AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ALİ OSMAN ÖZMEN / TÜRKİYE
(Başvuru No. 42969/04)
KARAR
STRAZBURG
5 Temmuz 2016
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Ali Osman Özmen / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Stéphanie Mourou-Vikström,
Georges Ravarani
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 14 Haziran 2016 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Ali Osman Özmen’in (“başvuran”) 6 Aralık 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 42969/04) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat U. Alacakaptan tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir.
4. Sözleşme’nin 5. maddesine ilişkin şikâyetler, 5 Eylül 2006 tarihinde Hükümete iletilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının ise kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran 1942 doğumlu olup, Ankara’da ikamet etmektedir.
6. Başvuran, inşaat ve bayındırlık işlerine bakan bir anonim şirket olan Ali Osman İnşaat A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanıdır. Söz konusu şirket, olayların meydana geldiği dönemde, Milli Savunma Bakanlığı ile imzalanan bir sözleşme çerçevesinde, Özel Kuvvetler Komutanlığı için bir yapı kompleksi (350.000 m2’lik yaşanabilir alan ve 150 000 m2’lik diğer çalışmalar) inşa etmekteydi.
7. Başvuran, 29 Nisan 2004 tarihinde, yolsuzluk/rüşvet, kamu ihalelerinde hile, sözleşme tavanına aykırı olarak ödemeleri hileli şekilde elde etme, kamu görevinin ifası sırasında görevi kötüye kullanma konusunda sürekli teşvik etme, sahtecilik, evrakta sahtecilik, dolandırıcılık suçlamaları konusunda Genelkurmay Askeri Savcısı tarafından (Bundan böyle metinde, “Askeri Savcı” olarak anılacaktır) dinlenmiştir.
8. Ankara Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi (Bundan böyle metinde, “Askeri Mahkeme” olarak anılacaktır), 30 Nisan 2004 tarihinde, Askeri Savcının talebi üzerine, 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 71. maddesinin 1/A, B ve 2/A fıkralarına dayanarak başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Askeri Mahkeme, kararını aşağıda belirtilen gerekçelere dayandırmıştır:
Söz konusu gerekçeler,
– soruşturma dosyasında bulunan unsurlara göre, inandırıcı delillerin bulunması (özellikle ihbar mektupları, diğer sanıkların ifadeleri, CD ve rüşvet miktarlarının yer aldığı başvuranın özel ajandası);
– Kaçma riski ve ağır bir ceza gerektiren atılı suçun mahiyetidir.
Askeri Mahkeme, başvuranın asker olmadığı gerekçesiyle 1/C ve D fıkralarının uygulamasını reddetmiştir. Genelkurmay Başkanlığı Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi, 7 Mayıs 2004 tarihinde, başvuranın itiraz talebini reddetmiş ve tutukluluk kararını onamıştır.
9. Askeri Savcı tarafından, 26 Mayıs, 4 Haziran, 2 Temmuz, 2 Ağustos, 1 Eylül ve 4 Ekim 2004 tarihlerinde, başvuranın tutukluluk halinin devam etmesine ilişkin sorun re’sen incelenmiş ve tutukluk süresi uzatılmıştır.
10. Başvuran, 25 Mayıs, 4 Haziran, 30 Haziran, 23 Temmuz, 27 Ağustos ve 29 Eylül 2004 tarihlerinde, Askeri Mahkemesi’ye tahliye edilmesi için talepte bulunmuştur. Söz konusu talepler 3 Haziran, 2 Temmuz, 3 Ağustos, 1 Eylül ve 4 Ekim 2004 tarihlerinde reddedilmiştir. Başvuran, 2 Ağustos 2004 tarihinde, aynı mahkeme önünde tahliye talebinde bulunmuş; Askeri Mahkeme’nin üyelerinin bir araya getirilmesi imkânsızlığı nedeniyle, Genelkurmay Başkanlığı Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi talebi incelemiş ve reddetmiştir. Karar vermek için iki mahkeme, suçlamaların ağırlığına, soruşturmanın ilerlemesine ve atılı suçlara ilişkin tutukluluk süresinin orantılılığına dayanmışlardır.
11. Başvuran, 7 Mayıs, 8 Haziran, 5 Temmuz, 3 Eylül ve 5 Ekim 2004 tarihlerinde, Genelkurmay Başkanlığı Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi ve Jandarma Genel komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne birçok itiraz başvurusunda bulunmuştur. 11 Ağustos 2004 tarihli itiraz başvurusu Askeri Mahkeme tarafından incelenmiştir. Üç mahkeme, 7 Mayıs, 10 Haziran, 6 Temmuz, 13 Ağustos, 6 Eylül ve 8 Ekim 2004 tarihlerinde, tahliye taleplerinin reddedilmesine ilişkin kararları onamıştır.
12. Başvuran, tahliye talepleri ve itirazları çerçevesinde, kendisinin asker olmaması sebebiyle Askeri Mahkeme’nin kendisini yargılama yetkisine sahip olmadığını ileri sürmüştür. Öte yandan, tutuklama için ulusal kanunlarda gereken koşulların bir araya gelmediğini ve bu tedbirin Sözleşme’nin hükümlerine uygun olmadığını ileri sürmüştür.
13. Askeri Savcı, 3 Aralık 2004 tarihinde sunulan bir iddianame ile, başvuranın da aralarında bulunduğu otuz dokuz kişi hakkında ceza davası açmıştır. Askeri savcı, aşağıda belirtilen hükümler uyarınca başvuranın mahkûmiyetini talep etmiştir. Söz konusu hükümler,
– Askeri Ceza Kanunu’nun 135. maddesine atıfta bulunarak 353 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 2. fıkrası ile 251. maddesinin 1. fıkrası ve Ceza Kanunu’nun 213. maddesinin 1. fıkrası, 80. maddesi, 219. maddesinin 4. fıkrası ile 37. maddesi;
– Askeri Ceza Kanunu’nun 144. maddesine atıfta bulunarak Ceza Kanunu’nun 240, 64 ve 80. maddeleri;
– Ceza Kanunu’nun 64. maddesi, 339. maddesinin 1. fıkrası, 80. maddesi, 504. maddesinin 7. fıkrası, 522. maddesi ve Ceza Kanunu’nun 71 ve 74. maddeleri;
– Askeri Ceza Kanunu’nun 143. maddesidir.
14. Askeri Savcı, iddianamesinde, ihbar mektubu, diğer sanıkların ifadeleri, fatura, CD, başvuranın özel ajandası ve grafolojik bilirkişi raporu gibi birçok delile dayanmıştır.
15. Askeri Mahkeme, 5 Ocak 2005 tarihinde, sahtecilik, sahte belge kullanma ve dolandırıcılık suçlamaları ile ilgili olarak, bu suçların askeri suç teşkil etmediğini, bu tür suçlara bakmakla görevli olmadığını ve bu suçların askerlere karşı işlenmediği gerekçesiyle konu bakımından (ratione materiae) görevsizlik kararı vererek, dosyayı Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiştir. Öte yandan Askeri Mahkeme, bundan böyle Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu hususta görevli olduğunu belirterek, başvuranın tahliye talebini reddetmiştir.
16. Askeri Mahkeme, 6 Ocak 2005 tarihinde, başvuranın yalnızca kamu ihalelerinde hile suçlaması konusunda salıverilmesine karar vermiştir. Olaylar kapsamında, ilgili hemen serbest bırakılmamıştır. Askeri Mahkeme, görevsizlik kararı verdiği suçlamalar ile ilgili olarak, Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevli olduğunu yinelemiştir. Askeri Mahkeme, 12 Ocak 2005 tarihinde aynı gerekçelerle başvuranın talebini reddetmiştir.
17. Askeri Mahkeme, 24 Ocak 2005 tarihinde, başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir. Olaylar kapsamında, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi önündeki yargılama bağlamında başvuran tutuklu kalmaya devam etmiştir.
18. Belirtilmeyen bir tarihte, Askeri Savcı, Askeri Yargıtay önünde temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran ise, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi önündeki yargılama bağlamında tutukluluk halinin devam etmesine ilişkin karara karşı itiraz etmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 18 Şubat 2005 tarihinde, Askeri Savcının temyiz başvurusunu ve başvuranın yapmış olduğu itirazı reddetmiştir.
19. Ankara 9 Ağır Ceza Mahkemesi, 17 Mart 2005 tarihinde, suçun mahiyetini, delillerin durumunu ve Askeri Mahkeme’nin görevsizlik kararında belirtilen suçlamaları göz önünde bulundurarak, başvuranın tahliye edilmesine ilişkin talebi reddetmiştir.
20. 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Mart 2005 tarihinde, söz konusu kararı yerinde görmüştür.
21. Askeri Savcı, 4 Nisan 2005 tarihinde, sahtecilik ve evrakta sahtecilik suçlamaları ile ilgili olarak kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir.
22. Başvuran, 14 Nisan 2005 tarihinde, serbest bırakılmıştır.
23. Askeri Mahkeme, 21 Haziran 2007 tarihinde, başvuranın da aralarında bulunduğu yirmi altı sanık hakkında kararını vermiştir. Başvuran, yolsuzluk/rüşvet, yolsuzluğa/rüşvete teşvik, sözleşmelere uygun olmayan çalışmaları veya malları kabul etmeyi hedefleyen gizli anlaşma ve kamu görevinin ifası sırasında görevi kötüye kullanma konusunda sürekli teşvik etme gibi dokuz suçlama nedeniyle toplam kırk yılı aşkın bir süre hapis cezasına çarptırılmıştır. Bunun yanı sıra, başvuran, sebep olunan zararların tazmin edilmesi için Hazine’ye yasal gecikme faizi ile birlikte 6.888.462.915.282 Türk lirası (Olayların meydana geldiği dönemde 3.958.886 avro) ödemeye mahkûm edilmiştir.
24. Başvuran temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran özellikle, kendisine isnat edilen eylemler nedeniyle Askeri Mahkeme’nin bir sivil olarak kendisini yargılamaya yetkili olmadığını ileri sürmüştür.
25. Askeri Yargıtay, 29 Temmuz 2008 tarihinde, söz konusu kararı bozmuştur.
26. Taraflar, yukarıda belirtilen suçlamalar ile ilgili olarak askeri mahkemelerde ve sahtecilik, evrakta sahtecilik ve dolandırıcılık gibi suçlamalar konusunda Ankara Ağır Ceza Mahkemesi önünde yürütülen yargılamaların sonucu hakkında Mahkeme’ye bilgi vermemişlerdir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. Askeri Ceza Kanunu
27. Askeri Ceza Kanunu’nun 135. maddesi, askeri şahısların rüşvet suçunu işlemeleri durumunda Ceza Kanunu’nun ilgili hükümlerine atıfta bulunmaktadır.
28. Bu Kanun’un 143. maddesiyle, ticari eşyaları ya da çalışmaları sözleşmelere aykırı olarak kabul eden ya da ettiren şahıslar hakkında üç seneye kadar hapis cezası öngörülmektedir. Ceza kanunlarıyla daha ağır bir ceza öngörülmesi halinde, bu kanunlar uygulanacaktır.
29. Kanun’un 144. maddesine göre, şahsın, kendisine tevdi edilen askeri bir işin ifasında ihmalkarlık göstermesi durumunda, başka işlemler ve başka cezalar öngören Ceza Kanunu’nun hükümleri de uygulanacaktır.
B. Ceza Kanunu
30. 213. maddede, yolsuzluk/rüşvet nedeniyle bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir.
31. 504. maddede, ağırlaştırılmış dolandırıcılık suçu nedeniyle iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir.
C. 353 Sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu
32. Olayların meydana geldiği dönemde, 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 9.maddesinde, askeri mahkemelerin yetkisine ilişkin genel kural belirtilmekteydi. 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 9. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Askeri mahkemeler kanunlarda aksi yazılı olmadıkça, asker kişilerin askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler.”
33. Anayasa Mahkemesi tarafından, 15 Mart 2002 tarihli bir kararda, iptal başvurusu üzerinden karar verilerek, “Askeri mahallerde” ifadesi iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 145. maddesinin 7 Mayıs 2010 tarihinde 5982 sayılı Kanun ile değiştirildiğini; bundan böyle, “askeri mahallerde” ifadesinin söz konusu maddede yer almadığını ve dolayısıyla, 353 sayılı Kanun’un 9. maddesinin Anayasa’nın 145. maddesine aykırı olduğunu kaydetmiştir.
Anayasa’nın 145. maddesi, 7 Mayıs 2010 tarihinde yapılan değişiklikten önce, aşağıdaki şekildeydi:
“Askeri yargı, askeri mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler, asker kişilerin; askeri olan suçları ile bunların asker kişiler aleyhine veya askeri mahallerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler.
Askeri mahkemeler, asker olmayan kişilerin özel kanunda belirtilen askeri suçları ile kanunda gösterilen görevlerini ifa ettikleri sırada veya kanunda gösterilen askerî mahallerde askerlere karşı işledikleri suçlara da bakmakla görevlidirler.
Askerî mahkemelerin savaş veya sıkıyönetim hallerinde hangi suçlar ve hangi kişiler bakımından yetkili oldukları; kuruluşları ve gerektiğinde bu mahkemelerde adlî yargı hâkim ve savcılarının görevlendirilmeleri kanunla düzenlenir.
Askerî yargı organlarının kuruluşu, işleyişi, askerî hâkimlerin özlük işleri, askerî savcılık görevlerini yapan askerî hâkimlerin mahkemesinde görevli bulundukları komutanlık ile ilişkileri, mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatı, askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla düzenlenir.”
34. Olayların meydana geldiği dönemde, 353 sayılı Kanun’un “müşterek suçlar” başlıklı 12. maddesi, askeri mahkemelerin yetkisine ilişkin genel kurala bir istisna getirmekteydi. 353 sayılı Kanun’un 12. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Askeri mahkemelere ve adliye mahkemelerine tabi kişiler tarafından bir suçun müştereken işlenmesi halinde eğer suç Askeri Ceza Kanununda yazılı bir suç ise sanıkların yargılanmaları askeri mahkemelere; eğer suç Askeri Ceza Kanununda yazılı olmayan bir suç ise adliye mahkemelerine aittir.”
35. Anayasa Mahkemesi, 20 Eylül 2012 tarihli kararıyla, iptal başvurusu üzerinden bir karar vererek, öncelikle, “Askeri Ceza Kanununda yazılı bir suç ise” ve “sanıkların yargılanmaları askeri mahkemelere” ifadelerini kaldırmıştır. Anayasa Mahkemesi, 12. maddenin geri kalan kısmının bundan böyle uygulanamayacağını tespit ederek, sonunda söz konusu hükmü tamamıyla iptal etmeye karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, gerekçelerinde, 5982 sayılı Kanun’un 15. maddesi ile 7 Mayıs 2010 tarihinde değiştirilen Anayasa’nın 145. maddesine ilişkin açıklayıcı rapora atıfta bulunarak, askeri mahkemenin yetki kapsamının çok geniş olduğu ve demokratik hukuk devleti kıstasları ışığında yeniden düzenlendiği gerekçesiyle uluslararası belgelerde mülga maddenin eleştirildiğini kaydetmiştir. Anayasa Mahkemesi aynı zamanda, yeni düzenleme ile, askeri mahkemelerin askeri suçlar bakımından yetki kapsamını, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, görevleri çerçevesinde askerler tarafından işlenen suçlarla sınırlandırıldığını ve Anayasa’nın, savaş hali haricinde, asker olmayan kişilerin askeri mahkemeler tarafından yargılanmamasının güvence altına alındığını kaydetmiştir.
36. 353 sayılı Kanun’un 16. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, askeri savcılar Hazineye ilişkin zararları tespit etmekle, bu zararların soruşturulması için iddianame hazırlamakla ve askeri mahkemelere dava açmakla yükümlüdürler.
37. 353 sayılı Kanun’un 251. maddesinin 1. fıkrasında, hüküm kesinleşmeden önceki tutukluluk süresinin hükümlülük süresinden indirilmesi öngörülmektedir.
38. 353 sayılı Kanun’un 71. maddesinin 1/A ve B ile 2/A bentlerinde tutukluluğu gerektiren durumlar sıralanmaktadır. 1/C ve D bentleri askerlerle ilgilidir.
39. Aynı Kanun’un 75. maddesi uyarınca, askeri savcı, tutuklamadan itibaren en geç otuzar günlük süreler içinde tutukluluk halinin devamına lüzum olup olmadığını doğrudan doğruya incelemelidir. Sanığın serbest bırakılmasını uygun bulmadığı takdirde, bir sonraki incelemenin ne zaman yapılacağını sanığa bildirmelidir.
Askeri savcının tutukluluk halinin incelenmesi için tayin ettiği tarihte sanık da tutukluluk halinin incelenmesini isteyebilir. Askeri savcı, yazılı düşüncesi ile birlikte bu istemi yetkili askeri mahkemeye gönderir. Bu istem hakkında askeri mahkemenin vereceği karara karşı, nezdinde askeri mahkeme kurulan kıt’a komutanı veya askeri kurum amiri, askeri savcı ve sanık üç gün içinde bu mahkemeye en yakın askeri mahkemede itiraz edebilir. İtirazı inceleyen askeri mahkemenin vereceği karar kesindir.
D. Askeri Hâkim ve Savcıların Bağımsızlığı
40. Askeri yargı hâkim ve savcılardan oluşmaktadır. Kariyerleri boyunca, bütün yargı mensupları hem hâkimlik hem de savcılık hizmetlerinde görevlendirilebilirler. Yargı mensuplarının statülerine ilişkin normatif hükümlerde kullanılan “askeri hâkim” ifadesi, ilke olarak hem hâkimleri hem de savcıları kapsamaktadır.
1. Anayasa
41. Somut olayda, Anayasa’nın ilgili hükümleri aşağıdaki şekildedir:
Madde 9
“Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır”
Madde 19
“Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.
Şekil ve şartları kanunda gösterilen:
(...) halleri dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz.
Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir.
Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu [kısıtlamanın] kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir.
Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, Devletçe ödenir.”
Madde 138
“Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler.
Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.”
Madde 139
“Hâkimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer (...) haklarından yoksun kılınamaz.”
Madde 145
(7 Mayıs 2010 tarihli ve 5982 sayılı Kanun’un 15.maddesi ile değişikliğe uğradığı şekliyle)
“Askerî yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler; asker kişiler tarafından işlenen askerî suçlar ile bunların asker kişiler aleyhine veya askerlik hizmet ve görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidir.
Savaş hali haricinde, asker olmayan kişiler askerî mahkemelerde yargılanamaz.
(...)
Askeri yargı organlarının kuruluşu, işleyişi, askeri hâkimlerin özlük işleri, askeri savcılık görevlerini yapan askeri hâkimlerin mahkemesinde görevli bulundukları komutanlık ile ilişkileri, mahkemelerin bağımsızlığı, hâkimlik teminatı, askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla düzenlenir.”
2. İlgili Yasal Kurallar
42. 357 sayılı “Askeri Hâkimler” Kanunu’nda yargının bağımsız olmasına ilişkin ilke yer almakta ve Anayasa’nın 138. ve 139. maddelerinin hükümlerine değinilmektedir.
43. Söz konusu Kanunun 16. maddesinde, askeri hâkim ve savcıların tayinlerinin/atamalarının Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın imzaladığı bir kararname ile yapıldığını ve bu işlemin, Cumhurbaşkanı tarafından onaylandığını öngörülmektedir (“üçlü kararname”). Ayrıca söz konusu maddede, ilgili kişilerin meslek yaşamları sırasında tayinlerinin/atamalarının yapılamayacağı dönemler de belirtilmiştir.
44. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan Ceza Kanunu’nun 232. maddesi uyarınca hâkimlere emir vermek veya bu kişiler üzerinde baskı kurmak suç sayılmıştır. Verilecek ceza duruma göre, altı ay ile beş yıl arasında değişmektedir. Failin memur olması halinde ise, cezanın herhangi bir kamu görevinde çalışma yasağıyla birlikte uygulanması gerekmektedir.
45. Aynı suçlama “yargı görevi yapanları etkilemeye teşebbüs etmeyi” suç olarak kabul eden Yeni Ceza Kanunu’nun 277. maddesi ile yeniden ele alınmıştır.
3. Askeri Mahkemelerin Oluşumu
46. Olayların meydana geldiği dönemde uygulandığı şekliyle 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi aşağıdaki şekildeydi:
“Askerî mahkemeler, bu Kanunda aksi yazılı olmadıkça iki askeri hâkim ve bir subay üyeden kurulur.”
47. “Ve bir subay” ifadesi, yapılan bir iptal başvurusu üzerine, 7 Ekim 2009 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 7 Mayıs 2009 tarihli bir kararda Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi, askeri hâkimlerin aksine subay hâkimlerin görevleri süresince askeri yükümlülüklerinden muaf olmamaları ve hiyerarşik olarak üstlerine bağlı olmaları sebebiyle görevlerinin gerektirdiği bağımsızlığı sağlayamayacağı kanısına varmıştır. Öte yandan Anayasa Mahkemesi, askeri makamların her dava için farklı bir subay atamasını engelleyen hiçbir hüküm olmamasının Anayasanın 9. maddesiyle bağdaşmadığı kanaatine varmıştır.
48. Bu kararın ardından yasa değiştirilmiştir. Bundan böyle, 353 sayılı Kanun’un 2. maddesi aşağıdaki şekilde düzenlenmiştir:
“Askeri mahkemeler, bu Kanunda aksi yazılı olmadıkça üç askeri hâkimden kurulur.”
4. Askeri Hâkim ve Savcıların Değerlendirmesi
49. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle 357 sayılı “Askeri Hâkimler” Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca, “askeri hâkimlerin” (mahkemelerde hâkim olarak görev yapanlar ve savcı olarak görev yapanlar) terfii, rütbe kıdemliliği ve kademe ilerlemesi yapmaları, özellikle mesleki sicil belgesi ve subay sicil belgesi olmak üzere sicil belgelerine bağlıdır.
50. Söz konusu hükümde, “subay sicil belgesine” göre, hâkim ve savcıların mahkemenin bağlı olduğu askeri birimin komutanının değerlendirmesine tabi tutuldukları öngörülmekteydi.
51. Ayrıca, tecrübeli hâkimlerin, birlikte çalıştıkları hâkimleri; savcıların ise vekillerini ve yardımcılarını doğrudan değerlendirebildikleri belirtilmiştir.
52. “Subay sicil belgesine” konu edilen nitelikler aşağıdaki şekildedir:
“1. Genel görünüşü, sosyal durumu ve temsil yeteneği;
2. Hak ve adalet prensiplerine uyarlığı;
3. Askeri disiplin kurallarına uyarlığı ve itaati;
4. Mesleki bilgisi, temel askeri bilgisi ve genel kültürü;
5. İşbirliği ruhu ve eğitme, açıklama ve ikna etme kabiliyeti;
6. Azmi, direnci, iradesi ve dayanıklılığı;
7. Zekâsı, muhakeme ve karar yeteneği;
8. Görevini planlama, icra, takip ve kontrolde başarısı;
9. Özgürlüğü ve yaratıcılığı;
10. Yönetim becerisi ve liderlik”.
53. Anayasa Mahkemesi, 8 Ekim 2009 tarihli kararıyla, söz konusu hükmün bir kısmının mahkemelerin bağımsızlığı ilkesine aykırı olduğuna karar vermiş ve 357 sayılı Kanun’un 12. maddesinin “subay sicil belgesine” ilişkin hükümlerini iptal etmiştir.
54. Subay sicil notlarına itiraz eden ve söz konusu notların iptalini talep eden askeri hâkimler tarafından yapılan üç temyiz başvurusu kapsamında Askeri Yüksek İdare Mahkemesince Anayasa Mahkemesi’ne anayasaya aykırılık itirazı yapılmıştır. İlgililer, kıdemli bir subayın “subay sicil belgesiyle” hâkimler üzerinde haksız nüfuz kullanımı için teşvik edilebileceği olasılığının tek başına, adalet sisteminin sahip olması gereken bağımsızlığa zarar verdiği görüşündedirler.
55. Anayasa Mahkemesi, askeri hâkimlerin, kararları hakkında denetimde bulunmakla görevli olan Askeri Yargıtay Daireleri tarafından değerlendirilmeye tabi olduklarını tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu değerlendirmenin mesleki değerlendirmeyi teşkil etmesi ve yeterliliklerini denetlemeyi hedeflemesi halinde, tecrübeli hâkimler ve subaylar tarafından gerçekleştirilen “idari” değerlendirme (subay sicil belgesi) konusunda, Anayasa’da belirtilen mahkemelerin bağımsızlığına ilişkin gerekliliğe riayet edilmesi hususunda kaygılara sebep olduğunu tespit etmiştir.
56. Sonuç olarak, Anayasa Mahkemesi söz konusu hükmün Anayasa’ya aykırı olduğuna ve mahkemede görev yapan hâkimlerle ilgili olduğu kadarıyla iptal edilmesi gerektiğine karar vermiştir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, savcıların değerlendirilmesine ilişkin sistemin Anayasaya uygun olup olmadığı sorusuna verilecek cevabın Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önünde görülen davaların çözüme ulaşmasına yönelik olmamasından ötürü bu soruya ilişkin karar vermeye gerek olmadığı kanısına varmıştır.
57. Karar, 8 Ocak 2010 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmış ve aynı tarihte yürürlüğe girmiştir.
58. 357 sayılı Kanun’un 12. maddesi, 22 Nisan 2012 tarihinde, askeri savcıların değerlendirmesini Anayasa ile uyumlaştırılacak şekilde değiştirilmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 1, 3 ve 4. FIKRALARININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
59. Başvuran, askeri bir mahkeme tarafından, kendisine isnat edilen eylemleri işlediğine dair hakkında şüphe duyulması için inandırıcı sebepler bulunmaksızın tutuklanmış olmasından şikâyet etmektedir. Başvuran, askeri mahkemelerin, sivil kişilerin tutuklanmaları ve tutukluluk hallerinin devamına ilişkin sorunu inceleme konusunda yetkili olmadıklarını; dolayısıyla, söz konusu mahkemelerin konuyla ilgili incelemede bulunmak için gerekli olan bağımsızlık ve tarafsızlığa sahip olmadığını ileri sürmüştür. Başvuran bunun yanı sıra, tutukluluk süresinden ve tutukluluğun yasallığını kontrol etmek için askeri mahkemenin yetkisinden şikâyet etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesini ileri sürmektedir. Mahkeme, söz konusu şikâyetleri Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3 ve 4. fıkraları açısından incelemeye karar vermiştir. Somut olayda, Sözleşme’nin 5. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(...)
c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
(...)
3. İşbu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkesin derhal bir yargıç veya yasayla adli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne çıkarılması zorunlu olup, bu kişi makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. (...)
4. Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve, eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
60. Hükümet, kendi kanaatine göre, Genelkurmay Başkanlığı Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin, Ankara Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi’nin tutukluluk halinin devam etmesine ilişkin kararına karşı başvuranın yaptığı itiraz talebini reddettiği 7 Mayıs 2004 tarihinden itibaren altı aylık süre içinde ilgilinin başvuruda bulunmadığı gerekçesiyle, Mahkeme’den başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermesini talep etmektedir. Hükümet, kendi kanaatine göre, daha sonraki kararların ya re’sen ya da başvuranın talebi üzerine verilmesinden dolayı söz konusu karar tarihinin başlangıç tarihini (dies a quo) teşkil ettiğini belirtmektedir. Hükümet, tutukluluk halinin devam etmesine ilişkin inceleme ile ilgili olarak başvurunun iç hukuk yollarının etkinliğini söz konusu eden kısmı açısından da durumun aynı şekilde olması gerektiği kanısındadır. Öte yandan Hükümet, 6 Aralık 2004 tarihinde yapılan başvurunun reddedilmesi gerektiği kanısındadır.
Mahkeme, söz konusu itirazla ilgili karar 7 Mayıs 2004 tarihinde verilmiş olsa da, askeri mahkemelerin başvuranın tutuklanmasına ilişkin sorun hakkında 12 Ocak 2005 tarihine kadar karar vermeye devam ettiğini tespit etmektedir. Mahkeme, ilgilinin, yalnızca 30 Nisan ve 7 Mayıs 2004 tarihli kararlar için değil, aynı zamanda, bu bağlamda alınan bütün kararlar için de bu mahkemelerin yetkisini şikâyet konusu yaptığını kaydetmektedir. 7 Mayıs 2004 tarihinden sonra verilen askeri mahkeme kararlarının başvuranın tutuklanmasına ilişkin devam eden olayları teşkil etmesinden dolayı, Mahkeme, başvurunun gerekli olan altı aylık süre içerisinde yapıldığı kanısındadır.
Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, Hükümetin itirazını reddetmektedir.
61. Öte yandan, başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında, açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Esas Hakkında
1. Sözleşme’nin 5. Maddesinin 1. Fıkrasına İlişkin Şikâyet
62. Başvuran, söz konusu suçları işlediğine dair hakkında şüphe duyulması için inandırıcı sebepler bulunmaksızın tutuklandığını iddia etmektedir.
63. Mahkeme, 5. maddenin 1. fıkrasının c) bendi kapsamına giren yakalama ve tutuklamanın, diğerlerinin yanı sıra, ilgili kişinin suç işlediğine dair hakkında şüphe duymak için inandırıcı sebeplere dayanması gerektiğini hatırlatmaktadır. “Şüphelerin inandırıcılığı”, 5. maddenin 1. fıkrasının c) bendinin özgürlükten yoksun bırakıcı keyfi kararlara karşı sağladığı korumanın temel unsurunu oluşturmaktadır. İnandırıcı sebeplerin varlığı, söz konusu kişinin suçu işlediğine dair tarafsız ve objektif bir gözlemciyi ikna etmeye uygun olay ve olguların yanı sıra bilgilerin bulunmasını gerektirmektedir (Fox, Campbell ve Hartley/Birleşik Krallık, 30 Ağustos 1990, § 32, A serisi no. 182). Bununla birlikte, şüpheye yol açan olay ile olguların, ceza yargılamasını izleyen aşamada devreye giren, bir suçlama yöneltmek için yahut mahkûmiyeti haklı göstermek için gerekli olan olaylarla aynı seviyede olmaması gerekmektedir (bk. diğer kararlar arasında, Murray/Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994, § 55, A serisi no. 300‑A, Erdagöz/ Türkiye, 22 Ekim 1997, § 51, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997‑VI ve Toni Kostadinov/Bulgaristan, No. 37124/10, § 77, 27 Ocak 2015).
64. Somut olayda Mahkeme, yolsuzluk/rüşvet, kamu ihalelerinde hile, sözleşme tavanına aykırı olarak ödemeleri hileli şekilde elde etme, kamu görevinin ifası sırasında görevi kötüye kullanma konusunda sürekli teşvik etme, sahtecilik, evrakta sahtecilik ve dolandırıcılık suçlamaları konusunda başvuranın Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcısı tarafından 29 Nisan 2004 tarihinde ifadesinin alındığını ve Ankara Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcısı tarafından 30 Nisan 2004 tarihinde tutuklandığını tespit etmektedir. Tutukluluk kararını veren Askeri Mahkemesi, soruşturma dosyasında bulunan delillere göre, başvuranın suçları işlediğine dair inandırıcı delillerin – özellikle ihbar mektupları, diğer sanıkların ifadeleri, fatura, CD, rüşvet miktarlarının yer aldığı ilgilinin özel ajandası – bulunduğunu tespit etmiştir. Başvuranın tahliye taleplerini daha sonra inceleyen askeri mahkemeler ve Ağır Ceza Mahkemesi, bu delillerin varlığını kabul etmiştir (yukarıda 7-19. paragraflar). Mahkeme, bu olgusal verilerin, davanın ilk soruşturma aşamasında, tarafsız ve objektif bir gözlemciyi ikna etmeye uygun delil unsurları olarak değerlendirildiği ve başvuranın, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi anlamında, cezai bir suç işlediğine dair hakkında şüphe duymak için inandırıcı sebeplere dayalı olarak yakalanmış ve tutuklanmış olarak kabul edilebileceği kanısındadır (Murray/Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994, § 63, A serisi no. 300‑A).
65. Bu unsurlar, somut olayda, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edilmediği sonucuna varması için Mahkeme’ye yeterli gelmektedir.
2. Sözleşme’nin 5. Maddesinin 3. Fıkrasına İlişkin Şikâyet
66. Başvuran, tutuklanmasına ilişkin kararın askeri mahkemeler tarafından verilmesinden şikâyet etmektedir. Başvuran, askeri mahkemelerin, sivil kişilerin tutuklanmasına ve tutukluluk hallerinin devam etmesine karar vermek için yetkili olmadığını ve dolayısıyla, gereken bağımsızlığa ve tarafsızlığa sahip olmadığını ileri sürmektedir.
Öte yandan başvuran, tutukluluk süresinden şikâyet etmektedir.
67. Hükümet, askeri mahkemelerin yetkisi konusunda ulusal anayasal ve yasal hükümlere ve Önen/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 32860/96, 10 Şubat 2004) ve Ergin/Türkiye (no. 6) (No. 47533/99, AİHM 2006 VI (özetler)) davalarında Mahkeme’nin içtihadına atıfta bulunarak, sivil kişilerin hangi koşullarda söz konusu mahkemeler tarafından yargılanabileceğini belirtmektedir. Hükümet, Ankara
Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi’nin “kanun ile kurulan” bir mahkeme olduğunu ve oluşumunun, statüsünün ve yetkilerinin Anayasa ve yasal hükümler ile öngörüldüğünü ifade etmektedir.
Hükümet, Ergin (no. 6) (yukarıda anılan, §§ 47-49) kararına atıfta bulunarak, askeri ceza mahkemesinin yetkisinin, yalnızca böyle bir durumu – açık ve öngörülebilir yasal bir dayanağın saklı kalması kaydıyla – haklı gösteren zorlayıcı nedenler var olduğunda sivilleri kapsaması gerektiğini; soyut bir şekilde (in abstracto), bu tür bir tutumla, ilgili sivil kişilerin konumunun, olağan mahkemeler tarafından yargılanan vatandaşların konumundan açıkça farklı olabileceğini ve askeri güçlere karşı yapılan eylemler nedeniyle bir sivil hakkında askeri mahkemenin karar verdiği durumların, bu türden bir mahkemenin objektif tarafsızlığı konusunda makul şüphelere yol açabileceğini belirtmektedir.
Bununla birlikte Hükümet, “genel Ceza Kanunuyla ya da Askeri Ceza Kanunuyla cezalandırılan bir suçun işlenmesinde bir asker ile bir sivil arasında suç ortaklığı” (yukarıda anılan Ergin (no. 6) kararı, § 21) gibi karma durumların olabileceğini ve bu gibi durumlarda sivil kişileri yargılamakla askeri mahkemelerin görevli olduğunu belirtmektedir.
Somut olayda Hükümet, başvuranın “askeri” suç olarak sınıflandırılan suçları işlemekle suçlandığını belirtmektedir. Bununla birlikte Hükümet, başvuranın Askeri Mahkeme tarafından yargılanma gerekçesinin söz konusu sınıflandırma olmadığı; ancak Askeri Kanunla öngörülen söz konusu suçları askerlerle müştereken işlemek olduğu kanısındadır. Hükümet, böyle bir durumda, başvuranın askeri bir mahkeme tarafından yargılanabilmesi için üç koşulun bir araya geldiğini belirtmektedir: Askeri suç, aynı suçun askerlerle müştereken işlenmesi ve Askeri Kanunla öngörülen bir suçun işlenmesi. Bu koşullardan birinin olmaması halinde, başvuranın Askeri Mahkeme tarafından yargılanamayacağını eklemektedir.
Öte yandan Hükümet, Askeri Mahkeme’nin başvuranı yargılamaya yetkili olması nedeniyle, tutuklanması için de ilk bakışta (a priori) yetkisinin bulunduğunu belirtmektedir.
Öte yandan Hükümet, aynı dava kapsamında çok sayıda sanık bulunmasını dikkate alarak, daha kapsamlı soruşturmaların yürütülmesinin büyük önem arz ettiği kanısındadır.
Son olarak Hükümet, yargılamadan önce başvuranın bir askeri mahkeme tarafından tutuklanmasının Sözleşme’nin hükümlerini ihlal etmediğini; mahkeme ve ceza davasına taraf olanlar arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmadığı kanısındadır.
68. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin, temel haklardan biri olan özgürlük ve güvenlik hakkını güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Bu hak, Sözleşme anlamında “demokratik bir toplumda” çok büyük bir önem arz etmektedir (bk. birçok karar arasında, De Wilde, Ooms ve Versyp/Belçika, 18 Haziran 1971, § 65, A serisi no. 12, Winterwerp/Hollanda, 24 Ekim 1979, § 37, A serisi no. 33 ve Medvedyev ve diğerleri/Fransa [BD], no. 3394/03, § 76, AİHM 2010). Yargısal denetim, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası ile sunulan, keyfilik riskini mümkün olduğunca aza indirmeyi ve “Sözleşme’nin dibacesinin açıkça dayandığı” “demokratik bir toplumun” “temel ilkelerinden” biri olan hukukun üstünlüğünü sağlamayı amaçlayan güvencenin esas unsurunu oluşturmaktadır. Yargısal denetime ilişkin şartlara uygun usulleri geliştirmek yargı makamlarının görevidir; ancak, bu usuller aynı zamanda Sözleşme ile uyumlu olmalıdır (Bülbül/Türkiye, No. 47297/99, § 21, 22 Mayıs 2007 ve Estrikh/Letonya, No. 73819/01, § 115, 18 Ocak 2007).
69. Mahkeme aynı zamanda, Sözleşme’nin 5. maddesinin, kişilerin fiziksel güvenliğini koruyan temel hakları güvence altına alan başlıca hükümler arasında yer aldığını ve bilhassa Mahkeme’nin içtihadından üç büyük ilkenin ortaya çıktığını da hatırlatmaktadır: oldukça ayrıntılı bir liste olan istisnalar, dar bir yorum gerektirmektedir ve diğer hükümler tarafından (bilhassa Sözleşme’nin 8 ila 11. maddeleri) öngörülen hatırı sayılır bir gerekçeler dizisine mahal vermemektedir; gerek yargılama gerekse esas açısından tekrarlayıcı bir şekilde vurgu yapılan ve hukukun üstünlüğüne titiz bir bağlılık gerektiren tutukluluğun yasallığı ve son olarak, Sözleşme’nin 5. maddelerinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca gereken adli kontrollerin hızlılığı veya çabukluğunun önemi (McKay/ Birleşik Krallık [BD], No. 543/03, § 30, AİHM 2006 X; yukarıda anılan Medvedyev ve diğerleri kararı, § 117).
70. Mahkeme’nin içtihadından ileri gelen ilkelere göre, yürütme kuvveti tarafından bir bireyin özgürlük hakkına yapılan ihlallerin adli denetimi Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının güvencesinin temel unsurunu teşkil etmektedir (Aksoy/Türkiye, 18 Aralık 1996, § 76, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996‑VI). Bir “hâkim/savcının”, bu hüküm anlamında, “adli görevlerini” yerine getirdiğinin kabul edilebilmesi için, hâkim/savcının, tutuklu kişi için keyfiliğe ya da haksız şekilde özgürlükten yoksun bırakılmaya karşı güvenceler sunan bazı koşulları yerine getirmesi gerekir (Pantea/Romanya, No. 33343/96, § 236, AİHM 2003‑VI (özetler) ve Schiesser/İsviçre, 4 Aralık 1979, § 31, A serisi no. 34). Dolayısıyla, “hâkim-savcı” yürütme kuvvetinden ve taraflardan bağımsız olmalıdır (Assenov ve diğerleri/Bulgaristan, 28 Ekim 1998, § 146, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑VIII; yukarıda anılan Schiesser kararı, § 31).
71. Bu bağlamda Mahkeme, daha önce, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası bağlamında, ya askeri mahkemeler bünyesinde askeri subayların bulunması ya da sivil kişileri yargılamak için bu mahkemelerin iddia edilen yetkisizlikleri nedeniyle söz konusu mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığının şikâyet konusu yapıldığı Türkiye ile ilgili davaları birçok defa incelediğini hatırlatmaktadır.
Ayrıca Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası açısından, sivil bir kişinin tutuklanmasına karar vermek için askeri hâkimin yetkisi hakkında kararını açıklamıştır.
Öte yandan Mahkeme, mevcut başvurunun yapıldığı tarihten itibaren, ulusal düzeyde yasal ve içtihadi değişikliklerin yapıldığını kaydetmektedir.
72. Mahkeme özellikle, Ergin (no.6) (yukarıda anılan – bk., bu kararda yer alan davalar için, §§ 40, 43 ve 51) kararında, sırf askerlerden oluşan bir mahkeme önünde askerlik hizmeti aleyhine propaganda ile ilgili suçlama konusunda cevap veren bir sivil olan başvuranın, davanın bir kısmına dahil olabilecek orduya mensup olan hâkimlerin huzuruna çıkmaktan korktuğunun anlaşılır olduğu kanısına varmıştır. Bu nedenle, Mahkeme, Genelkurmay Mahkemesi’nin taraflı değerlendirmelerle haksız olarak yönlendirilebileceği konusunda ilgilinin haklı olarak kaygılanabileceği kanısındadır. Mahkeme, söz konusu mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda başvuranın duyduğu şüphelerin objektif bir şekilde haklı gösterildiğinin kabul edilebileceği sonucuna varmıştır.
73. Akabinde, Bülbül (yukarıda anılan, §§ 23-24) kararında, başvuranın tutuklanmasına karar veren askeri hâkimin yürütme kuvvetinden bağımsız olduğunun değerlendirilemeyeceği gerekçesiyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
74. Kısa bir süre önce, Mahkeme, askeri mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin içtihadını Gürkan/Türkiye (No. 10987/10, 3 Temmuz 2012) kararında değiştirdiğini hatırlatmaktadır.
Bu davada, Mahkeme, gerekçesini, Anayasa Mahkemesi’nin 7 Mayıs 2009 tarihinde (yukarıdaki 56. paragraf) verdiği ve askeri ceza mahkemelerde hiyerarşik üstleri tarafından ayrı ayrı olarak atanan askeri subayların bulunduğu gerekçesiyle söz konusu mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olduğunun değerlendirilemeyeceği yönündeki karara dayandırmıştır.
Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin bu yeni içtihadı ışığında, (yukarıda anılan) Gürkan kararında, askeri ceza mahkemelerinin oluşumunun, askeri subayların varlığı nedeniyle Sözleşme’nin normlarını karşılamış olarak değerlendirilemeyeceği kanısına varmıştır. Dolayısıyla, Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
75. Mahkeme, ulusal düzeyde durumun gelişimi ile ilgili olarak, ilk önce, Anayasa Mahkemesi’nin 7 Mayıs ve 8 Ekim 2009 tarihlerinde iki karar verdiğini kaydetmektedir. Bu kararlardan biri askeri mahkemelerin oluşumu; diğeri ise, askeri hâkim ve savcıların değerlendirmesi ile ilgilidir (yukarıdaki 47-58. paragraflar).
76. Akabinde, Anayasa’nın 145. maddesi değiştirilmiştir (yukarıda 33. ve 35. paragraflar). Bu maddenin yeni versiyonu, askeri mahkemelere, barış zamanında sivil kişileri yargılama yetkisini tanımamaktadır.
Anayasa Mahkemesi, bu değişikliğin ardından, söz konusu yetkinin dayandırıldığı 353 sayılı Kanun’un hükümlerini iptal etmiştir.
77. Öte yandan Anayasa Mahkemesi, 15 Mart 2012 tarihli bir kararla, söz konusu Kanun’un 9. maddesinde yer alan “askeri mahallerde” ifadesini iptal etmiştir (yukarıda 33. paragraf).
Aynı şekilde, Anayasa Mahkemesi, 20 Eylül 2012 tarihli kararıyla, bilhassa suçların askeri ve sivil kişiler tarafından müştereken işlenmesi durumunda askeri mahkemelerin sivil kişileri yargılamasına imkân veren 353 sayılı Kanun’un 12. maddesini iptal etmiştir.
78. Somut olayda Mahkeme, başvuranın, Ankara Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi tarafından 30 Nisan 2004 tarihinde tutuklandığını ve Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 14 Nisan 2005 tarihinde serbest bırakıldığını kaydetmektedir.
Ayrıca Mahkeme, Askeri Mahkeme’nin sahtecilik, evrakta sahtecilik ve dolandırıcılık gibi suçlamalar ile ilgili olarak, söz konusu suçların askeri suçları teşkil etmediği, kendisinin bu tür suçlara bakmakla görevli olmadığı ve bu suçların askerlere karşı işlenmediği gerekçesiyle, 5 Ocak 2005 tarihinde, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi lehine konu bakımından (ratione materiae) görevsizlik kararı vermesinden dolayı kendisinin kısmen yetkisiz olduğunu beyan ettiğini kaydetmektedir.
79. Mahkeme, askeri mahkemelerin sivil kişileri yargılama yetkisi konusunda ulusal düzeyde verilen kararlar (47-58. paragraflar) ve içtihadı (yukarıda anılan Ergin kararı (no. 6), §§ 45-59, yukarıda anılan Gürkan kararı, §§ 18-20 ve yukarıda anılan Bülbül kararı, §§ 21-23) ışığında, bu türden bir yetki sınırlamasının, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası bakımından, sivil kişilerin tutuklanması hususunda uygulanması gerektiğini hatırlatmaktadır.
80. Askerlerle müştereken işlenen ve askeri ya da askeri olmayan suçlar olarak değerlendirilen suçlar nedeniyle, sivil bir kişi olan başvuranın tutuklanmasına tamamıyla hâkim ve askeri subaylardan oluşan bir askeri mahkeme tarafından karar verilmesi, bu tür bir mahkemenin objektif tarafsızlığı konusunda makul şüphelere yol açabilmektedir.
Ulusal düzeyde kaydedilen gelişme Mahkeme’nin tespitini güçlendirmektedir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, 7 Mayıs 2009 tarihli kararında, askeri hâkimlerin aksine subay hâkiminin, görevlendirildiği süre zarfında askeri yükümlülüklerinden muaf olmaması ve amirlerinin otoritesine tabi olması nedeniyle gereken güvencelere sahip olmadığı kanısına varmıştır (yukarıda 56. paragraf). Öte yandan, Anayasa Mahkemesi, 8 Ekim 2009 tarihli kararında, askeri hâkimlerin, kararları hakkında denetimde bulunmakla görevli olan Askeri Yargıtay Daireleri tarafından değerlendirilmeye tabi olduklarını tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu değerlendirmenin mesleki değerlendirmeyi teşkil etmesi ve yeterliliklerini denetlemeyi hedeflemesi halinde, tecrübeli hâkimler ve subaylar tarafından gerçekleştirilen “idari” değerlendirme (subay sicil belgesi) konusunda, Anayasa’da belirtilen mahkemelerin bağımsızlığına ilişkin gerekliliğe riayet edilmesi hususunda kaygılara sebep olduğunu da tespit etmiştir.
Somut olayda Mahkeme, olayların meydana geldiği dönemde, bağımsızlığı ve tarafsızlığı söz konusu edilen subay hâkimlerin ve askeri hâkimlerin, başvuranın tutuklanmasına karar verdiklerini kaydetmektedir.
Başvuran, amir ve söz konusu subay hâkimlerin meslektaşlarının kendi faaliyetiyle bağlantılı olabilecek bir ortamda ağır suçlar işlemekle suçlanmıştır.
Nitekim, başvuran, söz konusu subay hâkimlerinin ve askeri hâkimlerin bağlı olduğu bir kurum olan Milli Savunma Bakanlığı ile bir sözleşme imzalamıştır.
Askeri bir mahkemenin ordu mensubu olmayan bir kişinin tutuklanmasına karar verme noktasına getirildiği adli bir sistem, özellikle askeri mahkemelerin bünyesinde subayları barındırmasına bağlı olarak, askeri ceza mahkemelerinin oluşumunun Sözleşme normlarına uygun olmadığı şeklinde değerlendirilmesi sebebiyle bu mahkemenin bağımsızlığına ilişkin olarak ciddi şüphelerin doğması durumunda (yukarıda anılan Gürkan kararı, § 19 ve yukarıda anılan Bülbül kararı, § 23), kolaylıkla, bir ceza davasında mahkeme ile taraflar arasında olması gereken mesafeyi ortadan kaldırmış gibi algılanabilir (bk. mutatis mutandis, yukarıda anılan Ergin kararı (no. 6), § 49).
81. Mahkeme, yukarıda belirtilenler bakımından, başvuranın tutuklanmasına karar veren Askeri Mahkeme’nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak değerlendirilemeyeceği ve dolayısıyla, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası anlamında “adli görevler yapmaya yetkili olan bir mahkeme” olmadığı sonucuna varmıştır.
Bu koşullarda, Mahkeme, tutukluluk süresine ilişkin şikâyetin imcelenmesinin gerekmediği kanısındadır.
82. Sonuç olarak, somut olayda, söz konusu hüküm ihlal edilmiştir.
3. Sözleşme’nin 5. Maddesinin 4. Fıkrasına İlişkin Şikâyet
83. Ayrıca başvuran, tutukluluğunun yasallığı hakkında askeri mahkemenin incelemede bulunma yetkisine itiraz etmektedir.
84. Hükümet, askeri mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası açısından yapılan inceleme çerçevesinde ifade ettiği görüşleri yinelemektedir.
Hükümet, ulusal düzeyde mevcut olan hukuk yollarının etkinliği ile ilgili olarak, başvuranın bu tür başvuru yollarından faydalanma imkânının bulunduğunu belirtmektedir.
Hükümet, Anayasa’nın 19. maddesini ve 353 sayılı Kanun’un 75. maddesini dile getirerek, tutuklamaya ilişkin askeri mahkeme kararlarının, kesinleşmiş kararlar olmadığı ve başvuranın söz konusu kararlara itiraz etme imkânı olduğunu belirtmektedir. Hükümet, davanın koşullarına atıfta bulunarak, ilgilinin bu imkânı birçok defa kullandığını, sürekli bir hukuki denetiminden geçtiğini ve sonunda, askeri mahkemenin kendisini 24 Ocak 2005 tarihinde salıvermeye karar verdiğini belirtmektedir. Bu bağlamda Hükümet, Ankara Ceza Mahkemesi önündeki yargılama için halen tutuklu bulunan ilgili şahsın, uygulamada serbest bırakılamadığını belirtmektedir.
Hükümet, bir iç hukuk yolunun etkinliğinin başvuran açısından kesin olarak tatmin edici bir sonuca varılmasına bağlı olmadığını belirtmektedir. Hükümet, başvuranın taleplerinin reddedilmesinin, söz konusu hukuk yollarının etkin niteliğine zarar vermediği kanısındadır.
Son olarak, Hükümet, tutuklama kararının bir mahkeme tarafından verildiği mevcut davanın, tutuklama kararının savcı tarafından verildiği Pantea (yukarıda anılan, § 231) davasıyla kıyaslanamayacağı kanısındadır.
85. Mahkeme, “bir mahkeme önünde başvurma hakkına” yer veren Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının, bu mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmasını açıkça gerektirmediğini ve dolayısıyla, “bağımsız ve tarafsız bir mahkemeden” söz eden Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasından farklı olduğunu hatırlatmaktadır. Bununla birlikte Mahkeme, bağımsızlığın, Sözleşme’nin birçok maddesinde karşılaştığımız “mahkeme” kavramının en önemli belirleyici unsurlarından birini temsil ettiğine karar vermiştir (Neumeister/Avusturya, 27 Haziran 1968, § 24, A serisi no. 8, yukarıda anılan De Wilde, Ooms ve Versyp kararı, § 78 ve D.N./İsviçre [BD], no. 27154/95, § 42, AİHM 2001‑III). Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının e) bendi anlamında, bir kişinin özgürlükten yoksun bırakılması gibi o denli hassas sorunlar ile ilgili olan Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının söz konusu mahkemenin tarafsızlığını temel koşul olarak da öngörmemesinin kabul edilemez olacağı kanısına varmaktadır (yukarıda anılan Bülbül kararı, § 26).
86. Somut olayda Mahkeme, tutuklama ve tutukluluk halinin devamına ilişkin kararlara karşı başvuranın yaptığı birçok başvurunun, iki askeri yargıç ve bir subaydan oluşan üç askeri mahkeme, yani Ankara Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi, Genelkurmay Başkanlığı Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi, Jandarma Genel Komutanlığı Askeri Mahkemesi tarafından (yukarıdaki 8-12. paragraf) incelendiğini ve reddedildiğini tespit etmektedir. Mahkeme, yukarıda belirtildiği üzere (yukarıdaki 86-88. paragraflar), askeri mahkemelerin bağımsızlığını ve tarafsızlığını Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası açısından (yukarıda anılan Bülbül kararı, § 28) daha önce incelediğini ve söz konusu mahkemeler bünyesinde askeri hâkimlerin bulunmasının söz konusu hükümlerin ihlalini teşkil ettiğinin sonucuna vardığını hatırlatmaktadır.
Öte yandan Mahkeme, sahtecilik, evrakta sahtecilik ve dolandırıcılık suçlamaları ile ilgili olarak söz konusu suçlamaların askeri suçlar teşkil etmediği, kendisinin bu tür suçlara bakmakla görevli olmadığı ve bu suçların askerlere karşı işlenmediği gerekçesiyle Ankara Ağır Ceza Mahkemesi lehine konu bakımından (ratione materiae) görevsizlik kararı vermesine rağmen, Ankara Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi’nin, başvuranın tutukluluğu ve tutukluluk halinin devam etmesine ilişkin kararlar hakkında bir hüküm vermeye devam ettiğini tespit etmektedir (yukarıdaki 15-16. paragraflar).
87. Askeri mahkemelerin oluşumunda askeri hâkimlerin statüsü konusunda Mahkeme’nin endişeleri yukarıda özetlenmiştir (yukarıdaki 91-92. paragraflar). Bu şikâyet kapsamında, Mahkeme’nin bu sorunu Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası açısından incelemesi gerekmektedir. Mahkeme’nin kanaatine göre, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası kapsamında Bülbül (yukarıda anılan, § 27) kararında Mahkeme tarafından uygulandığı gibi, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamında, Ergin (no.6) (yukarıda anılan, §§ 22 25) kararı ve Gürkan (yukarıda anılan, § 19) kararında ifade edilen askeri hâkimlerin statüsüne ilişkin endişeler bu dava çerçevesinde de geçerli olmaktadır. Bu hükümde yer alan “mahkeme” ifadesi, Sözleşme’nin 6. maddesinde belirtilen “mahkeme” ifadesine zorunlu olarak bağlı olan aynı bağımsız ve tarafsızlık niteliklerinden faydalanan bir kuruluş olarak tanımlanarak yorumlanması gerekmektedir.
Sonuç olarak, tek veya askeri kişilerle müştereken, Milli Savunma Bakanlığı ile imzalanan bir sözleşme çerçevesinde, Özel Kuvvetler Komutanlığı için büyük bir yapı kompleksinin inşasına bağlı askeri olan ve olmayan birçok suçu işlemekle suçlanan başvuran, tutuklama kararını veren ve inceleyen askeri mahkemeler bünyesindeki tüm hâkimlerin, davasının mahiyeti ile hiçbir ilgisi olmayan değerlendirmelerden etkilenebilecek olan askeri hâkim ve subaylardan oluşabileceği hususunda haklı olarak kaygı duyabilirdi.
Askeri Mahkeme’nin suçlamaların bir kısmı hakkında konu bakımından (ratione materiae) verdiği görevsizlik kararı, Anayasa Mahkemesi’nin içtihadi gelişmesi, iç hukuktaki değişiklikler, sivil kişilerin tutuklanmasının ve tutukluluk halinin devam etmesinin yasallığı hakkında karar verilmesi söz konusu olduğunda, ceza alanından askeri mahkemeleri bertaraf etme yönündeki Mahkeme’nin yaklaşımını güçlendirmektedir.
88. Sonuç olarak, başvuranın, tutuklama kararına ve tutukluluk halinin devam etmesine ilişkin karara karşı yaptığı başvuru hakkında karar veren yukarıda belirtilen üç askeri mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası anlamında bağımsız ve tarafsız olarak değerlendirilemez.
89. Sonuç olarak, somut olayda, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
90. Sözleşme’nin 41. maddesi uyarınca,
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
91. Başvuran, adil tazmin talebinde bulunmadığından, Mahkeme bu bağlamda herhangi bir ödeme yapılmasının gerekli olmadığı kanaatine varmıştır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edilmediğine;
3. Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğine;
4. Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiğine karar vermiştir.
Fransızca olarak yazılan işbu karar Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları gereğince 5 Temmuz 2016 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy