AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
AKAYDIN/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 23332/20)
KARAR
STRAZBURG
9 Nisan 2024
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Akaydın/Türkiye davasında,
Başkan
Egidijus Kūris,
Hâkimler
Pauliine Koskelo,
Frédéric Krenc
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Komite halinde toplanarak, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı ve 1952 doğumlu olan, Antalya’da ikamet eden ve Mahkeme önünde Antalya Barosuna bağlı Avukat R. Mercan tarafından temsil edilen Mustafa Akaydın’ın (“başvuran”), 11 Haziran 2020 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuruyu (no. 23332/20),
Başvurunun, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ilişkin kararı,
Davalı Hükümet tarafından bildirilen görüşleri,
Ve Bölüm Başkanı’nın davaya müdahil taraf olarak katılmasına izin verdiği İfade Özgürlüğü Derneğinin (İFÖD) sunduğu görüşleri (Sözleşme’nin 36. maddesinin 2. fıkrası ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44. maddesinin 2. fıkrası),
Mahkemenin, bir komite tarafından başvurunun incelenmesine ilişkin Hükümetin itirazını reddettiği kararı dikkate alarak,
12 Mart 2024 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından
Söz konusu tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
1. Başvuru, halka yaptığı bir konuşma sırasında Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı ve ana muhalefet partisi üyesi olan başvuran hakkında olay tarihinde Başbakan ve mevcut Cumhurbaşkanı tarafından açılan bir tazminat davasıyla ilgilidir.
2. Başvuran 19 Mayıs 2019 tarihinde, Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları vesilesiyle, aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:
“(...) Biz özgürlük, barış, kardeşlik istiyoruz. Biz dostlarımızla, komşularımızla dost olarak yaşamak istiyoruz. Atatürk’ün söylediği gibi, “Yurtta sulh cihanda sulh” istiyoruz. Komşularımızla kavga istemiyoruz. Biz bu ülkenin ufkunda şanlı bayrağımızdan başka ortak bayrak istemiyoruz. Biz ipleri Obama’nın elinde Başbakan istemiyoruz. Biz işi bitince tuvalete süpürülecek Başbakan da istemiyoruz. Biz adam gibi adam istiyoruz. Adam gibi adam. Biz Kandil’den Imralı’dan yönetilen bir vatan da istemiyoruz. Çok mu istiyoruz. Biz aydınlarımıza, komutanlarımıza, gazetecilerimize, Silivri’ye, Hasdal’a, Sincan’a özgürlük istiyoruz (...)”
3. Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi (“AHM”), 1 Kasım 2013 tarihinde, başvuranın konuşmasında sarf ettiği sözler nedeniyle, ilgili hakkında olay tarihinde Başbakan (davacı) tarafından açılan hukuki sorumluluk davası çerçevesinde, ilgili tarafından, maruz kalınan manevi zararın tazmin edilmesi için davacıya 6.000 Türk lirası (söz konusu tarihte yaklaşık 2.200 avro) ödenmesine karar vermiştir. AHM, aşağıda yer alan başvuranın açıklamalarının kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aştığı ve davacının kişilik haklarını ihlal edecek nitelikte olduğu kanaatine varmıştır.
“Biz ipleri Obama’nın elinde Başbakan istemiyoruz. Biz işi bitince tuvalete süpürülecek Başbakan da istemiyoruz. Biz adam gibi adam istiyoruz. Adam gibi adam. Biz Kandil’den veya Imralı’dan yönetilen bir vatan da istemiyoruz. Çok mu istiyoruz. Biz aydınlarımıza, komutanlarımıza, gazetecilerimize, Silivri’ye, Hasdal’a, Sincan’a özgürlük istiyoruz.”
4. AHM’nin kararından, başvuranın bu mahkeme önünde sunduğu dilekçesinde davacının Başkanı olduğu siyasi partinin üyelerinden birinin Amerikan makamlarına “delikten aşağı koymak yerine onu [davacı] kullanın” şeklinde belirttiğini iddia ettiği anlaşılmaktadır.
5. Yargıtay, 26 Kasım 2014 tarihinde, AHM’nin kararını bozmuştur. Yargıtay özellikle, Mahkeme içtihadına atıfta bulunarak, öncelikle siyasi kişiliklerin sert ve incitici eleştirilere karşı hoşgörü göstermeleri gerektiğini kaydetmiştir. Yargıtay ardından, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı olan başvuranın konuşmasında her ikisinin de siyasi kişilikler olduğunu ve ilgilinin konuşmasının kamu yararı konularıyla ilgili olduğunu ekleyerek, Başbakan’ın eylemlerini şiddetle eleştirdiğini tespit etmiştir. Yargıtay, davacının bu sert eleştirilere karşı hoşgörü göstermeleri gerektiği kanaatine vararak, başvuranın bütün konuşmasının kabul edilebilir eleştiri sınırlarının içinde kaldığı ve Başbakanın kişilik haklarının ihlal etmediği sonucuna varmıştır.
6. Yargıtay, 18 Mayıs 2015 tarihinde, davacı tarafından sunulan karar düzeltme talebini kabul etmiştir. Yargıtay böylelikle, 26 Kasım 2014 tarihli kararını bozmuş ve bu kararın usule ve kanuna uygun olduğu gerekçesiyle, AHM’nin kararını onamıştır.
7. Yargıtayın iki kararı, ihtilaf konusu konuşmanın büyük bir kısmını tekrar etmekteydi (yukarıda 2. paragraf).
8. Başvuran hukuki mahkûmiyetinin, Sözleşme’nin 10. maddesini ve Anayasa’nın 26. maddesini ihlal ettiğini değerlendirerek, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran başvuru formunda, ihtilaf konusu açıklamaları Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlamaları sırasında Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı olarak yaptığını belirtmekteydi. Başvuran, davayı inceleyen hukuk mahkemelerinin kararlarına, gerekçelerine ve Mahkeme içtihadına atıfta bulunarak, siyasi kişiliklerin sert ve incitici eleştirilere karşı büyük bir hoşgörü göstermeleri gerektiğini ve konuşmaların kabul edilebilir eleştiri sınırları içinde kaldığını iddia etmekteydi.
9. Anayasa Mahkemesi, 8 Ocak 2020 tarihinde, başvuranın iddialarını ispatlama bakımından, kendisine düşen yükümlülükleri yerine getirmediği kanaatine vararak, bireysel başvurusunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle, kabul edilemez olduğu karar vermiştir. Yüksek Mahkemeye göre, başvuran konuşması sırasında sarf ettiği sözler nedeniyle, bir tazminat ödemeye mahkûm edilmesinin, ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini soyut bir şekilde iddia etmekle yetinmiştir. Anayasa Mahkemesi özellikle, başvuranın konuşmasının esası hakkında hiçbir bilgi sunmaksızın ve ayrıca bu konuşmanın yapıldığı yeri, hedef alınan kişiyi, yapılma nedenini ve yapılma şeklini belirtmeksizin bir yandan ihtilaf konusu sözlerin bağlamına ilişkin olarak ve diğer yandan kamu yararına hizmet edip etmediği ve genel menfaat tartışmasına neden olup olmadığı konusunda bir açıklama getirmediğini tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuranın iddiasını desteklemediği sonucuna varmıştır.
10. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürerek, yaptığı ihtilaf konusu açıklamalar nedeniyle, hukuki mahkûmiyetinin, ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedir.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
11. Hükümet, Anayasa Mahkemesinin gerekçesine (yukarıda 9. paragraf) atıfta bulunmakta ve başvuranın söz konusu mahkeme önünde gerektiği gibi bireysel başvuruda bulunmadığından şikâyet etmektedir.
12. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazın, bu şikâyetin esasıyla yakından bağlantılı olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkeme dolayısıyla, itirazın esasının birleştirilmesine karar vermiştir.
13. Mahkeme, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve Sözleşme’nin 35. maddesinde öngörülen başka bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
14. Başvuranın hukuki mahkûmiyeti, Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü hakkını kullanmasında bir müdahale teşkil etmiştir (Kılıçdaroğlu/Türkiye, no. 16558/18, § 36, 27 Ekim 2020). Mahkeme öte yandan, AHM’nin başvuranı bir tazminat ödemeye mahkûm etmeye dayandığı iç hukuk hükümlerini belirtmemesine rağmen, Hükümet gibi, bu müdahalenin yasal bir dayanağının olduğu Türk Medeni Kanunu’nun 24. ve 25. maddeleri ve Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesine dayandığı görüşündedir (ibidem ile karşılaştırma, § 39). Mahkeme ayrıca, bu müdahalenin başkasının itibarının veya haklarının korunmasına ilişkin meşru amaç izlediğini kabul edebilmektedir.
15. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, özellikle Couderc ve Hachette Filipacchi Associés/Fransa ([BD], No. 40454/07, §§ 83-93, AİHM 2015 (özetler)) ve Kılıçdaroğlu (yukarıda anılan, §§ 42-46) kararlarında özetlenen özel hayatın ve ifade özgürlüğünün korunması konularında genel ilkelere atıfta bulunmaktadır. Mahkeme, ulusal makamlar tarafından bu iki hak arasında yapılan dengelemenin kendi içtihadında belirlenen kriterlere uygun olarak gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini değerlendirmek için özellikle ulusal hâkimce belirtilen gerekçeyi dikkate alması gerektiğini hatırlatmaktadır (bk. (bu davaya uygulanabildiği ölçüde) mutatis mutandis, Tarman/Türkiye, no. 63903/10, § 40, 21 Kasım 2017).
16. Mahkeme somut olayda, AHM’nin başvuranın ihtilaf konusu konuşmasının, kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aştığını ve karşı tarafın kişilik haklarını ihlal edecek nitelikte olduğunu belirtmekle yetindiğini tespit etmektedir (yukarıda 3. paragraf). Böylelikle, AHM’nin gerekçesinde, özellikle ilgililerin seçilmiş kişi ve politikacı sıfatlarını dikkate aldığına ve ihtilaf konusu sözlerin başvuranın bütün konuşması bağlamında yeniden düzenlediğine dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Söz konusu mahkeme, fiili açıklamalar ile değer yargıları arasında da bir ayrımda ve ihtilaf konusu sözlerin yeterince olgusal bir temele dayandığı konusunda incelemede bulunmamıştır. Hâlbuki kendisi önünde başvuran tarafından sunulan görüşler bu bağlamda uygun olarak değerlendirilebilirdi (yukarıda 4. paragraf).
17. Mahkeme hâlbuki Yargıtayın yukarıda belirtilen eksiklikleri gidermediğini tespit etmek durumunda kalmıştır. Nitekim Yargıtayın ilgililerin siyasi kişilikler olduğunu, ihtilaf konusu konuşmanın kamu yararı konularıyla ilgili olduğunu ve kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aşmadığını tespit ettiği 26 Kasım 2014 tarihli kararı iptal etmek için Yargıtay yalnızca AHM’nin kararının usule ve kanuna uygun olduğunu belirtmiştir (yukarıda 5 ve 6. paragraflar).
18. Anayasa Mahkemesiyle ilgili olarak, başvuranın sözleri, sözlerin bağlamı, sözlerin hangi koşullar altında sarf edildiği ve dikkate alınması gereken ilgili kriterler hakkında bir açıklama getirmeksizin ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini iddiasını desteklemediğini değerlendirerek, ilgilinin bireysel başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir (yukarıda 9. paragraf). Mahkeme bununla birlikte, Yüksek Mahkeme önünde başvuranın olay tarihinde Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunu, davayı inceleyen ulusal mahkemelerin kararlarına ve gerekçelerine atıfta bulunarak, söz konusu konuşmayı Atatürk’ü Anma kutlamaları sırasında yaptığını belirttiğini gözlemlemektedir (yukarıda 8. paragraf). Dönemin Başbakanı tarafından açılan tazminat davasıyla ilgili olarak, başvuran siyasi kişiliklerin eleştirilere karşı büyük hoşgörü göstermeleri gerektiğini de belirtmektedir (ibidem). Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin kararında davanın konusunu özetleyerek atıfta bulunduğu somut olayda Yargıtay tarafından verilen iki karar, başvuranın konuşmasının büyük bir kısmını tekrar etmekteydi (yukarıda 7. paragraf), bu durum davanın koşullarında ihtilaf konusu konuşmanın hangi bağlamda yapıldığını dikkate almaya imkân verebilmekteydi. Hâlbuki ilgili mahkemenin kararında söz konusu bağlama veya yukarıda belirtilen paragrafta dile getirilen unsurlara ilişkin hiçbir inceleme bulunmamaktadır.
19. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak ve iç hukuk yollarını tüketme kuralının belirli bir esneklikle ve aşırı bir şekilcilik olmaksızın uygulanması gerektiğini hatırlatarak, somut olayda başvuranın Anayasa Mahkemesine iddia edilen ihlalin tespit edilmesine ve giderilmesine imkân tanıdığını değerlendirmektedir (bu davaya uygulanabildiği ölçüde) mutatis mutandis, Magyar Kétfarkú Kutya Párt/Macaristan [BD], no. 201/17, § 56, 20 Ocak 2020 ve Hanan/Almanya [BD], no. 4871/16, § 151, 16 Şubat 2021). Başvuran dolayısıyla, bu mahkeme önünde kendisine sunulan bireysel başvuruyu gerektiği gibi yapmadığı için eleştirilemez. Mahkeme dolayısıyla, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin Hükümetin ilk itirazını reddetmektedir.
20. Mahkeme ayrıca, davanın koşullarında ulusal mahkemelerin Mahkeme içtihadı çerçevesinde belirtilen kriterlere göre söz konusu menfaatler arasında bir denge kurmadıkları sonucuna varmıştır.
21. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
22. Başvuran, esas hakkında görüşlerini sunması için kendisine verilen süre içerisinde adil tazmin talebinde bulunmamıştır. Mahkeme, sonuç olarak başvurana bu bağlamda herhangi bir meblağın ödenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
İç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin ilk itirazın esas bakımından birleştirilmesine ve reddedilmesine; Başvurunun kabul edilebilir olduğuna; Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine,İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 9 Nisan 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Egidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan