AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
AKBAL / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 43190/05)
KARAR
STRAZBURG
16 Ocak 2018
İşbu karar kesinleşmiş olup, şekli bazı değişikliklere tabi tutulabilir.
Akbal / Türkiye davasında,
Başkan,
Ledi Bianku,
Yargıçlar,
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 19 Aralık 2017 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USULTürkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Zeki Akbal’ın ("başvuran") 29 Kasım 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 43190/05) bulunmaktadır.Başvuran, Ankara Barosuna bağlı Avukat O. Tuyan tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ("Hükümet") ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Başvuru, 11 Aralık 2009 tarihinde, Hükümete tebliğ edilmiştir. Hükümet, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı çıkmaktadır. Mahkeme, Hükümetin itirazını incelemesinin ardından bu itirazı reddetmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1955 doğumludur ve Kocaeli’de ikamet etmektedir.Başvuranın iş sözleşmesi, 10 Aralık 1996 tarihinde, kendi işvereni olan "İstanbul Gübre Sanayi" adlı kamu şirketi tarafından feshedilmiştir.Başvuran, 28 Ocak 1997 tarihinde, Sakarya İdare Mahkemesinde ("İdare Mahkemesi"), bu kararın iptaline ve tazminata yönelik bir dava açmıştır. İdare Mahkemesi, 17 Şubat 1997 tarihinde, işveren kamu şirketinden ("şirket"), ihtilaf konusu feshin nedenlerini ve verilen bu kararın dayandırıldığı belgeleri sunmasını talep etmiştir.Davalı şirket, 20 Mart 1997 tarihinde, İdare Mahkemesine savunma dilekçesini sunmuştur. Şirket, başvuranın iş sözleşmesinin kanuna uygun olarak feshedildiğini ileri sürmüştür. Şirket, kendi Genel Müdürlüğü’nün, bundan böyle başvuranın hizmetlerinden yararlanamayacağı kanaatine varmasının ardından bu feshi gerçekleştirdiğini belirtmiştir. Şirket ayrıca, savunma dilekçesine eklenen bir belgede, fesih kararının özellikle başvuranın çalıştığı Bakım ve Onarım Hizmetleri Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve Müdürlük tarafından gizli olarak sınıflandırılan, 18 Kasım 1995 tarihli 5257 No.lu kurum içi belgede yer alan gerekçelere dayandırıldığını ifade etmiştir. Son olarak, şirket 5257 No.lu kurum içi belgenin de aralarında bulunduğu, başvuranın personel dosyasında yer alan belgeleri İdare Mahkemesine sunmuştur. İdare Mahkemesi, 31 Mart 1997 tarihinde, şirket bünyesinde başvuranın statüsü dikkate alındığında, iş sözleşmesinin feshine ilişkin davanın çözümünün adli mahkemelerin yetkisi kapsamına girdiği gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiştir. Danıştay, 23 Mart 1998 tarihinde, İdare Mahkemesinin görevsizlik kararını bozmuş ve dava dosyasını İdare Mahkemesine göndermiştir. Dava, İdare Mahkemesinde yeniden ele alınmıştır. İdare Mahkemesi, 11 Aralık 2000 tarihinde, davalı taraftan, başvuranın personel dosyasının yeni bir örneğini ve 5257 No.lu kurum içi belgenin dayandırıldığı belge ve bilgileri sunmasını talep etmiştir. 8 Şubat 2001 tarihinde, şirket talep edilen belgeleri sunmuştur. İdare Mahkemesi, 29 Kasım 2001 tarihinde kararını vermiştir. İdare Mahkemesi öncelikle, başvuranın sorumlu olduğu ekipmanların sık sık arızalanmasına katkıda bulunan kusurlu davranışlarını ve ilgilinin denetimini sağladığı birim bünyesinde iş ortamını bozacak nitelikte olduğu belirtilen, kendisinden alt düzeyde olan kişilerle ilişkisini dile getirmiştir. İdare Mahkemesi, bu davranışların gizli olarak sınıflandırılan 5257 No.lu belge aracılığıyla şirketin Genel Müdürlüğü’ne bildirildiğini kaydetmiştir. İdare Mahkemesi ardından, bu belgeye dayanarak, başvuranın Teknik Bakım Birimi’nde baş mühendislik görevinden alındığını; söz konusu görevden alınmasının ardından başvuranın iş yerindeki disiplin ve uyuma riayet etmediğini; ve yoğun çalışma dönemleri boyunca izinli ya da raporlu olduğunu tespit etmiştir. Bu tespitler ışığında, İdare Mahkemesi, başvuranın işvereninin bundan böyle kendisinin hizmetlerinden yararlanamayacağı sebebiyle, ilgilinin iş sözleşmesinin feshinin kanuna uygun olduğu sonucuna varmıştır. İdare Mahkemesi sonuç olarak, başvuranın talebini reddetmiştir. Başvuran, 15 Nisan 2002 tarihinde, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran özellikle, İdare Mahkemesini, talebini reddetmek için, gizli olarak sınıflandırılan ve iş sözleşmesinin feshinden uzun bir süre önce işveren tarafından tek taraflı olarak hazırlanan, şirketin kurum içi belgesine dayanmakla suçlamıştır. 13 Temmuz 2005 tarihinde başvurana tebliğ edilen, 8 Şubat 2005 tarihli kararla, Danıştay, İdare Mahkemesinin kararını onamıştır. Kararında, Danıştay, İdare Mahkemesinin gerekçesini yeniden ele alarak, başvuranın iş sözleşmesinin feshedilmesinin kanuna uygun olduğu sonucuna varmıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 9 Ocak 2013 tarihinde kabul edilmiş ve 19 Ocak 2013 tarihinde yürürlüğe girmiştir (Bu kanuna ilişkin daha detaylı bilgiler için bakınız, Turgut ve diğerleri/Türkiye, (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 4860/09, §§ 19-26, 26 Mart 2013). 6 Ocak 1982 tarihli 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun "tebligat ve cevap verme" başlıklı 16. maddesi aşağıdaki gibidir:
"1. Dava dilekçelerinin ve eklerinin birer örneği davalıya, davalının vereceği savunma davacıya tebliğ olunur.
2. Davacının ikinci dilekçesi davalıya, davalının vereceği ikinci savunma da davacıya tebliğ edilir. (...)
3. Taraflar, yapılacak tebliğlere karşı, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde cevap verebilirler. (...)
(...)"
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Yargılama süresine ilişkin şikâyet hakkında Başvuran, yargılamanın süresinden şikâyet ederek, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısmı aşağıdaki gibidir:
"Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir." Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemesi bağlamında kabul edilemezlik itirazını ileri sürmektedir. Hükümet, tazminata ilişkin yeni bir hukuk yolunun Türkiye’de 6384 sayılı Kanun’la oluşturulduğunu belirtmekte ve başvuranı Tazminat Komisyonu önünde yargılama süresine ilişkin şikâyetini sunmak için bu Kanun’la öngörülen hukuk yolunu tüketmemekle suçlamaktadır. Mahkeme, Hükümetin belirttiği gibi, Ümmühan Kaplan/Türkiye (No. 24240/07, 20 Mart 2012) davasında pilot karar usulünün uygulanmasının ardından, Türkiye’de tazminata ilişkin yeni bir hukuk yolunun oluşturulduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme aynı zamanda, ardından Turgut ve diğerleri/Türkiye kararında ((kabul edilemezlik hakkında karar), No. 4860/09, 26 Mart 2013), başvuranların iç hukuk yollarını, bu durumda söz konusu yeni hukuk yolunu tüketmedikleri gerekçesiyle, yeni başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Bu karara varırken, Mahkeme, özellikle, bu yeni hukuk yolunun, ilk bakışta (a priori) erişilebilir ve yargılamanın süresine ilişkin şikâyetlerin giderilmesi açısından makul perspektifler sunabilecek nitelikte olduğu kanaatine varmıştır. Mahkeme ayrıca, Ümmühan Kaplan pilot kararında (yukarıda anılan karar, § 77), söz konusu pilot kararın kabul edildiği tarihten önce Hükümete tebliğ edilen bu türden başvuruların incelemesini yine de normal usul yoluyla sürdürebileceğini belirttiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, bununla birlikte, 6384 sayılı Kanun’la oluşturulan hukuk yolunun başvuran tarafından kullanılmadığı iddiasına ilişkin Hükümetin ilk itirazını dikkate alarak, Turgut ve diğerleri (yukarıda anılan karar) davasında vardığı sonucu tekrarlamaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, idari yargılamanın süresine ilişkin şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır (Rifat Demir/Türkiye, No. 24267/07, § 35, 4 Haziran 2013, ve Yiğitdoğan/Türkiye (No. 2), No. 72174/10, § 59, 3 Haziran 2014).
B. Dosyada bulunan bir belgenin tebliğ edilmemesine ilişkin şikâyet hakkında
Başvuran, İdare Mahkemesinin karşı tarafça dava dosyasına eklenen ve mahkemenin kendisinin talebini reddetmek için dayandığı 5257 No.lu kurum içi belgeyi kendisine tebliğ etmediği gerekçesiyle, davanın hakkaniyetten yoksun olmasından şikâyet etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
"1. Herkes davasının medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından, (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.
1. (...)"
1. Kabul edilebilirlik hakkında
Hükümet, başvuranın 5257 No.lu belgenin bir nüshasını elde etmeye yönelik bir talebi veya varlığından haberdar olmasına rağmen, bu belgeye erişiminin kısıtlanmasına ilişkin bir şikâyeti yerel makamlar önünde sunmadığını ileri sürerek, ilgili tarafından iç hukuk yollarının tüketilmediğini iddia etmektedir. Hükümet, bu bağlamda, İdare Mahkemesinin, kamu şirketinden 5257 No.lu belgenin dayandırıldığı belge ve bilgileri sunmasını talep ettiği 11 Aralık 2000 tarihli kararının, 24 Ocak 2001 tarihinde başvurana tebliğ edildiğini ve dolayısıyla başvuranın söz konusu belgenin varlığından 24 Ocak 2001 tarihinde haberdar olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, söz konusu belgenin başvurana tebliğ edilmesini ya da ilgilinin bu belgeye erişimini yasaklayan herhangi bir yasal hükmün ya da yargı kararının bulunmadığını ve olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan mevzuatın, tarafların ya da avukatlarının, davalarına ilişkin dosyaya mahkeme kaleminde Yazı İşleri Müdürünün huzurunda bakmalarına imkân verdiğini belirtmektedir. Hükümet son olarak, belgenin içeriğinin İdare Mahkemesinin ve Danıştay’ın kararlarında ayrıntılı olarak belirtildiğini eklemektedir. Dolayısıyla, Hükümet, bu şikâyetin iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği kanısına varmaktadır. Başvuran, Hükümet tarafından ileri sürülen itirazı kabul etmemektedir. Başvuran, söz konusu mahkemenin, kendisine savunma haklarını ileri sürme imkânı vermek amacıyla, karşı tarafça dava dosyasına eklenen 5257 No.lu belgeyi kendisine tebliğ etmekle yükümlü olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran, bu belgenin içeriğinden ancak 29 Kasım 2001 tarihli İdare Mahkemesi kararının kendisine 5 Nisan 2002 tarihinde tebliğ edildiği zaman haberdar olduğunu belirterek, bu kararın tebliğ edilmesinden önce varlığından haberdar olmadığı bu belgeye dayanarak verilen İdare Mahkemesi kararının bozulmasını temyiz başvurusu kapsamında talep ettiğini vurgulamaktadır. Başvuran, eski işvereni tarafından gizli olarak sınıflandırılan ihtilaf konusu belgenin nüshasını elde edeceğinden emin olmaması nedeniyle, yeni bir belgenin dava dosyasına eklenip eklenmediğini teyit etmek amacıyla, evinden uzakta bulunan mahkeme kalemine gitmek zorunda kalmadığını eklemektedir. Mahkeme, başvuranın, İdare Mahkemesinin kararında belirtildiği şekliyle içeriğinden haberdar olduğu 5257 No.lu belgeye şirket tarafından atfedilen gizli nitelikten temyiz başvurusu kapsamında şikâyet ettiğini ve söz konusu mahkemenin kendisinin talebini reddetmek için esasen bu belgeye dayanmasından yakındığını kaydetmektedir (yukarıda 16. paragraf). Mahkeme, bu temyiz başvurusunun dile getirilmesi bakımından, başvuranın kendisine tebliğ edilmeyen bu belgeye karşı argümanlarını sunma imkânına sahip olmamasından şikâyet ettiği kanısına varmaktadır. Mahkeme son olarak, bu şikâyetin Danıştay tarafından dikkate alınmadığını kaydetmektedir (yukarıda 17. paragraf). Dolayısıyla Mahkeme, Danıştay önündeki temyiz başvurusuyla ilgili olarak, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmemesi bağlamındaki itirazını reddetmektedir. İdare Mahkemesi önünde görülen yargılamanın aşamasıyla ilgili olarak, Mahkeme, itiraz çerçevesinde, yerel mahkemeler tarafından çekişmeli yargılama ilkesine saygı gösterilmesiyle, dolayısıyla bu bağlamda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamında dile getirilen şikâyetin esasıyla yakından ilgili sorunların ileri sürüldüğü kanaatine varmaktadır. Bu nedenle Mahkeme, bu itirazı esasla birleştirmeye karar vermektedir.
2. Esas hakkında
Başvuran, gizli olarak sınıflandırılan 5257 No.lu belgeyi görmediğini ve bu belgeye başvuramadığını ve dolayısıyla, yargılamanın herhangi bir aşamasında belgenin içeriğine karşı argümanlarını sunamadığını belirtmektedir. Başvuran, İdare Mahkemesinin, 2577 sayılı Kanun’un 16. maddesinin belgenin tebliğ edilmesini öngörmesine rağmen, bu belgeyi kendisine tebliğ etmediğini ileri sürmektedir (yukarıda 19. paragraf). Dolayısıyla, başvuran 5257 No.lu belgenin tebliğ edilmemesinin adil yargılanma hakkına ihlal teşkil ettiği kanısındadır. Hükümet, başvuranın 15 Nisan 2002 tarihli temyiz başvurusunda, bu belgenin İdare Mahkemesi tarafından kendi kararına dayanarak olarak kullanılmasına itiraz ettiğini ve dolayısıyla, ilgilinin 5257 No.lu belgeye mecburen ulaştığını ifade etmektedir. Mahkeme, çekişmeli yargılama hakkının ilke gereği, ceza ya da hukuk davasına katılan tarafların, kararını etkilemek ve kararı tartışmak amacıyla, bağımsız bir hâkim ya da savcı tarafından hâkime sunulan her türlü belge ya da görüşten haberdar edilme imkânına sahip olmalarını gerektirdiği yönündeki içtihadını hatırlatmaktadır (Kress/Fransa [BD], No. 39594/98, § 65, AİHM 2001-VI, Göç/Türkiye [BD], No. 36590/97, § 55, AİHM 2002‑V, ve Martinie/Fransa [BD], No. 58675/00, § 46, AİHM 2006‑VI). Somut olayda, Mahkeme, işten çıkarılmasına itiraz etmek amacıyla kendi eski işverenine karşı başvuran tarafından açılan idari yargılama sırasında, 5257 No.lu belgenin 20 Mart 1997 tarihinde sunulan savunma dilekçesiyle birlikte ilk defa davalı şirket tarafından İdare Mahkemesine sunulduğunu gözlemlemektedir (yukarıda 9. paragraf). Mahkeme ardından, 5257 No.lu kurum içi belgenin dayandığı belge ve bilgilerin de 11 Aralık 2000 tarihinde bu bağlamda söz konusu mahkeme tarafından dile getirilen talebin ardından 8 Şubat 2001 tarihinde mahkemeye sunulduğunu tespit etmektedir (yukarıda 13 ve 14. paragraflar). Mahkeme ayrıca, İdare Mahkemesinin, diğerlerinin yanı sıra, esas hakkındaki kararında ihtilaf konusu belgeye dayanarak başvuranın talebini reddettiğini gözlemlemektedir (yukarıda 15. paragraf). Mahkeme, başvuru dosyasının, 5257 No.lu belgenin tebliğ edilmesine ilişkin herhangi bir belgeyi ve yargılamanın herhangi bir aşamasında davalı şirketin savunma dilekçesine ek olarak başvurana sunulan diğer belgeleri içermediğini kaydetmektedir. Hükümet, ihtilaf konusu belgenin tebliğ edilmemesine ilişkin başvuranın iddiasına da itiraz etmemektedir, ancak başvuranın bu belgeye erişmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu nedenle, Mahkeme yalnızca bu durumda, davanın sonucu için belirleyici olan söz konusu belgenin başvurana tebliğ edilmediği sonucuna varabilmektedir. Hükümetin, başvuranın 5257 No.lu belgenin bir nüshasının elde edilmesine ve en geç 11 Aralık 2000 tarihli kararın tebliğ edildiği tarihte varlığından haberdar olmasına rağmen, mahkeme kalemine başvurmaya ilişkin İdare Mahkemesi önünde bir talepte bulunmadığı yönündeki argümanıyla ilgili olarak, Mahkeme öncelikle, Hükümetin bu son kararın başvurana tebliğ edilmesine ilişkin herhangi bir belge sunmadığını kaydetmektedir. Ardından, başvuranın 11 Aralık 2000 tarihli karardan haberdar edildiği varsayıldığında, Mahkeme, çekişmeli yargılama hakkının ilke gereği, bir hukuk ya da ceza davasına katılan taraflar için, kararını etkilemek amacıyla hâkime sunulan herhangi bir belge ya da görüşten haberdar edilme ve bunları tartışma hakkını kapsadığını hatırlatmaktadır (bk., diğer birçok karar arasında, 27 Mart 1998 tarihli J.J./Hollanda kararı, Karar ve Hükümlerin Derlemesi, 1998-II, sayfa 613, § 43). Mahkeme, somut olayda, tek başına çekişmeli yargılama hakkının ihlalini teşkil eden, 5257 No.lu belgenin başvurana tebliğ edilmemesi nedeniyle, başvuranın bu bağlamda argümanlarını sunabilmek amacıyla bu belgenin bir nüshasını elde etmeye ilişkin bir talebi dile getirmek için inisiyatif kullanmamakla suçlanamayacağı, zira ilgilinin iş sözleşmesinin feshinin kendi işvereni tarafından gizli olarak sınıflandırılan ihtilaf konusu belgeye dayandırıldığına dair İdare Mahkemesinin kararından önce bilgilendirilmediğinin anlaşıldığı kanısına varmaktadır. Mahkeme öte yandan, başvurandan İdare Mahkemesinin kaleminde söz konusu belgeye başvurmasını beklemenin ilgiliye orantısız bir yük yüklenmesine karşılık gelebileceği ve ilgiliye mutlaka, bu belgeye dayanarak görüşlerini sunma yönünde gerçek bir imkân sağlamayacağı kanısına varmaktadır (bk., mutatis mutandis, Göç/Türkiye [BD], No. 36590/97, § 57, AİHM 2002‑V). Mahkeme bu bağlamda, çekişmelilik ilkesinin, davacının söz konusu belgelerden haberdar edilme ve kendi argümanlarını ifade etmek için uygun bir şekilde ve yeterli bir sürede bu belgeler hakkında yorum yapma imkânına sahip olmasını sağlayacak şekilde, yeterli koşullarda uygulanabilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bk., bu bağlamda, Krčmář ve diğerleri/Çek Cumhuriyeti, No. 35376/97, § 42, 3 Mart 2000, ve Immeubles Groupe Kosser/Fransa, No. 38748/97, § 26, 21 Mart 2002). Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, yerel mahkemeler önündeki yargılamanın 5257 No.lu belgenin başvurana tebliğ edilmemesi nedeniyle hakkaniyetten yoksun olduğu kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmemesi bağlamındaki Hükümetin itirazını reddetmekte ve somut olayda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği kanısına varmaktadır.
C. Yerel mahkemeler tarafından kabul edilen kararın adilliğine ilişkin şikâyet hakkında Başvuran, iş sözleşmesinin feshinin haksız olduğu kanısına vararak, talebini reddeden yerel mahkemelerin kararlarının hakkaniyetten yoksun olmasından şikâyet etmektedir. Başvuran bu bağlamda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir. Mahkeme, yargılamanın hakkaniyete uygunluğu konusunda yukarıda vardığı, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği yönündeki tespiti göz önünde bulundurarak, bu şikâyetin incelenmesine gerek olmadığı kanısına varmaktadır (bk., bu anlamda, Sürer/Türkiye, No. 20184/06, § 47, 31 Mayıs 2016 ve Yeltepe/Türkiye, No. 24087/07, § 33, 14 Mart 2017).
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca;
"Eğer Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder."
Başvuran, herhangi bir adil tazmin talebinde bulunmamıştır. Dolayısıyla, Mahkeme, ilgiliye bu bağlamda herhangi bir meblağ ödenmesine gerek olmadığı kanısına varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun dosyadaki bir belgenin tebliğ edilmemesine ilişkin şikâyetle ilgili kısmının kabul edilebilir olduğuna;
2. Yerel mahkemeler tarafından kabul edilen kararın adilliğine ilişkin şikâyetin kabul edilebilirliğinin ve esasının incelenmesine gerek olmadığına;
3. Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
4. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; ardından Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 16 Ocak 2018 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıLedi Bianku
Yazı işleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy