AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ALİ ABBAS YILMAZ / TÜRKİYE
(Başvuru No. 41551/11)
KARAR
STRAZBURG
7 Temmuz 2020
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Ali Abbas Yılmaz / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 16 Haziran 2020 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Ali Abbas Yılmaz’ın (“başvuran”) 8 Ağustos 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 41551/11) bulunmaktadır. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukatlar, M. Hanbayat Yeşil, M.A. Kırdök ve M. Kırdök tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Başvuru, 26 Eylül 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiştir. Hükümet, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı çıkmaktadır. Mahkeme, Hükümetin itirazını incelemesinin ardından, bu itirazı reddetmektedir.
OLAY VE OLGULARDAVANIN KOŞULLARI Başvuran, 1975 doğumludur. Başvuran, başvurunun yapıldığı tarihte Erzurum Cezaevinde tutulmaktaydı. Yasa dışı bir örgüte üye olduğuna dair hakkında şüphelenilen başvuran, 15 Ocak 2009 tarihinde gözaltına alınmıştır. Başvuran, 18 Ocak 2009 tarihinde tutuklanmıştır. Erzurum Cumhuriyet Savcısı, 15 Haziran 2009 tarihli iddianameyle, başvuranı, yasa dışı bir örgüte üye olmak ve TKİP (Türkiye Komünist İşçi Partisi) yasa dışı örgütünün amaçlarına hizmet etmek için Sivas’ta yürüttüğü faaliyetler nedeniyle terör örgütü lehine propaganda yapmak suçlarıyla suçlamıştır. Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 12 Kasım 2009 tarihinde, başvuranı üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işlemekten suçlu bulmuş ve ilgiliyi Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 314. maddesinin 3. fıkrasına ve 220. maddesinin 6. fıkrasına atıfta bulunarak, aynı Kanun’un 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, altı yıl, üç ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, bu bağlamda, başvuranın Ş.Y., A.Ç. ve N.G. için TKİP’in amaçları ve ideolojisiyle ilgili eğitimler düzenlediğini, bu kişilerin bazı gösterilere katılmasını sağladığını, söz konusu örgütle ilgili yayın ve broşürler dağıttığını, örgüt için sempatizan kazanmak amacıyla afiş ve pankartlar yapıştırdığını ve taşıdığını tespit etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, yasa dışı bir örgüte üye olmanın, söz konusu örgütün amaçlarına uygun olarak faaliyet, gösteri ve toplantılar düzenlemek, örgütün düşüncelerini ve doktrinini yaymak ve örgütün propagandasını yaparak örgüt için sempatizan ve üyeler kazanmaya çalışmak amacıyla örgütün ideolojisini paylaşan gazete ve dergilerin satışı gibi fiillerin işlenmesini gerektirdiği kanısına vararak, başvuranın TKİP’e üye olma suçunu bu örgüt adına suç işlemek suretiyle işlediği kanısına varmıştır. Başvuran tarafından kendisine sunulan temyiz başvurusunu inceleyen Yargıtay, 25 Ocak 2011 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onamıştır. Bu karar, başvurana 14 Mart 2011 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvuran tarafından kendisine sunulan talebi inceleyen Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Temmuz 2012 tarihinde, bu süre zarfında yapılan, başvuranın lehine olabilecek nitelikteki yasal değişiklikleri göz önünde bulundurarak başvuran hakkında verilen cezanın infazının ertelenmesine karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 7 Kasım 2012 tarihinde, başvuran hakkında verilen cezanın indirilmesine gerek olmadığı kanaatine varmıştır. Bu kararın ardından, başvuranın cezasının infazı yeniden başlamıştır. Başvuran, 9 Eylül 2013 tarihinde tahliye edilmiştir, ancak 6 Haziran 2014 tarihine kadar adli kontrole tabi tutulmuştur. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 26 Eylül 2004 tarihli 5237 sayılı Kanun) Türk Ceza Kanunu’nun “Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma” başlıklı 220. maddesinin 6. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“(...)
6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. (...)” TCK’nın “Silahlı Örgüt” başlıklı 314. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.”
HUKUKİ DEĞERLENDİRMEhükümetin ilk itirazı hakkINDA Hükümet, 19 Temmuz 2019 tarihli ek görüşlerinde, ilk itirazını ileri sürmektedir. Hükümet, başvuran hakkında verilen cezanın yeniden incelenmesine ilişkin kararın, Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolunun 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girmesinin ardından, 7 Kasım 2012 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verildiğini, ancak ilgilinin söz konusu Yüksek Mahkemeye bu türden bir başvuruda bulunmadığını ifade etmektedir. Hükümet dolayısıyla, başvurunun iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği kanısına varmaktadır. Başvuran, bu itiraz hakkında herhangi bir görüş belirtmemektedir. Mahkeme, İç Tüzüğü’nün 55. maddesi uyarınca, davalı Sözleşmeci Taraf’ın bir kabul edilemezlik itirazını ileri sürmek istemesi halinde, itirazın niteliğinin ve koşulların buna imkân verdiği ölçüde, başvurunun kabul edilebilirliği hakkındaki yazılı veya sözlü görüşlerinde bunu yapması gerektiğini hatırlatmaktadır (N.C./İtalya [BD], No. 24952/94, § 44, AİHM 2002-X). Mahkeme somut olayda, Hükümetin bu itirazı 20 Mart 2018 tarihinde sunulan davanın kabul edilebilirliği ve esası hakkındaki görüşlerinde değil, 19 Temmuz 2019 tarihli ek görüşlerinde ilk defa ileri sürdüğünü gözlemlemektedir. Mahkeme öte yandan, Hükümetin bu gecikme hakkında herhangi bir açıklama sunmadığını belirtmekte ve Hükümeti muhtemel kabul edilemezlik itirazlarını zamanında ileri sürme yükümlülüğünden muaf tutacak nitelikte herhangi bir istisnai koşulun bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmekten yoksun bırakılacağı sonucuna varmaktadır (Khlaifia ve dğerleri/İtalya [BD], No. 16483/12, §§ 52 ve 53, 15 Aralık 2016). Dolayısıyla, Mahkeme bu itirazı reddetmektedir. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, Sözleşme’nin 7. maddesine dayanarak, cezaya mahkûm edilmesinin yasal dayanağının, uygulanması bağlamında açık ve öngörülebilir olmadığını iddia etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürerek, kendi ifadesine göre, ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasına karşılık gelen, yasal ve şiddet içermeyen faaliyetler nedeniyle cezaya mahkûm edildiğini iddia etmektedir. Olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin yalnızca Sözleşme’nin 10. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.Kabul Edilebilirlik Hakkında Hükümet, kabul edilemezlik itirazını ileri sürmektedir. Hükümet bu bağlamda, başvuranın, diğerlerinin yanı sıra, kişileri TKİP’e bağlı yapılar adına toplantılara ve olaylara katılmaya teşvik ettiği, genç kişileri TKİP’in ideolojisi hakkında bilgilendirmek amacıyla eğittiği ve bu örgüt için yeni üye alımına dâhil olduğu gerekçesiyle, üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işlemekten mahkûm edildiğini ileri sürmektedir. Hükümet, bu eylemlerin başvuranın ifade özgürlüğünü kullanmasından ibaret olmadığını ileri sürerek, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahalenin söz konusu olmadığını belirtmektedir. Bu nedenle, Hükümet, Mahkemeyi bu başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermeye davet etmektedir. Başvuran, Hükümetin itirazını kabul etmemektedir. Mahkeme, bu itiraz bağlamında sunulan iddia çerçevesinde, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin yalnızca kabul edilebilirliği hakkında değil, esası hakkında da bir incelemeyi gerektiren sorunların ileri sürüldüğü kanaatindedir. Mahkeme, öte yandan, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve ayrıca, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir. Esas Hakkında Tarafların İddiaları
a) Başvuran Başvuran, makamlar tarafından iddia edilen hususların aksine, mahkûm edilmesine neden olan, gösterilere ve basın bildirilerine katılma ve sosyalist fikirleri savunan dergilerin satışı gibi eylemlerinin yasa dışı bir örgüte ilişkin faaliyetler olmadığını; ancak şiddete teşvik etmeyen yasal eylemler olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran bu bağlamda, katıldığı gösterilerin barışçıl olduğunu ve dağıttığı dergilerin halen kendi faaliyetlerini sürdüren, izin verilen yayınlar olduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla, başvuran kendisine atfedilen eylemlerin, kendi ifadesine göre, ifade özgürlüğü hakkını kullanmasını teşkil ettiğini belirtmektedir. Başvuran ayrıca, mahkûm edildiği ceza hükümlerinin ulusal makamlar tarafından yorumlanması ve uygulanması bağlamında açık ve öngörülebilir olmadığını ve cezaya mahkûm edilmesinin herhangi bir meşru amaç izlemediğini ve demokratik bir toplumda gerekli olmadığını ileri sürmektedir.
b) Hükümet Hükümet, başvurunun kabul edilebilirliğine ilişkin sunulan iddiaları tekrarlayarak, somut olayda, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik herhangi bir müdahalenin söz konusu olmadığını belirtmektedir. Bir müdahalenin varlığının Mahkeme tarafından kabul edilmesi durumunda, Hükümet, bu müdahalenin, kendi kanaatine göre, açıklık, erişilebilirlik ve öngörülebilirlik gerekliliklerini karşılayan, TCK’nın 220. maddesinin 6. fıkrasıyla ve 314. maddesinin 2. ve 3. fıkralarıyla öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin ve toprak bütünlüğünün korunması, kamu güvenliğinin korunması ve suçun önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, kendi kanaatine göre, ifade özgürlüğü hakkıyla korunmayan, başvurana atfedilen eylemleri dikkate alarak, ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ve izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğunu ifade etmektedir. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Müdahalenin Varlığı Mahkeme, başvuranın bazı kişiler için eğitimler düzenlediği, bu kişileri bazı gösterilere katılmaya teşvik ettiği ve dergiler ve broşürler dağıttığı, afişler yapıştırdığı ve pankartlar taşıdığı gerekçesiyle, üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işlemek suçundan, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından altı yıl, üç ay hapis cezasına mahkûm edildiğini kaydetmektedir (yukarıda 8. paragraf). Mahkeme ardından, ilgilinin yaklaşık dokuz ay boyunca adli kontrole tabi tutulmadan önce, hapis cezasının büyük bir kısmını çektiğini, yani yaklaşık dört yıl, dört ay cezaevinde kaldığını gözlemlemektedir (yukarıda 12. paragraf). Mahkeme, başvuranın mahkûm edilmesine neden olan eylemlerin esasen, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını ve özellikle, haber ve görüş verme hakkını kullanması kapsamına girdiğini tespit etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, ihtilaf konusu mahkûmiyet kararının başvuranın bu hakkı kullanmasına yönelik bir “müdahale” olarak değerlendirildiği kanaatindedir.
b) Müdahalenin Haklı Gösterilmesi
Bu türden bir müdahale, “kanunla öngörülmediği”, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından bir ya da birkaç meşru amaca yönelik olmadığı ve bu amaçlara ulaşmak için demokratik bir toplumda “gerekli” olmadığı sürece, Sözleşme’nin 10. maddesini ihlal etmektedir. Mahkeme, başvuranın üyesi olmaksızın, yasa dışı bir örgüt adına suç işlemek suçundan cezaya mahkûm edilmesinin kanunla öngörüldüğünü, bilhassa TCK’nın 220. maddesinin 6. fıkrasıyla ve 314. maddesinin 2. ve 3. fıkralarıyla öngörüldüğünü kaydetmektedir (yukarıda 13. ve 14. paragraflar). Bu bağlamda, Mahkeme daha önce, yukarıda belirtilen ceza hükümleri uyarınca başvuranlar hakkında verilen mahkûmiyet kararıyla ilgili olan benzer bir davada, TCK’nın 220. maddesinin 6. fıkrasının, bu fıkrada yer alan ifadelerin geniş kapsamı nedeniyle, başvuranlara keyfi yargılamalara karşı güvenilir bir güvence sağlamadığı ve bu hükmün uygulanmasının söz konusu eksikliği gidermediğinin anlaşıldığı gerekçesiyle, öngörülebilirlikten yoksun olduğunu tespit etme imkânı bulduğunu hatırlatmaktadır (Işıkırık/Türkiye, No. 41226/09, §§ 56-70, 14 Kasım 2017). Bu durumda, Mahkeme, bu yaklaşımdan uzaklaşmak için herhangi bir neden görmemektedir. Mahkeme dolayısıyla, ihtilaf konusu müdahalenin Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında, “kanunla öngörülmediği” kanısına varmaktadır. Mahkeme, bu sonucu dikkate alarak, bu fıkranın gerektirdiği diğer koşullara - yani meşru bir amacın varlığı ve demokratik bir toplumda müdahalenin gerekliliği - somut olayda riayet edilip edilmediğinin denetlenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır. Bu nedenle, Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.sözleşme’nin 41. maddesinin uygulanması hakkında Hükümet, ilk itirazını ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın, yargılamada Türkçe dilini kullanmaya izin verilmeden, bu dilde adil tazmin taleplerini sunduğunu ileri sürmektedir. Dolayısıyla Hükümet, Mahkemeyi başvuranın adil tazmin taleplerini dikkate almamaya davet etmektedir. Başvuran, bu itiraz hakkında herhangi bir görüş belirtmemektedir. Mahkeme, 18 Mayıs 2018 tarihli yazılarında, Bölüm Başkanı’nın başvuran tarafa İç Tüzüğü’nün 34. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi uyarınca yazılı usulde Türkçe dilini kullanma konusunda izin verdiğini taraflara bildirdiğini kaydetmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin itirazını reddetmektedir. Başvuran, maruz kaldığı kanısına vardığı manevi zarar bağlamında 40.000 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran aynı zamanda, avukatlık masrafları için 7.080 Türk lirası (“TRY”), çeviri masrafları için 1.220 TRY, malzeme masrafları için 50 TRY ve posta masrafları için 100 TRY talep etmektedir. Başvuran, bu talepleri desteklemek amacıyla herhangi bir belge sunmamakta, ancak avukatının bu masrafların doğruluğunu, makul oranda ve gerekli olduğunu doğruladığını belirtmektedir. Hükümet, manevi zarar bağlamında sunulan talep ile iddia edilen ihlal arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığını ifade etmekte ve bu talebin aşırı olduğunu ve Mahkemenin içtihatlarında ödenmesine karar verilen meblağlara karşılık gelmediğini ileri sürmektedir. Masraf ve giderlerle ilgili taleplere ilişkin olarak, Hükümet, desteklenmemiş ve son derece yüksek olduğunu belirttiği bu talepleri desteklemek amacıyla başvuranın herhangi bir belge ibraz etmediğini ifade etmektedir. Mahkeme, manevi tazminat olarak başvurana 5.000 avro ödenmesinin uygun olduğu kanısına varmaktadır. Mahkeme, masraf ve giderlere ilişkin taleplerle ilgili olarak, başvuranın bu bağlamda kanıtlayıcı bir belge sunmadığı gerekçesiyle, bu talepleri reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;a) Davalı Devletin başvurana, üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 5.000 EUR (beş bin avro) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu meblağa Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 7 Temmuz 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy