AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
AKÇAYÖZ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 76035/11)
KARAR
STRAZBURG
15 Ekim 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Akçayöz ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque
Hâkimler
Ivana Jelić,
Arnfinn Bårdsen
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 1 Ekim 2019 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, altı Türk vatandaşının; Günay Akçayöz, Güller Akçayöz, Berfin Akçayöz (“kadın başvuranlar”) ile Vedat Çelik, Cengiz Karakaş ve Özgür Sağlam’ın (“erkek başvuranlar”) 2 Kasım 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 76035/11) bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, İstanbul Barosuna bağlı olan avukatlar S. Ballıkaya Çelik ve M. Çelik tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti ise (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Sözleşme’nin 2 ve 3. maddeleri altında değerlendirilen şikâyetler, 27 Nisan 2018 tarihinde Hükümete bildirilmiştir ve başvurunun geri kalan kısmı, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez bulunmuştur.
4. Hükümet, başvurunun Komite tarafından incelenmesine itiraz etmiştir. Mahkeme, Hükümetin itirazını inceledikten sonra Mahkeme bu itirazı reddetmiştir.
OLAY
DAVANIN KOŞULLARI
5. Sırasıyla 1948, 1969 ve 1996 doğumlu olan kadın başvuranlar, hem kendi adlarına, hem de Üsküdar (İstanbul) E Tipi Cezaevinde tutuklu bulunduğu sırada güvenlik güçleri tarafından yürütülen bir operasyonda hayatını kaybeden yakınları Alp Ata Akçayöz adına hareket etmektedirler. Olay tarihinde, aynı cezaevinde cezalarını çekmekte olan erkek başvuranlar sırasıyla 1975, 1978 ve 1981 doğumludurlar. Hâlihazırda, ilgililerin hepsi İstanbul’da ikamet etmektedirler.
A. Davanın Oluşumu
6. 2000 yılının Ekim ayında birçok cezaevinde, koğuş yerine bir ila üç kişilik yaşam ünitelerinin hizmete girmesini amaçlayan, F Tipi olarak adlandırılan yeni yüksek güvenlikli cezaevlerinin kurulmasını protesto etmek amacıyla açlık grevleri başlatılmıştır.
7. Güvenlik güçleri, 19 Aralık 2000 tarihinde, yirmi cezaevine eş zamanlı olarak müdahalede bulunmuşlardır. “Hayata dönüş” olarak adlandırılan bu operasyon sırasında, güvenlik güçleri ve mahkûmlar arasında şiddetli çatışmalar meydana gelmiştir.
8. Üsküdar Cezaevi de bu operasyonlara dâhil olmuştur. Jandarma görevlileri, bu ayaklanmaya karşı, yukarıda belirtilen tarihte, saat 4.30 sıralarında, üç gün süren ve zaman zaman şiddetin tırmandığı bir operasyon başlatmışlardır. Bu operasyona 1.142 jandarma görevlisi katılmış, bunlardan 268’i kapalı ortamda (intra muros) görevlendirilmiştir. Operasyon sırasında güvenlik görevlileri tarafından isyancılara karşı saldırı silahları, göz yaşartıcı bombalar ve yüksek tazyikli su kullanılmıştır.
9. Operasyon, bir çavuş ve Alp Ata Akçayöz (paragraf 4) de dâhil olmak üzere, beş tutuklunun hayatına mâl olmuş ve başvuranların da aralarında bulunduğu birçok kişi ile birlikte mermi isabet eden iki gardiyan yaralanmıştır.
10. Operasyonun sonunda, 23 Aralık 2000 tarihinde, cezaevi idaresi tarafından, başvuranlar da dâhil olmak üzere, yirmi sekiz tutuklu Kocaeli F Tipi Cezaevine nakledilmiştir (bk. Makbule Akbaba ve diğerleri/Türkiye, No. 48887/06, §§ 5-7, 10 Temmuz 2012 ve Keser ve Kömürcü /Türkiye, No. 5981/03, §§ 7-10, 23 Haziran 2009).
11. Koğuşlarda eş zamanlı olarak yapılan aramalarda, beş ateşli silah, 55 mermi, 108 mermi kovanı, birçok patlayıcı madde ve el yapımı ateşli silahlar, bir saatli bomba, farklı türlerde bıçaklar, kimyasal maddeler ve Molotof kokteylleri ele geçirilmiştir.
B. Kişisel Durumlar
1. Müteveffa Alp Ata Akçayöz
12. 23 Aralık 2000 tarihinde saat 10.30 sıralarında Alp Ata Akçayöz’ün cenazesinin kimlik tespiti ve incelenmesi yapılmıştır. Bu incelemeye ilişkin rapora göre, ilgilinin vücudunda uzak mesafeden açılan ateş sonucunda mermilerin isabet etmesi nedeniyle, yaralar bulunmaktadır. Ardından, klasik otopsinin yapılması amacıyla cenaze Adli Tıp Kurumuna gönderilmiş ve ertesi gün otopsi yapılmıştır. Adli tabipler, ölümün, her biri ölümcül nitelik taşıyan iki mermiden kaynaklandığı sonucuna ulaşmıştır.
2. Özgür Sağlam
13. Başvuran Sağlam, 22 Aralık 2000 tarihinde, saat 16.00 sıralarında, muhtemelen operasyon sona ermeden önce cezaevinden çıkarılabildiği için, Üsküdar Numune Hastanesine kabul edilmiştir. Başvuran özellikle, bir lezyona neden olan mermi parçasının isabet etmesi sonucu yaralanmıştır ve sol göz hizasında peri-orbital ekimotik bir ödemden muzdariptir. Başvuranın muayenesinde, oküler göz çukuruna denk gelen parçanın neden olduğu hifema ve skleral perforasyon teşhis edilmiştir. Başvurana, 23 Aralık 2000 tarihinde, söz konusu perforasyon nedeniyle, cerrahi bir müdahalede bulunulmuştur. Başvuran, 2 Ocak 2001 tarihinde, vitreus gövdesinde retina dekolmanı ve kanaması tanısı ile hastaneden ayrılmıştır.
Başvuran, Edirne F Tipi Cezaevine nakledildikten sonra, 25 Ocak 2001 tarihinde, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesinde yeniden muayene edilmiştir. Başvuranın gözü, tamamen körelmiştir ve % 32,3 oranında kalıcı bir engele neden olan görme kaybından muzdariptir. Doktorlar, başvuranın İstanbul’da yeniden ameliyat olması gerektiğini söylemişlerdir. Hâlbuki idare, başvuranın hastaneye sevkinde eşlik edebilecek bir kişinin bulunmadığını mazeret göstererek, başvuranı İstanbul’a götürmemiştir.
Yukarıda belirtilen klinik tablo, doktorların yeni bir ameliyatın herhangi bir yarar sağlayamayacağı görüşünü sundukları Trabzon Farabi Üniversite Hastanesi tarafından 30 Haziran 2010 tarihinde teyit edilmiştir.
3. Vedat Çelik
14. Başvuran Çelik, operasyondan sonra belirtilmeyen bir tarihte, cezaevi doktoru tarafından ilk defa muayene edilmiştir. Cezaevi doktoru, hastanın “sırtında çeşitli morluklar, eski bir epigastrik insizyon izi ve her iki dizinin altında birkaç çizik bulunduğunu gözlemlemiştir.
Adli tıp kurumu, 5 Aralık 2001 tarihinde, bu tespitlere dayanarak, başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı ancak sağlık durumu nedeniyle, bir haftalık bir istirahat raporu verilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
Avukatlarına göre, başvuran, bütün operasyon boyunca, korku, soğuk, açlık ve susuzlukla mücadele etmiş ve ardından saatlerce ıslak giysilerle bir nakil arabasında beklemek durumunda kalmış, bu kadar zor duruma maruz kaldıktan sonra depresyona girmiş, yeni cezaevinde, darp edilmiş ve hakarete uğramış, bu durum kendisinin açlık grevine başlamasına neden olmuştur.
4. Cengiz Karakaş
15. Başvuran Karakaş’ın söz konusu operasyondan sonra sağlık muayenesinden geçtiğine ilişkin dosyada bir bilgi bulunmamaktadır.
Başvuranın avukatları, bu bağlamda hiçbir tıbbi unsur sunmanın mümkün olmadığını belirtmektedirler. Avukatlar olaylar sırasında, başvuran Karakaş’ın birçok darbe aldığını ve ölümden kıl payı kurtulduğunu belirtmektedirler. Başvuran, operasyonun sonunda, darp edilmiş ardından nakil aracında ıslak giysilerle terk edilmiştir. Başvuran, Kandıra F Tipi Cezaevine götürüldükten sonra, yine darp edilmiş ve işkenceye maruz kalmıştır. Ayrıca, başvuran açlık grevine başlamış ve sonuç olarak Wernicke-Korsakoff hastalığına yakalanmıştır. Bu konuda avukatlar, sırasıyla 26 Haziran 1981, 9 Mayıs 1986 ve 13 Eylül 1990 tarihli ve 81/1238, 284 ve 943 sayılı üç adet elektroensefalografi raporunu sunmuşlardır.
C. Somut Olayda Yürütülen Yargılamalar
1. Ceza Yargılamaları
a. Kapalı Alanda (İntra Muros) Gerçekleştirilen Operasyona Katılan Askeri Personel Hakkında
16. Mevcut davada, bahse konu operasyonun hemen ardından hazırlık soruşturması başlamıştır. Ümraniye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 4483 sayılı Kanun gereğince başvurulan İstanbul Valiliği, 26 Kasım 2002 tarihinde, operasyona aktif olarak katılan jandarma görevlileri hakkında soruşturma açılmasına yer olmadığına karar vermiştir.
Bununla birlikte, on bir tutuklu-şikâyetçinin itirazı üzerine, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, mevcut durumda ileri sürülen eylemlerin kamu hukukunun kapsamına girdiği ve 4483 Sayılı Kanunun kapsamında olmadığını değerlendirerek Valilik kararını durdurmuştur. Böylelikle, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı önünde bir ceza soruşturması başlatılmıştır.
17. 16 Mart 2004 tarihinde, Cumhuriyet savcılığı, kötü muamelede bulundukları ve tutuklular arasında altı kişinin ölümüne ve 408 kişinin yaralanmasına sebep olarak ölümcül güç kullanımına başvurdukları gerekçesiyle, 268 jandarma görevlisi hakkında soruşturmaya başlamıştır.
29 Mart 2004 tarihli iddianameyle 267 jandarma görevlisinin görevlerinin icrası sırasında adam öldürme, darp ve yaralama suçlarından mahkeme huzuruna çıkarılmasına karar verilmiştir. Bu iddianamede, ilgililerin silahlarını, emirlere uygun şekilde ve silahlı isyancıların saldırılarına karşı koymak amacıyla kullandıkları, ancak Alp Ata Akçayöz’e ateş eden görevlinin kimliğinin ve kullanılan silahın tespit edilmesinin mümkün olmadığı belirtilmiştir.
29 Mart 2004 tarihli iddianameyle, 267 jandarma görevlisi görevlerinin icrası sırasında adam öldürme, darp ve yaralama suçları nedeniyle mahkeme huzuruna çıkarılmışlardır. Bu iddianamede, ilgililerin silahlarını, emirlere uygun şekilde ve silahlı isyancıların saldırılarına karşı koymak amacıyla kullandıkları belirtilmiştir
Başvuranlar Çelik, Sağlam ve Karakaş tutuklu-şikâyetçi listesinde bulunmaktadır. Ayrıca, yedi gün istirahat raporu alan ilk başvuran, yaralılar listesinde bulunmakta, ikinci başvuran ise bu türden bir tedbirin gerekli görülmediği yaralılar arasında bulunmaktadır. Buna karşın, başvuran Karakaş’ın adı yaralılar arasında bulunmamaktadır.
18. Duruşmalar, 28 Nisan 2006 tarihinde, 2001/245 dosya numarası altında başlatılmıştır. Hükümet tarafından ibraz edilen bilgiye göre, dava, hâlihazırda, İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi (eski adı Üsküdar Ağır Ceza Mahkemesi) önünde halen derdesttir.
B. Tutuklular Hakkında
19. Başvuran Sağlam, 25 Aralık 2000 tarihinde, birçok kişiyle birlikte savcılık tarafından dinlenmiştir. Başvuran Sağlam, açlık grevi yapan kişiler arasında olduğunu ve hiçbir şekilde silah kullanmaksızın olaylarda yer aldığını ve “elinin altında bulunan diğer nesneleri” atarak “jandarma görevlilerine” direndiğini kabul etmiştir.
Üsküdar Cumhuriyet savcısı 23 Mart 2001 tarihinde, 399 tutuklu hakkında isyan çıkarma, patlayıcı madde bulundurma, adam öldürme, darp ve yaralama suçlarından dava açmıştır.
20. Başvuranlar Sağlam ve Karakaş’ın, 18 Haziran 2001 tarihinde, şartlı tahliye edilmesine karar verilmiştir.
21. Başvuran Sağlam, mahkeme huzurunda, savcı önünde verdiği ifadeyi onaylayarak, silah veya patlayıcı madde bulundurma, adam öldürme, darp ve yaralama gibi suçlamaları reddetmiştir (yukarıda belirtilen18. paragraf in limine). Başvuran Sağlam, koğuşta hiçbir şekilde silah bulunmadığının altını çizerek, gözünde meydana gelen ağır yaralanmadan dolayı mağdur olduğundan şikâyet etmektedir.
Başvuran Karakaş, arkadaşı E.P.’nin hayatını kaybetmesi haricinde olayları hatırlamadığını zira açlık grevi nedeniyle, hafıza kaybından muzdarip olduğunu belirtmiştir.
22. İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi, 22 Ocak 2016 tarihinde verdiği kararla, başvuranların yakını olan Alp Ata Akçayöz dâhil olmak üzere hayatını kaybeden sanıklarla ilgili olarak yargılamanın son ermesine karar vermiştir. Mahkeme, adam öldürmekle suçlanan tutukluların aleyhlerine delil bulunmaması nedeniyle beraat etmelerine karar vermiştir. Başvuranlar dâhil olmak üzere, sanıkların geriye kalanı için, ceza davasının, zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle düşürülmesine karar verilmiştir.
Hükümete göre, dava halen Yargıtay önünde incelenmektedir.
2. İdari Yargılama(Hükümet tarafından ibraz edilen bilgilere göre)
Akçayöz Ailesinin Üyeleri Bakımından
23. Başvuranlar da dâhil olmak üzere, Akçayöz ailesinin beş üyesi, 18 Ekim 2001 tarihinde, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığına başvurarak cezaevi idaresinin Alp Ata Akçayöz’ün hayatını korumakta ihmali olduğu ve böylelikle hizmet kusuru işledikleri gerekçesiyle, tazminat talebinde bulunmuşlardır.
Söz konusu Bakanlıklar bu talebi reddetmişlerdir.
24. Başvuranlar, maddi tazminat olarak 29.775.000.000 TRL (“eski Türk lirası”) ve manevi tazminat olarak 25.000.000.000 TRL talep ederek, İstanbul İdare Mahkemesinde tam yargı davası açmıştır.
25. 27 Şubat 2004 tarihinde İdare Mahkemesi, söz konusu Bakanlıkların davacı tarafa, 18 Ekim 2001 tarihinden itibaren uygulanacak yasal faizle birlikte maddi tazminat olarak 27.527.330.807 TRL ve manevi tazminat olarak 25.000.000.000 TRL ödemeye mahkûm edilmesine karar vermiştir. Hâkimler, özellikle, müteveffanın isyan hareketlerinin arkasındaki terör örgütünün bir üyesi olup olmadığının ve olay yerinde ele geçirilen silahlardan birini kullanarak güvenlik güçlerine direnip direnmediği hususlarının tespit edilmediğini belirtmişlerdir. Dolayısıyla Hâkimler, ilgilinin hayatını kaybetmesinin, anayasal standartlar ve kamu görevlileri tarafından ölümcül güç kullanılması konusundaki kurallar açısından haklı gösterilemeyeceği kanaatine varmışlardır. Dolayısıyla, Alp Ata Akçayöz’ün ölümü, idareye atfedilen cezaevindeki güvenlik eksikliği nedeniyle ortaya çıkmış bir operasyon bağlamında ve ilgilinin hayatının korunması için önleyici tedbirler alınmaksızın meydana gelmiştir.
26. Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı, kararın icrasının ertelenmesini de talep ederek, bu karar karşı temyiz yoluna başvurmuşlardır. Danıştay, 7 Şubat 2005 tarihli kararıyla, kararın icrasının ertelenmesi talebini reddetmiştir.
27. Adalet Bakanlığı, 21 Temmuz 2005 tarihinde, davacı tarafa, söz konusu tarihte yaklaşık 39.148 avroya (“EUR”) tekabül eden 63.334.21 Türk lirası (“TRY[1]”) ödemiştir. Bununla birlikte, icra dairesi bu ödemenin hükmedilen tutara tekabül etmediğini gözlemlemiştir. Bu neden, Adalet Bakanlığı, 20 Ekim 2006 tarihinde, ek olarak 60.974.31 TRY yani söz konusu tarihte 33.111 EUR daha ödemiştir.
28. Diğer yandan, İçişleri Bakanlığı, 19 Eylül 2005, 6 Aralık 2010 ve 26 Temmuz 2011 tarihlerinde, sırasıyla 46.761.95 TRY (28.588 EUR), 51.278.11 TRY (25.958 EUR) ve 5.984.46 TRY (2.401 EUR) tutarlarını ödemiştir.
29. Bu zaman zarfında, Danıştay, Bakanlıkların temyiz başvurularını 19 Haziran 2007 tarihinde ve karar düzeltme taleplerini ise 22 Eylül 2008 tarihinde reddetmiştir.
30. Akçayöz ailesi, 5 Eylül 2012 tarihinde, vadesi gelmiş faizlerin yanlış hesaplanması nedeniyle, fazladan ödenen 22.683 TRY (9.902 EUR) tutarını Adalet Bakanlığına geri ödemek durumda kalmıştır.
Böylelikle, müteveffa Alp Ata Akçayöz’ün ailesi tarafından alınan toplam tutar 119.304 avrodur.
B. Başvuran Sağlam Bakımından
31. Başvuran Sağlam, körlüğünün idarenin eksikliklerinden kaynaklandığını iddia ederek 29 Nisan 2002 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesi önünde İçişleri Bakanlığı aleyhine tam yargı davası açmıştır. Başvuran Sağlam, maddi tazminat olarak 25.000 TRY ve manevi tazminat olarak 50.000 TRY talep etmiştir.
32. İstanbul İdare Mahkemesi, 30 Nisan 2007 tarihinde, maddi tazminat olarak talep edilen tutarın tamamen ve manevi tazminat olarak 12.500 TRY tutarının ödenmesine karar vermiştir. Bu tutarlara, 29 Nisan 2002 tarihinden itibaren yasal faiz eklenmiştir.
Hem başvuran hem de Bakanlık, bu karar hakkında temyiz talebinde bulunmuştur.
33. Danıştay, 16 Mart 2012 tarihinde, özellikle tutuklular hakkında yürütülen ceza yargılamasının sonucunu beklemeksizin (yukarıda 20 ve 21. paragraf), başka bir deyişle davacının ayaklanmada aktif olarak yer alıp almadığının bilinmeksizin inceleme yapılmasının mümkün olmadığı gerekçesiyle kararı bozmuştur.
34. 28 Kasım 2014 tarihinde İstanbul İdare Mahkemesi başvuran Sağlam’ın taleplerini, 25 Aralık 2000 tarihinde savcılıkta verdiği ifadenin (yukarıda 18. paragraf) kendi davranışları ile uğradığı zarar arasında nedensellik bağını kuracak şekilde, isyan hareketinde aktif olarak yer aldığını onaylamaya imkân sağladığı gerekçesiyle reddetmiştir.
35. 22 Ocak 2016 tarihinde Danıştay bu kararı onamıştır. Başvurana, 4 Nisan 2016 tarihinde, karar tebliğ edilmiş, ancak ilgili karar düzeltme talebinde bulunmamıştır.
3. Anayasa Mahkemesi Önündeki Yargılamalar (Hükümet tarafından ibraz edilen bilgilere göre)
36. Başvuran Sağlam, 4 Mayıs 2016 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa tarafından güvence altına alındığı şekliyle, yaşam hakkını, işkence yasağını ve makul sürede yargılanma hakkını ileri sürerek, özellikle gözünden yaralanmasına neden olan koşullardan ve tam yargı davasının hakkaniyete uygun olarak görülmemesinden şikâyetçi olmuştur.
37. Hükümete göre, 2016/9076 sayılı dosya altında kayıtlı olan bu başvuru halen incelenmektedir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
38. Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan somut olayla ilgili iç hukuk kuralları ve uygulaması, Ceyhan Demir ve diğerleri/Türkiye (No. 34491/97, §§ 77-80, 13 Ocak 2005) ve Gömi ve diğerleri/Türkiye (No. 35962/97, §§ 42-45, 21 Aralık 2006) kararlarında tanımlanmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 2 VEYA 3. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Ön Değerlendirme
39. Öncelikle, başvuran tarafın avukatları, ihtilaf konusu operasyon sırasında işlendiği iddia edilen şiddet eylemlerini detaylı şekilde anlatmışlardır. Ardından, Sözleşme’nin 2. veya 3. maddeleri arasında açık bir ayrım yapmayan kadın başvuranlar, yakınları Alp Ata Akçayöz’ün öldürüldüğü somut olayda yürütülen operasyonun ölümcül niteliğinden ve Sözleşme’nin 6. ve 13. maddeleri kapsamında yürütülen ceza yargılamasının etkin olmadığında şikâyetçi olmuşlardır.
40. Erkek başvuranlar, aynı hükümleri ileri sürerek, operasyon sırasında ve diğer cezaevlerine nakledilmeleri sırasında ve sonrasında kendilerinin korunması için tedbirlerin alınmaması nedeniyle, maruz kaldıkları şiddetten şikâyet etmektedirler. Ayrıca, başvuranlar şikâyetleri konusunda yetersiz soruşturmanın yapıldığını iddia etmişlerdir.
41. Hükümet, bu iddialara karşı çıkmıştır.
42. Mahkeme öncelikle, bir şikâyetin, olgusal iddialar ve hukuki gerekçeler olmak üzere iki unsur içerdiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi gereğince, başvuranlar tarafından Sözleşme ve Protokolleri uyarınca ileri sürülen hukuki gerekçelerin kendilerini bağlamadığını ve bir şikâyeti, başvuranlar tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebileceğini hatırlatmaktadır (Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).
Mahkeme, somut olayda, Sözleşme’nin 6. ve 13. maddelerine ilişkin şikâyetlerin, duruma göre, Sözleşme’nin 2 veya 3. maddelerinin usul yönleri açısından (yukarıda in fin 34. paragraf) incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
43. Mahkeme, mevcut davada söz konusu olan “Hayata Dönüş” operasyonlarının da dâhil olduğu, ayaklanmalara karşı yürütülen operasyonlarla ilgili olarak Türkiye’ye karşı açılan davalar kapsamında, Sözleşme’nin 2 ve/veya 3. maddelerinin uygulanabilirliği hakkında daha önce de karar vermiştir (bk. Vefa Serdar/Türkiye, No. 7309/04, § 76, 27 Ocak 2015).
44. Alp Ata Akçayöz’ün hayatını kaybetmesi bakımından başvuru şüphesiz Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamına girmektedir. Sözleşme’nin 2. maddesi aşağıdaki gibidir:
“1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez.
2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonrasında meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz:
a) bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması;
b) bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme;
c) bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması. ”
45. Başvuranlar Çelik, Karakaş ve Sağlam bakımından, Mahkeme meydana gelen yaralanmalara ateşli bir silah kullanımı sebep olduğunda, Sözleşme’nin 2. maddesinin uygulanabilir olduğu sonucuna daha önce vardığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, bu davalarda, ihtilaf konusu operasyonların gelişimini çevreleyen koşulları gerektiği şekilde dikkate alarak, - mağdurun hayati tehlikesinin bulunup bulunmadığı hususundan bağımsız olarak - cezaevi ortamında ateşli silahların kullanılmasının kendiliğinden “muhtemelen ölümcül” olduğu kanaatine varmıştır (bk. yukarıda anılan Vefa Serdar kararında sıralanan örnekler, § 77).
46. Mahkeme, mağdurun hayatını kaybetmediği durumda, istisnai hallerde, Devlet görevlilerinin fiilleri sebebiyle maruz kalındığı iddia edilen yaralanmaların, diğerlerinin yanı sıra, kullanılan gücün derecesine ve türüne ve de bu gücün kullanımının altında yatan kesin niyet ve amaçlara bağlı olarak, Sözleşmenin 2. maddesi açısından incelenebileceğini hatırlatmaktadır (bk. Ebru Dinçer/Türkiye, No. 43347/09, § 33, 29 Ocak 2019 ve bu kararda atıfta bulunulan davalar ve daha detaylı bir inceleme için bk. yukarıda anılan Vefa Serdar kararı, §§ 75 - 80).
47. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuran Sağlam’ın maruz kaldığı baş hizasındaki yaralanmanın, mermi parçasından dolayısıyla ateşli bir silahın kullanılmasından kaynaklandığını kaydederek (yukarıda 12. paragraf), şikâyetin Sözleşme’nin 2. maddesi kapsamında incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmıştır.
48. Aynı durum yaşamlarının tehlikeye girip girmediği sorusunun belirleyici önem taşıdığı başvuranlar Çelik ve Karakaş için geçerli değildir (ibidem, § 78, içinde yer alan atıflar). Bu başvuranlar açısından muhtemel bir hayati tehlike bulunduğunu düşündüren tıbbi veya olgusal herhangi bir unsur bulunmaması sebebiyle, Mahkeme, jura novit curia (hâkim hukuku kendiliğinden uygular) ilkesi gereğince (bk. Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], No. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018), bu iki başvuranın şikâyetlerinin, Sözleşme’nin 3. maddesi açısından incelenmesi gerektiği sonucuna varmaktadır. Bu madde aşağıdaki gibidir:
“Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz. ”
B. Kabul Edilebilirlik Hakkında
1. Başvuran Karakaş’ın Durumu
49. Hükümet tarafından sunulan ilk itirazların incelenmesinden önce, Mahkeme başvuran Cengiz Karakaş’ın durumunun re’sen incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
50. Somut olaydaki gibi durumlarda, Mahkeme, başvuranlar gibi avukatları için de, kötü muamele iddiaları ile ilgili deliller elde etmenin veya toplamanın zor olabileceğini kabul etmektedir. Mahkeme, bu türden iddiaların, kendisi önünde, yeterince ciddi, kesin ve birbiriyle uyumlu bir takım ipuçlarından veya aksi ispat edilemeyen karinelerden yola çıkılarak elde edilebilecek uygun delil unsurlarıyla desteklenebileceğini daha önce kabul etmiştir (yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri kararı, No.15397/02, § 235, 6 Ekim 2015).
Bununla birlikte, Mahkeme, mevcut davada, bu türden herhangi bir unsur görmemektedir. Başvuran Karakaş’ın iddiasını destekleyecek hiçbir delil sunmamıştır. Ayrıca, söz konusu başvuran, iddia edilen kötü muamele izlerinin tespit edilmesi için operasyon sonrasında veya Kandıra F Tipi Cezaevinde doktor muayenesinden geçme talebinin reddedildiğini hiçbir zaman ileri sürmemiştir.
51. Mahkeme, aslında başvuran Karakaş’ın avukatlarının, askeri müdahale sırasında diğer tutukluların başına gelenleri ayrıntılı şekilde aktarmakla yetindiğini ve müvekkillerinin operasyon sırasında “ölümden kıl payı kurtulup kurtulmadığı” hakkında en azından ikna edici bir açıklamada bulunmadıklarını gözlemlemektedir. Mahkeme için, bu tür bir anlatım tek başına delil başlangıcı olarak incelenemez.
52. Yukarıda belirtilen durum, başvuranların bir kısmının bu davadakilerle şikâyetler ileri sürdüğü Kavaklıoğlu ve diğerleri davasında incelenen durumdan çok da farklı değildir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis), yukarıda belirtilen karar, § 236 à 239).
Sonuç olarak Mahkeme, her unsuru değerlendirerek başvuran Cengiz Karakaş ile ilgili olarak başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
2. Kadın Başvuranların Mağdur Sıfatı ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44C Maddesi
53. Hükümet, bahse konu jandarma görevlileri hakkında yürütülen ceza davası sırasında (yukarıda 17. paragraf), başvuranların yakınının güvenlik güçleri tarafından kasten veya doğrudan hedef alınarak öldürüldüğünü ortaya koyan bir delilin olmadığını belirtmektedir. Bu bağlamda, Hükümet, somut olayda Alp Ata Akçayöz’ün hayatını koruma hakkının ihlal edildiğinin idare mahkemeleri tarafından kabul edildiğini ve sonuç olarak ciddi tazminatların ilgilinin ailesine ödendiğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla Hükümet kadın başvuranların, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edilmesi nedeniyle, mağdur olduklarını iddia edemeyecekleri düşünmektedir.
54. Öte yandan, Hükümet, kadın başvuranların bu yargılamanın sonucunu Bölüm Yazı İşleri Müdürlüğüne bilgi vermemesinin, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44C maddesi kapsamındaki yükümlülüklerinin ihlali anlamına geldiği kanaatindedir.
55. Kadın başvuranlar, bu iddialara karşılık vermemektedirler.
56. Mahkeme için, müteveffa Alp Ata Akçayöz’ün ailesine tazminat ödenmesine hükmedilmesi ve ardından bu miktarların ödenmesi, Sözleşmenin 41. maddesinin olası uygulaması üzerindeki etkisine rağmen, kadın başvuranların mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için tek başına yeterli değildir (bk. örneğin, Saçılık ve diğerleri/Türkiye (kısmi adil tazmin), No. 43044/05 ve 45001/05, § 69, 5 Temmuz 2011).
Bu bağlamda, Mahkeme Yerleşik İçtihadını hatırlatmaktadır: ölümün kasten meydana geldiği iddia edilen davalarda, tazminat ödenmesi, Sözleşmeci Devletleri sorumluların cezalandırılması ve kimliklerinin tespit edilmesine neden olacak soruşturma yürütme yükümlülüğünden kurtarmaz (bk. birçok karar arasında, Tanrıkulu/Türkiye [BD], No. 23763/94, § 79, AİHM 1999‑IV, Salman/Türkiye [BD], No. 21986/93, § 83, AİHM 2000-VII, Nikolova ve Velitchkova/Bulgaristan, No. 7888/03, § 55, 20 Aralık 2007 v içinde yer alan atıflar ve Al-Skeini ve diğerleri-Birleşik Krallık[BD], No. 55721/07, § 165, AİHM 2011).
Sonuç olarak, Mahkeme, Hükümetin itirazının, kadın başvuranların Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönü alanında ileri sürdükleri şikâyet ile yöneltilen sorularla yakından bağlantılı olduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme bu şikâyeti, esasla birleştirmektedir.
57. Sözleşme’nin 37. maddesinin 1. fıkrasının uygulanmasını talep etme anlamına gelen İç Tüzüğün 44C maddesinin ihlaline dayanan iddia ile ilgili olarak (yukarıda 53. paragraf), Mahkeme somut olayda şikâyet edilen olaylar ışığında, cezai kovuşturmanın etkin ve yeterli bir başvuru yolu olduğunu ve başvuranların, öncesinde (a priori) tazminata ilişkin idari dava açmalarının gerekli olmadığını vurgulamaktadır (bk. örneğin, Perişan ve diğerleri/Türkiye, No. 12336/03, § 65, 20 Mayıs 2010). Bununla birlikte, ilgililerin yine de tam yargı davası açmış olmalarının ve davayı kazanmalarının ve Mahkemeye bilgi vermekte ihmalde bulunmalarının, somut olayda söz konusu olan esasa ilişkin konularla ilgili olarak hiçbir şeyi değiştirmemektedir.
Dolayısıyla, Mahkeme bu bağlamda Hükümet tarafından ileri sürülen itirazı reddetmektedir.
3. Başvurunun Vaktinden Önce Sunulmuş Olması
58. Hükümet, İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi önünde jandarma görevlileri hakkında açılan ceza davasının halen derdest olması sebebiyle, başvurunun vaktinden önce yapıldığını belirtmektedir (yukarıda 17. paragraf).
59. Başvuran tarafa göre, Mahkemenin benzer davalarda varmış olduğu sonuçlar dikkate alındığında, bu itiraz, kabul edilemezdir (İsmail Altun/Türkiye, No. 22932/02, 21 Eylül 2010, Şat/Türkiye, No.14547/04, 10 Temmuz 2012, ve Erol Arıkan ve diğerleri/Türkiye, No.19262/09, 20 Kasım 2012).
60. Mahkeme, bu itirazın da davanın esasıyla birleştirilmesi gerektiği kanaatindedir, zira söz konusu itiraz, Sözleşme’nin 2. maddesi (örneğin bk. yukarıda anılan Kavaklıoğlu ve diğerleri, § 115 ve bu kararda yapılan atıflar ve Makbule Akbaba ve diğerleri/Türkiye, No. 48887/06, § 31, 10 Temmuz 2012) ve 3. maddesinden (diğerleri arasında bk. Keser ve Kömürcü/Türkiye, No. 5981/03, § 40, 23 Haziran 2009 ve yukarıda anılan Ebru Dinçer, § 40) kaynaklanan usuli yükümlülüklere uyulmamasına ilişkin şikâyetlerin özüyle bağlantılıdır.
4. İdari Tazminat Yolunun Tüketilmemesi
61. Hükümet, somut olayda, başvuran Çelik’in hayatını tehlikeye atabilecek bir yaralanmaya maruz kalmadığını ancak söz konusu operasyon sırasında önleyici tedbirlerin alınmaması nedeniyle bir zarara uğradığına işaret etmektedir.
Hükümet bu konuyla ilgili olarak, Danıştay’ın, aynı isyan karşıtı operasyon sırasında bir tutuklunun ağır şekilde yaralandığı durumla ilgili karar verdiği E.2015/1826 Sayılı (17 Mayıs 2016 tarihli) davayı ileri sürmektedir. Danıştay bu kararında, mağdurun açlık grevinde olması sebebiyle, silah kullanarak aktif direniş göstermediğini gözlemleyerek, bu tutuklunun korunmaya hakkı olduğu ve şiddet eylemlerinde bulunan isyancılarla aynı muameleye tabi tutulmamış olması gerektiği kanaatine vararak, olayda ağır hizmet kusuru bulunduğu sonucuna varmıştır.
Hükümetin görüşüne göre bu şikâyetlerin niteliği dikkate alındığında, tam yargı davası, başvuran Çelik tarafından tüketilmesi gereken bir başvuru yolu teşkil etmektedir.
62. Başvuran Sağlam ile ilgili olarak, Hükümet söz konusu iç hukuk yollarının tüketilmiş olduğunun değerlendirilemeyeceği çünkü ilgilinin tam yargı davası açtığını, ancak Danıştay’ın 22 Ocak 2016 tarihli kararı hakkında karar düzeltme talebinde bulunmadığı görüşündedir (yukarıdaki 34. paragraf).
63. Başvuran tarafın avukatları, Mahkeme’nin ilgili içtihatlarına göre, kasıtlı kötü muamele durumunda, mağdura bir tazminat ödenmesi Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlalinin telafisi için yeterli olmadığını ileri sürmektedirler. Dolayısıyla başvuran Çelik söz konusu başvuru yolunu kullanmak zorunda değildir.
64. Mahkeme, Sözleşme’nin 2. maddesi açısından daha önce belirtildiği üzere (yukarıda 55. paragraf), Sözleşme’nin 3. maddesine ilişkin şikâyetler bakımında da mevcut davanın koşullarında ceza soruşturmasının uygun bir başvuru yolu teşkil ettiğini, idari hukuka ilişkin yukarıda belirtilen başvuru yolunun bu hüküm bağlamında tüketilmesi gerekmediğini, zira bu başvuru yolunun, faillerin kimliklerinin tespit edilmesinden ziyade yalnızca tazminat ödenmesine imkân sağladığını yeniden belirtmektedir (bk. örneğin, yukarıda belirtilen Keser ve Kömürcü, § 57).
Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin itirazının bu kısmını reddetmektedir.
5. Anayasa Mahkemesi Önünde Bireysel Başvuru Yolunun Tüketilmemesi
65. Son olarak, Hükümet, Deniz/Türkiye (No. 47554/11, 3 Temmuz 2018 [komite]) kararına dayanarak, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun tüketilmediğini iddia etmekte ve somut olaya benzer söz konusu operasyon sırasında maruz kalınan yaralanma sonucunda hayatını kaybeden tutuklu hakkında Anayasa Mahkemesi tarafından Elif Poyraz (No. 2014/17445) 23 Şubat 2017 tarihinde verilen karara atıfta bulunmaktadır. Bu davada müteveffanın annesi, somut olayda açılan ve 16 yıldan uzun süredir devam etmekte olan ceza davasının, gereken ivedilikle tamamlanmadığından şikâyet etmiştir. Hükümet bu bağlamda, ihtilaf konusu olaylar, söz konusu başvuru yolunun oluşturulduğu 23 Eylül 2012’den önceki bir tarihte gerçekleştiği halde, Anayasa Mahkemesi’nin Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan işkence yasağının usul yönünden ihlal edildiği sonucuna vardığı karara atıfta bulunmaktadır.
Sonuç olarak Hükümet, kadın başvuranların ve başvuran Çelik’in Sözleşme’nin 2. veya 3. maddelerinin usul yönlerine ilişkin şikâyetleri bakımından bu hukuk yolunun tüketilmediğine işaret etmiştir.
66. Hükümet, başvuran Sağlam’ın -İç Tüzüğün 44C maddesini ihlal eder şekilde Yazı İşleri Müdürlüğünü bilgilendirmeksizin- Mahkeme önünde hâlihazırda ileri sürdüğü ihlallere benzer ihlallerden mağdur olduğunu belirterek bu başvuru yolunu tükettiğine işaret etmiştir. Başvuranın başvurusu Anayasa Mahkemesi önünde halen derdest olması nedeniyle Mahkeme önündeki şikâyeti vaktinden önce yapılmıştır.
67. Başvuran taraf, Mahkemenin Ebru Dinçer (yukarıda belirtilen §§ 42-45) davasında daha önce değerlendirdiği gibi, bu itirazı kabul etmemesi gerektiği kanaatindedir.
68. Mahkeme, bu istisnanın incelenmesinin de davanın esasıyla birleştirilmesinin daha uygun olduğu kanaatindedir.
6. Sonuç
69. Mahkeme, başvurunun, başvuran Cengiz Karakaş ile ilgili kısmı hariç olmak üzere, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında, açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesine uymadığını tespit ederek (yukarıda 51. paragraf), başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
C. Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları
70. Başvuran tarafın avukatları, temel olarak esas şikâyetlerini yinelemişler (yukarıda 38 ila 39. paragraflar) ve söz konusu operasyon sırasında gerçekleştiği iddia edilen şiddet olaylarını ayrıntılı şekilde açıklamışlardır.
71. Hükümet, daha önce 1996 yılında aynı cezaevinde, terör örgütü mensubu tutukluların bir isyan başlattıklarını hatırlatarak, 19 Aralık 2000 tarihli ihtilaf konusu müdahalenin bazı cezaevlerinde düzenin yeniden sağlanması ve özellikle açlık grevi yapan ve sağlık durumu kötüleşen tutukluların hayatının korunması için başlatılması gereken bir dizi operasyon kapsamında gerçekleştirildiğinin altını çizmektedir. Hükümete göre, burada son çare olarak, mutlak suretle gerekli hale gelen bir tedbir söz konusudur.
72. Bu amaçla, yetkili makamlar tarafından, muhtemel bütün riskleri değerlendirerek, bu operasyon için özel olarak eğitilmiş görevlilerin kullanılmasını ve özellikle tıbbi müdahalede bulunulması için gereken imkânların sağlanmasını öngören, detaylı bir eylem planı yapılmıştır. Hükümet, güç kullanımına başvurulmadan önce, jandarma görevlilerinin birçok defa tutuklulara teslim olmaları için çağrıda bulunduklarını, ancak bu çağrılara yanıt alamadıklarını belirtmektedir. Ancak anons ve uyarılara rağmen, bazı isyancılar şiddeti artırmış ve patlayıcı maddeler de dâhil olmak üzere, her türlü el yapımı silah ve aracı kullanmaktan çekinmemişlerdir. İsyancılar bu şekilde birçok jandarma görevlisini yaralamışlar ve bir diğerini öldürmüşlerdir. Hükümet, tüm unsurların, ilk merminin isyancılar tarafından atıldığını düşündürdüğünün altını çizerek, koğuşlarda bulunan silah ve mühimmatları örnek olarak göstermektedir.
73. Alp Ata Akçayöz ile ilgili olarak, Hükümet ilgilinin güvenlik güçleri tarafından öldürüldüğünü ortaya koyan nihai bir kararın olmadığını ileri sürmektedir.
74. Bu bağlamda Hükümet, somut olayda operasyonun, tutukluların güvenliği açısından son derece dikkatli ve hassas bir şekilde tasarlandığını ve planlandığını belirtmektedir. Güvenlik güçleri, müdahalenin başında öldürücü olmayan araçların kullanılmasına öncelik vermişler ve tutukluların duvarlarda açılan geçitlerden dışarı çıkarılabilmeleri ve göz yaşartıcı bombaların etkisinin tazyikli su ile giderilmesi için üzerlerine düşen her şeyi yapmışlardır; isyancıların davranışları sebebiyle, son tahlilde silahlara başvurulması gerekli hale gelmişse de, kesinlikle orantılı şekilde ve yürürlükte olan düzenlemeye uygun olarak silah kullanımına başvurulmuştur.
75. Hükümet, başvuranlar Sağlam ve Çelik’in durumuyla ilgili olarak başvuranların, uygun delillerle, yaşamlarının tehlikeye girdiğini veya şikâyetçi oldukları yaralanmaların Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği asgari ağırlık eşiğine ulaştığını kanıtlayamadıklarını ileri sürmektedir. Dahası, dosyada yer alan hiçbir unsur, bu yaralanmaların güvenlik güçlerinin davranışlarıyla ilişkilendirilmesine imkân vermemektedir.
76. Hükümet, Sözleşme’nin 2 ve 3. maddelerinin usul yönlerine ilişkin olarak, mevcut davada yetkili Cumhuriyet Savcılığının ivedilikle soruşturma başlattığını, yaralı tutukluların tıbbi muayenelerinin ve Alp Ata Akçayöz’ün ölü muayenesinin hemen gerçekleştirilmesini sağladığını ileri sürmektedir.
77. Öte yandan Hükümet, jandarma görevlileri hakkında açılan ceza davasının bu güne kadar özen ve dikkatle yürütüldüğünü savunmaktadır. Hükümet, çok karmaşık olan bu yargılamanın süresinin, tek başına, daha öncesinde yürütülen “ceza soruşturmasının” etkinlikten yoksun olduğunun söylenmesine imkân veremeyeceği (İldem ve diğerleri/Türkiye (k.k.), No. 17820/11, § 58, 16 Ocak 2018), zira somut olayda 267 sanık ve 408 şikâyetçiyi içeren bir davanın söz konusu olduğunu belirtmektedir.
78. Hükümet son olarak, Atsız ve diğerleri/Türkiye (No. 6084/06, 21 Kasım 2017) kararına atıfta bulunarak, bir ceza davasının zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle sonlandırılmasının, ilk soruşturmanın etkin olmadığı veya yetkili makamların tepkisiz kaldıkları sonucuna ulaşmaya her zaman imkân vermeyeceğini belirtmektedir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
a. Sözleşmenin 2. ve 3. Maddelerinin Esas Yönü Hakkında
79. Mahkeme, somut başvuruda özellikle bu davanın neden olduğu adli tutuma ilişkin belgeleri ve uygun tıbbi delilleri dikkate alarak ortaya çıkan sorunları içtihadının genel prensipleri ışığında incelemenin uygun olduğu görüşündedir (bk. örneğin, yukarıda belirtilen Keser ve Kömürcü, §§ 59 ve 60, Ceyhan Demir ve diğerleri/Türkiye, No. 34491/97, § 97, 13 Ocak 2005, Gömi ve diğerleri/Türkiye, No. 35962/97, §§ 51-55, 21 Aralık 2006 ve Mansuroğlu/Türkiye, No. 43443/98, §§ 77-78, 26 Şubat 2008 ve bu kararda yer alan atıflar).
80. 19-23 Aralık 2000 tarihleri arasında yürütülen isyan karşıtı operasyon sırasında, güvenlik güçleriyle tutuklular arasında şiddetli bir çatışmanın, Üsküdar Cezaevinde meydana geldiği konusunda hiç kimse itirazda bulunmamıştır. Ayrıca, Devletin yetkisi ve sorumluluğu altındayken operasyon sırasında veya sonrasında Alp Ata Akçayöz’ün hayatını kaybettiği ve başvuranlar Sağlam ve Çelik’in yaralanmış olduklarına da itiraz edilmemektedir.
81. Ayrıca, Mahkeme, başvuranlar hakkında isyan suçundan açılan kamu davasının ilk derece mahkemesi önünde zamanaşımı ya da ölüm nedeniyle düşürüldüğünü göz önünde bulundurarak dosyada ilgililerin, güvenlik güçlerine aktif olarak direndiğini veya saldırdığını gösteren doğrulanabilir bir kanıtın bulunmadığını gözlemlemektedir (yukarıda 24 ve 21. paragraflar). Şüphesiz, başvuran Sağlam savcı ve hâkimler önünde (yukarıda 18-20. paragraflar), koğuşunda mevcut nesneleri jandarma görevlilerine attığını ve “direndiğini” kabul etmiştir ve ayrıca idare mahkemelerinin bu durumu, yaralanma ile idareye atfedilebilir kusur arasında nedensellik bağını bozan bir durum olarak değerlendirdikleri doğrudur (yukarıda 33. paragraf). Fakat, başvuranın jandarma görevlilerini, silahlarını meşru olarak kullanmalarını gerektirecek şekilde, görevlileri gerçekten tehlikeye atabilecek araçları kullandığına ilişkin herhangi bir adli bir tespitin yokluğunda, böyle bir durumun varlığı zayıftır.
82. Sonuç olarak, mevcut durumda, başvuranların olaylar esnasındaki “davranışlarını” meşru bir argüman olarak kullanmaksızın, söz konusu yaralanmaları ve ölümü meşru göstermek ve başvuran tarafın ve başvuran Sağlam’ın şikâyetlerini reddetmek için uygun delilleri sunmak -sadece- Hükümete düşmektedir (bk. diğer birçok karar arasından, yukarıda belirtilen Mansuroğlu/Türkiye, No. 43443/98, §§ 77-78, yukarıda belirtilen Kavaklıoğlu ve diğerleri, § 234 ve bu kararda bulunan atıflar ve yukarıda belirtilen Perişan ve diğerleri, § 95).
83. Bu bakımdan, Mahkeme, hâlihazırda Alp Ata Akçayöz’ün ölümüne veya başvuran Sağlam’ın yaralanmasına bir devlet memurunun sebep olduğunu tespit eden bir adli kararın henüz verilmediği konusunda Hükümetin görüşüne katılmamaktadır (yukarıda 72-74.paragraf). Suçlanan jandarma görevlileri hakkında dava halen bu eylemlerin fail veya faillerinin kimliklerinin tespit edilmesine imkân vermemişse, burada Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönü açısından değerlendirilmesi gereken bir husus bulunmaktadır; ancak, olayları çevreleyen koşulların kesin olarak ortaya konulmasına ilişkin Hükümetin üzerine düşen ispat yükünü ortadan kaldırabilecek ikna edici bir açıklama söz konusu değildir.
84. Bu tür açıklamaların yokluğunda, Mahkemenin güce başvurulmasının meşru olup olmadığını tespit etme yeteneği sınırlıdır. Ayrıca, ikincillik ilkesine uygun olarak, Mahkeme, mümkün olduğu ölçüde, yetkili yerel makamların tespitlerine dayanmayı tercih etmektedir (örneğin, yukarıda belirtilen Kavaklıoğlu ve diğerleri, § 176). Bu noktada, Mahkeme, Alp Ata Akçayöz’ün ölümünün devlet görevlileri tarafından ölümcül güç kullanılmasına ilişkin mevzuat ışığında meşru olmadığı ve ilgilinin hayatının korunması için önleyici tedbirlerin yokluğu nedeniyle öldürüldüğüne dair idare mahkemelerinin fiili ve hukuki tespitlerinden ayrılmayı gerektirecek bir neden görmemektedir (diğer kararlar arasında Klaas/Almanya, 22 Eylül 1993, §§ 29 ve 30, A Serisi, No. 269).
85. Nitekim, Mahkeme Hükümetin söz konusu operasyonun jandarma görevlilerini hazırlıksız olarak hareket etmeye teşvik edebilecek ve beklenmedik gelişmelere yol açacak şekilde veya rastgele yürütülmediği iddiasını haklı bulsa da (yukarıda 73. paragraf) diğer taraftan, mahkemelerin tespit ettiği gibi, bu durum, Alp Ata Akçayöz’ün iki mermi ile öldürüldüğü göz önünde bulundurularak, somut olayda idarenin ilgilinin hayatını tehlikeye atacak her türlü riskin asgariye indirilmesini sağlamak amaçlı gerekli özeni göstermediği gerçeğini değiştirmez.
86. Kısacası, Mahkeme, somut olayda Alp Ata Akçayöz’e karşı kullanılan ölümcül gücün, Sözleşme’nin 2. maddesinin 2. fıkrası açısından, “mutlaka gerekli olduğu” şeklinde değerlendirilemeyeceği sonucuna varmaktadır.
87. Sol gözüne ateş edilmesi sonucunda kalıcı hasar bırakan bir yaralanmaya maruz kalan başvuran Sağlam’ın durumu farklı değildir (yukarıda 12.paragraf). Bu sebeple, cezaevinde ateşli bir silahın kullanılmasının, tek başına “potansiyel olarak ölümcül” olduğunu yeniden belirtmek gerekmektedir (bk. diğer kararlar arasında, yukarıda belirtilen Kavaklıoğlu ve diğerleri, § 224 ve kararın içinde yer alan atıflar).
Ayrıca, Mahkeme, Hükümetin bu bağlamda ileri sürdüğü itirazının reddedildiğini dikkate alarak (bk. aşağıda belirtilen in fine 93. paragraf), Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edildiği sonucuna varabilmektedir.
88. Mahkeme, iddiaları Sözleşme’nin 3. maddesinin kapsamına giren başvuran Çelik ile ilgili olarak, öncelikle epigastrik hizasında gözlemlenen enzisyon yara izi haricinde, adli tıp kurumuna göre bir haftalık istirahat gerektiren “sırtta çeşitli ekimozların” ve “her iki dizde bulunan çizik” sayısının (yukarıdaki 13. paragraf), bu yaraların tanımı, sayısı ve yeri gereği ve savcılığın da bu başvuranı, yedi günlük istirahat raporu verilen darp ve yaralanma mağdurları arasında saymış olması sebebiyle, Hükümet aleyhinde kuvvetli fiili varsayımlara yol açtığını gözlemlemektedir (yukarıdaki 16. paragraf).
89. Şüphesiz, bu tür yaralanmaların isyanın bastırılması için gerekli olan tedbirlerin alınması amacıyla kullanılan belirli bir derecede güce başvurmanın kabul edilebilir bir sonucu olarak değerlendirilebileceği veya yaralanmaların operasyon esnasında ya da başvuranın yeni F Tipi Cezaevine sevki sırasında ve/veya sonrasında ortaya çıkmış olan kaosla açıklanabileceği kesinlikle göz ardı edilemez (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis), Leyla Alp ve diğerleri/Türkiye, No.29675/02, § 90, 10 Aralık 2013, ve yukarıda belirtilen Gömi ve diğerleri § 77).
Her hâlükârda, Hükümetin ileri sürdüğünün aksine (yukarıda 74. paragraf), başvuran Çelik fiziksel acılara katlanmak durumunda kalmış ve niteliği ne olursa olsun, maruz kaldığı muamele Sözleşme’nin 3. maddesinde öngörülen asgari ağırlık eşiğini aşmıştır. Dolayısıyla, ilgilinin durumunu, aynı operasyon sırasında yaralanan Kömürcü ve Keser’in durumundan ayırt edecek bir bilgi bulunmamaktadır (yukarıda belirtilen Keser ve Kömürcü, §§ 62 ve 63).
Ayrıca, Mahkeme, söz konusu başvuranın artan şiddet karşısında kurtulmanın mümkün olup olmadığını bilmeksizin endişe hissine kapılmaktan kendisini alıkoyamadığını kabul etmektedir (yukarıda belirtilen gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis), Perişan ve diğerleri, § 94). Bu tehdit türü, mağdurları, kendilerini utandıran ve küçük düşüren korku ve aşağılık duyguları ile etkileyebilecek niteliktedir ve “insanlık dışı muamele” olarak incelenmesi için yeterince gerçek ve ivedidir. (bk. örneğin, Kudła/Polonya[BD], No. 30210/96, § 92, AİHM 2000‑XI).
90. Mevcut durumda, Hükümet, bu konular hakkında ikna edici açıklamalarda bulunmalı ve başvuran Çelik’in iddialarına ilişkin şüphe uyandırmak için olası uygun delilleri sunmalıdır (bk. Yukarıda belirtilen Keser ve Kömürcü, § 63). Hâlbuki Hükümet, bu iddiaları destekleyebilecek inandırıcı delillerin bulunmadığını ileri sürmekle yetinmiştir -ki yukarıda yapılan gözlemler dikkate alındığında bu iddianın bir etkisi yoktur-.
91. Mahkeme, Sözleşme’nin 3. maddesinin gerektirdiği delillerin, yeterince ciddi, kesin ve tutarlı bir delil dizisinden kaynaklanabileceğini hatırlatarak (yukarıda 49. paragraf), başvuran Çelik’in bedeninde gözlemlenen yaraların kasıtlı olarak yapılan bir muameleden kaynaklandığını ve insanlık dışı ve aşağılayıcı olarak tanımlanması gerektiğini değerlendirmektedir.
Dolayısıyla, Mahkeme, yine bu bağlamda Hükümetin itirazının reddedildiğini dikkate alarak (bk. aşağıda in fine 93. paragraf), Sözleşme’nin 3. maddesinin esas yönünün ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
b. Sözleşmenin 2. ve 3. Maddelerinin Esas Yönü Hakkında
92. Mahkeme, - aynı olaylarla ilgili olarak Makbule Akbaba ve diğerleri davasında daha önce karar verdiği gibi (yukarıda belirtilen karar, § 39)-, 2004 yılının Mart ayında müdahaleye katılan jandarma görevlileri hakkında ceza davasının başlatıldığını ve Hükümetin, bu davanın İstanbul Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi önünde halen derdest olduğunu belirttiğini kaydetmektedir (yukarıdaki 15-17. paragraflar).
93. İddia edilen olayların üzerinden on sekiz yıldan fazla bir süre geçtikten sonra, söz konusu yargılamanın Alp Ata Akçayöz ve diğer iki başvuranın mağduriyetine neden olan fiiller sebebiyle yetkili Cumhuriyet Savcılığı tarafından ileri sürülen sorumlulukların ve olayların tespit edilmesini sağlayabilecek nitelikte en küçük bir ilerleme kaydetmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda, Hükümetin, söz konusu ceza davasının süresinin, tek başına, ilgili “ceza soruşturmasını” etkinlikten yoksun kılamayacağı yönündeki iddiası üzerinde durmaya gerek bulunmamaktadır (yukarıdaki 76. paragraf). Nitekim Hükümetin bu konuyla ilgili olarak dayanak gösterdiği İldem ve diğerleri kararı, derdest değil, sona ermiş bir yargılamayla ilgilidir, zira prensip olarak, bu durumda “resmi soruşturmanın” kovuşturmanın başlatılmasına neden olması halinde, somut olayda söz konusu olan gereklilikler gibi usuli gereklilikler “resmi soruşturma” aşamasının ötesine geçmektedir (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis), Öneryıldız/Türkiye [BD], No. 48939/99, § 96, AİHM 2004 XII). Son olarak, Atsız ve diğerleri kararına ilişkin iddiayla ilgili olarak (yukarıdaki 77.paragraf), bu davanın, kaza sonucu meydana gelen bir ölümle, yani - mevcut durumun tersine - “etkin bir hukuk sistemi” oluşturma yükümlülüğünün mutlak suretle, cezai nitelikli bir başvuru yolunu gerektirmediği bir alan olan kasıt olmaksızın yaşama son verilmesine ilişkin bir durumla ilgili olduğunu hatırlatmak yeterlidir.
94. Somut olayda yürütülen soruşturmaların, Sözleşme’nin 2 ve/veya 3. maddelerinde öngörülen ivedilik ve özen gerekliliklerini yerine getirip getirmediğine ilişkin, Mahkeme içtihatları bakımından, yukarıda belirtilen olaylardan sonuçlar çıkarılmalıdır (karşılaştırılabilir durumlar için diğer kararlar arasında bk. yukarıda belirtilen Kavaklıoğlu ve diğerleri, § 283, Vefa Serdar, § 102, Perişan ve diğerleri, § 103 ve Ceyhan Demir ve diğerleri kararları, § 111).
Bu sonuçlardan biri, Hükümetin, kadın başvuranların mağdur sıfatını kaybettiklerine ilişkin (yukarıdaki 55. paragraf) ve başvurunun vaktinden önce yapıldığına ilişkin itirazlarının reddedilmesi gerektiğidir (yukarıda 57. paragraf).
95. Bununla birlikte davanın esasına ilişkin konularla ilgili olarak, aşağıdaki gerekçelerle, kendi görevinin Türk Anayasa Mahkemesinin göreviyle karıştırıldığını gözlemlemektedir.
Nitekim Mahkeme, ulusal hukuk sisteminde, 23 Eylül 2012 tarihinde Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun oluşturulduğunu, dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin söz konusu tarihten itibaren Anayasa ya da Sözleşme ve Protokolleri ile korunan temel hak ve özgürlüklerinin zarar gördüğünü iddia eden kişilerce yapılan başvuruları inceleme yetkisine sahip olduğunu kaydetmektedir (bk. örnek olarak, Önkol /Türkiye, No. 24359/10, § 66, 17 Ocak 2017). Mahkeme ardından, Kaya ve diğerleri/Türkiye kararında (No. 9342/16, 20 Mart 2018), Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararın niteliğini ve etkilerini değerlendirdiğini ve böylelikle bireysel başvuru sistemiyle sunulan telafinin uygun olduğu gerekçesiyle, Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır (yukarıda belirtilen kararın 33-46. paragrafları). Mahkeme ayrıca, Hükümetin ileri sürdüğü Deniz/Türkiye kararında (yukarıda 64. paragraf), Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında kendi önünde ileri sürülen şikâyetlerle ilgili olarak, öncelikle Anayasa Mahkemesi önünde başvuru yolunun tüketilmesini zorunlu kılmıştır (yukarıda belirtilen karar, § 16).
Sonuç olarak, Mahkeme, Hükümetin atıfta bulunduğu (yukarıdaki 64. paragraf), Anayasa Mahkemesinin 23 Şubat 2017 tarihli kararını ilgisi nedeniyle dikkate almaktadır, çünkü söz konusu kararda, işbu davada ihtilaf konusu yargılamayla aynı olan ceza yargılamasının süresine ve etkinlikten yoksun olduğuna dair sunulan şikâyetlere ilişkin olarak, yaşam hakkının usul yönünden ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.
96. Şüphesiz iç hukuk yollarının tüketilmesi hususu, ilke olarak, başvurunun sunulduğu tarihte değerlendirilmektedir ve Mahkeme, genellikle, bu tarihten sonra oluşturulan yeni bir başvuru yolunun tüketilip tüketilmediği konusunu incelerken, başvuranların kişisel durumunu dikkate almaktadır (Kurić ve diğerleri/Slovenya [BD], No. 26828/06, § 286, AİHM 2012 (özetler)); Türkiye aleyhinde açılan benzer davalarda, Mahkeme, daha önce de, başvuranların şikâyetçi oldukları ceza davalarının, Mahkemeye başvurdukları tarihte halen derdest olması halinde bile, başvuranlardan 23 Eylül 2012 tarihinde oluşturulan başka bir hukuk yolunu tüketmelerinin istenmesinin hakkaniyete uygun olamayacağı kanaatine varmıştır (bk. diğer kararlar arasında Şükrü Yıldız/Türkiye, No. 4100/10, §§ 42-45, 17 Mart 2015, yukarıda belirtilen Önkol, § 67 ve yukarıda belirtilen Ebru Dinçer, §§ 44 et 45).
97. Mahkeme tarafından bu bağlamda uygulanan kriterlerden biri, başvurunun yapıldığı tarih ile söz konusu anayasal başvuru yolunun oluşturulduğu tarih arasında geçen sürenin önemidir; bu süre, en yakın tarihte verilen Ebru Dinçer davasında yaklaşık üç yıl iki aydır (yukarıda 66. paragraf).
Yukarıda belirtilen Deniz kararında ise Mahkeme bir yıl beş aydan daha kısa olan bir süreyi tolere etmiştir; mevcut davada bu süre sadece on bir aydan daha kısa bir süredir (yukarıdaki 1. paragraf).
98. Mahkeme, söz konusu hukuk yolunun tüketilmesine ilişkin yukarıda belirtilen kuralın (yukarıda 95. paragrafın en başında (in limine)), belirli bir davanın (Demopoulos ve diğerleri/Türkiye (k.k.) [BD], No. 46113/99 ve diğer 7 başvuru, § 87, AİHM 2010) koşullarıyla haklı gösterilebilecek istisnalara tabi olduğunu hatırlatarak, bu türden bir istisnanın mevcut davada uygulanması gerektiği kanaatindedir.
99. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin iki yönden itirazlarını kabul etmekte (yukarıda 64. ve 65. paragraflar) ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun tüketilmediği gerekçesiyle, Sözleşme’nin 2. ve/veya 3. maddelerinin usul yönleri bakımından sunulan şikâyetlerin tamamını reddetmektedir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
100. Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
A. Tazminat
101. Başvuran tarafın avukatları, müvekkillerinin her biri için manevi tazminat olarak 50.000 avro (EUR) talep etmekte ve somut olayda müvekkillerinin maruz kaldıkları maddi zararların değerlendirmesini Mahkemenin takdirine bırakmaktadırlar.
102. Hükümet, aşırı olduğunu düşündüğü bu talebe itiraz etmektedir.
103. Mahkeme, üç kadın başvuran ve başvuranlar Sağlam ve Çelik ile ilgili olarak, adil tazmin bağlamında ileri sürülen tek konunun, somut olayda tespit edilen esas yönden ihlaller ile ilgili olduğunu kaydetmektedir.
104. Kadın başvuranlar ile ilgili olarak, Mahkeme, ilgilere ödenmesine hükmedebileceği tutarın, yalnızca daha önce ulusal düzeyde hak sahiplerinin alabilecekleri tazminata göre ödenmesi gerektiğini belirtmektedir (bk. örneğin, yukarıda belirtilen Perişan ve diğerleri § 118 ve yukarıda belirtilen Saçılık ve diğerleri, §§ 37 à 47). Bu bağlamda, Mahkeme, ailelerindeki diğer iki üyeyle birlikte, kadın başvuranların ulusal düzeyde daha önce gerek maddi gerekse manevi olarak söz konusu tarihte 119.304 EUR tutarına tekabül eden tazminat aldıklarını (yukarıdaki 29. paragraf) ve ulusal makamların bu tazminatın yeniden ele alınması amacıyla, adli girişimlerde bulunduğunun hiç kimse tarafından ileri sürülmediğini gözlemlemektedir.
105. Mahkeme, bu koşullarda ve kıyaslanabilir davalarda ortaya çıkan örnekleri göz önünde bulundurularak (bk. örneğin, yukarıda belirtilen Perişan ve diğerleri § 117 ve yukarıda belirtilen Saçılık ve diğerleri§§ 112-118 ve yukarıda belirtilen Kavaklıoğlu ve diğerleri § 301), işbu kararda tespit edilen ihlalin ötesinde adil tazmin bağlamında kadın başvuranlara hiçbir tazminatın ödenmesi gerekmediği kanaatindedir.
106. Başvuran Sağlam ile ilgili olarak, Mahkeme, somut olayda tespit edilen Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünün ihlali yönünden Sözleşme’nin 41. maddesinin uygulanmasına ilişkin yapılacak değerlendirme ile başvuranın tam yargı davasını sonucunun (yukarıda 34. paragraf) ve de hakkında ileri sürülen gerekçenin (yukarıda 80. paragraf) ilgili olmadığını gözlemlemektedir.
107. Söz konusu başvuranın, yaşadığı görme kaybı nedeniyle maddi zarara kesinlikle maruz kalmasına rağmen, ilgilinin avukatları bu bağlamda herhangi bir miktar belirtmemiş ve bu zararı somut unsurlarla desteklememişlerdir. Bu nedenle Mahkeme, maddi tazminat için geçerli bir şekilde formüle edilmiş bir iddianın bulunmadığı sonucuna varmakta ve bu talebi reddetmektedir (bk. örneğin, yukarıda belirtilen Saçılık ve diğerleri, § 115). Buna karşın, Mahkeme, yukarıda belirtilen ilgili emsalleri ve değerlendirilen durumun ağırlığını dikkate alarak (yukarıda in fine104), başvuran Sağlam’a manevi tazminat olarak 25.000 avro ödenmesinin uygun olduğunu değerlendirmektedir.
108. Başvuran Çelik ile ilgili olarak, yukarıda yapılan benzer değerlendirmeler ışığında (yukarıda 106. paragraf), Mahkeme, maddi tazminat talebini reddetmekte ve Sözleşme’nin 41. maddesinin gerektirdiği şekilde hakkaniyete uygun olarak, ilgiliye manevi tazminat olarak 5.000 avro ödenmesine karar vermektedir.
B. Masraf ve Giderler
109. Başvuranların avukatları, Mahkeme önünde yapılan masraf ve giderler için 10.670 avro talep etmektedir. Bu miktar, aşağıda Türk lirası (TRY) olarak ifade edilen giderleri kapsamaktadır: Bunlar, tercüme masrafı için 4.000 TRY, büro harcamaları için 60 TRY ve posta masrafları için 80 TRY’dir; bu miktarlara, İstanbul Barosunun ücret tarifesine uygun olarak, müvekkilleriyle sözlü olarak görüşme ücretinin saatlik 500 TRY tutarına dayandığı avukatlık hizmetleri eklenmektedir; avukatlar, başvuranlara, 78 saati görüşmelere, başvurunun hazırlanmasına ve ilgililerin ulusal düzeyde temsiline ve 42 saati telefon görüşmelerine, araştırmalara ve yazılı görüşlere ayrılmak üzere, toplamda 120 saat avukatlık hizmeti verdiğini açıklamaktadır. Dolayısıyla avukatlık hizmeti ücreti, 60.000 TRY, yani ilgili dönemde yaklaşık 9.980 avroya tekabül etmektedir.
110. Hükümet, bu taleplerin belgelendirilmediğini ve günlük çalışma saatlerinin gösterilmesi açısından yeterince açıklayıcı olmadığını belirtmektedir.
111. Mahkeme, Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca, doğruluğu, gerekliliği ve makul miktarda olduğu kanıtlanan masraf ve giderlerin geri ödenmesine hükmettiğini hatırlatmaktadır (diğer kararlar arasında bk. Nikolova/Bulgaristan [BD], No. 31195/96, § 79, AİHM 1999-II). Üstelik Mahkeme İç Tüzüğü’nün 60. maddesinin 2. fıkrası, Sözleşme’nin 41. maddesi bağlamında sunulan her talebin, miktar olarak belirtilmesi, ayrı başlıklar altında ifade edilmesi ve gerekli kanıtlayıcı belgelerle birlikte sunulması gerektiğini öngörmektedir; aksi takdirde Mahkeme, söz konusu talebi kısmen veya tamamen reddedebilmektedir (Zubani/İtalya (adil tazmin), No. 14025/88, § 23, 16 Haziran 1999).
Mahkeme, mevcut başvuruda, bu taleplerin herhangi bir kanıtlayıcı belge, fatura, makbuz veya bir avukatlık ücret sözleşmesiyle birlikte sunulmadığını, zira tek ibraz edilen belgenin verilen hizmet saatlerinin basit bir özeti olduğunu gözlemlemektedir. Yukarıda belirtilen ilkeler, sözlü olarak yapılan avukatlık hizmetlerine ilişkin sözleşmelerin dikkate alınmasını göz ardı etmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, yüzeysel olsa da, söz konusu avukatlık hizmet saatlerini gösteren özeti ve mevcut davaya katılan başvuran tarafların sayısını göz önünde bulundurarak, tüm masraf ve giderler için başvuranlara müştereken 3.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme faizi
112. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvuran Cengiz Karakaş ile ilgili olarak Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca, başvurunun, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna;
2. Hükümetin, kadın başvuranların mağdur sıfatını kaybettiklerine ve başvurunun vaktinden önce yapıldığına dair ilk itirazlarının esasla birleştirilmesine ve bu itirazların reddedilmesine;
3. Hükümetin, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun tüketilmediğine dair itirazının esasla birleştirilmesine ve kabul edilmesine; bu gerekçeyle, Sözleşme’nin 2 ve/veya 3. maddelerinin usul yönlerine ilişkin şikâyetlerin kabul edilemez olduğuna;
4. Başvurunun geri kalan kısmının kabul edilebilir olduğuna;
5. Başvuran Özgür Sağlam ve hayatını kaybeden Alp Ata Akçayöz ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlal edildiğine;
6. Başvuran Vedat Çelik ile ilgili olarak, Sözleşmenin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiğine;
7. Başvuranlar Günay Akçayöz, Güller Akçayöz ve Bergin Akçayöz ile ilgili olarak, ulusal düzeyde elde edilen tazminat dikkate alındığında, ihlal tespitinin kendi başına yeterli bir adil tazmin sağladığına;
8. a)Davalı Devlet tarafından başvuranlara, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarların ödenmesine:
i. Başvuran Özgür Sağlam’a manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 25.000 avro (yirmi beş bin avro);
ii. Başvuran Vedat Çelik’e manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 5.000 avro (beş bin avro);
iii. Kadın ve erkek başvuranlara, masraf ve giderler için, ilgililer tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, müştereken 3.000 avro (üç bin avro);
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağlara basit faiz uygulanmasına;
9. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, ardından Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 15 Ekim 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Bölüm Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
[1] Eski Türk lirası yerine geçen Türk lirası (TRY), 1 Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1 TRY, bir milyon TRL’ye eşdeğerdir.
Full & Egal Universal Law Academy