AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ALAT/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 39513/11)
KARAR
STRAZBURG
29 Haziran 2021
İşbu karar, kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Başkan,
Carlo Ranzoni,
Hâkimler,
Valeriu Griţco,
Marko Bošnjak,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Bir Türk vatandaşı olan Yaşar Alat’ın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 24 Mart 2011 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yapmış olduğu başvuruyu (no. 39513/11);
Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarının adilliğinin farklı yönlerine ilişkin şikâyetlerin Türk Hükümetine (“Hükümet”) iletilmesi ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olarak beyan edilmesi kararını;
Tarafların beyanlarını dikkate alarak,
8 Haziran 2021 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ Başvuru, başvuranın (i) yargılamayı yürüten mahkeme nezdinde C.A. isimli tanığa soru yöneltememesi; (ii) belirli duruşmalarda gerekçesiz olarak bulunmadığı ve kendisine tayin edilen adli yardım avukatlarının davranışları sebebiyle hukuki temsilin etkili olmadığı; ve (iii) yerel mahkemelerin kendisine savunmasının hazırlanması ve dava dosyasının uygun bir şekilde incelenmesi için yeterli zaman ve olanakları vermediği iddiaları nedeniyle hakkındaki ceza yargılamalarının adil olmadığı iddiasıyla ilgilidir.
OLAYLAR Başvuran 1981 doğumlu olup; hakkındaki hapis cezası, hâlihazırda, Kahramanmaraş Türkoğlu L Tipi Cezaevinde infaz edilmektedir. Başvurana adli yardım sağlanmış ve Mahkeme önünde İstanbul Barosuna bağlı Avukat E. Baran tarafından temsil edilmiştir. Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Dava konusu olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
DAVANIN ARKA PLANI
Türkiye'nin doğusunda bulunan Iğdır ilindeki bir polis evinin yakınında, 23 Eylül 2006 tarihinde, bomba yüklü bir araç patlamış ve bunun sonucunda bir kişi hayatını kaybetmiş, aralarında polis memurlarının da bulunduğu 18 kişi yaralanmış ve maddi hasarlar oluşmuştur. Bomba, 34 PEM 60 tescil numarasını taşıyan sahte plakalı çalıntı bir minibüsten uzaktan kumanda ile patlatılmıştır. Polis istihbaratına dayanılarak, başvuranın şüphelilerden biri olduğu tespit edilmiştir. Söz konusu zamanda, başvuran taksicilik yapmaktaydı. Başvuranın cep telefonu görüşmelerinin, Iğdır Sulh Ceza Mahkemesinin 18 Ekim 2006 tarihli kararı uyarınca tespit edildiği ve kaydedildiği anlaşılmaktadır. Polis, 28 Ekim 2006 tarihinde, başvuranın terör örgütü üyeleriyle görüşeceği yönündeki istihbarata dayanarak, başvuranın taksisini izleme kararı almıştır. Yapılan fiziki takip sırasında, başvuranın yol kenarından kimliği belirsiz bir şahsı taksisine aldığı ve Türkiye'nin güneydoğusundaki Gürbulak köyüne doğru gittiği görülmüştür. Rutin polis kontrol noktasına gelmeden hemen önce, başvuran güzergâhı değiştirmiş ve kısa bir süre sonra taksisiyle duvara çarpmış ve kaçmıştır. Daha sonra başvuran tarafından H.Ş. olduğu iddia edilen kimliği bilinmeyen şahıs da kaçmıştır. Polis, başvuranın (04 D 1633 plaka ile tescilli) taksisinde arama gerçekleştirmiş, bir cep telefonuna el koymuş ve 18 Ekim 2006 tarihinden önce yapılan aramalar ile gönderilen ve alınan SMS mesajlarının listesinin dökümünü çıkarmıştır.
Polis memurları, aynı gün, başvuranın taksisinde başka bir arama gerçekleştirmiş ve bu sırada, daha ileri analiz için delil olarak parmak izlerini ve diğerlerinin yanında, taksinin her tarafına yayılmış olan on iki sigara izmaritini toplamıştır. Polis memurları, ayrıca, başvuranın taksisini çarptığı duvarın yanında bir el bombası ve silah bulmuş ve başvuranın bunları kaçarken düşürmüş olması gerektiğini kaydetmişlerdir. El bombası veya silah üzerinde parmak izleri veya DNA delilleri tespit edilmemiştir. C.A., 9 Kasım 2006 tarihinde, polis tarafından, avukatı huzurunda, şüpheli olarak sorgulanmış ve C.A., 23 Eylül 2006 tarihinde meydana gelen bombalama olayında yer almadığını ileri sürmüştür. Bununla birlikte, C.A., Ramazan’ın başlamasından bir hafta önce (yani, 17 Eylül 2006 tarihinde) kuzeni olan başvuranın, plaka no.su 34(İstanbul) ile başlayan bir Ford Transit minibüsünde bir arkadaşıyla birlikte kendisini ziyarete geldiğini belirtmiştir. Daha sonra, 23 Eylül 2006 tarihinde, C.A. aynı araca rastlamış ve aracın arka koltuklarının çıkarıldığı dikkatini çekmiştir. Son olarak, 23 Ekim 2006 tarihinde, başvuran kendisini bu sefer sarı bir minibüsle tekrar ziyarete gelmiştir. Ertesi gün, C.A., avukatı huzurunda Cumhuriyet savcısına ifade etmiş ve polise verdiği ifadelerini tekrarlamıştır. Başvuran hakkında, 16 Kasım 2006 tarihinde, silahlı terör örgütüne üye olduğu, cinayet işlediği ve Devletin güvenlik ve bütünlüğüne karşı eylemlerde bulunduğu şüphesiyle yakalama emri çıkarılmıştır. Başvuran, 24 Temmuz 2007 tarihinde, telefon ile yetkililerle irtibata geçmiş ve kendilerine teslim olmak için izin verilmesini talep etmiştir. Başvuran, bir Kalaşnikof tüfek, iki el bombası ve içinde kendisinin ve PKK (yasadışı silahlı bir örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi) üyesi olduğu iddia edilen kişilerin fotoğraflarının bulunduğu bir fotoğraf makinesi ile birlikte teslim olmuştur. Ağrı karakolunda (bundan sonra “karakol” olarak anılacaktır) başvuran için bir avukat tayin edilmiş ve başvuranın avukat eşliğinde ifadesi alınmıştır. Başvuran, polise ve daha sonra Cumhuriyet savcısına verdiği ifadelerde, Iğdır ilinde gerçekleştirilen bombalama olayında yer aldığını inkâr etmiştir. Başvuran, PKK ile olan ilişkisinin kendi rızası dışında olduğunu ve PKK’ya ait yerlere mal ve kişi taşımaya zorlandığı açıklamasında bulunmuştur. Başvuran, ölüm tehdidi altında PKK'ya katılmaya zorlandığını, yasadışı örgüte yardımda bulunmayı reddeden diğer taksiciler gibi öldürülmek istemediğini söylemiştir. Başvuran, taksisini çarptığı gece, PKK üyesi olan H.Ş. isimli şahsı bir toplantı yerine götürmeye zorlandığını, H.Ş. kontrol noktasını fark ettikten sonra kendisini güzergâhı değiştirmeye zorladığını ve başvuranı güzergâhı değiştirmediği takdirde elinde tuttuğu el bombasını patlatmakla tehdit ettiğini, kendisine söyleneni yaptığını ancak daha sonra panikleyerek taksisiyle duvara çarptığını ve akabinde kaçtığını dile getirmiştir. PKK üyeleri tarafından dağa ve sonrasında İran’a götürüldüğünü ve burada dokuz ay boyunca tutulduğunu, bu süre zarfında Iğdır’da bombalama olayını gerçekleştiren PKK üyelerinin kimliklerini öğrendiğini, Türkiye'ye geri getirildiğinde, kaçma ve teslim olma fırsatını yakaladığını beyan etmiştir. Başvuran, ayrıca, fotoğraf makinesiyle çekilen fotoğraflardan bazı PKK üyelerini teşhis edip isimlerini vermiş ve geçmişte gerçekleştirilen ve gerçekleştirilmesi planlanan terör saldırıları hakkında detaylı bilgi vermiştir. Başvuran, karakolda kendisinden kan örneklerinin alınmasına rıza göstermiştir. Örnekler üzerinde yapılan testlerde, 28 Ekim 2006 tarihinde başvuranın taksisinde bulunan on iki sigara izmariti ile başvuranın DNA'sının eşleştiği tespit edilmiştir. Başvuran ifadesi alındıktan sonra gözaltına alınmış ve daha sonra, 27 Temmuz 2007 tarihinde, tek hâkim kararıyla tutuklanmasına hükmedilmiştir.
BAŞVURAN HAKKINDA YÜRÜTÜLEN CEZA YARGILAMALARI
Başvuran hakkında, 25 Nisan 2007 tarihinde, Erzurum Ağır Ceza Mahkemesine bir iddianame sunulmuş ve bu iddianamede, başvurana, 28 Ekim 2006 tarihinde bulunan el bombasına ve silaha dayanılarak Türk Ceza Kanunu'nun (“Kanun”) 174 § 1 maddesi uyarınca tehlikeli madde bulundurma ve el değiştirme ve söz konusu Kanun’un 314. maddesini ihlal etme (silahlı bir terör örgütü yönetmek veya üyesi olmak) suçları isnat edilmiştir. Ayrıca, ilk yargılamalardaki tüm duruşmaların başvuranın yokluğunda yapıldığı görülmektedir. Başvuranın 24 Temmuz 2007 tarihinde yakalanmasının ardından, hakkında 4 Ağustos 2008 tarihli başka bir iddianame düzenlenmiş ve bu iddianamede, Cumhuriyet savcısı, başvuranı, 23 Eylül 2006 tarihinde Iğdır'daki bombalama olayını gerçekleştirmekle ve böylelikle, bir kişinin ölümüne ve on sekiz kişinin yaralanmasına sebebiyet vermekle suçlamıştır. Bu nedenle, Cumhuriyet savcısı, başvuranı (i) Kanun’un 302 § 1, 314 § 3 ve 220. maddeleri anlamında Devletin bütünlüğüne ve güvenliğine karşı faaliyetlerde bulunmakla; (ii) adam öldürmekle, bedensel zarar ve mala zarar vermekle; ve (iii) silahlı bir terör örgütüne üye olmakla suçlamıştır. İddianamede, başvuranla aynı dosya kapsamında sanık olan kişinin ifadeleri, soruşturma aşamasında eski bir şüpheli olan tanık C.A.'nın beyanı, başvuranın telefon görüşmelerinin kayıtları, PKK yanlısı içeriği bulunan SMS mesajları ve 28 Ekim 2006 tarihinde başvuranın taksisinden alınan DNA delilleri esas alınmıştır. İddianamede, ayrıca, belirli detaylar verilmeksizin, Iğdır’da gerçekleştirilen bombalama olayında açık bir şekilde başvuranın ilişiği olduğunu gösteren diğer parmak izine ve DNA delillerine atıfta bulunulmuştur. 20 Kasım 2008 tarihinde yapılan duruşmada, başvuran bizzat ifade vermiş ve bir yandan 28 Ekim 2006 tarihinde taksisinden alınan DNA delilleri ile diğer yandan bu tür delillerin bulunmadığı Iğdır’daki bombalama olayı arasında kurulan bağlantı konusunda karışıklık olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, ayrıca, Iğdır’daki bombalama olayıyla bir ilgisinin bulunmadığını öne sürmüştür. Başvuran, 20 Ocak 2009 tarihinde, mahkemeye dilekçe sunmuş ve yargılama esnasında mahkeme tarafından dinlenmeyen ve başvuranın yokluğunda yargılama öncesi ifadesi alınan tanık C.A. ile yüzleştirilmeyi talep etmiştir. 26 Mart 2009 tarihinde yapılan duruşmada, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın C.A. ile yüzleştirilmesi talebini değerlendirmemiştir. 27 Ağustos 2009 tarihinde yapılan duruşmada, Cumhuriyet savcısı, başvuranın, yakalandığı sırada üzerinde bulunan el bombaları ve Kalaşnikof tüfeğe dayalı olarak yasadışı tehlikeli madde bulundurmaktan da suçlu bulunmasını talep etmiştir. Duruşmanın sonunda, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranı itham edildiği tüm suçlardan suçlu bularak iki kez müebbet hapis cezasına, buna ilaveten 110 yıl sekiz ay hapis cezasına ve para cezasına mahkûm etmiştir. Ancak, yargılamayı yürüten mahkeme, silahlı örgüte üye olma suçuyla ilgili olarak başvurana herhangi bir ceza verilmemesine karar vermiştir. Gerekçeli kararının değerlendirme kısmında, yargılamayı yürüten mahkeme, ilk olarak, diğer hususların yanı sıra, (i) 23 Eylül 2006 tarihindeki bombalama olayında kullanılan minibüste bulunan sigara izmaritlerinin DNA analizine yanıt vermediği, ancak (ii) 28 Ekim 2006 tarihinde başvuranın taksisinde bulunan sigara izmaritlerinin başvuranın DNA’sıyla eşleştiği sonucuna varan adli tıp kurumu raporlarını kaydetmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, devamla, başvuranın (04 D 1633 tescil no.lu) taksisine, el bombasına, silaha ve cep telefonuna ve ayrıca, PKK’yı öven SMS mesaj içeriklerine el konulduğunu belirterek 28 Ekim 2006 tarihli olayı özetlemiştir. Daha sonra, yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın 23 Eylül 2006 tarihinde gerçekleşen bombalama olayına ilişkin cezai sorumluluğunu tespit etmiştir. Yargılamayı yürüten mahkemenin kararının ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“... C.A.’nın başvuranın [Ford] Transit minibüsle arkadaşıyla birlikte [bombalama] olayından bir hafta önce kendisine geldiğini ve [bu minibüste] arka koltukların olmadığının dikkatini çektiğini belirttiği ve [28 Ekim 2006 tarihinde] takibe alınan 04 D 1633 tescil no.lu şüpheli araçta [başvuranın taksisi] başvurana ait DNA delillerinin ve parmak izlerinin ele geçirildiği dikkate alındığında, ....başvuranın, propan gazı tüpleri, bazı patlayıcı maddeler ve parça tesirli etki meydana getiren metal parçalar ile hazırlanmış ve plakasının ve araç kimlik numarasının değiştirildiği çalıntı beyaz minibüs içerisine [yerleştirilen] bombayı infilak ettirerek [23 Eylül 2006 tarihinde] bombalama olayını gerçekleştirdiği kabul edilmiştir..”
Bununla beraber, yargılamayı yürüten mahkemenin yalnızca C.A.’nın soruşturma aşamasında polise ve Cumhuriyet savcısına şüpheli olarak verdiği ifadeleri yinelemesine karşın, kararın değerlendirme kısmında, C.A.’nın yargılama aşamasında tanık sıfatıyla ifade verdiği de belirtilmiştir. Gerekçeli kararda, C.A.'nın yargılama aşamasında verdiği iddia edilen ifadelerin yeri ve zamanı ile ilgili herhangi bir bilgi yer almadığı gibi, bu ifadelerin içeriği de yer almamıştır. Benzer şekilde, taraflarca sunulan belgelerin hiçbirinde, C.A.’nın yargılama aşamasında tanık sıfatıyla ifade verdiğini gösteren bir ifade formu mevcut değildi. Yargıtay, 1 Kasım 2010 tarihinde, Erzurum Ağır Ceza Mahkemesinin kararını onamıştır.İLGİLİ İÇ HUKUKCeza yargılamaları bağlamında tanıkların dinlenmesine ilişkin ilgili iç hukuk, Süleyman/Türkiye (no. 59453/10, § 39 ve §§ 41-43, 17 Kasım 2020) kararında yer almaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (d) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yargılamayı yürüten mahkemenin nezdinde C.A.’ya soru yöneltememesinin sonucunda Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi anlamında adil yargılanma hakkından mahrum edildiği konusunda şikâyette bulunmuştur. Sözleşme maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) mahkeme tarafından, (...) adil yargılanma hakkına sahiptir.
....
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
....
(d) iddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;
...”
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
Mahkeme, bu şikâyetin, açıkça dayanaktan yoksun ya da Sözleşme’nin 35. maddesinde sıralanan gerekçeler kapsamında kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
B. Esas Hakkında
Başvuran, mahkûmiyetinin yalnızca tanık C.A.’nın polise ve Cumhuriyet savcısına verdiği ifadelere dayanmasına rağmen, Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi gerekliliklerine aykırı olarak, yargılamayı yürüten mahkeme nezdinde söz konusu tanıkla yüzleşmesine izin verilmediğini ileri sürmüştür. Başvuran, ayrıca, yargılamayı yürüten mahkemenin, 28 Ekim 2006 tarihinde taksisinde bulunan ve kendisine ait olan sigara izmaritleri ile 23 Eylül 2006 tarihinde bombalama eyleminde kullanılan minibüste bulunan ve kendisine ait olmayan sigara izmaritlerini karıştırdığını ileri sürmüştür. Sonuç olarak, yargılamayı yürüten mahkemenin kararı, bu yönde herhangi bir bilimsel tespit bulunmamasına rağmen, bombalama eyleminde kullanılan minibüste başvuranın DNA’sını taşıyan sigara izmaritlerinin bulunduğu izlenimini vermiştir. Hükümet, hazır bulunmayan tanığa ilişkin Mahkeme içtihadının farkında olduklarını, ancak C.A.’nın verdiği ifadelerin başvuranın mahkûmiyetinin tek dayanağı olmadığını öne sürmüştür. Hükümet, bu konuda başka ayrıntılı bir beyanda bulunmamıştır. Sigara izmaritleri ile ilgili olarak, Hükümet, başvuranın iddialarının aksine, yargılamayı yürüten mahkemenin, bombalama eyleminde kullanılan araçta bulunan sigara izmaritlerinin başvurana ait olduğu sonucuna varmadığını ileri sürmüştür. Mahkeme, Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesinin, bir sanığın mahkûm edilmesinden önce, aleyhindeki tüm delillerin normalde onun huzurunda, çekişmeli şekilde görüş sunulabilmesi amacıyla açık bir duruşmada sunulması gerektiği ilkesini ortaya koyduğunu yinelemektedir. Bu ilkenin istisnaları olabilir, ancak bu istisnalar savunma haklarını ihlal etmemelidir; savunmanın hakları, kural olarak, sanığa, kendisine karşı bir tanığa ya tanık ifadesini verdiğinde ya da yargılamanın daha sonraki bir aşamasında itiraz edebilmesi ve bu tanığa soru yöneltebilmesi için yeterli ve uygun bir fırsat verilmesini gerektirir (bk., Schatschaschwili/Almanya [BD], no. 9154/10, § 103, AİHM 2015, ve Lucà/İtalya, no. 33354/96, § 39, AİHM 2001-II).Hazır bulunmayan tanıkların dinlenmesine ve bu tanıklar tarafından verilen ifadelerin mahkemelerce delil olarak kullanılmasına ilişkin şikayetlerle ilgili genel ilkeler, Schatschaschwili (yukarıda anılan, §§ 100-31) ve Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık ([BD], no. 26766/05 ve 22228/06, §§ 118-47, AİHM 2011; bu ilkelerin kısa bir özeti için ayrıca bk., Seton/Birleşik Krallık, no. 55287/10, §§ 57-59, 31 Mart 2016) kararlarında yer almaktadır. Özetle, yukarıda ilkeler, Mahkeme’nin incelemekle yükümlü olduğu üç aşamalı bir testi ortaya koymaktadır: (i) hazır bulunmayan tanığın yargılamaya katılmaması için iyi bir nedenin bulunup bulunmadığı; (ii) hazır bulunmayan tanığın verdiği ifadenin başvuranın mahkumiyetinin tek veya belirleyici dayanağı olup olmadığı veya bu bakımdan önemli bir ağırlık taşıyıp taşımadığı; ve (iii) savunmanın hazır bulunmayan tanık tarafından verilen ifadeler karşısında karşılaştığı zorlukları telafi etmek için yeterli dengeleyici faktörlerin bulunup bulunmadığı. Mahkeme, ayrıca, Sözleşme’nin 6 § 3 maddesi kapsamındaki tüm şikayetlerde olduğu gibi, davalının bir tanığa soru yöneltememesinin, yargılanmasının bir bütün olarak adilliği üzerindeki etkisi ışığında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir (bk., Šmajgl /Slovenya, no. 29187/10, § 61, 4 Ekim 2016). Somut davanın koşullarına bakıldığında, Mahkeme, başvuranın, yargılamayı yürüten mahkemeden, C.A. ile yüzleşmek amacıyla C.A.’ya bizzat soru yöneltme talebinde bulunduğunu kaydetmektedir. Ancak, taraflar tarafından ibraz edilen duruşma kayıtları, yargılamayı yürüten mahkemenin söz konusu taleple ilgili olarak hiçbir adım atmadığını göstermektedir. Hükümet de aksini iddia etmemiştir. Bu nedenle, Mahkeme, başvuranın C.A. ile bizzat yüzleşmesinin sağlanması bakımından C.A.’nın yargılamaya katılmaması için iyi bir neden bulunmadığı sonucuna varmıştır. Testin ikinci aşamasıyla ilgili olarak, Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin gerekçeli kararından; C.A.’nın verdiği ifadelere dayanılarak ve başvuranın 28 Ekim 2006 tarihinde polisten kaçarak taksisini duvara çarpması sonrasında polis memurlarının kendisinin cep telefonunu ve el bombasını bularak el koyduğu “ilk olay” dikkate alınarak 23 Eylül 2006 tarihindeki bombalama olayından suçlu bulunduğunun anlaşıldığını kaydetmektedir. İlk iddianamede yer alan yasa dışı tehlikeli madde bulundurma suçlaması ile ilgili olarak el bombasına ve başvuranın cep telefonunda tespit edilen SMS mesajlarının içeriklerine atıfta bulunulmasına karşın, bunlar, minibüse bombayı yerleştirenin ya da bunu infilak ettirenin başvuran olduğunu gösterebilecek somut deliller değildir. Her halükarda, bunlar, başvuranın bombalama eylemindeki cezai sorumluluğunun tespitinde yargılamayı yürüten mahkeme tarafından bu şekilde ele alınmamıştır. Yargılamayı yürüten mahkemenin 28 Ekim 2006 tarihinde başvuranın taksisinde bulunan sigara izmaritleriyle 23 Eylül 2006 tarihinde bombalama olayında kullanılan minibüste bulunan sigara izmaritlerini karıştırdığı iddiasıyla ilgili olarak, Mahkeme, gerekçeli kararın bütününden ayrı olarak ele alındığında, yargılamayı yürüten mahkemenin, başvuranın bombalama olayından sorumlu tutulması gerektiği yönünde vardığı sonucun hemen öncesinde, minibüste bulunan sigara izmaritlerine atıfta bulunmasının karışıklığa yol açmış olabileceğini ve tarafsız bir gözlemciyi, bombalama olayında kullanılan minibüste bulunan sigara izmaritlerinin başvurana ait olduğu sonucuna varmasına neden olmuş olabileceğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, yargılamayı yürüten mahkeme, iki farklı sigara izmariti grubu arasında açık bir ayrıma gitmiş ve bombalama olayında kullanılan minibüste bulunan sigara izmaritlerinin başvuranın DNA’sıyla eşleşmediği sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin söz konusu delil unsurlarına ilişkin değerlendirmesinde hata yaptığı sonucuna varamamaktadır. Bu tespit, başvuranın bombalama olayına karıştığını da gösterememektedir. Yukarıdaki hususlar ışığında ve yargılamayı yürüten mahkemenin gerekçeli kararı dikkate alındığında, Mahkeme, C.A.’nın ifadelerinin başvuranın bombalama olayına karıştığına dair makul şüphe uyandırabilecek delil teşkil etmesi nedeniyle başvuranın mahkûmiyetini sağlamada belirleyici olduğunun anlaşıldığını kaydetmektedir. Testin son aşamasıyla ilgili olarak, Mahkeme, Hükümetin, C.A.’nın verdiği ifadelerin yargılamayı yürüten mahkemece kullanılmasına ilişkin olarak herhangi bir usulü güvence belirtmediğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, savunmanın C.A.’nın verdiği ifade karşısında karşılaştığı zorlukları telafi etmek amacıyla yeterli dengeleyici faktörlerin bulunduğu tespit edilmemiştir. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında, Mahkeme, başvuranın, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki adil yargılanma güvenceleri doğrultusunda, C.A. tarafından verilen ifadelerin güvenilirliğini ve doğruluğunu test etmesine imkân sunabilecek olan, şikâyetinin niteliğiyle ve iki kez müebbet hapis cezasıyla, ilave 110 yıl sekiz ay hapis cezasıyla ve para cezasıyla karşı karşıya olması şeklinde kendisi için mevzu bahis olan durumla orantılı uygun güvencelerin başvurana sağlanmadığı sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ HAKKINDA
Başvuran, ayrıca, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında, tutuklu bulunduğu cezaevinin idaresinin elinde finansman bulunmadığı için yetkililerin bazı duruşmalara katılımını sağlamadığı dikkate alındığında, kendisini bizzat savunma hakkının ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur. Aynı şekilde, yerel mahkemeler, başvurana etkili bir yasal temsil ve savunmasını hazırlaması için yeterli zaman ve olanakları sağlamamıştır. Son olarak, yerel mahkemeler, ayrıca, dava dosyasını uygun bir şekilde inceleme ve gerekçeli kararlar verme görevlerini yerine getirmemiştir. Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi kapsamındaki sonucunu dikkate alarak, Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında öne sürülen diğer şikâyetlerin ayrı olarak incelenmesine gerek olmadığı kanaatindedir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
Başvuran, 250.000 avro manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.Davanın kendine özgü koşulları göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, ihlal tespitinin, başvuranın uğramış olabileceği manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiği kanaatindedir. Mahkeme, ayrıca, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 311. maddesinin, Mahkeme’nin Sözleşme’nin ihlal edildiği tespitinde bulunması halinde, iç hukuk yargılamalarının yenilenmesine olanak sağladığını kaydetmektedir (bk., Daştan/Türkiye, no. 37272/08, § 44, 10 Ekim 2017).
B. Masraflar ve giderler
Başvuran, bu başlık altında herhangi bir talepte bulunmamıştır. Bu nedenle ve Mahkeme’nin başvurana adli yardım şeklinde 850 avro ödenmesine hükmetme kararı dikkate alındığında, Mahkeme, bu başlık altında herhangi bir ödeme yapılmamasına hükmetmiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesinin ihlal edildiğine;Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki kalan şikâyetleri incelemeye gerek bulunmadığına;
İhlal tespitinin, kendi başına, başvuranın uğradığı manevi zarar açısından yeterli adil tazmin teşkil ettiğine; Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 29 Haziran 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Carlo Ranzoni
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan