AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
AKTAŞ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 22112/12)
KARAR
STRAZBURG
1 Ekim 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı değişikliklere tabi tutulabilir.
Aktaş ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco
Hâkimler
Egidijus Kūris,
Darian Pavli
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”), Daire olarak toplanarak, 10 Eylül 2019 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, beş Türk vatandaşı olan Kemal Aktaş, Hacı Üzen, Hasan Eren, Mesut Asan ve Sabriye Burumtekin’in (“başvuranlar”) 13 Mart 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvuru (No. 22112/12) bulunmaktadır.
2. Başvuranlar, Diyarbakır Barosuna bağlı olan avukatlar M. Beştaş ve M. Danış Beştaş tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti ise (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranların cezai mahkûmiyetleri nedeniyle, ifade özgürlüğü haklarına yapılmış olduğu iddia edilen müdahale hakkındaki şikâyet, 30 Eylül 2013 tarihinde, Hükümete bildirilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğünün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, başvurunun geriye kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAY
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuranlar Kemal Aktaş, Hacı Üzen ve Hasan Eren sırasıyla 1958, 1957 ve 1982 doğumlu olup başvuranlar Mesut Asan ve Sabriye Burumtekin ise 1980 doğumludurlar. Başvuranlar, Şanlıurfa’da ikâmet etmektedirler. Başvuran Kemal Aktaş, olay tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne milletvekili olarak seçilmiştir.
5. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, 2 Haziran 2006 tarihli bir iddianameyle, başvuranları Nevruz Bayramı nedeniyle, 21 Mart 2006 tarihinde düzenlenen bir toplantı sırasında kendileri tarafından gerçekleştirlen eylemleri sebebiyle, PKK lehine propaganda yapma suçundan (silahlı yasa dışı bir örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi) suçlamıştır.
6. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 6 Mart 2008 tarihinde, başvuranları terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan suçlu bulmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranlar Kemal Aktaş, Hacı Üzen, Mesut Asan ve Sabriye Burumtekin’i iki yıl bir ay ve başvuran Hasan Eren’i on ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçeli kararının, somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“(...) Sanık Hacı Üzen ile [ilgili olarak], Kürtçe yaptığı konuşmasında köy koruyucularını 400 lira karşılığında halkını feda eden insanlar olmakla suçlamıştır. “400 Liraya haklını feda eden kişilere hitap ediyorum barış ve kardeşliğe katılmak için bir şansınız daha var”; ilgili [şu şekilde] belirtmiştir: “Burada, 400 genci askere gönderdik; onlar bu gençleri kardeşlerini ve arkadaşlarını öldürmeleri için Gabar ve Cudi’ye gönderiyorlar”, askere giden ve Gabar ile Cudi’ye terörle mücadele çerçevesinde asker olarak gönderilen vatandaşlarımızın kardeşleri ve arkadaşlarını öldürmeleri istendiğini belirtmiştir; ve ilgili, terörle mücadele operasyonlarının kardeş ve yakınlarının öldürülmesi amacıyla yürütüldüğünü iddia etmiştir; ilgili konuşmasının devamında, askere alınan Kürt gençlerinin öldürüldüğünü, gençlerin, yaşlıların ve engellilerin Kürt davasından vazgeçmeyeceklerini, Kürt davası için birleşilmesi gerektiğini, öncelikle terör örgütüne karşı yürütülen operasyonlara son verilmesi gerektiğini, genel af istendiğini belirtmiştir; ilgili, terör örgütünün hedeflerine uygun olarak ülkenin geri kalanından ayırmak istediği bölgeden “Kürdistan” ifadesiyle bahsetmiştir ve “Kürt sorununun anahtarının Kürdistan’da bulunduğunu” belirtmiştir; terör örgütüne manevi destek sağlayan bu konuşması dikkate alınarak, sanığın söz konusu örgütün amaçları ve faaliyetleri için propaganda yaptığı, sanığın eyleminin Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından korunduğu şekliyle ifade özgürlüğünün kapsamına giremeyeceği ortaya çıkmıştır (...) ;
Sanık Kemal Aktaş ile ilgili olarak, konuşmasında, şu şekilde belirtmiştir: “Botan’ın çok değerli sakinleri, zor, yorucu ve ağır bedeller ödeyerek bu günlere geldiniz. Buralara, baskıya, zulme karşı şerefli bir direniş göstererek geldiniz. Bugün yine tarih yazma günüdür. Bugün, yine Nevruz, yine tarih yazma günüdür”; ilgili, yerel halkın devlet politikası ve uygulamaları nedeniyle, zulüm gördüğünü, bu zulümlere karşı başkaldırarak direnmek gerektiğini belirtmiştir; ilgili, yasa dışı ve terör örgütüne karşı güvenlik güçleri tarafından yürütülen mücadeleyi savaşa çağrı olarak tanımlamıştır; ilgili ilk terörist olan Abdullah Öcalan tarafından 1999 yılından beri geliştirilen barışa ve çözüme yönelik [sorunun] öneriler [sonucunda ortaya çıkan fikirlerle] çerçevesinde oluşturulan barış iklimine uygun olarak bu operasyonlardan vazgeçilmesinin arzu edildiğini belirtmiştir; ilgili “dağlarda silahlı çatışmalar sırasında hayatını kaybeden insanların her birinin naaşlarıyla halkta oluşan travmayı üzüntüyle tespit etmekteyiz, bu nedenle bu savaşı istemiyoruz” şeklinde dile getirmiştir. İlgili güvenlik güçleri tarafından teröre karşı yürütülen mücadeleyi “savaş” olarak nitelendirmiş ve hayatını kaybeden terör örgütü üyelerini “dağda ölenler” şeklinde belirterek sahip çıkmıştır; ilgilinin konuşmasında Abdullah Öcalan’a birçok defa atıfta bulunarak “sayın” [“değerli”] ifadesini kullanarak, Öcalan’ı bir terör örgütünü yönetme ve toprağın bir kısmını ele geçirmek amacıyla, faaliyetler yürütme suçlarından mahkûm edilmesine [rağmen] övmek ve yüceltmek isteği anlaşılmıştır; [sanığın] eylemeleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bir terör örgütü lehine propaganda olarak değerlendirilmektedir(..); sanığın açıklamaları, Anayasa ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından korunduğu şekliyle ifade özgürlüğünün kapsamına giremez (...)
Sanık Mesut Asan’ın konuşmasıyla [ilgili olarak] “bugün savaş günüdür” şeklindeki ifadesiyle, Nevruz nedeniyle, yapılan kutlamaların bir savaş olduğunu ve mücadele yürütmek gerektiğini dile getirmiştir; ilgili “Kürdistan’da çok şehidimiz var” şeklindeki ifadesiyle, terör örgütünü ele geçirmek istediği bölgeyi “Kürdistan”, çatışmalar sırasında ölen teröristleri şehit olarak nitelendirmiş ve onları övmüş ve sahip çıkmıştır; ilgili ilk terörist olan Abdullah Öcalan’ı rehber ve lider olarak nitelendirmiş ve Öcalan’a bu şekilde hitap ederek kamuoyunda onu yüceltmek ve insanları adını bağırmasına teşvik ederek ayaklandırmak istemiştir; ilgili Abdullah Öcalan’ı terör örgütünü yönetme ve toprağın bir kısmını ele geçirmek amacıyla faaliyetler yürütme suçlarından mahkûm edilmesine [rağmen] bir rehber olarak [sunmuştur] (...); bu eylemler, Anayasa ve İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından korunduğu şekliyle, ifade özgürlüğünün kapmasına giremez ve dolayısıyla bir terör örgütü lehine propaganda yapma suçunu oluşturmaktadır (...)
Sanık Sabriye Burumtekin tarafından Kürtçe yapılan konuşması aşağıdaki şekildedir: “Ey önderimiz canlarımız yeterli değildi, bugün soğukta, karın altında senin için buradayız, özgürlüğümüz için savaşacağız. Ey önderimiz! Nevruzun kutlu olsun, bir gün Nevruzu Diyarbakır’da kutlayacağız. Çok uzak bir zamanda değil, yakındır, gözlerimiz İmralı’ya çevrili, sen haberdar olmadan biz hiçbir şey yapmayacağız, Kürdistan’ın başkenti Diyarbakır’dır” (...) ilgili; terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ı övmüş ve yüceltmiştir; ilgili konuşmasının devamında, Abdullah Öcalan’a bağlılıklarını belirtmiştir; ilgili konuşmasının sonunda Diyarbakır’ın (...) terör örgütünün ulusal topraklardan ayırmak istediği ve “Kürdistan” olarak adlandırdığı bölgeyi kastederek, bu bölgenin başkenti olduğunu belirtmiştir; bu nedenle, sanık Sabriye Burumtekin terör örgütünü yönetme ve toprağın bir kısmını ele geçirmek amacıyla, faaliyetler yürütme suçlarından mahkûm edilen Abdullah Öcalan’a “ey önder” diye hitap etmiş, Abdullah Öcalan’dan bir lider olarak bahsetmiş ve Abdullah Öcalan’ın özgürlüğü için savaşacaklarını belirtmiştir; [bu nedenle] ilgili terör örgütü tarafından izlenen amaca uygun olarak [ulusal] toprağın bir kısmını Kürdistan [olarak] göstererek ve Diyarbakır’ı başkent olarak sunarak yaptığı açıklamalar nedeniyle, terör örgütü lehine propaganda yapma suçunu işlemiştir (...) ; bu eylemler, Anayasa ve İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından korunduğu şekliyle, ifade özgürlüğünün kapmasına giremez (...)
Hasan Eren ile ilgili olarak, Nevruz kutlamaları için toplanan kadınlara terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın resimlerinin bulunduğu posterler dağıttığı, [düzenlenen] toplantının sloganların atılmasının ve afişler ile yasa dışı pankartların asılmasının ardından yasa dışı hale geldiği tespit edilmiştir; (...) sanık terör örgütünü yönetme ve toprağın bir kısmını ele geçirmek amacıyla, faaliyetler yürütme suçundan mahkûm edilen Abdullah Öcalan’ın [baş resmi] posterini dağıtarak terör örgütü lehine propaganda suçunu işlemiştir ve bu eylemler Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından korunduğu şekliyle ifade özgürlüğünün kapsamına giremez (...)”
7. Yargıtay, 22 Eylül 2011 tarihinde, başvuranların temyiz başvurusunu reddetmiş ve Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onamıştır.
8. Ağır Ceza Mahkemesi, 24 Temmuz 2012 tarihinde, 6352 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiğini dikkate alarak (aşağıdaki 12. paragraf), söz konusu kanunun geçici 1. maddesi uyarınca, başvuranlara verilen cezanın infazının ertelenmesine karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. 3713 Sayılı Kanun’un 7. Maddesinin 2. Fıkrası
9. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“[Yukarıdaki fıkrada] belirtilen örgütlere yardım edenler ve bu örgütlerin propagandasını yapanlar hakkında (...) bir yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur. ”
10. 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 Sayılı Kanun ile değiştirilen 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“ Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (...) ”
11. Bu hüküm, 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren, 6459 Sayılı Kanun tarafından yapılan değişiklikten itibaren aşağıdaki gibidir:
“Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
B. 6352 Sayılı Kanun
12. “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında” başlıklı 6352 Sayılı Kanun (“6352 Sayılı Kanun”), 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Söz konusu Kanun’un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasının c) bendinde ve 3. fıkrasında, basın, yayın veya diğer düşünce ve fikir iletme yollarıyla 31 Aralık 2011 tarihinden önce işlenen bir suç nedeniyle verilmesi koşuluyla, kesinleşen her türlü para cezasının ya da beş yılın altında bir hapis cezasının infazının üç yıllık bir dönem boyunca ertelenmesi öngörülmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
13. Başvuranlar, cezai mahkûmiyetlerinin ifade özgürlüğü hakkına ihlal teşkil etmesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, iddialarını desteklemek için, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedirler.
14. Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir.
15. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
16. Başvuranlar, cezai mahkûmiyetlerinin ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini iddia etmektedirler.
17. Hükümet, başvuranların haklarını kullanmalarına ilişkin yapılan müdahalenin 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin korunması, düzenin sağlanması ve suçun önlenmesi amaçlarını izlediğini ileri sürmektedirler: ayrıca, Hükümete göre, davaya ilişkin koşullarda söz konusu müdahalenin yasal bir dayanağı bulunmaktadır. Hükümete göre, başvuranların yapmış oldukları açıklamalar ve eylemler, ilgililerin PKK davasını, liderini, üyelerini ve onlara olan bağlılıklarını desteklediklerini göstermektedir. Hükümet, bu nedenle, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğu ve izlenen meşru amaçlara orantılı olduğu kanaatine varmaktadır.
18. Mahkeme, başvuranların cezaya mahkûm edilmelerinin, yaratabileceği caydırıcı etkiyi de dikkate alarak, cezanın infazının ertelenmiş olmasına rağmen, ilgililerin ifade özgürlüğünün kullanımına yapılmış bir müdahale olarak değerlendirildiği kanaatindedir (Erdoğdu/Türkiye, No. 25723/94, § 72, AİHM 2000‑VI ve Ergündoğan/Türkiye, No. 48979/10, § 26, 17 Nisan 2018; ayrıca a contrario (aksi yönde) bir karar için bk. Otegi Mondragon/İspanya, No. 2034/07, § 60, AİHM 2011).
19. Mahkeme, ardından bu müdahalenin kanunla, yani 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması ve suçun önlenmesi gibi meşru amaçlar izlediği hususlarının taraflarca itiraz edilmediğini gözlemlemektedir.
20. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, ifade özgürlüğü konusundaki içtihatlarından doğan ve bilhassa Bédat/İsviçre ([BD], No. 56925/08, 48. paragraf, 29 Mart 2016) ve Belge/Türkiye (No. 50171/09, 31, 34 ve 35. paragraflar, 6 Aralık 2016) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır. Mahkeme, başvuranlar tarafından ifade özgürlüğü haklarını kullanmalarına yönelik müdahalenin “gerekliliğinin” somut olayda ikna edici bir şekilde ortaya konulup konulmadığını değerlendirmek için, içtihadı uyarınca, başvuranların mahkûmiyet kararlarına dayanak olarak Türk mahkemeleri tarafından kabul edilen gerekçeye göre karar vermesi gerektiğini belirtmektedir (Gözel ve Özer, No. 43453/04 ve 31098/05, § 51, 6 Temmuz 2010).
21. Mahkeme, somut olayda kamuoyuna açık bir toplantı sırasında başvuranlar tarafından yapılan açıklamaların içeriği nedeniyle, sırasıyla başvuranlar Kemal Aktaş, Hacı Üzen, Mesut Asan ve Sabriye Burumtekin’in ve Abdullah Öcalan’ın baş resminin yer aldığı posterleri dağıtması sebebiyle, başvuran Hasan Eren’in terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan suçlu bulunduklarını ve mahkûm edildiklerini kaydetmektedir. Mahkeme, bu açıklamaların ihtilaf konusu kısımlarını ve başvuranların eylemlerini inceleyerek, başvuranların özellikle PKK üyelerine karşı güvenlik güçleri tarafından yürütülen operasyonlarına son verilmesi ve silahlı çatışmalar nedeniyle, ölümlerin artık meydana gelmeyecek şekilde barışın oluşmasını görme isteklerini dile getirdiklerini kaydetmektedir. Mahkeme, ne Ağır Ceza Mahkemesinin ne de kararı onayan Yargıtayın kararının, genel olarak sloganların, açıklamaların ve ihtilaf konusu eylemlerin içeriklerini, bulundukları kapsamı ve zarar verici niteliklerini dikkate alarak, şiddete, silahlı direnişe veya ayaklanmaya teşvik edici ya da nefret söylemi oluşturup oluşturmadığı konusunda yeterli açıklamalar içermediğini tespit etmektedir ki Mahkemeye göre bu değerlendirmenin yapılması vazgeçilmez bir unsurdur. (Zana/Türkiye [BD], 25 Kasım 1997, 57 ila 60. paragraflar, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑VII, Sürek/Türkiye (No. 4) [BD], No. 24762/94, 58. paragraf, 8 Temmuz 1999, Perinçek/İsviçre [BD], No. 27510/08, 204 ila 208. paragraflar, AİHM 2015 (özetler), Gül ve diğerleri/Türkiye, No. 4870/02, 41 ve 42. paragraflar, 8 Haziran 2010, ve Belek ve Velioğlu/Türkiye, No. 44227/04, 25. paragraf, 6 Ekim 2015).
22. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, yerel makamlar tarafından başvuranlar hakkında alınan tedbirin, zorunlu bir sosyal ihtiyaca cevap vermediği, her hâlükârda, hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanısına varmaktadır.
23. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
24. Başvuranlar, maruz kaldıklarını belirttikleri manevi tazminat olarak müştereken 140.000 Türk lirası (TRY - yani yaklaşık 23.330 avro (EUR)) talep etmektedirler.
Başvuranlar ayrıca, yaptıklarını belirttikleri masraf ve giderler için müştereken 12.000 TRY (yani yaklaşık 2.000 EUR) talep etmektedirler. Başvuranlar, bu talebe dayanak olarak, Mahkemeye, dava dosyasının işlemine ilişkin avukatların yaptıkları çalışmaları detaylı olarak gösteren ve bunlarla ilgili diğer masrafları belirten özetleyici bir tablo sunmaktadırlar. Başvuranlar, söz konusu son masraflar bağlamında, hiçbir kanıtlayıcı belge sunmamaktadırlar.
25. Hükümet, manevi zarar bağlamında sunulan talep ile tespit edilen ihlal arasında nedensellik bağının bulunmadığı kanaatindedir. Hükümet, masraf ve giderlere ilişkin taleple ilgili olarak, başvuranların avukatlık masraflarına ve iddia edilen diğer masraflara ilişkin herhangi bir ödeme belgesi sunmadıklarını belirtmektedir.
26. Mahkeme, başvuranlara manevi zarar bağlamında 2.500 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Mahkeme, masraf ve giderler ile ilgili olarak, kendisine sunulan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, başvuranlara, avukatlık hizmetine ilişkin masrafları için 2.000 avro ödenmesinin makul olduğunu değerlendirmektedir ve bu meblağın başvuranlara ödenmesine karar vermektedir. Mahkeme, diğer masraflarla ilgili olarak, başvuranların bu bağlamda gerekli kanıtlayıcı belgeleri sunmamış olmaları nedeniyle, bu bağlamdaki talebi reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3.
a)Davalı Devlet tarafından başvuranlara, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağların ödenmesi gerektiğine:
i. Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvuranların her birine 2.500 avro (ikibinbeşyüz avro),
ii. Masraf ve giderler karşılığında, başvuranlar tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, başvuranlara müştereken 2.000 avro (ikibin avro) ödenmesine,
b)Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu meblağlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
4. Geriye kalan için adil tazmin talebinin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 1 Ekim 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy