AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ABAY / TÜRKİYE KARARI
(Başvuru No. 47455/10)
KARAR
STRAZBURG
4 Şubat 2020
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Abay / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Daire olarak toplanarak, 14 Ocak 2020 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Nihat Abay’ın (“başvuran”) 14 Temmuz 2010 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 47455/10) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Londra’da görev yapan Avukatlar C. Vine, K. Yıldız, M. Muller, M. Ivers, R. Menon ve S. Karakaş tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın ifade özgürlüğü, bir mahkemeye erişim ve adil yargılanma haklarına yapıldığı iddia edilen ihlallere ilişkin şikâyetler, 30 Ekim 2017 tarihinde Hükümet’e bildirilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAY VE OLGULAR DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran 1982 doğumlu olup, Van’da ikamet etmektedir.
5. Van Cumhuriyet Savcısı, 13 Nisan 2005 tarihli bir iddianameyle, başvuranı Van’da 9 Nisan 2005 tarihinde gerçekleştirilen bir gösteri sırasında diğer birçok kişiyle birlikte yasa dışı bir terör örgütünü ve liderini öven sloganlar attığı gerekçesiyle suçu övmekten suçlamıştır.
6. Van Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 31 Mart 2009 tarihinde, başvuranın ve avukatının hazır bulunmadığı bir duruşma sonucunda kararını vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi öncelikle, polis, Cumhuriyet Savcısı tarafından ve kendi önünde daha önce düzenlenen bir duruşma sırasında yapılan açıklamalarda başvuranın söz konusu gösteriye katıldığı ve ihtilaf konusu sloganları attığı konusunda itiraz ettiğini, olayların meydana geldiği tarihte bir arkadaşıyla yürüdüğünü ve gösteri sırasında çekilen fotoğraflarda göstericilerin bulunduğu kalabalığı görünce yön değiştirdiğinin görüldüğünü iddia ettiğini kaydetmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi ardından, bütün dosya gibi bu dosyaya eklenen fotoğraflardan ve tutanaklardan ilgilinin PKK (yasadışı silahlı örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi) lideri Abdullah Öcalan lehine aşağıdaki sloganları atarak sokaklarda yürüdüğü bir gruba katıldığının anlaşıldığını tespit etmiştir. “Yaşasın başkan Apo”, “Yaşasın Kürdistanlı Topluluklar Konfederasyonu”, “Dişe diş, kana kan, seninleyiz Öcalan”, “Başkan olmadan hayat olmaz”, “Tekrar tekrar ayağa kalk, başkanımız Öcalan”, “Kürdistan ülkemiz, Öcalan liderimiz, seninleyiz Öcalan”. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın bu grup ile hareket ederek ve bu grubu destekleyerek, suçu ve suçluyu övme suçunu işlediğini değerlendirmektedir. Ağır Ceza Mahkemesi dolayısıyla, başvuranı bu suçtan suçlu bulmuş ve ilgiliyi Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesine dayanarak, 1.875 Türk lirası (TRY) adli para cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, verilen adli para cezasının tutarını dikkate alarak, kararının eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesi gereğince kesinleştiğini belirtmiştir.
7. Adli para cezasına ilişkin bir ödeme emri, 18 Ocak 2010 tarihinde başvurana bildirilmiştir. İLGİLİ İÇ HUKUK
Türk Ceza Kanunu’nun 215. Maddesi
8. TCK’nın (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 26 Eylül 2004 tarihli ve 5237 sayılı Kanun) 215. maddesi, olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olduğu şekliyle, aşağıdaki gibidir:
“İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
9. Bu hüküm, 11 Nisan 2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanunla yapılan değişikliğin ardından aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:
“İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, bu nedenle kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması hâlinde, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. ”
C. Eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. Maddesi
10. Eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (4 Nisan 1929 tarihli ve 1412 sayılı) 14 Temmuz 2004 tarihinde 5219 sayılı Kanun ile değiştirilen 305. maddesinin 2. fıkrasına göre, sanıkları 2.000 TRY’den (yani 2 milyar eski Türk lirası (TRL)) az adli para cezasına mahkûm eden yargı kararlarında, temyiz yolu açık değildir. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesine ve uygulanmasına ilişkin 23 Mart 2005 tarihli ve 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca, eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesinin 2. fıkrası, 20 Temmuz 2016 tarihinde kurulan bölge adliye mahkemelerinin kurulmasından önce verilen yargı kararlarında uygulanabilir kalmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Temyiz Başvurusunda Bulunma İmkânsızlığına İlişkin Şikâyet Hakkında
11. Başvuran, kendisine verilen adli para cezasının tutarının Ağrı Ceza Mahkemesinin kararı hakkında temyiz başvurusunda bulunma imkânından yoksun bırakmasından şikâyet etmektedir. Başvuran bu bağlamda, Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasına ve 13. maddesini ileri sürmektedir.
12. Olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda yetkili merci olan Mahkeme, bu şikâyeti yalnızca Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından incelenmesinin uygun olduğu kanaatindedir.
1. Kabul Edilebilirlik Hakkında
13. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin bir kabul edilemezlik itirazında bulunmaktadır. Hükümet bu bağlamda, ilk derece mahkemesi tarafından temyiz talebinin reddedildiği bir karar hakkında temyiz başvurusunda bulunmanın mümkün olduğunu belirtmekte ve başvuranın Ağır Ceza Mahkemesinin kararına bu türden bir temyiz talebinde bulunmadığından ve ardından bu talebi reddeden Ağır Ceza Mahkemesinin olası kararı hakkında temyiz başvurusunda bulunma imkânından yararlanmadığından şikâyet etmektedir.
14. Başvuran, olayların meydana geldiği tarihte uygulanabilir olan iç hukuka göre, 2.000 TRY tutarından az olan adli para cezasına mahkûmiyet kararı hakkında temyiz başvurusunda bulunmanın mümkün olmadığından şikâyet etmektedir.
15. Mahkeme, bir başvuranın olayların meydana geldiği tarihte gerek teoride gerekse uygulamada şikâyetlerinin giderilmesini sağlama ve makul başarı beklentilerini taşıma olasılığı bulunan yalnızca etkin ve geçerli yani erişilebilir olan iç hukuk yollarını tüketmesinin gerekli olduğunu hatırlatmaktadır (Akdivar ve diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, § 68, Karar ve Hüküm Derlemeleri 1996‑IV). Mahkeme somut olayda, olayların meydana geldiği tarihte uygulanabilir olan eski Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre, suçluları 2.000 TRY’den az adli para cezasına mahkûm eden yargı kararlarında, temyiz yolunun açık olmadığını kaydetmektedir (yukarıda 10. paragraf). Mahkeme ardından, Ağır Ceza Mahkemesinin 31 Mart 2009 tarihli kararında, başvurana verilen adli para cezasının tutarını dikkate alarak, kararının kesinleştiğini belirttiğini tespit etmektedir (yukarıda 6. paragraf). Mahkeme dolayısıyla, olayların meydana geldiği tarihte uygulanabilir olan iç hukuk kurallarını ve söz konusu kararda belirtilenleri dikkate alarak, başvuranın Ağır Ceza Mahkemesinin kararı hakkında temyiz başvurusunda bulunmadığından dolayı suçlanamayacağını değerlendirmektedir. Sonuç olarak, Hükümetin itirazının reddedilmesi gerekmektedir.
16. Mahkeme öte yandan, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
2. Esas Hakkında
17. Başvuran, Ağır Ceza Mahkemesinin kararına karşı itirazda bulunamaması sebebiyle, bir mahkemeye erişim hakkının orantısız bir şekilde ihlal edildiği kanısındadır.
18. Hükümet, belirli bir miktarı geçmeyen adli para cezasına hükmedilen kararlara karşı itiraz yolunun bertaraf edilmesinin, yargılamaların ivedilikle görülmesini sağlama ve temyiz başvurularının etkililiği amacını taşıdığını ve orantılılık gerekliliğini yerine getirdiğini ileri sürmektedir.
19. Mahkeme, ilk derece mahkemesinin bir kararına karşı temyiz başvurusunda bulunma imkânsızlığına ilişkin olarak, somut olayda ileri sürülen konulara benzer konular içeren birçok davada, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (bk. örneğin, Bayar ve Gürbüz/Türkiye, No. 37569/06, §§ 40-49, 27 Kasım 2012).
20. Mahkeme, somut olayda, başvuranın mahkemeye erişim hakkına getirilen orantısız bir engele maruz kaldığı ve bu sebeple mahkemeye erişim hakkını güvence altına alan Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının, esasen ihlal edildiği kanaatindedir. Sonuç olarak, Mahkeme, yukarıda anılan Bayar ve Gürbüz davasında varılan sonucun bertaraf edilmesi için herhangi bir sebep görmemektedir.
21. Dolayısıyla, bu bağlamda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
B. Son duruşmada başvuranın ve avukatının hazır bulunmadığına ilişkin şikâyet hakkında
22. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, 31 Mart 2009 tarihinde yapılan duruşmaya çağırılmadığından kendisinin ve avukatının hazır bulunmamasına rağmen, Ağır Ceza Mahkemesinin hakkında karar vermesinden şikâyet etmektedir.
23. Mahkeme, yukarıda vardığı Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal tespitini dikkate alarak, bu şikâyetin kabul edilebilirliği ve esası hakkında ayrı olarak karar vermenin gerekli olmadığını değerlendirmektedir (bk. bu anlamda Yeltepe/Türkiye, No. 24087/07, § 33, 14 Mart 2017 veSürer/Türkiye, No. 20184/06, § 47, 31 Mayıs 2016). SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
24. Başvuran, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerini ileri sürerek, bir gösteri sırasında yaptığı iddia edilen eylemler nedeniyle, suçu ve suçluyu övme suçundan cezai mahkûmiyetinin ifade özgürlüğü ve toplantı özgürlüğü haklarının ihlal edildiği kanaatine varmaktadır.
25. Mahkeme, bu şikâyet ile başvuranın özellikle ulusal mahkemeler tarafından suçu ve suçluyu övme suçunu oluşturduğuna karar verdikleri bir eylem olan bir gösteri sırasında yasa dışı bir örgütün lideri lehine sloganlar atan bir gruba katılması nedeniyle, konu edildiği ceza davasından şikâyet ettiğini kaydetmektedir (yukarıda 6. paragraf). Olay ve olguların hukuki nitelendirilmesi konusunda yetkili merci olan Mahkeme, başvuranın şikâyetini ileri sürme şeklini, ulusal makamlar tarafından kendisine atfedilen eylemleri ve sonucuna itiraz ettiği davanın niteliğini dikkate alarak, söz konusu olayları Sözleşme’nin 10. maddesi açısından incelenmesi gerektiğini değerlendirmektedir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
26. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin bir kabul edilemezlik itirazında bulunmaktadır. Hükümet bu bağlamda, başvuranın yerel mahkemeler önünde ifade özgürlüğü hakkının herhangi bir ihlalinden ve ihtilaf konusu gösteriye katılmasından dolayı sürekli itiraz ettiğine ilişkin hiçbir şikâyet ileri sürmeyen ilgilinin benimsediği duruş nedeniyle, ulusal makamların ikincillik ilkesi önemsenmeksizin, iddia edilen ihlalin telafi edilme imkânından yoksun bırakıldıklarını ileri sürmektedir.
27. Başvuran, ulusal mahkemeler önünde ifade özgürlüğü hakkını ileri sürmemesinin, söz konusu gösteriye katılmasına itiraz ettiğinden kaynaklandığını belirtmektedir. Başvuran, gösteri sırasında işlediği olarak değerlendirilen eylemler nedeniyle suçu ve suçluyu övme suçundan kendisi hakkında verilen mahkûmiyet kararının, ifade özgürlüğü hakkını kullanmasında bir müdahale teşkil ettiği konusunda her zaman şikâyet etme hakkına sahip olduğu kanaatine varmaktadır.
28. Mahkeme, başvuranın cezalandırılmasının, ilgilinin bir gösteri sırasında bazı sloganlar atan bir gruba katılması nedeniyle, kendisine atfedilen suçlamaya dayandığını kaydetmektedir. Mahkeme, böyle bir eylemin ifade özgürlüğü hakkının bir tür kullanımını oluşturduğunu kanaatine varmaktadır. Mahkeme dolayısıyla, başvuran hakkında açılan ceza davaları çerçevesinde kendisine atfedilen olaylara itirazından bağımsız olarak, gerek konu gerekse niteliği gereği bu davalarda ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasının söz konusu olmasından ve söz konusu davalar için bu konuda tartışılması gerektiğinden hiç şüphe olmadığını değerlendirmektedir (Nur Radyo Ve Televizyon Yayıncılığı A.Ş./Türkiye (No.2), No. 42284/05, § 34, 12 Ekim 2010). Bu nedenle, Hükümetin itirazının reddedilmesi uygundur.
29. Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları
30. Başvuran, ihtilaf konusu gösteriye katıldığını, sloganlar attığını ve PKK liderini övmek olarak yorumlanabilecek herhangi bir eylemde bulunduğunu reddetmektedir. Başvuran ayrıca, mahkûm edildiği kanunun ifadesinde, özellikle de “övme” teriminin netlikten yoksun olduğunu ve dolayısıyla bu kanunun öngörülebilir olmadığını iddia etmektedir. Başvuran son olarak, ifade özgürlüğüne yapılan ihlalin demokratik bir toplumda gerekli olmadığını iddia etmektedir. Başvuran bu bağlamda, söz konusu gösteriye katıldığını ortaya koyan hiçbir delil unsurunun bulunmadığını ileri sürmekte ve bu tür bir müdahalenin barışçıl gösteriler sırasında sokaklarda bulunan veya bu tür gösterilere katılan kişiler üzerinde caydırıcı bir etkiye yol açacak nitelikte olduğunu eklemektedir.
31. Hükümet, somut olayda başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasında bir müdahale yapılmadığını değerlendirmektedir. Hükümet, Mahkeme tarafından bir müdahalenin varlığının kabul edilmesi durumunda, bu müdahalenin 3713 sayılı Kanun’un 215. maddesinin 1. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve kamu güvenliğinin, toprak bütünlüğünün korunması ve suçun önlenmesi meşru amaçlarını izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet öte yandan, başvuranın, PKK liderini öven sloganların atıldığı bir gösteride, ulusal makamlar tarafından suçu ve suçluyu övme suçu olarak kabul edilen bir eylem olan bir gösteriye yer aldığını değerlendirerek, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli ve izlenen meşru amaçlara orantılı olduğunu iddia etmektedir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
32. Mahkeme, başvuranın bir gösteride sloganlar atan bir gruba katıldığı gerekçesiyle, para cezasına mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasında bir müdahale olarak incelendiğini değerlendirmektedir (Dilipak/Türkiye, No. 29680/05, § 50, 15 Eylül 2015 ve bk. mutatis mutandis (bu davaya uygulanabildiği ölçüde), Çamyar/Türkiye (No. 2), [Komite], No. 16899/07, § 59, 10 Ekim 2017).
33. Mahkeme ardından, bu müdahalenin kanunla özellikle TCK’nın 215. maddesiyle öngörüldüğünü gözlemlemektedir. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle bu hükmün öngörülebilirliği konusunda başvuranın çekincelerini kaydetmekte ancak Mahkeme, müdahalenin gerekliliği hakkında ulaştığı sonucu (aşağıda 37. paragraf) ve bu hükmün içeriğinin daha sonra değişikliğe uğradığını (yukarıda 9. paragraf) dikkate alarak, bu sorunun incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir.
34. Mahkeme ayrıca, bu müdahalenin Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından yani kamu güvenliğinin, toprak bütünlüğünün korunması ve suçun önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlediğine ilişkin taraflar arasında tartışma konusu olmadığını kabul gözlemlemektedir.
35. Mahkeme, müdahalenin gerekliliği hususuna gelince, ifade özgürlüğü konusundaki içtihadından doğan ve bilhassa Bédat/İsviçre ([GBD], No. 56925/08, § 48, 29 Mart 2016) ve Bülent Kaya/Türkiye (No. 52056/08, §§ 36-40, 22 Ekim 2013) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır. Mahkeme, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik yapılan müdahalenin “gerekliliğinin” somut olayda ikna edici bir şekilde ortaya konulup konulmadığını değerlendirmek için, içtihadı uyarınca, ilgilinin mahkûmiyetine dayanak olarak, özellikle ulusal mahkemeler tarafından kabul edilen gerekçeye göre karar vermesi gerektiğini belirtmektedir (Gözel ve Özer, No. 43453/04 ve 31098/05, § 51, 6 Temmuz 2010).
36. Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararına incelemede bulunarak, öncelikle başvuranın bizzat sloganlar atması veya bazı göstericilerle suçu ya da suçluyu övdüğü şeklinde değerlendirilebilecek diğer eylemlerde bulunması yerine ihtilaf konusu gösteri sırasında sloganlar atan bir gruba katılmasından (yukarıda 6. paragraf), suçlandığını gözlemlemektedir (yukarıda belirtilen Bülent Kaya, § 42 ve Belge/Türkiye, No. 50171/09, § 35, 6 Aralık 2016). Mahkeme ardından, başvuranın yalnızca sloganlar atarak sokaklarda yürüyen bir gruba katılmasının - ilgilinin mahkûmiyetine dayanarak Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tespit edilen bir unsurdur ve bu kendi nazarında temel bir unsurdur - kendi başına şiddet, silahlı direniş ya da ayaklanma çağrısı içermesi ya da nefret söylemi oluşturması olarak değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır (Sürek/Türkiye (No. 4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz1999 ve Belek ve Velioğlu/Türkiye, No. 44227/04, § 25, 6 Ekim 2015). Mahkeme sonuç olarak, her halükarda Ağır Ceza Mahkemesinin söz konusu gösteri sırasında atılan sloganların içeriğini veya yapılan eylemlerin niteliğini, bu sloganların ve bu eylemlerin bulunduğu bağlamını, ifade özgürlüğüne ilişkin davalarda kendisi tarafından uygulanan ve belirtilen kriterler bakımından bu sloganların ve eylemlerin zarar verme kapasitesini hiçbir şekilde incelemediğini tespit etmektedir (yukarıda belirtilen Gözel ve Özer, § 51).
37. Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, ulusal makamların, somut olayın koşullarında başvuranı, suçu ve suçluyu övme suçundan cezaya mahkûm ederken, ilgilinin ifade özgürlüğü ile izlenen meşru amaçlar arasında adil ve içtihatlarıyla belirlenen ilkelere uygun bir denge gözetmediği sonucuna varmaktadır.
38. Mahkeme bu sebeple, ihtilaf konusu tedbirin, zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşılamadığı, her hâlükârda izlenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve dolayısıyla demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır.
39. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
40. Başvuran, para cezasına mahkûm edildiği ve 31 Mart 2010 tarihine kadar ödemesi gereken 1.875 Türk lirası (TRY) tutarındaki para cezasına avro olarak tekabül eden maddi tazminat için 910 avro (EUR) talep etmektedir. Ayrıca başvuran, maruz kaldığı kanaatine vardığı manevi zarar bağlamında 30.000 avro talep etmektedir. Başvuran ayrıca, ulusal mahkemeler önünde kendisi tarafından yapılan avukatlık masrafları için 555 avro talep etmekte ve bu bağlamda Türkiye Barolar Birliğinin ücret tarifesine ilişkin bir çizelge sunmaktadır. Bu talebe dayanarak, başvuran, bir yandan avukatının başvurunun işlemi kapsamında yaptığı her bir görevin saatini ve bu işleme ilişkin masrafları ve Mahkeme önünde kendisi tarafından yapılan avukatlık masrafları için 7.345 Sterling talep etmekte (GBP) ve diğer yandan, telefon, faks, fotokopi ve posta gibi diğer masrafları detaylı şekilde gösteren bir hesap çizelgesi sunmaktadır.
41. Hükümet, maddi ve manevi zararlar bağlamında sunulan taleplerin dayanaktan yoksun ve aşırı miktarlar olduğunu savunmaktadır. Hükümet, manevi zarar talebi ile iddia edilen ihlal arasında bir nedensellik bağının bulunmadığını ve bu talebin Mahkeme İçtihadında verilen miktara tekabül etmediğini eklemektedir. Hükümet, masraf ve giderler ile ilgili olarak, başvuranın kendisi ve avukatları arasında imzalan ücret çizelgesine ilişkin bir sözleşme ve bu masraflara ilişkin bir ödeme kanıtı sunmadığını belirtmektedir. Hükümet ayrıca, bu bağlamda yapılan taleplerin aşırı yüksek olduğunu değerlendirmektedir.
42. Mahkeme, başvurana maddi zarar bağlamında 910 avro ve manevi zarar bağlamında 3.250 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Mahkeme, kendi önünde yapılan avukatlık masraflarıyla ilgili olarak, başvurana 2.000 avro tutarının ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkeme, iddia edilen diğer masraflara bağlı talebi, bu bağlamda gerekli kanıtlayıcı belgelerin sunulmamış olması sebebiyle, reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Başvuranın temyiz başvurusunda bulunma imkânsızlığı sebebiyle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine,
3. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Son duruşmada başvuranın ve avukatının hazır bulunmadığına ilişkin şikâyetin kabul edilebilirliği ve esası hakkında ayrıca karar verilmesinin gerekli olmadığına,
5.
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere:
i. maddi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 910 avro (dokuz yüz on avro) ödenmesine;
ii. manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 3.250 avro (üç bin iki yüz elli avro) ödenmesine;
iii. masraf ve giderler için, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.000 avro (iki bin avro) ödenmesine,
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
6. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 4 Şubat 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco
Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy