AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
AKARSUBAŞI / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 70396/11)
KARAR
STRAZBURG
21 Temmuz 2015
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Akarsubaşı / Türkiye davasında,
Başkan,
András Sajó,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Egidijus Kūris,
Jon Fridrik Kjølbro,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü, Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 23 Haziran 2015 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (70396/11 No.’lu) davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Mehmet Akarsubaşı’nın (“başvuran”) 24 Ekim 2011 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır. Başvuran, Adana Barosu’na bağlı Avukat S. Aracı tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Başvuran, Sözleşme’nin 6, 10, 11 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedir. Başvuru, 10 Ocak 2012 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI Başvuran, 1967 doğumlu olup Adana’da ikamet etmektedir. 26 Kasım 2009 tarihli Valilik kararında, Adana’da basın açıklamalarının yapılabileceği kamuya açık yerler ve şartlar belirtilmiştir. Devlet memuru olan başvuran, KESK’e (“Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu”) bağlı Eğitim-Sen Sendikası’nın (“Eğitim ve Bilim Emekçiler Sendikası”) yerel şube üyesidir. Başvuran, 13 Ekim 2010 tarihinde, Adana Adliyesi önünde Eğitim-Sen tarafından düzenlenen gösteriye katılmıştır. Burada bir basın açıklaması okunmuş ve göstericiler, söz konusu basın açıklaması çerçevesinde, kendi kurumlarında kreş yapılmasını talep etmişlerdir. Başvuranın ifadelerine göre, basın açıklaması, olaysız ve barışçıl biçimde gerçekleştirilmiştir. Adana Emniyet Müdürlüğü tarafından 13 Ekim 2010 tarihinde düzenlenen tutanakta, KESK’in Adana Şubesi’ne üye olan kırk beş kişinin Adliye Sarayı’nın giriş merdivenlerinin önünde toplandığı belirtilmektedir. Emniyet Müdürü, başvuranı, 26 Kasım 2009 tarihli Valilik kararını ihlal edecek şekilde, Adliye Sarayı’nın giriş merdivenleri önünde yapılan bu basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle, 8 Kasım 2010 tarihinde, 5326 sayılı Kanun’un 32. maddesine dayanarak, 143 Türk lirası (TRY) para cezasıyla cezalandırmıştır. Başvuran, 1 Aralık 2010 tarihinde, Adana Asliye Ceza Mahkemesi tarafından hükmedilen para cezasına itiraz etmiştir. 15 Mayıs 2011 tarihli kararla, Adana Asliye Ceza Mahkemesi, duruşma yapmaksızın ve söz konusu para cezasının yasal bir dayanağının bulunduğu sonucuna vardıktan sonra, başvuran hakkında verilen para cezasını onaylamıştır.
Bu karar, kesin nitelik taşımaktadır. 6 Aralık 2006 tarihinde değişikliğe uğrayan, 5326 sayılı Kanun’un 28. maddesinin 10. fıkrasına göre, 3.000 TRY’nin altındaki para cezalarının temyizi kabil değildir: Asliye Ceza Mahkemesi, ilk ve son yetkili mercii olarak karar vermektedir. Belirtilmeyen bir tarihte, başvuran, 143 TRY tutarındaki para cezasını ödemiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
A. Anayasa Madde 25:
“Herkes düşünce, vicdan ve kanaat hürriyetine sahiptir.
Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce, vicdan ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” Madde 26:
“Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.
Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.
(...)
Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümlere, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.”
Madde 34:
“Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.”
B. 2991 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu Bu kanunun 3. maddesinde, yine bu kanun hükümlerine göre, silahsız ve saldırısız olarak toplantı veya gösteri yürüyüşü düzenlenmesinin önceden izin alınmasını gerektirmediği belirtilmektedir. Bu kanunun 6. maddesi, vali ya da kaymakama, toplantıya ya da gösteriye katılanların izlemesi gereken yolu ve yeri düzenleme yetkisini vermektedir. 10. madde, vali ya da kaymakamın, gösteriden en az kırk sekiz saat önce bilgilendirilmesi gerektiğini öngörmektedir. Yazılı bildirim, özellikle, gösterinin amacı, yeri, günü, başlayış ve bitiş saatlerini içermektedir. 22. maddede, karayolları ile otoyollarda, kamuya açık parklarda, ibadethanelerde, kamu hizmeti görülen bina ve tesislerde ve bunların eklentilerinde gösteri yapılmasının yasak olduğu belirtilmektedir. Aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir kilometreden daha yakın bir mesafede gösteri yapmak yasaktır. Göstericiler, insanların ve ulaşım araçlarının rahatça gidiş-gelişlerini sağlamak amacıyla vali ya da kaymakam tarafından alınan tedbirlere uymak zorundadırlar. 23. madde uyarınca, toplantı ve gösteriler sırasında, ateşli silahlar -ruhsatlı silahlar olsa bile - veya patlayıcı maddeler taşıyanlar cezalandırılmaktadır. 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 24. maddesi uyarınca (Kop/Türkiye, No. 12728/05, § 15, 20 Ekim 2009):
“Kanuna uygun olarak başlayan bir toplantı veya gösteri yürüyüşü, (...) Kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşü haline dönüşürse:
(...)
b) Mahallin en büyük mülki amiri, (...) mahallin güvenlik amirlerini veya bunlardan birini görevlendirerek olay yerine gönderir.
Bu amir, topluluğa Kanuna uyularak dağılmalarını, dağılmazlarsa zor kullanılacağını ihtar eder. Topluluk dağılmazsa zor kullanılarak dağıtılır. (...)
(...) güvenlik kuvvetlerine karşı fiili saldırı veya mukavemet veya korudukları yerlere ve kişilere karşı fiili saldırı hali mevcutsa, ihtara gerek olmaksızın zor kullanılır.
(...)
Toplantı veya gösteri yürüyüşlerinin Kanuna aykırı olarak başlaması hallerinde; güvenlik kuvvetleri mensupları, (...) gerekli tedbirleri alır ve olaya müdahale eden güvenlik kuvvetleri amiri, topluluğa dağılmaları, aksi halde zor kullanılarak dağıtılacakları ihtarında bulunur ve topluluk dağılmazsa zor kullanılarak dağıtılır.”
C. 5326 sayılı Kabahatler Kanunu 28. maddenin 4. fıkrası özellikle, mahkemenin cevap dilekçesinin bir örneğini davalı tarafa tebliğ ettiği; duruşmanın resen ya da davalı tarafın talebi üzerine, belirlenen gün ve saatte yapılabileceği belirtilmektedir. 32. maddenin 1. fıkrası, emre aykırı bir davranış sergileyen herkese yüz kırk üç Türk lirası para cezası verilebileceği belirtilmektedir. 28. maddenin 10. fıkrasında, 3.000 TRY’nin altındaki para cezalarının temyizinin kabil olmayacağı ifade edilmektedir.
D. Adana Valiliği’nin 26 Kasım 2009 tarihli kararı
26 Kasım 2009 tarihli Valilik kararında, Adana’da, araçların gidiş-gelişlerini aksatmaksızın, çevreye zarar vermeksizin, günlük hayatın olağan akışını durdurmaksızın veya şiddete çağırmaksızın, basın açıklamalarının yapılabileceği ve imzaların toplanabileceği yerler belirtilmektedir. Bu yerlerden biri İnönü Parkı’dır. Ardından, söz konusu kararda, basın açıklamalarının yapılamayacağı veya imzaların toplanamayacağı yerlere ilişkin çok sayıda kategori yer almaktadır. Bu kategorilerden biri, askeri, adli ve güvenlik binalarından oluşmaktadır.
E. Somut olaya ilişkin diğer kanunlar İçişleri Bakanlığı’nın 2004/100 sayılı Genelgesi ve 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’nun somut olaya ilişkin hükümleri, Yılmaz Yıldız ve diğerleri/Türkiye, No. 4524/06, 14 Ekim 2014 kararının 18 ila 20. paragraflarında yer almaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, üyesi olduğu sendika tarafından yapılan basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle hakkında verilen para cezası sebebiyle ifade ve dernek kurma özgürlüğü haklarının ihlal edildiğini iddia etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddelerini ileri sürmektedir.
Mahkeme, başvuranın, ilgili Valilik kararı ile yasaklanan bir yerde basın açıklamasının okunmasına katıldığı gerekçesiyle para cezası aldığını tespit etmektedir (yukarıda 26. paragraf). Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranın şikâyetinin yalnızca Sözleşme’nin 11. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanısındadır. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.
2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarda anılan hakların kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir.” Hükümet, başvuranın iddiasını kabul etmemektedir.
Kabul edilebilirlik hakkında
Mahkeme, mevcut şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını saptamaktadır. Mahkeme, diğer yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla bu şikâyetin kabul edilebilir olduğunu belirtmek gerekmektedir.
Esas hakkında
Tarafların iddiası
Başvuran, herhangi bir görüş sunmamıştır. Hükümet, Oya Ataman/Türkiye (No. 74552/01, AİHM 2006‑XIII) davasına atıfta bulunarak, kamu düzeninin sağlanması ve bu hakkın barışçıl biçimde kullanılması amacıyla gösteri yapma hakkıyla ilgili olarak geliştirilen düzenlemenin müdahale oluşturmadığını ifade etmektedir. Hükümet, gösteri yapma hakkının Anayasa’nın 34. maddesi ile tanındığını ve 2911 sayılı Kanun ile düzenlendiğini belirtmektedir. Bu bağlamda, Hükümet, yukarıda geçen 14 ila 27. paragraflarda belirtilen, iç hukuktaki farklı hükümlere atıfta bulunmaktadır. Hükümet, Adana Valiliği Genelgesi’nin, kamu düzeninin, sağlık ve ahlakın korunmasını, gösteriye katılanların can güvenliği ile başkalarının temel hak ve özgürlüklerinin korunmasını amaçladığını ileri sürmektedir.
Hükümet, 5326 sayılı Kanun’un 32. maddesi uyarınca, Valilik genelgesi ile öngörülen yerlerin dışındaki yerlerde yapılan gösterilerin adli ya da idari cezalara tabi olabileceğini belirtmektedir.
Hükümet, bu genelgenin esas amacının, gösterinin yapılacağı yerde göstericilerin can güvenliği için gösteri yerinin güvenliğini sağlamak amacıyla gerekli tedbirlerin alınmasından ibaret olduğunu vurgulamaktadır.
Hükümet, genelgenin, aynı zamanda, göstericilerin, başkalarının hak ve özgürlüklerine müdahale etmeksizin ve trafiği ya da günlük hayatın akışını engellemeksizin kendi fikirlerini ifade edebilmelerini sağlamayı ve şiddete başvurulmasını önlemeyi amaçladığını belirtmektedir. Hükümet, başvuranın, Adliye Sarayı’nın sağında bulunan İnönü Parkı’nda gösteri yapabileceğini, Adana Valiliği Genelgesi uyarınca, bu parkta gösteri yapmasına kesin olarak izin verildiğini ve bu durumda, herhangi bir para cezası almayacağını ifade etmektedir.
Hükümet, bu gösteri için herhangi bir izin talebinde bulunulmadığından, muhtemel her türlü olayı önlemek amacıyla gereken güvenlik tedbirlerinin alınmasının mümkün olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, başvuran ve diğer göstericilerin söz konusu genelgeye riayet etmemeleri ve yasaklanan bir yerde toplantı yapmaları sebebiyle, idari para cezasının başvuran tarafından işlenen suçla orantılı olduğu kanaatindedir. Başvuran ve diğer göstericiler, aynı zamanda, halkın Adalet Sarayı’na giriş-çıkışlarını engellemişlerdir. Hükümet, 6 Kasım 2009 ve 31 Ocak 2012 tarihleri arasında yapılan 1.540 adet basın açıklamasına ilişkin rakamlar da vermektedir: Hükümet, toplam olarak, 141.225 kişinin bu toplantılara katıldığını ve gidiş-gelişi engelleme ya da günlük hayatın akışını ve kamu düzenini bozma sebebiyle yalnızca 38 adet para cezasının verildiğini belirtmektedir. Hükümet, bu rakamlarla ilgili olan şehirlerin isimlerini belirtmemektedir.
Mahkeme’nin değerlendirmesi Öncelikle, Mahkeme, tarafların başvuranın toplantı özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik yapılan müdahalenin varlığına itiraz etmediklerini saptamaktadır. Mahkeme, bu müdahalenin 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 32. maddesine dayandığını kaydetmektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası anlamında kanunun öngörülebilirliği konusunda ciddi şüphelerin ortaya çıktığı kanısındadır (bk. aynı anlamda, Yılmaz Yıldız ve diğerleri/Türkiye, No. 4524/06, § 39, 14 Ekim 2014). Ancak, Mahkeme, müdahalenin gerekliliği konusunda vardığı sonucu dikkate alarak (aşağıda 47. paragraf), bu sorunu daha ayrıntılı şekilde incelemesinin gerekmediği kanaatine varmaktadır. Diğer yandan, söz konusu müdahale, en azından Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen meşru amaçlardan birini, yani düzenin korunmasını hedeflemekteydi (Özbent ve diğerleri/Türkiye, No. 56395/08 ve 58241/08, § 39, 9 Haziran 2015).
(a) İlgili genel ilkeler İhtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı hususu hakkında, Mahkeme, öncelikle 11. maddeye ilişkin içtihadından ileri gelen temel ilkelere atıfta bulunmaktadır (Plattform “Ärzte für das Leben”/Avusturya, 21 Haziran 1988, § 32, A serisi No. 139, Piermont/Fransa, 27 Nisan 1995, §§ 76-77, A serisi No. 314, Stankov ve İlinden Birleşik Makedon Örgütü/Bulgaristan, No. 29221/95 ve 29225/95, §§ 77-78, AİHM 2001‑IX, Djavit An/Türkiye, No. 20652/92, §§ 56-57, AİHM 2003‑III, Güneri ve diğerleri/Türkiye, No. 42853/98, 43609/98 ve 44291/98, § 76, 12 Temmuz 2005, Makhmoudov/Rusya, No. 35082/04, §§ 63-65, 26 Temmuz 2007, Schwabe ve M.G./Almanya, No. 8080/08 ve 8577/08, §§ 110-113, AİHM 2011 (alıntılar), Özalp Ulusoy/Türkiye, No. 9049/06, § 72, 4 Haziran 2013, ve Taranenko/Rusya, No. 19554/05, § 66, 15 Mayıs 2014). Mahkeme ardından, devletlerin yalnızca barışçıl toplantı hakkını korumakla değil, aynı zamanda bu hakka, yasaya aykırı nitelikte dolaylı sınırlamalar getirmekten kaçınmakla da yükümlü oldukları konusunda herhangi bir şüphenin bulunmadığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, öte yandan, 11. maddenin, esasen, bireyi, korunan haklarını kullanmasına yönelik olarak kamu makamlarının her türlü keyfi müdahalesine karşı korumayı hedeflese bile, bu hakların etkin kullanımını sağlamak amacıyla pozitif yükümlükler de doğurabileceğini yeniden belirtmektedir (Yukarıda anılan, Djavit An, § 57). Mahkeme, bu ilkelerin aynı zamanda kamuya açık yerlerde düzenlenen gösteri ve yürüyüşler açısından uygulanabilir olduğunu hatırlatmaktadır (Yukarıda anılan, Djavit An, § 56). Ancak, bir Yüksek Sözleşmeci Tarafın, toplantıların düzenlenmesini önceden izin alma şartına bağlaması ve derneklerin faaliyetlerini kamu düzeni ve milli güvenlik gerekçesiyle kurallara bağlaması, 11. maddenin ruhuna aykırı değildir (Karatepe ve diğerleri/Türkiye, No. 33112/04, 36110/04, 40190/04, 41469/04 ve 41471/04, § 46, 7 Nisan 2009, ve Çelik/Türkiye (No. 3), No. 36487/07, § 90, 15 Kasım 2012). Kamuya açık bir yerde yapılan her türlü gösteri, günlük hayatın akışında belli bir karışıklığa sebep olabilecek ve düşmanca tepkilere yol açabilecek nitelikte olsa bile, bu durum, tek başına, toplantı özgürlüğünün ihlal edilmesini haklı göstermemektedir (Bukta ve diğerleri/Macaristan, No. 25691/04, § 37, AİHM 2007‑III, Achouguian/Ermenistan, No. 33268/03, § 90, 17 Temmuz 2008, Berladir ve diğerleri/Rusya, No. 34202/06, §§ 38-43, 10 Temmuz 2012, ve Disk ve Kesk/Türkiye, No. 38676/08, § 29, 27 Kasım 2012).
(b) Anılan ilkelerin mevcut davaya uygulanması Mahkeme, dosyaya sunulan unsurlardan, gösteri günü, başvuranın da aralarında bulunduğu kırk beş kişiden oluşan bir grubun, Hükümet tarafından verilen bilgilere göre, kamuya açık bir parkın uzağında bulunmayan Adana Adliyesi önünde toplandığının anlaşıldığını tespit etmektedir. Bu gösteri, devlet memuru olarak düşüncelerini ifade eden göstericilerin kamu kurumunda bir kreş yapılmasını talep etmelerini amaçlamaktaydı. Mahkeme, gösterinin barışçıl biçimde gerçekleştirildiğini saptamaktadır. Basın açıklaması, görünüşe göre, birkaç dakika içinde okunmuştur. Dosyadaki unsurlardan ve tarafların görüşlerinden, bu açıklamanın okunmasının ardından, gösterici grubunun kamu düzenini bozmaksızın ve hatta tehdit etmeksizin sakin bir şekilde dağıldıkları anlaşılmaktadır. Adalet Sarayı’na giren ya da çıkan insanlara ya da memurlara yönelik herhangi bir şiddet eylemi söz konusu olmamıştır. Gösterici grubunun herhangi bir üyesi tarafından ateşli silah ya da benzer eşyalar kullanılmamış ya da kamu malına zarar verilmemiştir. İdari makamları ya da polisi, Adalet Sarayı’nda ya da çevresinde kamu düzeninin korunması için müdahale etmeye zorlayabilecek nitelikte ve gidiş-geliş konusunda bile herhangi bir taşkınlık yaşanmamıştır. Mahkeme, bu bağlamda, iç hukukta, özellikle, 2991 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nda, bir gösterinin silahsız ve şiddetsiz yapılması koşuluyla önceden izin alınmaksızın düzenlenebileceğinin belirtildiğini tespit etmektedir (yukarıda 18. paragraf). Somut olayda olduğu gibi, göstericiler tarafından herhangi bir şiddet uygulanmadığında, Sözleşme’nin 11. maddesi ile güvence altına alınan toplantı özgürlüğünün içeriğinden yoksun bırakılmaması amacıyla, kamu makamlarının barışçıl toplantılara karşı belli bir oranda tolerans göstermeleri önem arz etmektedir. Dolayısıyla, bu değerlendirmeler ışığında, Mahkeme, yerel makamların, somut olayda olduğu gibi, barışçıl biçimde yapılan bir gösteriye karşılık vermeleri gerektiğinde, çatışan farklı menfaatler, yani başvuranın barışçıl şekilde gösteri yapma hakkı ile yerel makamların kamu düzenini koruma hakkı arasındaki dengeyi sağlamakla yükümlü oldukları kanısına varmaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme, yerel mahkemenin, başvuranı, ihtilaf konusu Valilik kararına uygun olmayacak şekilde düzenlenen basın açıklamasına katıldığı gerekçesiyle para cezasına mahkûm ettiğini tespit etmektedir. Başvuranın gösteri yapma özgürlüğü hakkına ilişkin sorunu inceleyen yerel mahkeme, söz konusu farklı menfaatler, yani bir yandan, başvuranın barışçıl gösteri yapma hakkını kullanması ile diğer yandan, kamu düzeninin korunması arasındaki dengeyi sağlamamıştır. Yerel mahkeme, ihtilaf konusu Valilik kararının içeriği hakkında herhangi bir karar vermemiştir. Aslında, somut olayda olduğu gibi, barışçıl bir şekilde gerçekleştirilen bir gösteri söz konusu olduğunda bile, Valilik kararı, basın açıklamasının, araçların gidiş-gelişinde herhangi bir aksamaya ya da günlük yaşamın olağan akışının durmasına sebep olmamasını gerektirmektedir. Bu durumda, başvuranın da aralarında bulunduğu göstericiler, devlet memuru olarak kurumlarında bir kreş yapılması imkânına toplumun ve yetkililerin dikkatini çekmek istemişlerdir. Oysa yerel mahkemenin başvuranın gösteri yapma hakkına yönelik yapılan müdahalenin orantılılığı hakkında bir karar vermesi, ilgili tarafların lehine olmuştur. Böylelikle yerel mahkeme, bu gösterinin barışçıl amacını ve gösterinin yapılma biçimini dikkate almaksızın başvuranı para cezası ile cezalandırmıştır. Yerel mahkeme, bu gösterinin, devlet memuru olarak çalıştığı kamu kurumunda bir kreş yapılmasını savunan bir sendikanın üyesi olarak başvuran tarafından meşru bir menfaatin savunulması çerçevesinde gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini de incelemeye çalışmamıştır (Yukarıda anılan, Yılmaz Yıldız ve diğerleri § 47). Mahkeme, kendisine ihtilaf konusu müdahalenin varsayılan meşru amacıyla orantılı olduğunu değerlendirme imkânı verecek nitelikte uygun ya da yeterli herhangi bir gerekçenin bulunmadığı kanısındadır. Aksine Mahkeme, başvurana yalnızca basın açıklamasının okunması gereken bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle para cezası verilmesinin, bir sendikaya üye olan herkesi, cezalandırılma korkusuyla, Sözleşme’nin 11. maddesi ile güvence altına alınan gösteri yapma hakkını kullanmaktan caydırabilecek nitelikte olması sebebiyle, yetkililer tarafından gösterilen orantısız bir tepkiyi teşkil ettiğini saptamaktadır. Mahkeme, barışçıl bir toplantı düzenleme ve bu toplantıya katılma özgürlüğüne, sendika üyesi olan ve bu vesileyle cezalandırılabilir bir eylemde bulunmayan bir kişi açısından herhangi bir sınırlama getirilmesi kabul edilemeyeceğinden, söz konusu özgürlüğün büyük bir önem taşıdığı kanaatine varmaktadır (Ezelin/Fransa, 26 Nisan 1991, § 53, A serisi No. 202, Urcan ve diğerleri/Türkiye, No. 23018/04, 23034/04, 23042/04, 23071/04, 23073/04, 23081/04, 23086/04, 23091/04, 23094/04, 23444/04 ve 23676/04, § 34, 17 Temmuz 2008, ve Gün ve diğerleri/Türkiye, No. 8029/07, § 83, 18 Haziran 2013 ve burada belirtilen atıflar). Dolayısıyla, bu değerlendirmeler ışığında, Mahkeme, 5326 sayılı Kanun’un 32. maddesinin imkân verdiği müdahalenin, Sözleşme’nin 11. maddesi anlamında “demokratik bir toplumda gerekli” olarak görülemeyeceği sonucuna varmaktadır. Aslında Mahkeme, bir yandan, kamu düzeninin korunmasını gerektiren genel menfaat ile diğer yandan, başvuranın gösteri yapma özgürlüğü arasında adil bir dengenin kurulmadığını tespit etmektedir. Başvuranın para cezasına mahkûm edilmesinin, makul olarak, “zorlayıcı bir sosyal gereksinime” karşılık geldiği şeklinde bir değerlendirme yapılamayacaktır. Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varılmaktadır.
SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİYLE BİRLİKTE 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, Sözleşme’nin 10. ve 11. maddeleri bağlamındaki şikâyetini ileri sürmek için herhangi bir iç hukuk yolunun bulunmamasından şikâyetçidir. Başvuran, Sözleşme’nin 13. maddesini ileri sürmektedir. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“(...) Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin yerine getirilmesi için çalışan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir.” Hükümet, herhangi bir görüş bildirmemektedir. Başvuran da herhangi bir görüş sunmamıştır. Mahkeme, başvuranın, Adana Asliye Ceza Mahkemesi tarafından hakkında hükmedilen para cezasına itiraz ettiğini ve söz konusu mahkemenin, ilk ve son yetkili mercii olarak bu para cezasını onayladığını tespit etmektedir. Başvuran, böylelikle etkin bir iç hukuk yolunu kullanmıştır ve yetkili mahkeme, başvuranın şikâyeti hakkında bir karar vermiştir. Mevcut şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, Adana Asliye Ceza Mahkemesi’nin duruşma yapmaksızın karar vermesi sebebiyle, davasının hakkaniyete uygun olarak görülmediğini iddia ederek, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir. Söz konusu maddenin ilgili kısmı aşağıda yer almaktadır:
“1. Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından, (...) hakkaniyete uygun ve kamuya açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.” Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir. Hükümet özellikle, bu bağlamda, bir duruşmanın resen ya da davalı tarafın talebi üzerine yapılabileceğini belirten, 5236 sayılı Kanun’un 28. maddesinin 4. fıkrasına atıfta bulunmaktadır. Hükümet, başvuranın, yürürlükte olan kanuna göre, Adana Asliye Ceza Mahkemesi huzurunda kamuya açık bir duruşma yapılması hakkından yararlanmasını engelleyecek nitelikte herhangi bir unsur bulunmamasına rağmen bu hakkından vazgeçtiğini belirtmektedir. Dolayısıyla Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediği kanaatindedir. Başvuran bu itirazlara cevap vermemiştir. Mahkeme, somut olayda, başvuranın yalnızca Adana Asliye Ceza Mahkemesi’nin duruşma yapılmaksızın karar vermesinden şikâyet ettiğini saptamaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme, duruşmaların aleniliğinin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen temel ilkeyi oluşturduğunu hatırlatmaktadır. Söz konusu alenilik, kamu denetimine tabi tutulamayan gizli bir yargılamaya karşı yargılanabilir kişileri korumaktadır ve yüksek mahkemeler ile diğer mahkemelere duyulan güvenin korunmasına katkı sağlayacak araçlardan birini de teşkil etmektedir. Adalet yönetiminde sağladığı şeffaflık ile, alenilik, Sözleşme anlamında her türlü demokratik toplumun ilkeleri arasında sayılan adil yargılanma güvencesine ilişkin Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının amacına ulaşmaya yardım etmektedir (bk. diğer kararlar arasında, Martinie/Fransa [BD], No. 58675/00, § 39, AİHM 2006‑VI, ve Mehmet Emin Şimşek/Türkiye, No. 5488/05, § 28, 28 Şubat 2012). Bununla birlikte, 6. maddenin 1. fıkrasının ruhu ya da lafzı, kişinin duruşmaların aleniliğinden açıkça ya da zımnen kendi isteğiyle vazgeçmesini, muğlâk olmaması ve önemli herhangi bir kamu menfaatiyle ters düşmemesi şartıyla engellememektedir (Håkansson ve Sturesson/İsveç, 21 Şubat 1990, § 66, A serisi, No. 171-A). Mahkeme, Hükümet tarafından verilen bilgilerden, 5236 sayılı Kanun’un 28. maddesinin 4. fıkrası uyarınca, Asliye Ceza Mahkemesi’nin davalı tarafın, bu durumda başvuranın talebi üzerine ya da resen bir duruşma yapılmasına karar verebileceğinin anlaşıldığını kaydetmektedir. Somut olayda, Mahkeme, başvuranın, kanun tarafından kendisine böyle bir imkân tanınmasına rağmen bu yönde herhangi bir talepte bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, Adana Asliye Ceza Mahkemesi’nde kamuya açık duruşmaların yapılmasını talep etme imkânına sahip olan başvuranın bu hakkı ileri sürmekten vazgeçtiği kanısına varmaktadır. Başvuranın bu bağlamdaki şikâyetinin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğinden, başvuran tarafından ileri sürülen hükmün ihlaline ilişkin herhangi bir belirti bulunmamaktadır.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDASözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Eğer Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.” Başvuran, kendisine tanınan süre içinde adil tazmin talebini sunmamıştır ve bu süre sona ermeden önce, süre uzatımı talebinde bulunmamıştır. Dolayısıyla Mahkeme, başvurana bu bağlamda herhangi bir meblağ ödenmesinin gerekmediği kanaatine varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,Oybirliğiyle, başvurunun Sözleşme’nin 11. maddesi bağlamındaki şikâyete ilişkin kısmının kabul edilebilir olduğuna ve kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 21 Temmuz 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith András Sajó
Yazı İşleri Müdürü Başkan
İşbu kararın ekinde, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ve İçtüzüğün 74. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Yargıç Lemmens’in sunduğu ayrık görüş yer almaktadır.
A.S.
S.H.N.
YARGIÇ LEMMENS’İN MUHALEFET ŞERHİÜzgünüm ki, Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiği yönündeki sonuca katılamayacağım. Çoğunluğun dayandığı dosyadaki unsurlar, kendi görüşüme göre, bu sonuca ulaşmak için yetersizdir. Bununla birlikte, aslında bu tür bir ihlalin bulunduğunu reddetmediğimi belirtmek isterim.Mevcut davanın temelinde, Adana Valiliği’nin 26 Kasım 2009 tarihli kararı bulunmaktadır. Özellikle 2991 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 6. ve 22. maddelerinin uygulanması çerçevesinde, bu kararda, kamuya açık olan basın açıklamalarının (bazı koşullara riayet edilerek) okunabileceği, Adana ilindeki bazı yerler belirtilmektedir. Kararda aynı zamanda, önünde basın açıklaması okunmasının yasak olduğu bazı bina ve tesisler de belirtilmektedir.
Başvuranın, basın açıklamasının okunduğu Adalet Sarayı’nın önünde diğer kırk beş kişiyle birlikte kısa bir gösteriye katıldığına ve Adalet Sarayı’nın, önünde basın açıklaması yapılmasının yasak olduğu binalara ilişkin kategorilerden birine ait olduğuna itiraz edilmemektedir.
Birkaç hafta sonra, başvuran, söz konusu suçu ve aynı zamanda 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca, kendisine 143 Türk lirası (yaklaşık 73 avro) para cezasının verildiğini belirten bir tutanak almıştır. Başvuran, para cezasına itiraz etmiş ve bu itirazı Asliye Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.Para cezası, başvuranın toplantı özgürlüğüne yönelik bir müdahale olarak değerlendirilmektedir.
Kendi bakış açıma göre, bu müdahalenin Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası anlamında açıkça “kanunla öngörüldüğü” kanısındayım. Çoğunluk, yalnızca 5326 sayılı Kanun’un 32. maddesini göz önünde bulundurmaktadır. Her şeyden önce, Valilik kararının yasal dayanak teşkil ettiği kanaatindeyim. Bu karar, ihlal edilen yasağı içermektedir. 5326 sayılı Kanun’un 32. maddesi, yalnızca, genel biçimde, herhangi bir idari makam tarafından kabul edilen düzenleyici kararların ihlali durumunda uygulanabilecek cezayı öngörmektedir.
Çoğunluk gibi ben de, müdahalenin düzenin korunması amacını izlediği kanısındayım.
Geriye, müdahalenin, bu amaca ulaşmak için demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının incelenmesi kalmaktadır.Özellikle basın açıklamalarının okunabileceği yerleri düzenleyen bir kararın varlığına şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Ancak, yalnızca bu tür bir kararın varlığı, şüphesiz, ihtilaf konusu müdahalenin ulusal makamlara verilen takdir yetkisini aştığı sonucuna varmak için yeterli değildir. Aksine, Mahkeme, özellikle kamu düzeni gerekçesiyle, bir devletin barışçıl toplantılara katılan kişilerin serbest gidiş-gelişlerini düzenleyebileceğini kabul etmektedir (Güneri ve diğerleri/Türkiye, No. 42853/98, 43609/98 ve 44291/98, § 79, 12 Temmuz 2005, Yeşilgöz/Türkiye, No. 45454/99, § 30, 20 Eylül 2005, ve Skiba/Polonya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 10659/03, 7 Temmuz 2009).
Valilik kararının içeriğini biliyoruz. Bu kararda, basın açıklamasının yapılabileceği yerlerin listesi nispeten uzundur ve özellikle Adana’daki bazı kamuya açık parkları ve şehirdeki tüm pazar yerlerini içermektedir. Görüşlerinde, Hükümet, göstericilerin Adalet Sarayı’nın hemen yanında bulunan İnönü Parkı’nda açıklamalarını yapabileceklerini vurgulamaktadır. Hükümet, Valilik kararının verildiği, 6 Kasım 2009 ve 31 Ocak 2012 tarihleri arasında, iki yılı aşkın bir süre içerisinde, 1.540 adet kamuya açık olan açıklamanın okunduğunu ve bunlardan 38’inin, gidiş-gelişlere engel olma, günlük hayatı durdurma ya da kamu düzenini bozma sebebiyle para cezalarına tabi tutulduğunu da ileri sürmektedir.[1] İlk bakışta, bana göre, bu rakamlar, bir yandan, kamuya açık olan basın açıklamalarına ilişkin olayların, Adana gibi büyük bir şehirde bile kamu düzenini bozabileceğini ve diğer yandan, bu açıklamaların zararlı etkilerini sınırlamak için yetkili makam tarafından alınan tedbirlerin, bu gösterilerin yapılabileceği yeterli sayıdaki yerlerde geçerli olabileceğini düşündürmektedir.
Sorun, söz konusu karar hakkında içeriği dışında pek az şey bilmemizdir. Kararın hangi (maddi) gerekçelere dayandırıldığını bilmiyoruz. Kararın kesin etkilerinin neler olduğunu bilmiyoruz. Dosyada, gösteri yerlerine ilişkin sınırlamaların caydırıcı bir etki yaratabildiği veya gösteri yapabilme imkânlarının açıkça yetersiz olduğu sonucuna varmamızı sağlayacak herhangi bir unsur bulunmamaktadır.
Tuhaf bir biçimde, çoğunluk, kararla getirilen sınırlamaların orantılı olup olmadığı hakkında herhangi bir karar vermemektedir. Bu tür bir inceleme yapılmadığından, kararın zorlayıcı bir sosyal gereksinimi karşılamadığı veya orantısız etkilerinin bulunduğu sonucuna varabilecek bir durumda değilim.Çoğunluk, Valilik kararının başvuranın durumuna somut olarak uygulanmasına yoğunlaşmaktadır. Kısa bir süre önce verilen birkaç karar örneğine uyarak (Yılmaz Yıldız ve diğerleri/Türkiye, No. 4524/06, § 47, 14 Ekim 2014, ve Özbent ve diğerleri/Türkiye, No. 56395/08 ve 58241/08, § 47, 9 Haziran 2015), çoğunluk, özellikle, para cezasına karşı yapılan itirazı reddeden Asliye Ceza Mahkemesi’nin kararı üzerinde durmaktadır. Çoğunluk, mahkemeyi, Valilik kararının içeriği hakkında karar vermemekle suçlamaktadır. Çoğunluk aynı zamanda, mahkemeyi, ihtilaf konusu gösterinin barışçıl bir amaç taşıması ve barışçıl biçimde yapılması hususuna gereken önemi vererek, söz konusu farklı çıkarları dengelememekle suçlamaktadır (kararın 43. paragrafı). Başvurana “yalnızca basın açıklamasının okunması gereken bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle” para cezası verilmesi, çoğunluğun bakış açısına göre, “orantısız bir tepki” teşkil etmiştir (kararın 44. paragrafı).
Bu gerekçe, kendi kanaatime göre, oldukça basittir. Bana kalırsa, yetkili makamların takdir yetkisine pek yer vermeyen, yani belirtilen bazı yerlerde kamuya açık olan açıklamaların yapılmasını yasaklayan bir düzenlemenin ihlali sebebiyle para cezası verilmesinin önem arz ettiği kanaatindeyim. Şayet söz konusu düzenlemenin Sözleşme ile uyumlu olduğu varsayılırsa (çoğunluğun hakkında bir karara varmadığı sorun, bk. yukarıda 4. madde), kendi görüşüme göre, bu düzenlemenin cezai nitelikte olmayan bir yaptırım içerdiği (cezai yaptırımlar için, özellikle Akgöl ve Göl/Türkiye, No. 28495/06 ve 28516/06, § 43, 17 Mayıs 2011, ve Çelik/Türkiye (No. 3), No. 36487/07, § 93, 15 Kasım 2012 ile mukayese ediniz) ve bu yaptırımın düzenlemenin ihlali durumunda fiilen uygulanması hususunda prensipte herhangi bir itiraz bulunmamaktadır. Elbette, düzenlemenin uygulanması çerçevesinde orantılılık sınırlarına uyulmalıdır. Ancak tam olarak kamu düzenine ilişkin olası karışıklıkları önlemeyi amaçladığı göz önüne alındığında, bu düzenleme, kendi kanaatimce, bu tür somut karışıklıklar söz konusu olmadığında bile uygulanabilmektedir.
Yerel mahkemenin, bilhassa, toplantı özgürlüğüne veya orantılılık ilkesine nazaran, söz konusu düzenlemenin yasallığı hakkında karar vermesi için, bu yöndeki bir şikâyeti kendisine sunması gereken başvuran tarafından bu konuda davet edilmesi gerekirdi. Ancak iç hukukta gerçekten neyin yaşandığını bilmiyoruz (yukarıda anılan, Özbent ve diğerleri, §§ 9-10 ile kıyaslayınız). Başvuran, temel haklarının ihlaline ilişkin sorunu itirazı çerçevesinde ileri sürmüş müdür? Şayet ileri sürdüyse, başvuranın şikâyetleri nelerdir? Başvuran, ihtilaf konusu karar ile getirilen yasaklamanın kapsamının oldukça geniş olduğunu ileri sürmüş müdür? Şayet, ileri sürdüyse, mahkeme nasıl bir cevap vermiştir? Çoğunluk bunu sorgulamamaktadır. Somut unsurlar bulunmadığından, mahkemenin görevini yerine getirmediğini ve başvuran tarafından sunulan itirazın incelenmesi çerçevesinde daha ileriye gitmesi gerektiğini söylemek oldukça kolaydır.
Çoğunluğun da ifade ettiği gibi, bir gösterinin hem barışçıl olması hem de meşru menfaatin savunulması çerçevesinde yapılması durumunda, gösteriye katılanların faaliyetleri gösteri yerine ilişkin yasaklamalarla kısıtlanamayacaktır (bk. kararın 43. paragrafı). Çoğunluk da “barışçıl bir toplantı düzenleme ve bu toplantıya katılma özgürlüğüne, sendika üyesi olan ve bu vesileyle cezalandırılabilir bir eylemde bulunmayan bir kişi açısından herhangi bir sınırlama getirilmesi kabul edilemeyeceğinden, söz konusu özgürlüğün büyük bir önem taşıdığını” kesin olarak belirtmektedir (kararın 45. paragrafı; burada yapılan vurgu).
Meslektaşlarıma tamamen saygı duyarak, bu tür bir gerekçenin yeterince ayrıntılı şekilde belirtilmediği kanısındayım. Bu tür bir gerekçe, yalnızca düzenlenmesi ve uygulanmasına ilişkin yönleriyle ilgili sınırlamalara (bu sınırlamalar hakkında ulusal makamlar belli bir takdir yetkisinden yararlanabilmelidirler) tabi tutulan gösterilerin içeriğine dayanan sınırlamalar (bu sınırlamalar konusunda Mahkememizin denetimi çok katı olma eğilimindedir) için tamamen geçerli olan bir gerekçe niteliğindedir.Sonuç olarak, çoğunluk tarafından izlenen gerekçede davaya ilişkin somut koşulların yeterince dikkate alınmadığı kanaatindeyim. Ayrıca bu gerekçe, kendi kanaatime göre, Asliye Ceza Mahkemesi’ne mutlaka resen uygulanması gerekmeyen bir denetim görevi yüklemektedir. Son olarak, çok genel ifadelerin kullanılmasıyla, söz konusu kararın toplantı özgürlüğünün neredeyse sınırsız olduğunu belirttiği anlaşılabilmektedir.
Çoğunluğun aslında göründüğünden daha ayrıntılı bir inceleme yaptığından eminim; bunun kanıtı da söz konusu menfaatlerin dengelenmesine ve bireysel haklar ile genel menfaat arasında düzenlenmesi gereken adil dengeye yapılan atıftır (kararın 43 ve 46. paragrafları). Ancak, kararda belirtilen dosyadaki unsurlar göz önüne alındığında, çoğunluğa uyamayacağım ve başvuranın temel haklarının ihlal edildiği sonucuna varamayacağım. Yine de, daha ayrıntılı bir gerekçeye dayanarak, bu tür bir ihlalin bulunduğu sonucuna varılabileceğinin reddedilmeyeceğini yinelemek isterim.
[1] Çoğunluk, Hükümet’in bu rakamlarla ilgili şehirlerin isimlerini belirtmediğine dikkat çekmektedir (kararın 36. paragrafı). Benim görüşüme göre, başka bir anlamda herhangi bir unsur bulunmadığından, bu rakamların, Valilik kararının, verilmiş olduğu bölgesel alanda, yani Adana şehrinde uygulanması ile ilgili olduğu kanısındayım.
Full & Egal Universal Law Academy