AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ALİ RIZA KAPLAN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 24597/08)
KARAR
STRAZBURG
13 Kasım 2014
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Ali Rıza Kaplan / Türkiye davasında,
Başkan
Guido Raimondi,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
András Sajó,
Nebojša Vučinić,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Egidijus Kūris,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 14 Ekim 2014 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (No. 24597/08) davanın temelinde, Türk vatandaşı Ali Rıza Kaplan’ın (“başvuran”) 22 Mayıs 2008 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul’da avukatlık yapan F.Ertekin ve K.Öztürk tarafından temsil edilmektedir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3 ve 4. fıkralarını ileri sürmektedir.
4. Başvuru 6 Eylül 2010 tarihinde Hükümet’e bildirilmiştir.
OLAYLAR
5. Başvuran 1977 yılında doğmuştur. Başvuru tarihinde, Tekirdağ Cezaevi’nde tutuklu bulunmaktaydı.
6. Başvuran, 16 Nisan 2003 tarihinde, yasadışı örgüt MLKP’ye (Marksist Leninist Komünist Parti) üye olma şüphesiyle Zeytinburnu’nda yakalanarak gözaltına alınmıştır.
7. Başvuran 20 Nisan 2003 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi hâkimi huzuruna çıkarılmıştır. Hâkim, atılı suçun vasıf ve mahiyeti ve ilgili hakkındaki kuvvetli suç şüphesinin varlığını gerekçe göstererek ilgilinin tutuklanmasına karar vermiştir.
8. Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı 23 Temmuz 2003 tarihinde anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs nedeniyle başvuran ve diğer birçok kişi hakkında iddianame düzenlemiştir.
9. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kaldırılmasının ardından, dava Ağır Ceza Mahkemesinde görülmeye başlanmıştır.
10. Ağır Ceza Mahkemesi, görülen duruşmalar sonunda, atılı suçun vasıf ve mahiyetini, mevcut delil durumunu, öngörülen cezayı, ilgili hakkında kuvvetli suç şüphesinin varlığını, söz konusu suçun Ceza Muhakemesi Kanununun 100. maddesinin 3. fıkrasında öngörülmesini göz önünde bulundurarak başvuranın salıverilme taleplerini reddederek tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
11. Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama boyunca ve düzenli aralıklarla tutukluluğu re’sen de incelemiştir.
12. Başvuran 25 Temmuz 2007 tarihinde, 18 Temmuz 2007 tarihli duruşma sonunda verilen tutukluluk halinin devamına ilişkin karara itiraz etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi 9 Ağustos 2007 tarihinde, yapılan itirazı reddetmiştir.
13. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuran ve avukatının da katıldığı 5 Aralık 2007, 1 Nisan 2009 ve 8 Kasım 2010 tarihli duruşmalar sonunda, salıverilme taleplerini reddetmiş ve ilgilinin tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi sırasıyla 10 Ocak 2008, 17 Nisan 2009 ve 27 Aralık 2010 tarihlerinde, tutukluluk halinin devamına ilişkin kararlara yapılan itirazları reddetmiştir. Mahkeme, itiraz taleplerini her defasında duruşma yapmadan ve Cumhuriyet savcısının, başvurana ya da avukatına tebliğ edilmeyen yazılı görüşünü talep ettikten sonra karara bağlamıştır.
14. Ağır Ceza Mahkemesi 25 Şubat 2011 tarihinde başvuranın salıverilmesine karar vermiştir.
15. Ağır Ceza Mahkemesi 4 Mayıs 2011 tarihinde başvuranı, yasadışı bir örgüte yardım ve yataklık yapmaktan suçlu bulmuştur.
16. Yargıtay 25 Eylül 2012 tarihinde olay ve olguların hukuki tavsifinde hata nedeniyle söz konusu kararı bozmuş ve dosyayı Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiştir.
17. Ağır Ceza Mahkemesi 2 Ocak 2013 tarihinde başvuran hakkında yakalama emri çıkartılmasına karar vermiştir.
18. 22 Temmuz 2014 tarihinde, yargılama Ağır Ceza Mahkemesinde derdest olup, başvuran halen yakalanamamıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 3. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
19. Başvuran tutukluluk süresinden şikayet etmekte ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. Fıkrasının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Söz konusu madde aşağıdaki şekildedir:
“İşbu maddenin 1c) fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes (...) makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılanma süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.”
20. Mahkeme, söz konusu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını, öte yandan başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
21. Somut olayda, dikkate alınacak süre, 16 Nisan 2003 tarihinde başvuranın yakalanmasıyla başlamış; 25 Şubat 2011 tarihinde salıverilmesiyle sona ermiştir (yukarıdaki 14. paragraf). Dolayısıyla, söz konusu süre yaklaşık sekiz yıl sürmüştür. Dosyadan, Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2 Ocak 2013 tarihinde başvuran hakkında yakalama emri verildiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, Mahkeme, elindeki bilgilere göre, başvuranın hala firari olduğunu kaydetmektedir (yukarıdaki 18. paragraf). Ancak, Mahkeme, kaçma riskinin, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından başvuranın 2003 ve 2011 yılları arasında maruz kaldığı tutukluluk dönemi için tutukluluk gerekçesi olarak kabul edilmediğini gözlemlemektedir.. Dolayısıyla, Ağır Ceza Mahkemesinin, kararını bozan Yargıtay kararından uzun yıllar önce kaçma riskinin varlığının devamını hiçbir şekilde gerekçelendirmemesi sebebiyle, kaçma şüphesi söz konusu (yukarıda anılan) tutukluluk süresi için uygun bir gerekçe olarak ortaya çıkmamaktadır.
22. Mahkeme, daha önce benzer davaları incelediğini ve birçok defa Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (bk. diğer birçok karar arasından, Dereci/Türkiye, No. 77845/01, §§ 34-41, 24 Mayıs 2005, Taciroğlu/Türkiye, No. 25324/02, §§ 18-24, 2 Şubat 2006 ve Cahit Demirel/Türkiye, No. 18623/03, §§ 21-28, 7 Temmuz 2009). Mahkeme, yerleşik içtihadı ışığında, somut olayda da aynı sonuca varmaktadır.
23. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 4. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
24. Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasını ileri sürerek, itiraz başvurularının, duruşma yapılmaksızın dosya üzerinden incelenmesinden ve Cumhuriyet savcısının yazılı görüşüne cevap verme imkânı bulamadığından şikâyet etmektedir.
Başvuran aynı zamanda, tutukluluğuna ilişkin kararların re’sen verildiğinden şikâyet etmektedir. Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası şu şekildedir:
“Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.”
25. Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının, tutukluluğun yasallığına dair itiraz başvurusunun ardından bir mahkeme önünde yürütülen, yani bir yandan tahliye talepleriyle ilgili davalara diğer yandan da tutukluluğun devamıyla ilgili kararlara karşı yapılan itiraz başvurularına ilişkin davalara uygulandığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla buradan, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının, tutukluluğun devamına ilişkin bir kararın re’sen verilmesinden itibaren uygulanamayacağı (bk. diğerleri arasından, Toth/Avusturya, 12 Aralık 1991, § 87, A serisi no 224) ancak yalnızca böyle bir karara karşı itiraz başvurusunda bulunulduğu andan itibaren uygulanabileceği sonucuna varılmaktadır. Tutukluluğun devamına ilişkin karar, tutukluluğun yasallığını kontrol edilmesini değil, azami tutukluluk süresini belirlemeyi ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi anlamında bu tedbirin yasal dayanağını “yenilemeyi” amaçlamaktadır (Knebl/Çek Cumhuriyeti, No. 20157/05, § 76, 28 Ekim 2010 ve Altınok/Türkiye, No. 31610/08, § 39, 29 Kasım 2011).
26. Bunun sonucu olarak başvurunun bu kısmı, Sözleşme hükümleriyle 35. maddenin 3. fıkrasının a) bendi anlamında konu bakımından (ratione materiae) bakımından bağdaşmaz olup, 35. maddenin 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir (bk. Bilal Doğan/Türkiye, No. 28053/10, § 34, 27 Kasım 2012).
27. Başvuran tarafından yapılan itirazların ardından verilen kararlarla ilgili olarak Mahkeme, 18 Temmuz 2007 tarihli karara karşı yapılan itirazın reddedilmesine ilişkin 9 Ağustos 2007 tarihli kararıyla bağlantılı her türlü şikayetin altı ay süre kuralına takıldığını kaydetmektedir (yukarıdaki 12. paragraf). Bu nedenle, şikâyetin bu kısmı Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası uyarınca reddedilmelidir (Namaz ve Şenoğlu/Türkiye, No. 69812/11, § 31, 11 Haziran 2013). Dolayısıyla, Mahkeme incelemesini, başvuran tarafından yapılan itirazların reddedilmesine ilişkin 10 Ocak 2008, 17 Nisan 2009 ve 27 Aralık 2010 tarihlerinde verilen kararlarla sınırlandıracaktır.
A. İtirazların incelenmesi sırasında duruşma yapılmaması
28. Mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesi’nin 5 Aralık 2007, 1 Nisan 2009 ve 8 Kasım 2010 tarihli duruşmalar sonunda başvuranın tutukluluk halinin devamına karar verdiğini kaydetmektedir.
29. Ağır Ceza Mahkemesi, sırasıyla 10 Ocak 2008, 17 Nisan 2009 ve 27 Aralık 2010 tarihlerinde, duruşma yapmadan dosya üzerinden karar vererek, başvuran tarafından tutukluluk halinin devamına ilişkin kararlara karşı yapılan itirazları reddetmiştir. Başvuran, Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu son kararlarını aldığı günden sırasıyla bir ay altı gün, on altı gün ve son olarak bir ay on sekiz gün önce hâkim huzuruna çıkmıştır.
30. Mahkeme, bir ay on sekiz günlük sürenin, daha önce incelediği davalar çerçevesinde gözlemlediği sürelerden biraz daha uzun olduğunu saptamaktadır (bk. diğerleri arasından, Öner Aktaş/Türkiye, No. 59860/10, § 47, 29 Ekim 2013 – bir ay altı günlük süre ve Çatal/Türkiye, No. 26808/08, § 41, 17 Nisan 2012 – yirmi dokuz günlük süre). Mahkeme, yalnızca istisnai koşulların, incelediklerine nazaran daha uzun olan bir süreyi haklı gösterebileceğini de kaydetmektedir. Bu nedenle, bir ay on sekiz günlük süre nispeten uzun olsa da, somut olayın koşullarında Mahkeme’ye göre kabul edilebilir görünmektedir. Bu nedenle, Mahkeme mevcut davada kendisini farklı bir sonuca götürecek herhangi bir neden görmemektedir. Mahkeme, esasen itiraz başvurularına konu olan tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların, ilgilinin davanın esası hakkında karar vermeye yetkili hâkimlerin huzuruna düzenli aralıklarla çıkarıldığı yargılama aşamasında verildiğini tespit etmektedir. Mahkeme, başvuranın ve avukatının, Ağır Ceza Mahkemesinin birinci derece mahkemesi olarak, tahliye talepleri hakkında karar verdiği duruşmalarda hazır bulunduklarını ve tutukluluk halinin devamını haklı gösteren delil unsurlarına uygun şekilde itiraz etme imkânına sahip olduklarını kaydetmektedir (bk. bu anlamda, Altınok, yukarıda anılan, § 54 ve Öner Aktaş, yukarıda anılan, § 47). Ayrıca başvuranın durumunun, itiraz başvurularının incelenmesi sırasında duruşmaların yapılmasını gerekli kılan bir özellik arz ettiği iddia edilmemiş ya da saptanmamıştır.
31. Mahkeme bu nedenle, somut olayın koşulları dikkate alındığında, 10 Ocak 2008, 17 Nisan 2009 ve 27 Aralık 2010 tarihlerinde itiraz başvurularının incelenmesi sırasında duruşma yapılmasının gerekli olmadığı kanaatindedir. Taraflardan hiçbirinin itiraza ilişkin yargılamaya sözlü olarak katılmaması nedeniyle bu koşulun tek başına silahların eşitliği ve çekişmeli yargılama ilkelerini ihlal etmediğini belirtmek gerekmektedir.
32. İşbu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ile 4. fıkrası uyarınca reddedilmelidir.
B. Cumhuriyet savcısının görüşünün tebliğ edilmemesi
33. Mahkeme, söz konusu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. Öte yandan başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi bulunmadığını saptamaktadır; dolayısıyla şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
34. Mahkeme somut olayda, başvuran tarafından 5 Aralık 2007, 1 Nisan 2009 ve 8 Kasım 2010 tarihli kararlara karşı yapılan itirazların incelenmesi sırasında, Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Cumhuriyet savcısını yazılı görüşünü sunmaya davet ettiğini tespit etmektedir. Savcı, bu mahkeme önünde yazılı görüşlerini sunarak, itirazın reddini talep etmiştir. Bu görüşlerin kendilerine tebliğ edilmemesi nedeniyle başvuran ve avukatı, savcının görüşüne cevap verme imkânına sahip olamamışlardır. Ağır Ceza Mahkemesi, savcının görüşü doğrultusunda karar vererek söz konusu itirazları reddetmiştir.
35. Mahkeme, başvuran ya da avukatına Cumhuriyet savcısının görüşünün tebliğ edilmemesi ve bu görüşe cevap verme imkânlarının bulunmaması nedeniyle taraflar arasında silahların eşitliği ilkesine riayet edilmemesini göz önünde tutarak, iç hukukta öngörülen hukuk yolunun Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının gereklerini karşılamadığı kanaatine varmaktadır (Altınok, yukarıda anılan, § 60).
36. Dolayısıyla, Mahkeme bu hususta, 5. maddenin 4. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
37. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
38. Başvuran maddi zarar için 27.440 avro, manevi zarar için 30.000 avro talep etmektedir.
39. Hükümet bu meblağlara itiraz etmektedir.
40. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında nedensellik bağı görmemekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşılık, başvurana manevi zarar bağlamında 8.000 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir.
41. Başvuran ayrıca, ulusal mahkemeler önünde yaptığı masraf ve giderler için 963 avro, AİHM önündeki harcamaları için ise 1.720,73 avro talep etmektedir. Kanıtlayıcı belge olarak, avukatlık ücreti ile posta masraflarına ilişkin makbuzları ibraz etmektedir.
42. Hükümet bu meblağlara karşı çıkmaktadır.
43. Mahkeme’nin içtihadına göre, bir başvurana, masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir. Somut olayda, elinde bulunan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulunduran Mahkeme, ulusal yargılamaya dair masraf ve giderlere ilişkin talebi reddetmekte ve başvurana Mahkeme önündeki masrafları için 500 avro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
44. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3 ve 4. fıkraları bağlamındaki şikâyetlerle ilgili kısmının (Söz konusu şikâyet 10 Ocak 2008, 17 Nisan 2009 ve 27 Aralık 2010 tarihli kararlarla ilgili olması sebebiyle Cumhuriyet savcısının görüşünün tebliğ edilmemesi) kabul edilebilir; geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;
2. Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrasının ihlal edildiğine;
4.
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere:
i) Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 8.000 (sekiz bin) avro ödenmesine;
ii) Masraf ve giderler için, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 500 (beş yüz) avro ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Oybirliğiyle, adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
Fransızca olarak yazılan işbu karar Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları gereğince 13 Kasım 2014 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithGuido Raimondi
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy