AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
AFET SÜREYYA EREN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 36617/07)
KARAR
STRAZBURG
20 Ekim 2015
İşbu karar AİHS’in 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Afet Süreyya Eren / Türkiye davasında,
Başkan
Paul Lemmens,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Helen Keller,
Ksenija Turković,
Egidijus Kūris,
Jon Fridrik Kjølbro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 22 Eylül 2015 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakerelerin sonunda, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Afet Süreyya Eren’in (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”) 25 Temmuz 2007 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu 36617/07 başvuru yer almaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde, İstanbul Barosu’na kayıtlı avukat G. Tuncer tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran bilhassa, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada birtakım polis memurları tarafından kendisine kötü muamelede bulunulmasının Sözleşme’nin 3, 6 ve 13. maddeleri kapsamında koruma altına alınmış olan haklarını ihlal ettiğini iddia etmiştir.
4. Başvuru, 20 Eylül 2010 tarihinde Türk Hükümeti’ne tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1974 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir.
6. Başvuran ve şüpheli diğer birkaç kişi, yasadışı bir örgüt olan DHKP-C’ye (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) üye oldukları şüphesiyle, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü’nde görevli polis memurları tarafından 7 Haziran 1999 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvuran, polis memurları tarafından dört gün boyunca işkenceye maruz kaldığını iddia etmektedir.
7. Başvuran 9 Haziran 1999 tarihinde bir adli tabip tarafından muayene edilmiş ve söz konusu tabip, başvuranın yaklaşık on dakika boyunca kollarından asılmış olduğundan ve kafasının duvara vurulduğundan şikâyetçi olduğunu kaydetmiştir. Düzenlenen tıbbi raporda, başvuranın sol koltukaltında bir sıyrık, sağ kolunun ön kısmında 7-8 cm uzunluğunda kahverengi büyük bir leke ve burnunun üst kısmında alnında 3 cm büyüklüğünde bir ödem saptandığı belirtilmiştir.
8. Başvuran 11 Haziran 1999 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcısı’nın ve sonrasında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bir hâkimin huzuruna çıkarılmıştır. Her iki makam huzurunda da, başvuran kendisi hakkındaki suçlamaların tümünü reddetmiş ve polis tarafından gözaltında tutulduğu esnada kötü muameleye maruz kaldığından şikâyet etmiştir. Sonrasında, başvuranın tutuklanmasına karar verilmiştir.
9. Başvuran, cezaevi doktoru tarafından 14 Haziran 1999 tarihinde muayene edilmiş ve doktor, başvuranın sağ kolunun ön kısmında 4x5 cm büyüklüğünde bir iz ve sağ köprücük kemiğinde bir şişlik bulunduğunu kaydetmiştir. Tıbbi rapora göre, başvuran kollarında ağrı olduğunu ve başının ağrıdığını ifade etmiştir.
10. Başvuran, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü’nde görevli polis memurlarını kendisine işkence etmekle suçlayarak, 18 Haziran 1999 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na söz konusu polis memurları hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran bilhassa, kollarından asılmış ve kafasına darbe almış olduğunu ifade etmiştir.
11. Fatih Cumhuriyet Savcılığı 8 Haziran 2001 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Cumhuriyet savcısı, başvuranın şüpheli olarak sorgusunun yapılmadığını ve sanık polis memurlarının işkence suçu işlemiş olduklarını gösteren herhangi bir delil bulunmadığını kaydetmiştir. Başvuran, Cumhuriyet savcısının bu kararının kendisine tebliğ edilmediğini iddia etmektedir.
12. Belirtilmemiş bir tarihte soruşturma yeniden açılmıştır. Bu doğrultuda, tutuklu bulundurulduğu cezaevinde 18 Nisan 2003 tarihinde bir Cumhuriyet savcısı tarafından başvuranın ifadesi alınmıştır. Başvuran, 1999 yılının Haziran ayına denk gelen bir tarihte İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltına alınmış olduğunu ve burada yedi ila sekiz gün boyunca kötü muameleye maruz kaldığını ifade etmiştir. Başvuran özellikle, polis memurları tarafından giysilerinin çıkarıldığını, tecavüz ile tehdit edildiğini, dövüldüğünü ve kollarından asıldığını belirtmiştir. Başvuran, polis gözaltısında tutulduğu süreyi müteakip yaklaşık bir ay boyunca kollarını kullanamadığını ifade etmiştir. Başvuran ayrıca, söz konusu polis memurlarını teşhis edebileceğini belirtmiştir.
13. Fatih Cumhuriyet Savcılığı 6 Ağustos 2003 tarihinde Fatih Asliye Ceza Mahkemesi’ne, söz konusu zamanda yürürlükte olan Ceza Kanunu’nun 245. maddesi uyarınca, iki polis memurunu (A.T. ve Z.T.) 7 ve 10 Haziran 1999 tarihleri arasında polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada başvuranı kötü muameleye maruz bırakmakla suçlayan bir iddianame sunmuştur.
14. Fatih Asliye Ceza Mahkemesi 8 Eylül 2005 tarihinde, davaya bakma yetkisinin bulunmadığını değerlendirmiştir. İlgili mahkeme, A.T. ve Z.T. aleyhindeki suçlamaların mülga Ceza Kanunu’nun 245. maddesinin anlamı dahilinde kötü muamele olarak nitelendirilemeyeceğini, daha ziyade aynı Kanun’un 243. maddesi uyarınca işkence olarak nitelenmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Söz konusu mahkeme, bu nedenle, davanın yetkili mahkemeye gönderilmesi kararını vermiştir.
15. Dava, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiş ve 22 Kasım 2005 tarihinde bu mahkeme de davaya bakma yetkisinin olmadığını değerlendirmiştir. Söz konusu mahkeme, mülga Ceza Kanunu’nun 243. maddesinin uygulanabilmesi için, kötü muamele ya da işkence fiillerinin bilgi elde etme amacıyla işlenmiş olması gerektiğini kaydetmiştir. Yerel mahkeme, başvuranın işkenceye maruz kalmış olduğundan şikâyetçi olduğunu ancak, bu işkence fiillerinin altındaki maksadın kendisinden bilgi elde edilmesi olduğu yönünde bir iddiada bulunmamış olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle, söz konusu şikâyet mülga Ceza Kanunu’nun 245. maddesinin kapsamına ve dolayısıyla Fatih Asliye Ceza Mahkemesi’nin yetki alanına girmekteydi. Sonuç olarak, mahkeme, yetki alanına ilişkin anlaşmazlığın çözüme kavuşturulması için davayı Yargıtay’a göndermiştir.
16. Yargıtay 2 Ekim 2006 tarihinde, davanın İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin yetki alanına girdiğine karar vermiştir.
17. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 6 Mart 2007 tarihinde, davaya ilişkin bir duruşma gerçekleştirmiş ve duruşma esnasında başvuran yargılamalara müdahil taraf olarak katılmıştır. Aynı duruşma sırasında, başvuran mahkeme huzurunda ifade vermiştir. Başvuran sorgusu sırasında, mahkeme salonundaki Z.T.’yi, kendisini sorguya çeken ve işkenceye maruz bırakan polis memurlarından biri olarak teşhis etmiştir. Başvuran, gözaltı sırasında iki farklı yerde tutulduğunu beyan etmiştir. Mahkeme nezdinde verdiği ifadelere göre, tutulduğu ilk yerde dövülmüş; ikinci yerde ise, ters asılma ve yaklaşık on polis memuru tarafından cinsel olarak taciz edilme de dâhil olmak üzere, çeşitli işkence biçimlerine maruz bırakılmıştır. Başvuran, giysileri çıkarılarak çıplak bırakılmış ve kız kardeşinin önünde tecavüz edilmekle tehdit edilip, üzerine biber gazı sıkılmıştır. Duruşmanın sonunda, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi mülga Ceza Kanunu’nun 243 ve 245. maddeleri uyarınca yasaklanmış suçların kovuşturulmasının zamanaşımına uğradığı (söz konusu zamanda zamanaşımı süresi yedi yıl altı aydır) gerekçesiyle sanık polis memurları aleyhindeki yargılamaların sonlandırılmasına karar vermiştir.
18. Belirtilmemiş bir tarihte, başvuran 6 Mart 2007 tarihli karara karşı temyiz yoluna başvurmuştur.
19. Yargıtay 31 Ocak 2008 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusunu reddetmiş ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını onamıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
20. Kötü muamele iddialarının kovuşturulmasına ilişkin olarak söz konusu zamanda yürürlükte olan ilgili iç hukuk ve uygulamasına ilişkin bilgilere Batı ve Diğerleri / Türkiye, no. 33097/96 ve 57834/00, §§ 96-98, ECHR 2004-IV (alıntılar) kararından erişilebilir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 3, 6 ve 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
21. Başvuran, Sözleşme’nin 3, 6 ve 13. maddelerine dayanarak, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü’nde ve sonrasında Terörle Mücadele Şubesi’nde polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye maruz bırakıldığını ve yetkililerin kendisinin kötü muamele iddialarına ilişkin olarak etkili bir soruşturma yürütmediklerini iddia etmiştir.
22. Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin yalnızca 3. maddesi bakımından incelenmesi gerektiğini değerlendirmektedir (bk. Mesut Deniz / Türkiye, no. 36716/07, § 36, 5 Kasım 2013, ve Uğur / Türkiye, no. 37308/05, §§ 77-78, 13 Ocak 2015). Sözleşme’nin 3. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
23. Türk Hükümeti, başvuranın şikâyetlerini yerel mahkemeler önünde dile getirmemiş olması nedeniyle, başvurunun iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini iddia etmiştir.
24. Başvuran, failler hakkında bir suç duyurusunda bulunmuş olduğunu ve bunun üzerine ceza yargılamalarının başlatılmış olduğunu ifade etmiştir. Başvuran ayrıca, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararına karşı Yargıtay nezdinde temyiz başvurusunda bulunduğunu ileri sürmüştür.
25. Mahkeme, Hükümet’in iddiasının aksine, başvuranın şikâyetlerini birçok kez ulusal makamların dikkatine sunmuş olduğunu gözlemlemektedir (bk. yukarıda §§ 8, 10, 12, 17 ve 18). Mahkeme, bu nedenle, Hükümet’in itirazını kabul etmemektedir.
26. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamı dâhilinde açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, başvurunun başka hiçbir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığını ve bu nedenle kabul edilebilir olarak beyan edilmesi gerektiği kanaatindedir.
B. Esas Hakkında
1. Davalı Devletin Sözleşme’nin 3. maddesinin esası bakımından sorumluluğu
27. Başvuran, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada işkenceye karşılık gelen çeşitli kötü muamele biçimlerine maruz bırakılmış olduğunu iddia etmiştir. Başvuran bilhassa, dövüldüğünü, kollarından asıldığını, tecavüzle tehdit edildiğini ve cinsel tacize maruz kaldığını ileri sürmüştür.
28. Türk Hükümeti, başvuranın kötü muamele iddialarının mesnetsiz olduğunu iddia etmiştir. Hükümet, başvuranın vücudunda tespit edilen yaraların, başvuranın polis memurlarının kendisini yakalama teşebbüslerine karşı koyması sebebiyle polis tarafından meşru olarak güç kullanılması sonucu meydana gelmiş olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet ayrıca, başvuranın vücudundaki bazı yaraları, yakalanması sonrası yerleştirildiği nezarethanede tutulan diğer kişilerin elleriyle duvara vurması ve demir parmaklıkları kırmaya teşebbüs etmeleri sonucu yaşanan bir arbede sırasında, başvuranın kendisinin meydana getirmiş olduğunu iddia etmiştir.
29. Mahkeme, kötü muamele iddialarının uygun delil unsurlarıyla desteklenmesi gerektiğini yinelemektedir (bk. özellikle, Tanrıkulu ve Diğerleir / Türkiye (k.k.), 45907/99, 22 Ekim 2002). Mahkeme bu delilleri değerlendirirken, genellikle “makul şüphenin ötesinde” delil standardını uygulamaktadır (bk. Avşar / Türkiye, no. 25657/94, § 282, AİHM 2001-VII (alıntılar)). Ancak, bu türden bir ispat, yeterli derecede güçlü, açık ve uyumlu sonuçların ya da aksi ispat edilemeyen benzer fiili karinelerin bir arada olması ile elde edilebilir (bk. Ireland / Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978 tarihli karar, § 161, Seri A no.25). Dava konusu olayların tamamen veya büyük ölçüde yalnızca ulusal makamların bilgisi dâhilinde gerçekleştiği durumlarda, gözaltında kendi kontrolleri altında tutulan kimselere ilişkin durumlarda olduğu gibi, söz konusu durumda bulunan kişilerin yaralanması halinde güçlü fiili karineler ortaya çıkacaktır. Nitekim, ispat külfetinin, yeterli ve ikna edici bir açıklamada bulunması gereken söz konusu makamlara ait olduğu söylenebilir (bk. Salman/Türkiye [BD], no. 21986/93, §100, AİHM 2000-VII).
30. Bu bağlamda, bir bireyin gözaltına alındığında sağlık durumunun iyi olduğun fakat salıverildiği sırada yaralanmış olduğunun tespiti halinde, bu yaraların nasıl meydana geldiğine dair makul bir açıklama sunulması ve mağdurun iddialarına, özellikle söz konusu iddialar tıbbi raporlarla destekleniyorsa, şüphe düşürür nitelikte delil toplanması sorumluluğu Devlete aittir ve Devletin bunu yerine getirmemesi halinde Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamına giren açık bir husus ortaya çıkacaktır (bk. Tomasi / Fransa, 27 Ağustos 1992, §§ 108-111, Seri A no. 241-A; Ribitsch / Avusturya, 4 Aralık 1995, § 34, Seri A no. 336; Aksoy / Türkiye, 18 Aralık 1996, § 62, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996-VI; ve Selmouni / Fransa [BD], no. 25803/94, § 87, AİHM 1999-V).
31. Mevcut davanın koşullarına dönüldüğünde, Mahkeme, başvuranın gözaltında tutulmaya başlandığında tıbbi bir muayeneden geçirilmemiş olduğunu gözlemlemektedir. Gözaltına alınmasından iki gün sonra, başka bir deyişle 9 Haziran 1999 tarihinde, başvuran bir doktor tarafından muayene edilmiş ve söz konusu doktor, başvuranın sol koltukaltında bir sıyrık, sağ kolunun ön kısmında 7-8 cm uzunluğunda kahverengi büyük bir leke ve burnunun üst kısmında alnında 3 cm büyüklüğünde bir ödem saptandığını kaydetmiştir (bk. yukarıda § 7). Ayrıca, başvuranın cezaevine nakledilmesi sonrasında düzenlenen 14 Haziran 1999 tarihli tıbbi rapora göre, başvuranın sağ kolunun ön kısmında 4x5 cm büyüklüğünde bir iz ve sağ köprücük kemiğinde bir şişlik bulunduğu tespit edişmiş ve kendisi kollarında ağrı olduğundan ve başının ağrıdığından şikâyet etmiştir.
32. Mahkeme, Hükümet’in ya da başvuranın söz konusu bu tıbbi raporların ya da bulguların gerçekliğine ilişkin bir anlaşmazlık içerisinde olmadıklarını kaydetmektedir. Ancak, Hükümet ve başvuran, başvuranın vücudundaki bahse konu yaraların nasıl meydana geldiğine ilişkin olarak birbirinden farklı açıklamalar ileri sürmüşlerdir. Başvuran, dövüldüğünü iddia etmiş: bilhassa, kafasından darbeler almış olduğunu ve polis memurları tarafından kollarından asıldığını ifade etmiş; Hükümet ise, bu yaraların başvuranın yakalanması esnasında polis memurlarına mukavemet göstermesi sonucu ve başvuranın tutulduğu gözaltı merkezinde yaşanan bir kargaşa sırasında meydana geldiğini iddia etmiştir.
33. Bu bağlamda, Mahkeme, Hükümet’in başvuranın yaralarının polis tarafından gözaltında tutulduğu esnada kendi eylemleri sonucu meydana geldiği yönündeki iddiasını desteklemek üzere herhangi bir belge ibraz etmemiş olduğunu kaydetmektedir. Dahası, iddia edilen güç kullanımı durumunu açıklayan bir yakalama tutanağı ya da gözaltı merkezinde yaşandığı iddia edilen kargaşaya ilişkin bir olay tutanağı düzenlenmemiştir. Mahkeme bu nedenle, başvuranın 9 ve 14 Haziran 1999 tarihli tıbbi raporlarda kaydedilen yaralarının meşru güç kullanımı sonucunda meydana geldiği hususunun ikna edici bir şekilde kanıtlandığı kanaatinde değildir (bk. Demirbaş ve Diğerleri / Türkiye, no. 50973/06, 8672/07 ve 8722/07, § 59, 9 Aralık 2008). Bunun yanı sıra, söz konusu yaraların vahameti ve niteliği dikkate alındığında, Mahkeme, bu yaraların başvuranın kendi kendisini yaralaması sonucu meydana gelmiş olması ihtimalinin düşük olduğu kanaatindedir (karşılaştırınız, Nevruz Koç / Türkiye, no. 18207/03, § 44, 12 Haziran 2007).
34. Mahkeme, başvuranın cinsel taciz ve tecavüz şikâyetlerini, soruşturma 2003 yılında yeniden açılana kadar dile getirmemiş olduğunu gözlemlemektedir. Ancak, Mahkeme, tıbbi raporlarda tespit edilmiş olan bulguların en azından başvuranın kollarından asılmış ve kafasından darbeler almış olduğu yönündeki iddiaları ile tutarlı olduğunu değerlendirmektedir. Mahkeme, somut davanın koşullarını ve Hükümet tarafından makul bir açıklama sunulmamış olduğunu dikkate alarak, bahse konu yaraların kötü muameleye maruz bırakılma sonucunda meydana geldiğine ve bu olayın sorumluluğunun Hükümete ait olduğuna kanaat getirmiştir.
35. Mahkeme, kötü muamelenin niteliği ve derecesi ile delillerden elde edilebilecek, başvuranın DHKP-C ile bağlantılı olduğu şüphesiyle ilgili olarak bilgi edinmek amacıyla kendisine kötü muamele edildiği yönündeki güçlü çıkarımları göz önünde bulundurarak, söz konusu kötü muamelenin yalnızca işkence olarak nitelendirilebilecek çok ciddi ve zalimane bir ıstırap yaşanmasına neden olduğuna karar vermiştir (bk. diğer kararlar arasında, Salman, yukarıda anılan, § 115; Aksoy, § 64, yukarıda anılan; Abdülsamet Yaman / Türkiye, no. 32446/96, § 47, 2 Kasım 2004; Koçak / Türkiye, no. 32581/96, § 48, 3 Mayıs 2007; ve Ateşoğlu / Türkiye, no. 53645/10, § 20, 20 Ocak 2015).
36. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 3. maddesinin esas bakımından ihlali söz konusudur.
2. Davalı Devletin Sözleşme’nin 3. maddesinin usulü bakımından sorumluluğu
37. Başvuran, öncelikle 8 Haziran 2001 tarihinde Cumhuriyet savcısının delil yetersizliği sebebiyle faillerin kovuşturulmasına yer olmadığına karar vermesi ve karar kendisine tebliğ edilmeksizin davanın kapatılması nedeniyle, polis memurları aleyhinde yürütülen ceza yargılamalarının etkili olmadığını ileri sürmüştür. Fatih Asliye Ceza Mahkemesi nezdindeki ceza yargılamaları 6 Ağustos 2003 tarihinde, diğer bir deyişle neredeyse iki yıl sonra başlatılmış ve gerekli titizlik gösterilmeksizin yürütülmüştür.
38. Hükümet, başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin olarak etkin bir soruşturma yürütülmüş olduğunu ileri sürmüştür. Bu bakımdan, Hükümet, başvuranın iddialarına ilişkin bir cezai soruşturma başlatıldığını ve soruşturma sonrasındaki ceza yargılamalarının gerekli titizlikle yürütülmüş olduğunu ifade etmiştir.
39. Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin, kötü muamele iddialarının “belli delillerle savunulabilir” ve “makul bir şüphe uyandıran” nitelikte olması halinde, yetkililerin bu iddialara ilişkin olarak etkili bir soruşturma yürütmesini gerektirdiğini yinelemektedir (bk. özellikle, Ay / Türkiye, no. 30951/96, §§ 59 ve 60, 22 Mart 2005). Mahkeme’nin içtihatlarında tanımlanan asgari etkililik standartları soruşturmanın bağımsız, tarafsız ve kamu denetimine tabi olması gereklerini içermektedir. Kuşkusuz ki, makul bir çabukluk ve özen gerekliliği bu bağlamda zımnidir. Kötü muamele iddialarının soruşturulması hususunda yetkililer tarafından verilecek hızlı bir yanıt, halkın hukukun üstünlüğüne uygun hareket edildiğine olan inancının sağlanması ve hukuka aykırı fiillere toleransın ya da bu fiillerin göz ardı edilmesinin engellenmesi açısından genel anlamda gerekli olarak kabul edilebilir (bk. Batı ve Diğerleri, yukarıda anılan, § 136). Resmi soruşturmanın ulusal mahkemeler önünde dava açılmasını gerektirdiği durumlarda, yargılama süreci de dâhil olmak üzere kovuşturmanın tamamı, kötü muamele yasağının gereklerini yerine getirmelidir. Her kovuşturmanın mahkûmiyet veya belirli bir ceza ile sonuçlanması gerektiğine dair mutlak bir zorunluluk olmamasına rağmen, ulusal mahkemeler hiçbir koşulda, fiziksel ve ruhsal bütünlüğe karşı yapılan vahim saldırıların cezasız kalmasına göz yummamalıdır (bk. Okkalı / Türkiye, no. 52067/99, § 65, AİHM 2006-XII (alıntılar)).
40. Mahkeme yukarıda, Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca, davalı Devletin başvuranın yaralanmasından sorumlu olduğuna karar vermiştir. Bu nedenle, etkin bir soruşturmanın yapılmış olmasının gerektiğini kaydetmiştir.
41. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın suç duyurusunda bulunmasının üzerine kötü muamele iddialarına ilişkin bir soruşturmanın başlatılmış olduğunu ancak, bu soruşturmanın kovuşturmaya yer olmadığına dair bir kararla sonlandırıldığını gözlemlemektedir. Ayrıca, dava dosyasındaki belgelerden anlaşılacağı üzere, 2003 yılında yerel makamlar soruşturmayı resen yeniden açmışlardır.
42. Ancak, Mahkeme, soruşturmada ve devamında gerçekleştirilen ceza yargılamalarında ciddi eksikliklerin söz konusu olduğunu kaydetmektedir. Yürütülen ilk soruşturma, kovuşturmaya yer olmadığına dair 8 Haziran 2001 tarihli bir kararla sonuçlanmıştır. Soruşturmanın daha sonraki bir tarihte yeniden açılmış ve başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin olarak Fatih Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde 6 Ağustos 2003 tarihinde ceza yargılamaları başlatılmış olmasına karşın, yerel mahkemenin davaya bakma yetkisinin bulunmadığına karar vermesi neredeyse iki yıl sonra olmuştur. Mahkeme ayrıca, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin 6 Mart 2006 tarihine kadar, diğer bir deyişle Yargıtay’ın kendisini yetkili mahkeme olarak tayin etmesinin yaklaşık olarak beş ay sonrasına kadar, ilk duruşmasını gerçekleştirmemiş olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme bu nedenle, ilgili ceza yargılamalarında önemli gecikmelerin söz konusu olduğuna karar vermek durumundadır. Zira ilgili yargılamalar yaklaşık olarak yedi yıl sekiz ay sürmüş ve nihayetinde zamanaşımına uğraması nedeniyle sonlandırılmıştır.
43. Mahkeme, Türkiye hakkındaki davalara ilişkin kararlarından bazılarında, adli makamların polis memurları hakkındaki kötü muamele suçuna ilişkin ceza yargılamaları sürecini hızlandırma hususunda titiz davranmamalarının, söz konusu yargılama sürecinin zamanaşımı hükümleri uyarınca zamanaşımına uğramasına yol açtığını gözlemlemiştir (bk. diğerleri arasında, Mustafa Taştan / Türkiye, no. 41824/05, §§ 50 ve 51, 26 Haziran 2012; İzci / Türkiye, no. 42606/05, § 72, 23 Temmuz 2013; ve Yerli / Türkiye, no. 59177/10, § 63, 8 Temmuz 2014). Bu kararlarda yapılmış olduğu gibi, Mahkeme bu başvuruda gereğinden fazla gecikmeler nedeniyle, ceza hukuku sisteminin özenli olmaktan oldukça uzak olduğuna ve başvuru konusuna benzer kanunsuz eylemlerin etkili şekilde önlenmesini sağlayacak caydırıcı etkiyi taşımadığına ilişkin olarak daha önce verdiği kararı değerlendirmektedir (bk. Yazıcı ve Diğerleri / Türkiye (no. 2), no. 45046/05, § 27, 23 Nisan 2013 ve orada anılan kararlar).
44. Mahkeme ayrıca, Devlet görevlileri tarafından işkence veya kötü muamele uygulanmasına ilişkin davalarda, cezai işlemlerin ve hüküm verme sürecinin zamanaşımına uğramaması ve genel af veya affın mümkün kılınmaması gerektiğini kaydetmiştir (bk. Mocanu ve Diğerleri / Romanya [BD], no. 10865/09, 45886/07 ve 32431/08, § 326, AİHM 2014 (alıntılar); ayrıca bk. Abdülsamet Yaman, yukarıda anılan, § 55).
45. Dahası, dava dosyasında sanık polis memurlarının haklarında soruşturma yürütüldüğü sırada görevden uzaklaştırılmış olduklarını gösteren herhangi bir belge bulunmamaktadır. Bu noktada, Mahkeme, hakkında soruşturma yürütülen bir Devlet görevlisinin, hukuka aykırı fillere toleransın ya da bu fiillerin göz ardı edilmesinin engellenmesi amacıyla görevden uzaklaştırılmasının önemine vurgu yapmaktadır (adı geçen yerde).
46. Dolayısıyla, Mahkeme yukarıda bahsi geçen eksiklikleri ve bilhassa yargılamaların yürütülmesinde yaşanan önemli gecikmeleri göz önünde bulundurarak, şiddet içerikli eylemlerin faillerinin, mevcut delillere rağmen fiili bir muafiyetten faydalanmış olduklarını kaydetmektedir (bk. Uğur, yukarıda anılan, § 105). Mahkeme, bu nedenle, soruşturmanın ve devamında gerçekleştirilen ceza yargılamalarının yetersiz olduğunu ve dolayısıyla, Devletin Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki usuli yükümlülüklerinin ihlal edilmiş olduğunu değerlendirmektedir.
47. Bu nedenle, Sözleşme’nin 3. maddesinin usuli bakımdan ihlali söz konusudur.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
48. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
49. Başvuran, 100,000 avro (EUR) manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
50. Hükümet, başvuran tarafından talep edilen meblağın çok yüksek olduğunu belirtmiştir.
51. Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında tespit edilen ihlaller göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, başvuranın acı ve sıkıntıya maruz kaldığına ve ihlal tespit edilmesinin bu durumun tazmini için kendi başına yeterli olmayacağına karar vermiştir. Mahkeme bu nedenle, başvurana manevi tazminat olarak 45.000 avro ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Giderler
52. Başvuran ayrıca, yerel mahkemeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde gerçekleşen masraf ve giderler için 5.190 avro talep etmiştir. Başvuran bu taleplerini desteklemek için, başvuranın hukuki danışmanlık hizmetleri ve Mahkeme önünde kendisini temsil etmesi için avukatına saat başına 200 Türk lirası (TL, talepte bulunulduğu tarihte yaklaşık 89 avroya karşılık gelmekteydi) ödemesi gerektiğini gösterir bir avukatlık ücreti mukavelesini Mahkeme’ye ibraz etmiştir. Başvuran ayrıca, avukatının hem Türkiye’de hem de Mahkeme önünde kendisini temsil etmek için dava üzerine harcadığı zamanı gösteren bir dökümü Mahkeme’ye sunmuştur. Söz konusu belgeye göre, başvuranın avukatı saati 200 TL ile ücretlendirilmek üzere, ulusal mahkemeler önündeki yargılamalar sırasında toplam yirmi altı saat, Mahkeme önündeki yargılamalar sırasında ise otuz saat zaman harcamıştır. Başvuran ayrıca, tercüme, posta ve fotokopi masraflarına karşılık 213 avro talep etmiştir. Bu bağlamda, başvuran bir masraf tablosu ibraz etmiştir.
53. Hükümet, başvuran tarafından talep edilen meblağların çok yüksek ve temelden yoksun olduğunu belirtmiştir.
54. Mahkeme’nin içtihatlarına göre, bir başvuranın yapılan masraf ve giderlerin geri ödemesini alabilmesi için, söz konusu masraf ve harcamaların fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunun belgelenmesi ve makul miktarda olması gerekmektedir. Mahkeme öncelikle, masrafların gerçekleştiğini kanıtlamak üzere herhangi bir faturanın ibraz edilmemiş olduğunu kaydetmektedir. Mahkeme bu nedenle bu talepleri reddetmektedir. Mahkeme, avukatlık ücretine ilişkin olarak ise, başvuranın yerel mahkemeler ve AİHM önündeki yargılamalar sırasında verdiği elli altı saatlik yasal hizmet karşılığında avukatına ödenmesini talep ettiği meblağın makul olarak değerlendirilebileceği kanaatindedir. Dolayısıyla Mahkeme, elindeki belgeler ve yukarıda bahsedilen ölçütler göz önüne alındığında, masraf ve giderler karşılığında başvurana 4.900 avro ödenmesinin makul olduğu görüşündedir.
C. Gecikme Faizi
55. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğunu değerlendirmiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
1. Oybirliğiyle, başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edilmiş olduğuna;
3. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edilmiş olduğuna;
4. (a) bire karşı altı oyla, davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere manevi tazminat olarak, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi hariç tutulmak üzere 45.000 avro (kırk beşbin avro) ödenmesine;
(b) oybirliğiyle, davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere masraf ve giderler karşılığında, başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç tutulmak üzere 4.900 avro (dörtbindokuzyüz avro) ödenmesine;
(c) oybirliğiyle, yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda belirtilen miktarlara basit faiz uygulanmasına;
5. Oybirliğiyle, başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi gereğince 20 Ekim 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithPaul Lemmens
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, Yargıç Kjølbro’nun ayrık görüşü işbu kararın ekinde sunulmuştur.
P.L.
S.H.N.
YARGIÇ KJØLBRO’NUN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ
1. Meslektaşlarım gibi ben de, başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu esnada kötü muameleye maruz kaldığının ve Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğinin ispat edilmiş olduğu görüşündeyim. Ancak, benim kanaatime göre, bahse konu kötü muamele işkence olarak değil, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele olarak nitelendirilmelidir. Bu nedenle, başvurana manevi tazminat olarak 45.000 avro ödenmesi kararına (4(a) hüküm fıkrası) karşı aleyhte oy kullandım. Benim görüşüme göre, başvurana manevi zararlar karşılığında 20.000 avro tazminat ödenmesine karar verilmeliydi.
2. İşkence, Sözleşme’nin 3. maddesiyle yasaklanan kötü muamele türlerinin en ağır olanıdır ve Mahkeme’nin Sözleşme’nin 3. maddesinin esas bakımından ihlalinin söz konusu olduğuna karar vermesi için bu hususun makul şüphenin ötesinde ispatlanmış olması gerekmektedir.
3. Hükümet’in başvuranın gözaltında tutulduğu esnada yaralanmasına ilişkin makul bir açıklama sunamamış olduğu ve sonuç olarak Sözleşme’nin 3. maddesi ihlal edildiği hususlarında meslektaşlarımla aynı görüşü paylaşmaktayım. Ancak, delillerin maruz kalınan kötü muamelenin işkenceye karşılık geldiğini makul şüphenin ötesinde ispatlama konusunda yetersiz olduğu kanaatindeyim.
4. Başvuran, yakalanmasının iki gün sonrasında bir doktor tarafından muayene edildiğinde, ilgili doktor, başvuranın “sol koltukaltında bir sıyrık, sağ kolunun ön kısmında 7-8 cm uzunluğunda kahverengi büyük bir leke ve burnunun üst kısmında alnında 3 cm büyüklüğünde bir ödem saptandığını” ve başvuranın “yaklaşık on dakika boyunca kollarından asılmış olduğundan ve kafasının duvara vurulduğundan” şikâyetçi olduğunu kaydetmiştir (bk. yukarıda § 7). Ayrıca, başvuran, yakalanmasının ardından bir hafta sonra bir cezaevi doktoru tarafından muayene edildiğinde, ilgili doktor, başvuranın “sağ kolunun ön kısmında 4x5 cm büyüklüğünde bir iz ve sağ köprücük kemiğinde bir şişlik bulunduğunu” ve başvuranın “kollarında ağrı olduğunu ve başının ağrıdığını” ifade ettiğini kaydetmiştir (bk. yukarıda § 9).
5. Başvuranın kötü muameleye maruz bırakılırken “yaklaşık on dakika boyunca kollarından asılmış olduğu” yönündeki iddiasının dava dosyasındaki tıbbi bilgilerle yeterince desteklemediği görüşündeyim. Başvuranın on dakika boyunca kollarından asılmış olduğu iddiasıyla tutarlı izlerin söz konusu olduğuna dair herhangi husustan söz edilmemiştir ve ulusal makamlarca yürütülen soruşturma, bu konuda başvuranın iddialarını desteklememektedir. Bu sebeple, “tıbbi raporlarda tespit edilmiş olan bulguların en azından başvuranın kafasından darbeler alırken kollarından asılmış olduğu yönündeki iddiaları ile tutarlı olduğunu” değerlendiren meslektaşlarıma katılmıyorum (bk. yukarıda § 34).
6. Dahası, dosyada, söz konusu kötü muamelenin yasadışı bir örgüt “ile bağlantılı olduğu şüphesiyle ilgili olarak bilgi edinmek amacıyla uygulandığı” çıkarımında bulunulması için temel teşkil edilebilecek herhangi bir unsur bulamamaktayım (bk. yukarıda § 35). Açık olarak, bu beyana ilişkin yeterli bir somut temel bulunmamaktadır. Davaya ilişkin olayların Mahkeme’ye ibraz edilmiş olduğu üzere, Mahkeme, başvuranın 7 Haziran 1999 tarihinde yakalanması sonrasında ve 9 Haziran 1999 tarihinde tıbbi muayeneden geçirilmesi öncesinde sorgulanmış olup olmadığını kesin olarak bilmemektedir. Başvuran sorgulanmış olsa dahi, bu durum davaya ilişkin olaylardan açıkça anlaşılamamaktadır (bk. yukarıda §§ 6 ve 7). Bu nedenle, söz konusu kötü muamelenin başvurandan “bilgi elde etmek” amacıyla uygulandığının söylenebilmesi için yeterli bir dayanak mevcut değildir.
7. Başvuranın kötü muameleye maruz kaldığı sırada on dakika boyunca kollarından asıldığının ya da kendisinden bilgi elde etmek amacıyla kötü muameleye maruz kaldığının ispat edilmemiş olduğunu düşünmem sebebiyle, başvuranın bir işkence mağduru olduğunun makul şüphenin ötesinde ispatlandığı kanaatinde değilim. Ancak, daha önce de belirttiğim üzere, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edilmiş olduğu hususunda meslektaşlarımda aynı görüşü paylaşmaktayım.
Full & Egal Universal Law Academy