Olaylar — Başvuranın ölen erkek bebeğinin yaralanmalarının “sarsılmış bebek sendromu” (ayrıca “kazara gerçekleşmeyen kafa yaralanması” – “KGKY” olarak da bilinir) ile tutarlı olduğunu gösteren tıbbi delillere dayanarak, başvuran, 2000 yılının Eylül ayında bebeğini öldürme suçundan mahkum edilmiştir. Başvuran, yaptığı itirazda, yeni tıbbi delillere göre bebeğinin yaralanmalarının KGKY’den başka sebeplere de dayandırılabileceğini iddia etmiştir. 2005 yılının Temmuz ayında, Temyiz Mahkemesi (Cezai Dairesi) (“TMCD”) , jürinin mahkumiyet kararını etkileyebilecek yeni delillerin ortaya çıkmasının ardından başvuranın mahkum edilmesinin güvenli olmayacağı sebebiyle mahkumiyet kararını feshetmiştir. Başvuranın zaten cezasını çekmiş olduğu ve aradan oldukça fazla zaman geçtiği için, savcılık makamı yeniden yargılama yoluna başvurmamıştır.
Başvuran, 1988 tarihli Cezai Adalet Kanununun (“1988 Kanunu”) 133. Paragrafında yer alan, cezai bir suçtan mahkum edilip daha sonra yeni ortaya çıkan veya yeni bulunan ve makul şüphelerin ötesinde adli bir hatanın yapıldığını gösteren delillere dayanarak mahkumiyeti feshedilen kişilere tazminat ödenmesini öngören hüküm uyarınca Devlet Bakanı’na bir talep sunmuştur. Başvuranın talebi reddedilmiştir. Ret kararının adli incelemeden geçirilmesine ilişkin başvuru ise, Yüksek Mahkeme tarafından, TMCD’nin yalnızca yeni delillerin eski deliller ile birlikte ele alındıklarında jürinin başvuranı “uygun bir şekilde beraat ettirmesini” sağlama “imkanı yarattığını” belirtilerek reddedilmiştir. Daha sonra, Temyiz Mahkemesi de, beraat kararının, başvuranın cevap vermesi gereken bir dava olmadığı “çıkarımına yol açmadığını” ve dolayısıyla “adli bir hata” olup olmadığı sorusunun cevaplanmadığını kaydederek başvuran tarafından yapılan itirazı reddetmiştir.
Başvuran, AİHM’ye yaptığı başvuruda, söz konusu kararda belirtilen nedenlere dayanarak kendisine tazminat ödenmemesinin, masumiyet karinesi hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
Hukuksal Değerlendirme — 6 § 2. Madde
(a) Davanın kapsamı — AİHM’nin önündeki soru, tazminatın reddedilmesinin başvuranın masumiyet karinesi hakkını per se ihlal edip etmediği değil (6 § 2. madde, cezai bir suçtan beraat eden bir kişiye, adli hata sebebiyle tazminat ödenmesi hakkını teminat altına almamıştır), başvuranın davasında tazminat ödenmesinin reddedildiği kararın, gerekçeleri ve kullanılan dil de dahil olmak üzere, masumiyet karinesi hakkına uyup uymadığıdır.
Uygulanabilirlik — 6 § 2. maddenin iki farklı açısı vardır. Birinci açı, cezai yargılama işleminin içeriğine usulü gereklilikler yüklemektedir (örneğin; kanıtlama zorunluluğu, hukuki ve fiili karineler ile kendi aleyhine tanıklık ayrıcalığı). Başvuranın davası ile ilgili olan ikinci açı ise, cezai suçtan beraat eden veya hakkındaki cezai yargılamaların durdurulduğu kişileri, kamu görevlileri veya yetkililerinden aslında suçluymuş gibi muamele görmekten korumaya yöneliktir. Cezai yargılamalar sonuçlandığında, daha sonraki yargılamalarda 6 § 2. maddeye istinat etmek isteyen bir başvuran, söz konusu iki yargılama arasında bir bağ olduğunu kanıtlamak zorundadır. Bu şekilde bir bağlantı, örneğin, daha sonraki yargılamalarda ilk yargılamaların sonuçlarının incelenmesini gerektirdiğinde, özellikle de mahkeme, ceza davası dosyasındaki kanıtları gözden geçirme veya değerlendirmesi, başvuranın cezai suç teşkil eden olayların bazılarına veya tümüne karışma durumunu incelemesi, veya başvuranın suçlu olduğunu ihtimalini içeren mevcut kanıtlar üzerinde yorumlamalar yapması için cezai kararı incelenmeye zorlandığında ortaya çıkabilir. Cezai yargılamalardaki beraat kararı tazminat davası açma işlemini tetiklediğinden ve Devlet Bakanı ile mahkemelerin tazminata ilişkin karar verirken cezai yargılamalar esnasında alınan kararları göz önünde bulundurması gerektiğinden, gerekli olan bağlantı mevcut davada bulunmuştur. Dolayısıyla, 6 § 2. madde uygulanabilir.
Sonuç: İlk itiraz reddedilmiştir (oy birliği ile).
(c) Esaslar — Cezai yargılamaların sonucunu müteakiben açılan davanın içeriğinde 6 § 2. maddenin ihlaline yol açacak tek bir yaklaşım bile bulunmamaktadır. Bunların birçoğu, aleyhte çıkan kararın ve davanın içeriği ile mahiyetine dayanmıştır. Ancak, her davada, hangi yaklaşım sergilenirse sergilensin, kararı veren kişinin kullandığı dil, kararın ve gerekçelerinin 6 § 2. maddeye uygunluğu açısından son derece büyük önem taşımaktadır.
AİHM, başvuranın davasındaki yargılamaların içeriği ve mahiyetine ilişkin, başvuranın beraatının gerçek manada “esas bakımından” bir beraat olmadığını kaydetmiştir. Beraat işlemi resmi olsa da, başvuranın davasında cezai yargılama işlemlerinin durdurulması, cezai işlemlere ara verildiği bir dava ile daha çok benzerliklere sahiptir.
AİHM ayrıca, kişiye tazminat hakkı doğabilmesi için, 1988 Kanununun 133. paragrafında yer alan belirli ölçütlere de uyulması gerektiğini belirtmiştir; örneğin, davacı kişinin mahkum edilmiş olması, bunun sonucu olarak bir ceza çekmiş olması, zaman sınırı dışında kendisine temyiz hakkı verilmiş olması, ve bu temyizin dayanağının ortada makul şüphelerin ötesinde adli bir hata olduğunu ortaya çıkaran yeni deliller olması. Sayılan bu ölçütler, yalnızca birkaç dilbilimsel değişiklik ile, 6 § 2. maddeye uygun bir biçimde yorumlanabilmesi gereken bir madde olan, Sözleşme’ye Ek 7 No.lu Protokol’ün 3. maddesine de yansımıştır. Bu ölçütlerden hiçbiri beraat ettirilen kişinin masumiyetinin doğruluğunu sorgulamamakta, ayrıca kanunun kendisi de cezai suçun değerlendirilmesini gerektirmemiştir.
AİHM, mahkemelerce kullanılan dile ilişkin, 1988 Kanununun 133. paragrafı uyarınca yerine getirmek zorunda oldukları uygulamalar çerçevesinde ele alındığında, mahkemenin, başvuranın beraatını göz ardı ettiği veya başvuranın masumiyetine aykırı bir muamelede bulunduğu kanaatinde değildir. Ortada “adli bir hata” olup olmadığı konusunda ise, yerel mahkemeler, temyizde sunulan delillere dayanarak, başvuranın beraat veya mahkum ettirilip ettirilmeyeceği konusunda herhangi bir yorum yapmamışlardır. Aynı şekilde, sunulan delillerin, başvuranın masumiyetini veya suçluluğunu kanıtlayacak nitelikte olup olmadığı konusunda da yorum yapmamışlardır. Hatta mahkemeler, yeniden yargılama kararı verilmesi durumunda, ortaya çıkan yeni delilleri jürinin incelemesi gerektiğini sürekli tekrar etmişlerdir.
Ayrıca, İngiltere’nin ceza muhakemeleri kanunu uyarınca, bir ceza davasında iddianamede yer alan delilleri inceleyip sanığın suçlu veya masum olduğuna karar vermek jürinin görevidir. Başvuranın davasında TMCD’nin rolü, yeni delillere dayanarak kendini jüri yerine koyup başvuranın suçluluk durumuna makul şüphelerin ötesinde olup olmadığına karar vermek değil, mahkumiyetin “güvenli” olup olmadığına karar vermek olmuştur. Yeniden yargılamaya yer olmadığı kararı, başvuranın tekrar bir cezai yargılama sürecinden geçerek strese ve kaygıya kapılmasına gerek bırakmamış, zaten başvuran da yeniden yargılamaya gerek olduğunu iddia etmemiştir. Adli bir hatanın mevcut olup olmadığı hususunda, hem Yüksek Mahkeme hem de Temyiz Mahkemesi, TMCD kararına kapsamlı atıflarda bulunmuş ve davanın sonucuna ilişkin özerk kararlara gerek duymamışlardır. Mahkumiyetin güvenli olmadığına ilişkin TMCD kararında yer alan görüşü sorgulamamış, TMCD’nin önündeki delilleri hatalı incelediğine yönelik bir görüş belirtmemişlerdir. Bu mahkemeler TMCD’nin bulgularının değerini kabul etmiş ve bu bulgular üzerinde hiçbir değişiklik veya gözden geçirme olmadan, 13. paragraftaki ölçütlere uyulup uyulmadığına ilişkin görüş bildirmişlerdir.
Sonuç: İhlal Yokluğu (oy birliğiyle).
Full & Egal Universal Law Academy