AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ALİ ÇETİN / TÜRKİYE
(Başvuru no. 30905/09)
KARAR
STRAZBURG
20 Haziran 2017
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Ali Çetin / Türkiye davasında,
Başkan
Robert Spano,
Yargıçlar
Ledi Bianku,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Jon Fridrik Kjølbro,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 30 Mayıs 2017 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Ali Çetin’in (“başvuran”) 20 Mayıs 2009 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 30905/09) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Ankara Barosuna bağlı Avukat A. Dirican tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran özellikle, Sözleşme’nin 6 ve 10. maddelerinin ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir.
4. Sözleşme’nin 6. maddesine (ilk derece mahkemesi kararına itiraz etme imkânsızlığı) ve Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetler 15 Aralık 2014 tarihinde Hükümete iletilmiştir ve Mahkeme İçtüzüğünün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1954 doğumludur ve Ankara’da ikamet etmektedir.
6. Başvuran, 2003 yılında, Türkiye Çevre Koruma Vakfında[1] muhasebe uzmanı olarak çalıştığı esnada, söz konusu vakıf vergi denetimine tabi tutulmuştur.
7. Denetimi yapmakla görevli olan Müfettiş D.R.Ö., 15 Eylül 2003 tarihinde, söz konusu Vakfın, muhasebe yönetiminde usulsüzlüklerin olduğunu ortaya koyan, hesaplarla ilgili ve mali durumu hakkında bir rapor düzenlemiştir.
8. Söz konusu raporun ardından, ilgili Vakıf, başvuranla yaptığı sözleşmeyi feshetmiştir.
9. Başvuran, 21 Kasım 2003 tarihinde, Vakıflar Genel Müdürlüğüne hitaben bir mektup ile söz konusu raporun sonuçlarına itiraz etmiştir. Başvuran bilhassa, söz konusu raporun öznel bir şekilde ifade edildiğini ve hukuki hatalar içerdiğini iddia etmiştir. Bu nedenle, başvuran, kanaatine göre, kariyerine zarar verebilecek ilgili raporun bazı kısımlarının kaldırılmasını talep etmiştir. Başvuran, göndermiş olduğu yazıya, Türkiye Çevre Koruma Vakfına daha önce iletmiş olduğu mektubun bir kopyasını eklemiştir. Söz konusu mektupta, başvuran bilhassa, ihtilaf konusu raporun hukuka uygun olmadığını ve objektif ve yasal kriterlere dayalı olmadığını, ancak kendi ifadesine göre, ilgili alanın müfettişin yetkisi dâhilinde olmamasına rağmen müfettişin kişisel görüşlerini yansıttığını ileri sürmüştür. Son olarak, söz konusu müfettişi, dolaylı olarak, Türk edebiyatında kurgu bir karakter olan Bekçi Murtaza’ya[2] benzeterek, aleyhinde "fetva"[3] veriyor gibi davranmakla suçlamıştır.
10. Vakıflar Genel Müdürlüğü, 26 Ocak 2004 tarihinde, başvurana, yalnızca Türkiye Çevre Koruma Vakfının ihtilaf konusu raporda yer alan bazı kısımların kaldırılmasını ya da çıkarılmasını talep edebileceği yönünde yanıt vermiştir. Öte yandan Vakıflar Genel Müdürlüğü, başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun olduğu kanısına varmıştır.
11. 2004 yılının Şubat ayında, D.R.Ö., başvuran hakkında bir devlet memuruna hakaret etmesi nedeniyle Ankara Cumhuriyet savcısına (Bundan böyle metinde "Cumhuriyet savcısı" olarak anılacaktır.) suç duyurusunda bulunmuştur.
12. Başvuran, 10 Mart 2004 tarihinde, Cumhuriyet savcısına herhangi birine hakaret kastı olmadığını ileri sürdüğü bir savunma dilekçesi sunmuştur. Başvuran, kanaatine göre, yasalara ve usule aykırı ihtilaf konusu raporun bazı kısımlarının düzeltilmesini talep etmekle yetindiğini belirtmiştir. Başvuran, kendisine atfedilen sözlerin özetlenmiş olduğunu ve yazının bağlamından soyutlandığını iddia etmiştir. Başvuran, kanaatine göre, bazı görevlerin tek kişi tarafından icra edildiğini ancak özellikle bir kişiyi hedef almadığını vurgulamak için "Bekçi Murtaza" ve "fetva" ifadelerini tırnak içine aldığını belirtmiştir.
13. Cumhuriyet savcısı, 19 Mart 2004 tarihinde, başvuranı bir Devlet memuruna hakaret etmesi nedeniyle suçlamış ve 765 sayılı Kanun’un 266. maddesine dayanarak ilgilinin mahkûm edilmesini talep etmiştir. Savcı, başvuran tarafından kaleme alınan ve aşağıda yer alan cümlelerin eleştiri sınırlarını aştığı ve hakaret etme niyeti taşıdığı kanısına varmıştır.
"(...)
İşlemlerin teşvik edici belgeden noksanlığı iddiası Sayın Müfettişin Banka servislerinde fiilen çalışmadığından kaynaklı bilgi eksikliğinin sonucudur.
Sayın müfettişe (...) hesapların işleyişinin öğretilmesi [gerekmektedir].
Üstlerine vazife olmayanların bu konuda "Bekçi Murtaza" mantalitesi ile fetva vermeleri uhdelerinde bulundurdukları görevin ciddiyeti, tarafsızlığı (...) ile bağdaşmaz (....)"
14. Başvuran Ankara Asliye Ceza Mahkemesinde yargılanmıştır.
15. Başvuran, 1 Aralık 2005 tarihinde, Asliye Ceza Mahkemesine savunma dilekçesi sunmuştur. Başvuran, savunma dilekçesinde, mektubunda yer alan eleştirilerin sadece müfettiş raporuna yönelik olduğunu ve raporu düzenleyen kişiye hakarette bulunma niyetinde olmadığını ifade etmiştir. Bunun yanı sıra, başvuran, söz konusu Mahkemeden ilgili Vakfın hangi sebeplerden dolayı vergi denetimine tabi tutulduğunu araştırmasını talep etmiştir.
16. Asliye Ceza Mahkemesinin talebi üzerine, 19 Aralık 2005 tarihinde, Türk Dil Kurumu başvuran hakkında yürütülen soruşturmaya konu olan ifadelere ilişkin olarak bir bilirkişi raporu düzenlemiştir. Söz konusu rapora göre, kullanılan bazı ifadeler D.R.Ö.’yü aşağılamaya yönelikti ve bilhassa başvuranın, müfettişin bilgilerinden şüphe duyduğunu ve müfettiş tarafından yapılması gereken görevlerin kendisinin üstlendiğini ifade ettiğinde müfettişin yetersizliğini vurgulamaktaydı. Ayrıca, bilirkişi raporunun sonuçlarına göre, "(...) üstlerine vazife olmayanların bu konuda "Bekçi Murtaza" mantalitesi ile fetva vermeleri uhdelerinde bulundurdukları görevin [gerekli olan] ciddiyeti, tarafsızlığı (...) ile bağdaşmaz (....)" cümlesinde kabul edilebilir eleştiri sınırları aşılmıştır. Zira müfettişin mantalitesini "Bekçi Murtaza” ile kıyaslıyarak, başvuran, herşeye karışmakla görevli olduğunu düşünen bir kişi olarak müfettişi anlatmaya çalışmıştır.
17. Asliye Ceza Mahkemesi, 23 Aralık 2005 tarihinde, başvuranı, atılı suçtan suçlu bulmuştur ve 765 sayılı Ceza Kanunu’nun 266. maddesi uyarınca, iki ay hapis cezasına ve 346 TL[4] adli para cezasına mahkûm etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından, suçun işleniş şekli ve başvuranın kişiliği dikkate alınarak, hapis cezasını 660 TL[5] adli para cezasına dönüştürülmüştür. Dolayısıyla başvuran, toplam 1.006 TL[6] adli para cezasına mahkûm edilmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi gerekçesinde, Türk Dil Kurumunun raporu (16. paragraf) ve dosyanın içeriği ışığında, başvuranın kullandığı ifadelerin hakaret kapsamına girdiğine karar vermiştir.
18. Başvuran temyiz başvurusunda bulunmuştur.
19. Yargıtay, 11 Aralık 2007 tarihli bir karar ile, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay, kararını destekleyecek nitelikte, başvurana atfedilen ifadelerin yer aldığı mektubun, hakarete uğrayan kişinin yokluğunda işlenen, Ceza Kanunu’nun 273. maddesi ve 482. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen bir memura hakaret etme suçunun söz konusu olması nedeniyle, davacıya hitap etmediğini tespit etmiştir. Ayrıca, Yargıtay, söz konusu suçun daha önceden bir uzlaşmaya varılmasının öngörülmesini ve uzlaşmanın başarısızlıkla sonuçlanması durumunda, hükmün açıklanmasının geri bırakılması imkânının değerlendirilmesini gerektirdiği koşulunu dikkate almıştır. Yargıtay, somut olayda durumun bu şekilde olmadığını tespit etmiştir.
20. Dava dosyası Asliye Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.
21. Asliye Ceza Mahkemesi, 24 Aralık 2008 tarihinde, davacının her türlü uzlaşmayı reddettiğini tespit ettikten sonra, başvuranın atılı suçlardan suçlu bulmuş ve ilgiliyi, 765 sayılı Kanun’un 482. maddesi uyarınca, yedi gün hapis cezasına ve 343 TL[7] adli para cezasına mahkûm etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, bilhassa başvuranın kişiliğini dikkate alarak, ilgilinin mahkûm edildiği hapis cezasını 63 TL adli para cezasına dönüştürmüş ve son olarak, ilgiliyi toplam 406 TL[8] para cezasına mahkûm etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, gerekçesinde, 19 Aralık 2005 tarihli bilirkişi raporunun sonuçlarına atıfta bulunmuştur (yukarıda 16. paragraf). Asliye Ceza Mahkemesi, toplanan delilleri ve dosyanın tamamını dikkate alarak, "Bekçi Murtaza’nın mantalitesi" gibi ifadelerini kullanarak, sanığın müştekiye, yokluğunda hakaret ettiğine karar vermiştir. Nihai karar verilmiştir.
22. Söz konusu karar 19 Şubat 2009 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
23. 1 Mart 1926 tarihli ve 765 sayılı Ceza Kanunu’nun 266. maddesinin somut olayda ilgili kısımları bilhassa aşağıdaki şekildedir:
"Bir kimse resmi sıfatı haiz olan bir memurun huzurunda ve ifa ettiği vazifeden dolayı şeref veya şöhretine veya vakar ve haysiyetine kavlen veya fiillen taarruz ve hakarette bulunursa, aşağıda gösterilen suretlerle cezalandırılır:
1. Hakaret ve taarruz (...) iki veya üçüncü bendlerde mezkur memurlardan gayrı memurinden biri aleyhinde ise iki aydan sekiz aya kadar hapis ve iki yüz elli liradan beş yüz liraya kadar ağır para cezası ile mahkum edilir;
2. (...)
3. (...)
Eğer birinci fıkradaki hakaret fiili maddei mahsusa tayin ve isnadiyle vaki olursa:
Bir numaralı bendeki halde beş aydan üç seneye kadar hapis ve beş yüz liradan üç bin liraya kadar ağır para cezasına (...)
(...)"
24. Ayrıca, söz konusu Kanun’un 273. maddesi aşağıdaki şekildedir:
"(...) her kim Büyük Millet Meclisi azası (...) veya diğer Devlet memurlarından biri aleyhine sıfat ve hizmetlerinden dolayı bir cürüm işlerse o cürüm için kanunen muayyen olan ceza altıda birden üçte bire kadar artırılır."
25. Söz konusu Kanun’un 482. maddesinin somut olayda ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
"Her kim, toplu veya dağınık ikiden ziyade kimse ile ihtilat ederek her ne suretle olursa olsun bir kimsenin namus veya şöhret veya vakar ve haysiyetine taarruz eylerse üç aya kadar hapis ve elli bin liradan beş yüz bin liraya kadar ağır para cezasıyla mahkum olur.
Bu fiil, kendisine tecavüz olunan kimse yalnız olsa bile huzurunda yahut kendisine hitap edilen veya hitap edildiği anlaşılan telgraf, telefon, mektup, resim veya herhangi bir yazı vasıtasıyla işlenirse, failin göreceği ceza on beş günden dört aya kadar hapis ve yüz bin liradan bir milyon liraya kadar ağır para cezasıdır.
(...)."
Söz konusu Kanun 12 Ekim 2004 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan ve 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 26 Eylül 2004 tarihli ve 5237 sayılı Ceza Kanunu’nun kabul edilmesiyle yürürlükten kaldırılmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
26. Başvuran, bir memura hakarette bulunması nedeniyle hakkında verilen mahkûmiyet kararının, Sözleşme’nin 10. maddesini ihlal edecek şekilde, ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Sözleşme’nin 10. maddesi aşağıdaki şekildedir:
"1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir."
27. Hükümet bu iddiaya itiraz etmektedir.
A. Hükümetin İtirazı Hakkında
28. Hükümet, başvuranın görüşlerini gerekli olan süre dışında ve yalnızca, kendisine, başvuran tarafın söz konusu başvuruyu takibe alamayacağını düşündürecek koşulların bulunması halinde başvurunun kayıttan düşürülebileceğini bildiren Yazı İşleri Müdürünün yazısını aldıktan sonra sunduğunu iddia etmektedir. Hükümet, başvuranı, söz konusu gecikme konusunda makul bir açıklama getirmemekle suçlamaktadır. Sonuç olarak Hükümet, Mahkemeyi başvuruyu kayıttan düşürmeye veya dosyadaki söz konusu görüşleri dikkate almamaya davet etmektedir.
29. Mahkeme öncelikle, başvuranın görüşlerinin, Mahkeme İçtüzüğünün 38. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, dava dosyasına eklendiğini ve bu husustan Hükümetin 27 Ocak 2016 tarihli yazı ile haberdar edildiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla, bu konu hakkında yeniden bir açıklamada bulunmak gerekmemektedir. Öte yandan Mahkeme, Yazı İşleri Müdürlüğünün yazısına yanıt vererek, başvuranın avukatının açıkça başvuruyu takibe alma niyetinde olduğunu ifade ettiğini gözlemlemektedir. Böylelikle, Hükümet tarafından sunulan başvurunun kayıttan düşürülmesine ilişkin talebin reddedilmesi gerekmektedir.
30. Öte yandan, başvuranın şikâyetinin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka hiçbir kabul edilemezlik engeline takılmadığını da tespit eden Mahkeme, kabul edilebilirliğine karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
1. Tarafların İddiaları
31. Başvuran, ihtilaf konusu raporu düzenleyen kişiye hakaret etme kastı olmadığını ancak kanaatine göre yanlış tespitler içeren söz konusu raporun bazı kısımlarına itiraz etme niyeti olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca başvuran, "Bekçi Murtaza" ifadesini kullanarak kurgusal bir kişiliğe atıfta bulunduğunu belirtmektedir.
32. Hükümet ise, söz konusu kurgusal kişiliğe atıfta bulunulmasının kabul edilebilir eleştiri sınırlarını aştığı yönündeki Tük Dil Kumunun bilirkişi raporuna dayanmaktadır. Ayrıca Hükümet, söz konusu raporda "Bekçi Murtaza" ifadesinin aşağılayıcı bir nitelik taşıdığının sonucuna varıldığını belirtmektedir. Öte yandan Hükümet, ulusal mahkemelerin, başvuranın mektubunun hangi bağlamda yazıldığını ve hakarete uğradığını düşünen kişinin memur vasfını gerektiği gibi inceledikleri kanısındadır. Son olarak Hükümet, başvurana verilen cezanın hedeflenen amaçla orantılı olduğu ve ceza mahkemesi tarafından kabul edilen gerekçelerin yerinde ve yeterli olduğu görüşündedir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
33. Mahkeme öncelikle, ifade özgürlüğü konusunda içtihadından doğan genel ilkelere atıfta bulunmaktadır (Janowski/Polonya [BD], no. 25716/94, § 30, AİHM 1999‑I, Siryk/Ukrayna, no. 6428/07, § 46, 31 Mart 2011 ve Morice/Fransa [BD], no. 29369/10, §§124-125, 23 Nisan 2015).
34. Bu bağlamda Mahkeme, ihtilaf konusu mahkûmiyet kararının, Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından korunan, başvuranın ifade özgürlüğü hakkının kullanımına yönelik bir müdahale teşkil ettiğinin ve söz konusu müdahalenin yasayla öngörüldüğünün ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında, başkasının itibarı ve haklarının korunması gibi meşru bir amaç taşıdığının taraflarca itiraz edilmediğini kaydetmektedir.
35. Dolayısıyla, geriye, söz konusu müdahalenin izlenen meşru amaçla orantılı olup olmadığının ve müdahaleyi haklı göstermek için ulusal mahkemeler tarafından ileri sürülen gerekçelerin bu doğrultuda "uygun" ve "yeterli" olup olmadığının tespit edilmesi kalmaktadır (bk. diğer birçok karar arasında, Özçelebi/Türkiye, no. 34823/05, § 48, 23 Haziran 2015 ve Erdener/Türkiye, no. 23497/05, 30 Şubat 2016). Böylelikle Mahkeme, ulusal makamların ilgili olguların kabul edilebilir bir değerlendirmesini yapmak suretiyle 10. madde tarafından ortaya konulan ilkelere uygun kurallar uyguladıkları konusunda ikna olmalıdır (bk. diğer birçok karar arasında, Dorota Kania/Polonya, no. 49132/11, § 26, 19 Temmuz 2016).
36. Ayrıca Mahkeme, olgular ile değer yargısı arasında bir ayrıma gidilmesi gerektiğini ve maddi olgular ispatlanabilse bile, değer yargılarının doğruluğunu ispatlamanın mümkün olmadığını hatırlatmak ister (bk. diğer kararlar arasında, yukarıda anılan Morice kararı, § 126). Bununla birlikte, değer yargısının söz konusu olması durumunda, müdahalenin orantılılığı, ihtilaf konusu sözlerin dayandığı yeterli "olgusal temelin" varlığına bağlıdır: Olgusal temelin bulunmaması halinde, değer yargısı aşırı olarak değerlendirilebilir. Bir olgunun isnat edilmesi ile değer yargısı arasında bir ayrıma gidilmesi için, davanın koşullarını ve sözlerin genel vurgusunu göz önünde bulundurmak gerekir (ibidem).
37. Mahkeme, memurların, görevlerini yerine getirmek için, haksız yere tedirgin olmadan, kamunun güveninden yararlanmaları gerektiğini ve dolayısıyla, memurları, görevlerini icra ettikleri sırada bilhassa onur kırıcı sözlü saldırılara karşı korumanın gerekli olabileceğini; bu durumun, memurların görevlerini yerine getirmelerine bağlı olayların hakaretamiz şekilde atdefilmesi ile ilgili olarak da geçerli olduğunu hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Janowski/Polonya kararı, § 33). Bununla birlikte, bazı durumlarda, resmi görevlerini ifa ettiklerinde memurlar hakkında kabul edilebilir eleştirinin sınırları normal vatandaşlara nazaran daha geniş olabilir (Lešník/Slovakya, no. 35640/97, § 53, AİHM 2003‑IV).
38. Somut olayda, başvuran, bilhassa bir idare başvurusuna eklediği, çalıştığı bir Vakfa gönderdiği bir mektupta aşağıdaki şekilde kendisini ifade etmesi nedeniyle mahkûm edilmiştir. İlgilinin söz konusu ifadeleri şu şekildedir: "Üstlerine vazife olmayanların bu konuda "Bekçi Murtaza" mantalitesi ile fetva vermeleri uhdelerinde bulundurdukları görevin ciddiyeti, tarafsızlığı (...) ile bağdaşmaz (....)". Söz konusu mektupta yer alan ifadelerden, başvuranın kişisel görüşlerini dile getirmeye çalıştığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, ilgilinin beyanları, olaylara ilişkin iddialarla değil, değer yargılarıyla ilgili olmaktadır.
39. Ayrıca, ihtilaf konusu ifadeler, hesaplarla ilgili ve mali denetim sonucunda memur sıfatıyla müfettiş tarafından kaleme alınan ve başvuranın sözleşmesinin feshedilmesine yol açan bir rapor konusunda başvuranı söz konusu müfettişle karşı karşıya getiren "profesyonel düzeyde" bir anlaşmazlığın özel kapsamına girmiştir. Başvuran, dilekçesinde, kanaatine göre, kariyerine zarar verebilecek söz konusu raporun bazı kısımlarının çıkarılmasını talep etmiştir. Raporu düzenleyen kişinin mantalitesini Türk edebiyatının kurgusal bir kişiliğin mantalitesiyle kıyaslamıştır (yukarıda 9. paragraf). Dolayısıyla, söz konusu ifadeler kamu yararına ilişkin bir sorun ile ilgili açık bir tartışmaya dâhil olmamıştır ancak başvurana dolaysız ve kesin bir zarara uğramasına sebep olan bir rapora tepki olarak ifade edilen eleştiriden ibarettir.
40. Öte yandan Mahkeme, D.R.Ö.nün bu tür bir kurgu karakteri ile kıyaslanmasının onur kırıcı olarak algılanabileceğini kabul etmektedir. Mahkeme, başvuran hakkında verilen mahkûmiyet kararının, ilgilinin müfettiş hakkında dile getirdiği profesyonel nitelikteki eleştirel görüşlere değil, D.R.Ö. hakkında nitelendirmede bulunmak için kullanılan ifadelere - söz konusu ifadeler hakaret olarak değerlendirilmiştir- dayandığını da gözlemlemektedir.
41. Bununla birlikte Mahkeme, başvuran hakkında verilen mahkûmiyet kararının, ihtilaf konusu ifadelerin dile getirildiği amaç ışığında değerlendirilmesi gerektiği kanısındadır. Bu bağlamda Mahkeme, söz konusu ifadelerin, başvuran açısından ağır mesleki sonuçlara neden olan (yukarıda 7-8. paragraflar) bir rapora itiraz etmenin hedeflendiği bir başvurunun ekinde bulunan mektupta yer aldığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla, söz konusu ifadeler kamuya erişilebilir olmaya yönelik değil, yalnızca ilgili makamlara yani Vakıflar Genel Müdürlüğü ve başvuranın çalıştığı Vakıfla ilgiliydi.
42. Bu bağlamda Mahkeme, ifade özgürlüğü hakkının kullanımında müdahalenin orantılılığını değerlendirmek için aleniliğin bulunmamasını dikkate almanın önemini vurgulamaktadır (Yankov/Bulgaristan, no. 39084/97, §§ 141-142, AİHM 2003‑XII (özetler)).
43. Somut olayda, ihtilaf konusu ifadelerin niteliğini ve bu ifadelerin hangi amaçla yazıldığını değerlendirerek, Mahkeme, başvuran hakkında mahkûmiyet kararı vermek için ulusal makamlar tarafından ileri sürülen gerekçelerin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında "uygun ve yeterli" olarak değerlendirilebileceği konusunda ikna olmamıştır.
44. Bunun yanı sıra, Mahkeme, Hükümetin başvurana verilen cezanın - 406 TL[9] para cezasına dönüştürülen yedi günlük hapis cezası - ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik orantılı bir müdahale teşkil ettiği yönündeki iddiasını dikkate almaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, söz konusu cezanın en hafif ceza olması halinde bile yine de ceza alanında bir ceza teşkil ettiğini ve her hâlükârda, bu durumun tek başına, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleyi haklı göstermek için yeterli olmayacağını hatırlatmaktadır. Böylelikle, ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin bu özgürlüğün kullanılması konusunda caydırıcı bir etki yaratabileceğini ve bu durumun, para cezasının nispeten hafif niteliğinin ortadan kalkmasına yeterli olmayacağı bir risk oluşturduğunu birçok defa vurgulamıştır (yukarıda anılan Morice kararı, § 176).
45. Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, başvuran hakkında verilen mahkûmiyet kararının, ifade özgürlüğü hakkına yönelik orantısız bir müdahale teşkil ettiği ve söz konusu müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında "demokratik bir toplumda gerekli" olmadığı kanısındadır.
46. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
47. Başvuran, genel ifadelerle, Asliye Ceza Mahkemesini, bir üst mahkeme tarafından yeniden incelemeye tabi tutulamayan, kesinleşmiş bir karar vermekle suçlamak için Sözleşme’nin 6. maddesine dayanmaktadır.
48. Hükümet bu iddiaya itiraz etmektedir.
49. Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesi açısından vardığı ihlal tespitini dikkate alarak (yukarıda 46. paragraf), mevcut başvuru ile ortaya konulan başlıca hukuki sorunu incelediği kanısındadır. Mahkeme, davanın koşulları ile tarafların iddialarını dikkate alarak, Sözleşme’nim 6. maddesine ilişkin şikâyetin kabul edilebilirliği ve esası hakkında ayrı olarak karar verilmesine gerek olmadığı kanısına varmıştır (Kamil Uzun/Türkiye, no. 37410/97, § 64, 10 Mayıs 2007).
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
50. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
51. Mahkeme, başvuranın, başvuru formunda, Sözleşme’nin ihlal edilmesi nedeniyle maruz kaldığını ifade ettiği maddi ve manevi zararlar bağlamında maddi tazminat elde etmek istediğini belirttiğini kaydetmektedir. Mahkeme, tebligat aşamasında, başvuranın temsilcisine yönelttiği yazıda, yargılamanın daha önceki aşamasında başvuranın adil tazmin bağlamındaki taleplerinin belirtilmesinin, görüşlerde bu bağlamda bir "talepte" bulunmama hususunu telafi etmediğini açıkça hatırlatmıştır. Mahkeme, konu hakkındaki genel ilkeler ve yerleşik uygulaması ışığında, Mahkeme önündeki yargılamanın çekişmeli olmayan ilk aşamasında, 2009 yılından itibaren ifade edildiği şekilde, başvuranın olası bir maddi tazminat alma yönünde bir talepte bulunmasının, somut olayda Mahkeme İçtüzüğünün 71. maddesinin 1. fıkrası ile birlikte Mahkeme İçtüzüğünün 60. maddesi anlamında bir "talep" olarak değerlendirilmediği kanısındadır (Nagmetov/Rusya [BD], no. 35589/08, §§ 57- 61, 30 Mart 2017, kararında belirtilen genel ilkelere bakınız). Ayrıca Mahkeme, 2015 yılında Daire önündeki yargılama çerçevesinde, tebligat aşamasında adil tazmine ilişkin herhangi bir "talepte" bulunulmadığına itiraz edilmediğini kaydetmektedir. Bu nedenle Mahkeme, bu bağlamda başvurana bir meblağ ödenmesine gerek olmadığı kanısındadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyet ile ilgili kısmının kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Sözleşme’nim 6. maddesine ilişkin şikâyetin kabul edilebilirliği ve esası hakkında ayrı olarak karar verilmesine gerek olmadığına karar vermiştir.
Fransızca olarak yazılan işbu karar Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 20 Haziran 2017 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithRobert Spano
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
[1] Özel hukuk tüzel kişisi.
[2] Türk Dil Kurumunun sözlüğüne göre, "fetva", dinî hukuk kuralları uyarınca İslam hukuku ile ilgili bir soruna getirilen çözümü açıklayan yetkili bir dini makam tarafından verilen bir karardır.
[3] Murtaza, 1952 yılında yayımlanan Türk yazarı Orhan Kemal'ın bir romanıdır. Söz konusu romanda, diğer kişilerin hayatlarına müdahalede bulunarak bu kişilere ilkelerini ve gerçeklerini kabul ettirmeye çalışan ve bunları her şeyin üstüne tutmuş gibi değerlendirilen kurgusal bir kişilik olan Bekçi Murtaza'nın maceralarına yer verilmektedir.
[4] Yaklaşık 216 avro (EUR).
[5] Yaklaşık 412 avro.
[6] Yaklaşık 627 avro.
[7] Yaklaşık 164 avro.
[8] Yaklaşık 195 avro.
[9] Yaklaşık 195 avro.
Full & Egal Universal Law Academy