da aralarında bulunduğu çok sayıda belgeyi incelemiş, ardından kazandırıcı zaman aşımı yoluyla edinme koşullarının bir araya gelmediği sonucuna varmışlardır. Ulusal mahkemeler, özellikle ihtilaf konusu arazinin uzun yıllar boyunca ekilmemiş olması sebebiyle, söz konusu zilyetliğin mülkün kullanımının ekonomik amacına uygun olmadığını tespit etmişlerdir.
36. Mahkeme bu bağlamda, ulusal mahkemelerin, bir tarım arazisinin, Türk Hukukunun hükümleri anlamında zilyetliğin var olduğu sonucuna ulaşılabilmesi için ekilmesi gerektiği kanaatine vardığı Avyidi/Türkiye davasında (no. 22479/05, 16 Temmuz 2019), ulusal mahkemelerin kararının keyfi nitelikli veya açıkça mantıksız olmadığı sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (ibidem, § 85; ayrıca bk. İpseftel/Türkiye (k.k.) [Komite], no. 20462/04 ve 21405/04, §§ 37-39, 25 Nisan 2017). Mahkeme, mevcut davada da yukarıda belirtilen davada varılan sonuçtan farklı bir sonuca varmak için hiçbir sebep görmemektedir.
37. Mahkeme, başvuranın, 2863 sayılı Kanun’a ilişkin iddialarıyla ilgili olarak (yukarıdaki 25. paragraf), ilgilinin taleplerinin ulusal mahkemeler tarafından reddinin, bu kanuna dayandırılmadığını tespit etmektedir.
38. Mahkeme, başvuranın diğer iddialarıyla ilgili olarak, bu iddiaların, esasen delil unsurlarının değerlendirilmesi ve ulusal mahkemeler önünde görülen davanın sonucu ile ilgili olduğunu gözlemlemektedir.
39. Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından fiilen yapılan veya yapıldığı iddia edilen hataları tanıma yetkisinin sınırlı olduğunu hatırlatarak, ulusal mahkemelerin başvuranın talebi hakkında karar verme şeklinde herhangi keyfi bir görünüm olmadığı kanaatindedir.
40. Mahkeme, bu değerlendirmeler ışığında, iç hukukta yasal dayanak bulunmaması sebebiyle, başvuran açısından “mülkün” edinilmesine devam edebilmek için ve kazandırıcı zaman aşımı yoluyla edinme kurallarına dayanarak mülkün sahibine dönüşmek için herhangi bir meşru beklentinin doğmadığı kanaatine varmaktadır (yukarıda anılan karar, Dönmez ve diğerleri, §§ 65-66 ve yukarıda anılan Avyidi, § 86).
41. Sonuç olarak, şikâyetin bu kısmı, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında Sözleşme hükümleriyle konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmamaktadır ve söz konusu şikâyet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.Yargıtay kararının gerekçesine ilişkin şikâyet hakkında
42. Başvuran ayrıca, AHM kararını onayan Yargıtay kararının gerekçeden yoksun olduğunu ileri sürmektedir.
43. Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ulusal mahkemelerin kararlarını gerekçeli olarak vermelerini zorunlu kıldığını, ancak bundan her iddiaya ayrıntılı olarak cevap vermeleri gerektiğinin anlaşılamayacağını hatırlatmaktadır (Gorou/Yunanistan (no. 2) [BD], no. 12686/03, § 37, 20 Mart 2009). Mahkeme, somut olayda dosyada yer alan unsurlar dikkate alındığında, Yargıtay kararının yeterince gerekçelendirildiğini gözlemlemektedir (yukarıdaki 13 ve 14. paragraflar).
44. Mahkeme, bu şikâyetin de, açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca, reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.Diğer şikâyetler hakkında
45. Başvuran son olarak, AHM önünde görülen davaya, kadastro çalışmalarına ve Gökçeada’da Yunan topluluğuna karşı yapıldığı iddia edilen ayrımcı muameleye ilişkin olarak, Sözleşme’nin 6, 13 ve 14. maddelerine ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin birçok şikâyet ileri sürmektedir.
46. Mahkeme, AHM önünde görülen davaya ilişkin şikâyetlerin, başvuran tarafından Yargıtay önünde ileri sürülmediğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla başvuranın diğer şikâyetleri, hiçbir ulusal mahkeme önünde ileri sürülmemiştir.
47. Sonuç olarak, başvurunun bu kısmının, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 12 Mart 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley NaismithRobert Spano
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy