AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
AKKOYUNLU / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 7505/06)
KARAR
STRAZBURG
13 Ekim 2015
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Akkoyunlu / Türkiye davasında,
Başkan
PaulLemmens,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
NebojšaVučinić,
Ksenija Turković,
Egidijus Kūris,
Robert Spano,
Jon Fridrik Kjølbro
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü StanleyNaismith’in katılımıyla oluşturulan ve Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 15 Eylül 2015 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakerelerin ardından, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir.
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Hayrullah Akkoyunlu’nun (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”) 6 Şubat 2006 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (no. 7505/06) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde, İstanbul Barosuna kayıtlı avukatlar Sami Esen ve Serhat Hamdi Aydın tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran özellikle, askerlik hizmetini yerine getirirken askeri yetkililerin hızlı bir şekilde uygun tıbbi yardım almasını sağlamaması sonucunda sol gözünde görüş kaybı meydana geldiğini iddia etmiştir.
4. Başvuru 18 Haziran 2012 tarihinde Hükümet’e tebliğ edilmiştir. Daire, 16 Aralık 2014 tarihinde, Mahkeme İçtüzüğü’nün 54 § 2 (c) maddesi uyarınca tarafları başvuranın Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki şikâyetinin kabul edilebilirliğine ilişkin ek yazılı görüşlerini sunmaya davet edilmesine karar vermiştir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1981 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
6. Başvuran 24 Mayıs 2001 tarihinde Şırnak’ta zorunlu askerlik hizmetini ifa etmeye başlamıştır. Başvuran 25 Temmuz 2001 tarihinde sol gözünde şiddetli ağrı şikâyetiyle alayının reviriyle irtibata geçmiştir. Başvuran, askeri doktorun mevcut olmadığını ve herhangi bir tıbbi yeterliliği olmayan bir asker tarafından kendisine göz damlası verildiğini belirtmiştir. Hükümet ise, (Mahkeme’ye sunulmamış olan) revir kayıtlarının başvuranın bir askeri doktor tarafından muayene edildiğini ve kendisine göz damlasının bir asker tarafından değil, bir askeri doktor tarafından verildiğini gösterdiğini belirtmiştir.
7. Ertesi gün ağrı devam etmiş; dolayısıyla başvuran tekrar revirle irtibata geçmiştir. Başvurana koğuşuna gitmesi ve dinlenmesi gerektiği söylenmiştir. Başvurana göre, çektiği ağrıya rağmen kendisi söz konusu döndemde nöbet tutmaktan muaf tutulmamıştır. Başvuran 2 Ağustos 2001 tarihinde Cizre Devlet Hastanesi’ne sevk edilmiş ve burada kendisine kornea ülseri teşhisi konulmuştur.
8. Başvuran 6 Ağustos 2001 tarihinde Diyarbakır Askeri Hastanesi’ne sevkedilmiş ve burada tedavisine başlanmıştır. Ancak başvuranın sol gözünde tamamen görüş kaybı meydana gelmiştir. Başvurana göre, doktorlar kendisine kornea ülseri vakalarında tedaviye derhal başlanmasının elzem olduğundan, tedaviye başlamakta geç kalınması nedeniyle görme yetisini kaybettiğini söylemişlerdir.
9. Başvuran 13 Ağustos 2001 tarihinde tedavisine devam edilmek üzere Ankara GATA Askeri Hastanesi’ne sevkedilmiştir. Başvuran 25 Eylül 2001 tarihine kadar burada kalmış ve birtakım ameliyatlar geçirmiştir. Başvuran 9 Kasım 2001-7 Şubat 2002, 10-21 Mart 2002, 2-10 Mayıs 2002 ve son olarak 15-18 Temmuz 2002 tarihleri arasında birtakım ek ameliyatlar için hastaneye dönmüştür.
10. 17 Temmuz 2002 tarihinde düzenlenen tıbbi raporda, başvuranın artık askerlik hizmetini yapmaya tıbben elverişli olmadığı ve göz protezi operasyonuna uygun olduğu sonucuna varılmıştır. Başvuran söz konusu rapor temelinde ordudan resmen terhis edilmiştir.
11. Başvuran 15 Ekim 2002 tarihinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önünde, tedavisindeki gecikme dolayısıyla zorunlu askerlik görevi sırasında gözünün uğradığı zarara karşılık olarak İçişleri Bakanlığı’ndan tazminat talebiyle dava açmıştır. Başvuran maddi tazminat olarak 30.000.000.000 eski Türk lirası (TRL[1]; yaklaşık olarak 19.000 avro) ve manevi tazminat olarak 30.000.000.000 eski Türk lirası talep etmiştir. Başvuran, göz rahatsızlığı başladıktan sonraki bir haftalık süre boyunca, alay revirinde bir doktorla görüşemediğini, zira söz konusu dönemde bir doktorun mevcut olmadığını ileri sürmüştür. Başvuran idare mahkemesine, ilk hafta kendisinin bir doktor tarafından tıbbi yardım almasının sağlanmadığına, ancak bunun yerine dinlenmesi ve göz damlası kullanması gerektiğinin söylendiğine tanık olan birtakım asker arkadaşlarının isimlerini vermiş ve mahkemeden söz konusu kişilerin dinlenmesini talep etmiştir.
12. Jandarma Genel Komutanlığı, İdare Mahkemesine sunduğu yazılı savunmasında, başvuranın 25 ve 26 Temmuz 2001 tarihlerinde Alayın revirinde kendisine ilaç reçetesi yazan askeri doktor İ.H.Ş. tarafından muayene edildiğini ileri sürmüştür.
13. Başvuran, Jandarma Genel Komutanlığı’nın savunmasına cevaben 6 Ocak 2003 tarihinde idare mahkemesine sunduğu görüşlerinde, askeri doktor İ.H.Ş.’nin geçici olarak başka bir Alaya gönderilmiş olması dolayısıyla revire ilk kez gittiğinde bir asker tarafından muayene edildiği iddiasını sürdürmüştür. Başvuran, tanıkların İdare Mahkemesi önünde tanıklık etmek üzere çağrılmaları talebini yinelemiş ve İdare Mahkemesinden Doktor İ.H.Ş.’nin de çağrılmasını ve sorgulanmasını talep etmiştir.
14. İdare Mahkemesi yargılamalar sırasında, başvuranın durumunda herhangi bir hatalı tıbbi uygulamanın söz konusu olup olmadığı meselesini açıklığa kavuşturmak amacıyla Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı’ndan üç profesörü görevlendirmiştir. Profesörler tarafından 6 Nisan 2005 tarihinde düzenlenen bilirkişi raporunda şu sonuca varılmıştır:
“Davacının iddialarına ilişkin incelememize dayalı tıbbi görüşümüz aşağıdaki gibidir:
1. Hastanın gözündeki rahatsızlığın tıbbi raporlarda “kornea ülseri” olarak tanımlanmasına rağmen, kornea ülserinin (Herpes virüsü? Mantar enfeksiyonu? Bakteriyel enfeksiyon?) nedeninin bilinmediği anlaşılmaktadır. Ayrıca, hastanın gözlem altında tutulduğu ve tedavi edildiği hastanelerdeki enfeksiyon unsurunun kesin bir şekilde ortaya konmasının mümkün olmadığı değerlendirilmektedir. Bu nedenle, göz rahatsızlığının hastanın askerlik hizmetiyle mi bağlantılı, yoksa bünyesel mi olduğu konusunda karar vermek mümkün değildir.
2. Benzer şekilde, rahatsızlığa tam olarak tanı konulmadığından, [başvurandaki belirtilerin] bir ile iki hafta içerisindeki akıbetini tespit etmek mümkün değildir.
3. Hastanın hastaneye nakli, rahatsızlığa tanı konması, rahatsızlığın veya hastanın tedavisi konusunda atılan adımlarda herhangi bir gecikme, eksiklik, hata veya ihmal olmadığı [kanaatindeyiz].”
15. Başvuran 29 Nisan 2005 tarihinde, tıbbi raporun çelişkili sonuçlar içerdiğini ileri sürdüğü bir yazılı beyanı İdare Mahkemesine sunmuştur. Başvuran, raporda rahatsızlığa tam olarak tanı konulmadığının belirtilmesine rağmen, raporun devamında rahatsızlığa tanı konulması konusunda herhangi bir eksiklik olmadığı sonucuna varıldığına işaret etmiştir. Başvuran ayrıca, bilirkişiler tarafından varılan sonucun, yani “Rahatsızlığa tam olarak tanı konulmadığından, [başvurandaki belirtilerin] bir ile iki hafta içerisindeki akıbetini tespit etmek mümkün değildir” ifadesinin kendi iddialarını tamamen desteklediğini ileri sürmüştür. Başvuranın savı ayrıca, rahatsızlığa tam olarak teşhis konulmamasının tedaviye zamanında başlanmamasının nedeni olduğu yönünde olmuştur. Başvuran İdare Mahkemesinden, farklı bilirkişilerden ek raporlar talep edilmesi ve alınması suretiyle çelişkileri ortadan kaldırmaya yönelik tedbirler alınmasını talep etmiştir.
16. Cumhuriyet savcısı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne sunduğu mütalaasında, ihmalin söz konusu olduğu ispatlanırsa yetkililerin ihmalinden ötürü ya da askeri idarenin hatasızlık konusundaki kusursuz sorumluluğu temelinde başvurana tazminat ödenmesine hükmedilmesi gerektiğini belirtmiştir.
17. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 18 Mayıs 2005 tarihinde, 6 Nisan 2005 tarihli bilirkişi raporuna dayalı olarak (Bk. yukarıda 14. paragraf), başvuranın talebini dörde karşı bir oy çokluğuyla reddetmiş ve başvuranın tedavisinde askeri yetkililere atfedilebilecek herhangi bir hatanın söz konusu olmadığına hükmetmiştir.
18. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kararında başvuranın 25 Temmuz ve 2 Ağustos 2001 tarihleri arasında Alay revirinde bir doktorla görüşemediğini, zira söz konusu dönemde revirde bir doktorun mevcut olmadığı iddiasını, başvuranın “25 ve 26 Temmuz 2001 tarihlerinde Alay reviriyle irtibata geçtiğini ve burada tıbbi tedavi görmeye başladığını” belirtmenin haricinde ele almamıştır. İdare Mahkemesi başvuranın tanıklarının dinlenmesine yönelik taleplerine de yanıt vermemiştir.
19. Muhalif görüşte olan bir hâkim ayrık görüşünde, rahatsızlığın nedeni, rahatsızlığın başvuranın askeri faaliyetleri sonucunda meydana gelip gelmediği ve bir ile iki hafta arasındaki gecikmenin rahatsızlığın akibeti üzerinde ne gibi bir etkisi olduğu gibi meselelerin 6 Nisan 2005 tarihli bilirkişi raporunda ortaya konmadığını belirtmiştir. Muhalif görüşteki hâkim dolayısıyla, İdare Mahkemesinin yeni bir rapor alıp, söz konusu hususları açıklığa kavuşturmadan davayı karara bağlamaması gerektiğini değerlendirmiştir.
20. Başvuran, İdare Mahkemesinin kararının düzeltilmesi talebinde bulunmuştur. Başvuran özellikle, savlarının mahkeme tarafından yeterince incelenmediğini ileri sürmüş ve 6 Nisan 2005 tarihli bilirkişi raporundaki çelişkilere ilişkin savlarını yinelemiştir.
21. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 21 Eylül 2005 tarihinde dörde karşı bir oy çokluğuyla başvuranın kararın düzeltilmesi talebini reddetmiştir.
22. Haseki Hastanesi tarafından düzenlenen 9 Ekim 2009 tarihli tıbbi raporda, başvuranın sol gözündeki görüş kaybı dolayısıyla kalıcı olarak engelli olduğu değerlendirilmiştir. Engelliliği dolayısıyla başvuranın çalışma kabiliyetinin %41 oranında azaldığı ve başvuranın maluliyet maaşı almaya hak kazandığı belirtilmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
23. Başvuran Sözleşme’nin 2 ve 3. maddeleri kapsamında, Alayının kendisini derhal bir hastaneye sevketmemiş olması dolayısıyla uygun tıbbi tedaviye erişiminin geciktiğinden ve bunun da sol gözünde görüş kaybına neden olduğundan şikâyetçi olmuştur. Başvuran, zorunlu askerlik hizmetini ifa ettiği sırada askeri yetkililerin denetiminde olması nedeniyle, uğradığı zarardan Devletin sorumlu tutulması gerektiğini ileri sürmüştür. Başvuran Sözleşme’nin 13. maddesine dayanarak ayrıca, şikâyetleri bakımından kendisine tazmin sağlayabilecek etkin bir iç hukuk yolu bulunmadığından şikâyetçi olmuştur.
24. Hükümet başvuranın savlarına itiraz etmiştir.
25. Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin sadece Sözleşme’nin 3. maddesi açısından incelenmesi gerektiğini değerlendirmektedir. Sözleşme’nin 3. maddesi şu şekildedir:
“Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz.”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
26. Mahkeme, söz konusu şikâyetin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, başvurunun başka herhangi bir gerekçeyle kabul edilemez olarak nitelendirilemeyeceğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, başvurunun kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların Beyanları
27. Başvuran, Alay revirinde kendisine acil ve uygun tıbbi bakım sağlanmadığını iddia etmiştir. Başvuran, revirle irtibata geçtiği sırada doktorun mevcut olmadığını ve dolayısıyla bir askerin, kendisini muayene etmeksizin göz damlası verdiğini ileri sürmüştür. Başvuranın bir hafta sonra askeri doktorun Alaya dönmesi üzerine bir hastaneye sevk edilmiş olmasına rağmen, görme yetisinin kurtarılması için artık çok geç olmuştur. Başvuran ayrıca tazminat davası sırasında alınan bilirkişi raporunun çelişkili tespitler içerdiğini belirtmiştir. Kararını bu türden bir rapora dayandıran yerel mahkeme, başvuranın haklarını yeterince korumamıştır.
28. Hükümet iddialara itiraz etmiş ve başvuranın rahatsızlığına ilişkin tanı konulması veya tedavisi konusunda herhangi bir tıbbi ihmalin söz konusu olmadığını belirtmiştir. Hükümet (Mahkeme’ye sunulmamış olan, bk. yukarıda 6. paragraf) Alay revir kayıtlarına atıfta bulunarak, başvurana bir askeri doktor tarafından tıbbi bakım sağlandığını ve akabinde rahatsızlığının devam etmesi nedeniyle bir hastaneye nakledildiğini ileri sürmüştür. Hükümet’e göre, tıbbi raporların hiçbirinden başvuranın Cizre Devlet Hastanesi’ne bir hafta geç nakledilmesinin başvuranın tedavisinin etkinliğini azalttığı sonucu çıkarılamazdı. Her hâlükârda, söz konusu bir haftalık süre boyunca başvurana revir doktoru tarafından ilaç reçetesi yazılmıştır.
29. Hükümet’in görüşüne göre, ulusal yetkililer başvurana uygun tıbbi tesislerde gerekli tıbbi yardımı sağlamak suretiyle pozitif yükümlülüklerine riayet etmişlerdir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi üç tıbbi bilirkişi görevlendirmiş ve söz konusu bilirkişiler de raporlarında askeri yetkililere herhangi bir kusurun atfedilemeyeceği sonucuna varmışlardır. Hükümet, bilirkişilerin vardığı tıbbi sonuçların sorgulamanın veya söz konusu sonuçların doğru olup olmadığını belirlemenin Mahkeme’nin görevi olmadığını ileri sürmüştür. Ayrıca, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tüm delilleri dikkate almış ve kararını usulüne göre gerekçelendirmiştir; yargılamalarda herhangi bir keyfiyet söz konusu olmamıştır.
30. Hükümet son olarak, başvuranın kötü muameleye maruz bırakıldığının ispat edilmesi için yeterli delil bulunmadığını belirtmiştir.
31. Başvuran Hükümet’in beyanlarına, göz rahatsızlığı başlar başlamaz bir doktor tarafından muayene edildiği iddiasının doğruluğunu sorgulayarak yanıt vermiştir. Başvuran, Hükümet tarafından atıf yapılan rahatsızlığının ilk haftası sırasındaki “tedavinin” kendisine göz damlası verilmesinden ibaret olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, ifadeleri kendisinin 25 Temmuz ve 2 Ağustos 2001 tarihleri arasında herhangi bir doktorla görüşmediği yönündeki beyanını destekleyebilecek olan ve kendisi tarafından önerilen tanıkların dinlemediğine dikkat çekmiştir. Başvuran, rahatsızlığı başladıktan sonra kendisine derhal uygun tıbbi tedavi sağlanmış olsaydı kornea ülserinin engellenebileceğini iddia etmiştir.
2. Mahkeme’nin Değerlendirmesi
32. Mahkeme, kötü muamelenin Sözleşme’nin 3. maddesinin kapsamına girmesi için asgari ciddiyet seviyesine ulaşmasının gerektiğini hatırlatmaktadır. Muamelenin mağduru aşağılamak veya itibarını zedelemek amacını taşıyıp taşımadığı hususu, dikkate alınması gereken bir diğer faktördür. Ancak, böyle bir amacın var olmaması, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiği hususunu kesin olarak ortadan kaldırmamaktadır (Bk. V./Birleşik Krallık [BD], no.24888/94, §§ 70-71, AİHM 1999‑IX ve bu kararda anılan davalar).
33. Sözleşme’nin 3. maddesinde var olan pozitif yükümlülüğün, Sözleşmeci Devletlere kişilerin insanlık onuruna saygı ilkesiyle bağdaşan koşullar altında askerlik hizmetini yerine getirmelerini sağlama, askeri eğitimlerin usul ve metotlarının kişileri, askeri disiplinde mevcut olan zorluk derecesinden daha fazla derecede sıkıntı veya ızdıraba maruz bırakmamasını sağlama ve askerlik hizmetinin uygulama gerektirdiği dikkate alındığında, gereken tıbbi yardım imkânı sunularak kişilerin sağlığının ve refahının sağlanması konusunda görev yüklediği tespit edilmiştir (Bk. Chember/Rusya, no. 7188/03, § 50, AİHM 2008; ve Baklanov/Ukrayna, no. 44425/08, § 65, 24 Ekim 2013). Mahkeme, mevcut davada başvuranın kendi seçtiği bir tıbbi kuruluşta ihtiyacı olan tıbbi tedaviyi almak için Alayından ayrılması mümkün olmayan bir asker statüsü olduğu dikkate alarak, başvuranın yukarıda tanımlanan koşullarda sol gözünde görüş kaybı meydana gelmesinin Sözleşme’nin 3. maddesi uyarınca yukarıda belirtilen eşiğe ulaşmaya yetecek derecede ciddi olduğunu değerlendirmektedir.
34. Yukarıdakilere ek olarak Mahkeme, askerlerin tamamen Devletin denetimi altında olduğunu ve orduda meydana gelen olayların tamamı veya büyük kısmının yetkililerin özel bilgisi dâhilinde gerçekleştiğini değerlendirmektedir Dolayısıyla Devlet, askeri yetkililerinin eylemlerinden veya ihmallerinden kaynaklandığı iddia edilen yaralanmaları veya sağlık sorunları hakkında hesap verme yükümlülüğü altındadır (Bk., gerekli değişiklikler yapılmak üzere, Beker/Türkiye, no. 27866/03, §§ 41-43, 24 Mart 2009). Mevcut davadaki başvuran 24 Mayıs 2001 tarihinde zorunlu askerlik hizmetini ifa etmeye başlamış olup, 25 Temmuz 2001 tarihinde göz rahatsızlığı başladığında hizmetinin ifasına devam etmekteydi. Mahkeme önünde, başvuranın göz rahatsızlığının 25 Temmuz 2001, yani başvuranın ilk kez tıbbi yardım talebinde bulunduğu tarihten önce mevcut olduğunu ortaya koyan herhangi bir belge bulunmamaktadır.
35. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümet’in başvuranın rahatsızlığı için acil ve uygun tıbbi tedavi almasını sağlama konusundaki pozitif yükümlülüğüne riayet ettiğini gösterme yükümlülüğünü tatminkâr bir şekilde yerine getirip getirmediğini tespit etmek için, ulusal yetkililer tarafından yürütülen soruşturmayı ve ulusal yetkililerin ulaştığı sonuçları dikkate alacaktır.
36. Mahkeme başvuranın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önünde tazminat davası açtığını kaydetmektedir. En azından teorik olarak, söz konusu davanın sonucunda başvuranın maruz kaldığı zararın değerlendirilmesini ve tazminata hükmedilmesini sağlaması mümkündü. Söz konusu hukuk yolu mevcut davada uygun bir hukuk yolu olmuştur. Dolayısıyla Mahkeme, yargılamaların yürütülüş biçimini inceleyecektir.
37. Mahkeme, kornea ülser vakalarında korneanın yaralanmasını önlemek için anında tıbbi müdahalenin elzem olduğu hususunu resen dikkate almaktadır. Mahkeme, ne ulusal yetkililerin ne de Hükümet’in başvuranın rahatsızlığı başlar başlamaz 25 Temmuz 2001 tarihinde Alay revirine gittiği yönündeki iddiasının doğruluğunu sorguladığını gözlemlemektedir. Söz konusu tarihte revirde bir doktorun mevcut olup olmadığı ve başvuranın 2 Ağustos 2001 tarihinde ilk kez bir hastaneye sevk edilmesinden önceki dönem boyunca başvurana uygun tıbbi yardımın sağlanıp sağlanmadığı konusunda ihtilaf söz konusu olmuştur.
38. Hükümet’e göre, 25 Temmuz 2001 tarihinde Alay revirinde bir doktor mevcut olup, söz konusu doktor başvuranı muayene etmiş ve kendisine uygun ilaç reçetesi yazmıştır. Hükümet beyanlarını desteklemek üzere revir kayıtlarına dayanmıştır. Ancak, söz konusu kayıtlar Mahkeme’ye sunulmamıştır (Bk. yukarıda 6. paragraf). Söz konusu dönemde atılan adımlara ilişkin olarak Mahkeme’nin elindeki tek resmi belge, başvuranın “Alay revirine 25 ve 26 Temmuz 2001 tarihlerinde başvurduğunu ve tıbbi tedavi görmeye başladığını” belirten idare mahkemesi kararıdır (Bk. yukarıda 18. paragraf).
39. İdare Mahkemesi önündeki asıl meselenin 25 Temmuz 2001 tarihinde başvuranın bir doktordan acil tıbbi yardım alıp almadığı olmasına rağmen, Mahkeme idare mahkemesinin başvuranın iddiasının doğruluğunu teyit etmek amacıyla doktorun ve başvuran tarafından önerilen tanıkların ifadelerinin dinlenmesi gibi basit bir adımı atmak için herhangi bir girişimde bulunmadığının anlaşıldığını gözlemlemektedir.
40. Her hâlükârda, Hükümet tarafından iddia edildiği gibi Alay revirinde bir doktorun mevcut olduğu varsayıldığında dahi, Mahkeme ne idare mahkemesinin ne de mahkemece atanan üç tıbbi bilirkişinin doktorun başvuranı muayene ettiği ileri sürülen 25 Temmuz 2001 tarihinde kornea ülseri tanısı koymamasının gerekçelerini tespit etmek üzere doktorun sorgulanması girişiminde bulunmuştur. İdare Mahkemesi ve üç tıbbi bilirkişi, başvuranın nihayetinde 2 Ağustos 2001 tarihinde bir hastaneye sevkedilmesi öncesindeki sekiz günlük süre boyunca başvurana sağlandığı iddia edilen tıbbi tedavinin kesin mahiyetini öğrenme girişiminde de bulunmamıştır.
41. Mahkeme ayrıca, idare mahkemesinin talebi üzerine üç tıbbi bilirkişi tarafından hazırlanan raporu incelemiş (Bk. yukarıda 14. paragraf) ve başvuranın raporun yeterliliğine ilişkin endişelerini kaydetmiştir. Kornea ülserinin sebebinin tespit edilmesinin etkin ve uygun tedavinin yapılabilmesi için zorunlu olduğu söz konusu rapordan anlaşılmaktadır. Bilirkişiler sebebin tespit edilmediğini gözlemlemelerine rağmen, raporun devamında başvuranın nakli, rahatsızlığa tanı konulması veya başvuranın tedavisi konusunda askeri yetkililere herhangi bir kusurun atfedilemeyeceği sonucuna varmışlardır.
42. Raporun içerdiği çelişkili sonuçlara ve başvuranın idare mahkemesinin dikkatini söz konusu çelişkilere çekmiş olmasına rağmen, idare mahkemesi yeni bir tıbbi rapor almak gibi diğer adımlar atmak suretiyle söz konusu çelişkileri giderme girişiminde bulunmamıştır. Ayrıca, İdare Mahkemesi kararında başvuran tarafından ileri sürülen yerinde savları ele almamıştır. Ayrıca, başvuranın İdare Mahkemesinin kararının düzeltilmesi için yaptığı talepte tıbbi raporda varılan sonuçlara yönelik eleştirilerini yinelemesine ve raporun yeterliliğine ilişkin benzer endişelerin idare mahkemesinin muhalif görüşte olan hâkimi tarafından dile getirilmiş olmasına rağmen (Bk. yukarıda 19. paragraf), itirazı inceleyen mahkeme söz konusu savları ele almayı gerekli görmemiştir. Yukarıda belirtilen eksiklikler, tıbbi raporda birtakım önemli soruların yanıtsız kaldığı anlamına gelmektedir.
43. Yukarıda vurgulanan idari yargılamalardaki eksikliklerin ışığında Mahkeme, Hükümet’in başvuranın göz rahatsızlığı için acil ve uygun tıbbi yardım almasını sağlama konusundaki pozitif yükümlülüğüne riayet ettiğini gösterme yükümlülüğünü yerine getirmediği sonucuna varmıştır.
44. Dolayısıyla, Hükümet’in pozitif yükümlülüğüne riayet etmemesinden ötürü Sözleşme’nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
45. Sözleşme’nin 41. maddesi şu şekildedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
46. Başvuran maddi tazminat olarak toplam 91.000 avro ve manevi tazminat olarak 100.000 avro talep etmiştir.
47. Başvuran maddi tazminat taleplerini desteklemek üzere Mahkeme’ye, sol gözündeki görme kaybı sonucunda çalışma kabiliyetinin %41’ini kaybettiğinin değerlendirildiğini teyit eden bilirkişi raporunu sunmuştur. Bu temelde bilirkişi, başvuranın toplam kazanç kaybını 155.243 Türk lirası (yaklaşık 66.000 avro) olarak hesaplamıştır.
48. Başvuranın maddi tazminat talebinin geri kalanı olan 25.000 avro ise göz protezi için talep edilmiştir. Ancak başvuran söz konusu talebini desteklemek üzere herhangi bir delil sunmamıştır.
49. Hükümet, başvuranın taleplerinin “aşırı miktarda ve dayanaktan yoksun olduğunu ve Mahkeme’nin içtihadıyla örtüşmediğini” ileri sürmüştür. Hükümet ayrıca, iddia edilen Sözleşme ihlali ile başvuranın maddi tazminat talebi arasında illiyet bağı olmadığı görüşünde olduğunu belirtmiştir.
50. Mahkeme, başvuran tarafından talep edilen tazminat ile Sözleşme ihlali arasında açık bir illiyet bağının mevcut olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, Hükümet’in başvurana uygun ve hızlı tıbbi yardım almasını sağlama konusundaki pozitif yükümlülüğünü yerine getirmediği kanaatine varması dolayısıyla, Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamında tespit edilen ihlal ile başvuran tarafından uğranan zarar arasında doğrudan bir illiyet bağı bulunduğuna karar vermiştir. Bu bağlamda Mahkeme, Hükümet’in başvuranın kazanç kaybına ilişkin olarak bilirkişi tarafından hazırlanan rapora itiraz etme yoluna gitmediğini gözlemlemektedir. Hükümet, bilirkişi tarafından yapılan hesaplamaların başvuranın uğradığı maddi zararın gerçek miktarını yansıtmadığını ileri sürmemiştir. Mahkeme elindeki bilgileri dikkate alarak, kazanç kaybı dolayısıyla başvurana 66.000 avro maddi tazminat ödenmesine hükmetmenin makul olduğunu değerlendirmektedir.
51. Başvuran göz protezi için yapmış olduğu talebi desteklemek üzere delil niteliğinde herhangi bir belge sunmadığından, Mahkeme başvuranın maddi tazminat talebinin geri kalanı olan 25.000 avroluk talebi reddetmiştir. Ancak Mahkeme, yukarıda hükmedilen tazminata ek olarak, başvuranın talep etmesi halinde Hükümet’in göz protezi nakli ve başvuranın göz rahatsızlığıyla ilgili sonraki gerekli tıbbi tedavi masraflarını karşılaması gerektiğini değerledirmektedir (Bk., gerekli değişiklikler yapılmak üzere, Oyal/Türkiye, no. 4864/05, § 102, 23 Mart 2010).
52. Başvuranın 100.000 avro miktarındaki manevi tazminat talebine ilişkin olarak Mahkeme, hakkaniyet temelinde karar vererek, başvurana 15.000 avro ödenmesine hükmetmiştir.
B. Masraf ve Giderler
53. Başvuran masraf ve giderlere ilişkin herhangi bir talepte bulunmamıştır.
C. Gecikme Faizi
54. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
1. Oy birliğiyle, başvurunun kabul edilebilir olduğunu beyan etmiştir.
2. Oy birliğiyle, Hükümet’in Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamındaki pozitif yükümlülüklerine riayet etmediği gerekçesiyle söz konusu hükmün ihlal edildiğine;
3. Altıya karşı bir oyla,
(a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek ve miktara yansıtabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere maddi tazminata karşılık olarak başvurana 66.000 avro (altmış altı bin avro) ödenmesine:
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Altıya karşı bir oyla, başvuranın talep etmesi halinde, davalı Devletin göz protezi nakli ve başvuranın göz rahatsızlığıyla bağlantılı sonraki tıbbi tedavi masraflarını karşılamasına;
5. Oy birliğiyle,
(a) Davalı Devlet tarafından başvurana, yukarıda bahsi geçen üç aylık süre içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek ve miktara yansıtabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere manevi tazminata karşılık olarak başvurana 15.000 avro (on beş bin avro) ödenmesine:
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.
6. Oy birliğiyle, başvuranın adil tazmine ilişkin taleplerinin geri kalanını reddetmiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 13 Ekim 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithPaul Lemmens
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Sözleşme’nin 45 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüğüzünün 74 § 2 maddesi uyarınca, Yargıç Kjølbrois’in ayrık görüşü işbu karara eklenmiştir.
P.L.
S.H.N.
YARGIÇ KJØLBRO’NUN KISMİ MUHALİF GÖRÜŞÜ
1. Mahkeme’nin maddi zarara karşılık tazminat ödenmesine hükmetmesi için, başvuran tarafından talep edilen maddi tazminat ile Mahkeme tarafından tespit edilen Sözleşme ihlali arasında “açık bir illiyet bağı” bulunmalıdır (Bk., diğerleri arasında, Çakıcı/Türkiye [BD], no. 23657/94, § 127, AİHM 1999‑IV, ve Storck/Almanya, no. 61603/00, § 176, AİHM 2005‑V).
2. Mahkeme mevcut davada “Hükümet’in pozitif yükümlülüklerine riayet etmediği gerekçesiyle” Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir (Bk. kararın 44. paragrafı). Açımlamak gerekirse, Mahkeme, Hükümet’in başvuranın göz rahatsızlığı için acil ve uygun tıbbi yardım almasını sağlama konusundaki pozitif yükümlülüğüne riayet ettiğini gösterme yükümlülüğünü yerine getirmediğine” hükmetmiştir (Bk. 43. paragraf). Başvuranın 25 Temmuz 2001 tarihinde sol gözünde şiddetli ağrı şikâyetiyle Alay revirine gittiği hususunda ihtilaf bulunmayıp, Hükümet tarafından iddia edildiği, fakat başvuran tarafından reddedildiği üzere söz konusu gün başvuranın herhangi bir tıbbi tedavi gördüğü Hükümet tarafından ortaya konulamamıştır.
3. Diğer bir deyişle, Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlali tespitinin dayanağı, Hükümet’in başvuranın Alayına hizmet veren revirle irtibata geçtiği 25 Temmuz 2001 tarihinde başvurana uygun tıbbi tedaviynin yapıldığının Hükümet tarafından kanıtlanamaması olmuştur.
4. Tespit edilen ihlal ile başvuranın korneal ülser akabinde sol gözünde meydana gelen görüş kaybı arasında “açık bir illiyet bağı” bulunduğunu belirtmek için yeterli delil bulunmadığı görüşündeyim.
5. Başvuran 25 Temmuz 2001 tarihinde revirde bir doktor tarafından muayene edilmiş olsaydı kornea ülseri tanısının konulabileceğini veya bu tanının konulmuş olması gerektiğini belirtmek için yeterli gerekçe bulunmamaktadır. 25 Temmuz 2001 ile başvuranın Cizre Devlet Hastanesi’ne nakledildiği 2 Ağustos 2001 tarihleri arasındaki gecikmenin, başvuranın sol gözünde görme yetisi kaybının meydana gelmesine neden olduğunu söylemek için de yeterli bir dayanak mevcut değildir. Dolayısıyla Mahkeme’nin, 6 Nisan 2005 tarihli tıbbi rapor dâhil olmak üzere dosyadaki bilgiler temelinde, kornea ülseri tanısının daha erken konulabileceğini veya konulmuş olması gerektiğini ya da daha erken tıbbi tedavinin başvuranın sol gözünün görme yetisini kurtarabileceğini söylemesi mümkün değildir.
6. Diğer bir deyişle, başvuranın sol gözünde meydana gelen görme yetisi kaybının doğrudan tıbbi bir ihmalden veya hatalı bir tıbbi uygulamadan kaynaklandığı sonucuna varmak için yeterli gerekçe bulunmamaktadır. Dolayısıyla, başvuranın maruz kaldığı üzücü sonuçlara bakılmaksızın, tespit edilen ihlal ile talep edilen tazminat arasında “açık bir illiyet bağı” bulunduğuna hükmedilmesi için yeterli gerekçelerin mevcut olmadığı görüşündeyim.
7. Bu gerekçelerden ötürü, başvurana maddi tazminat ödenmesine hükmedilmesine (kararın 3 ve 4. hüküm fıkralarına) karşı oy kullanmış bulunmaktayım.
[1]1. Türk lirası (TRY), eski Türk lirasının (TRL) yerini alarak, 1 Ocak 2005 tarihinde tedavüle girmiştir. 1 TRY = 1,000,000 TRL.
Full & Egal Universal Law Academy