AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ALINAK / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 50868/08)
KARAR
STRAZBURG
15 Ocak 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Alınak / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Hâkimler
Valeriu Gritco,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve İkinci Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 4 Aralık 2018 tarihinde Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), kapalı oturumla gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından, yine bu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Mahmut Alınak’ın (“başvuran”) 27 Eylül 2008 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 50868/08) bulunmaktadır.
2. Başvuran, Ankara Barosuna bağlı Avukat H. Sarsam tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın, ifade özgürlüğü ve mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiği iddiaları ile ilgili şikâyetleri, 31 Ekim 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca başvurunun geri kalan kısmının, kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran 1952 doğumlu olup, Kars’ta ikamet etmektedir.
A. Başvuranın Kars Belediyesine Gönderdiği Elektronik Postaya İlişkin Ceza Davası
5. Başvuran, Kars Belediyesine gönderdiği bir elektronik postayla, şehirde yer alan çeşitli park ve caddelerin isimlerinin değiştirilerek, bu park ve caddelere geçmişte cezaya mahkûm edilmiş ve kamuya mal olmuş bazı şahsiyetlerin isimlerinin verilmesini önermiştir. Kars Cumhuriyet Savcısı (“Cumhuriyet Savcısı”), başvuran, bu elektronik posta sebebiyle suçu ve suçluyu övme fiillerini işlediği isnadı ile 14 Şubat 2008 tarihinde iddianame düzenlemiştir.
6. Kars Sulh Ceza Mahkemesi (“Sulh Ceza Mahkemesi”), 3 Haziran 2008 tarihinde, başvuranı, kendisine atfedilen fiilden suçlu bulmuş ve Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 215. maddesi uyarınca 500 Türk lirası (kararın verildiği tarihte 263,92 avro (EUR)) adli para cezası ödemeye mahkûm etmiştir. Sulh Ceza Mahkemesi, başvuranın bu suçu elektronik bir posta göndererek işlediğini ve başvuranın suç işlemiş bazı kişileri övdüğünü ve başvuranın bu kişilerin isimlerinin hatırasının korunması gerektiğini belirterek, isimlerinin şehirde yer alan bazı park ve caddelere verilmesini önerdiği bu gönderinin, yerel bir gazetede de yayımlandığını belirtmiştir. Sulh Ceza Mahkemesi ayrıca, başvurana verilen adli para cezasının miktarını dikkate alarak, kararının kesin nitelikli olduğunu ve temyiz başvurusuna elverişli olmadığını belirtmiştir.
7. Başvuranın kendisine verilen adli para cezasını ödememesi sebebiyle, söz konusu ceza yirmi beş gün hapis cezasına çevrilmiştir.
B. Başvuran Tarafından Bir Televizyon Programında Sarf Edilen Sözlere İlişkin Olarak Açılan Ceza Davası
8. Cumhuriyet savcısı, başvuranın, 26 Haziran 2007 tarihinde yayımlanan bir televizyon programında Abdullah Öcalan hakkında sarf ettiği sözler sebebiyle, suçu ve suçluyu övme fiillerini işlediği isnadı ile 18 Şubat 2008 tarihinde iddianame düzenlemiştir.
9. Sulh Ceza Mahkemesi, 3 Haziran 2008 tarihinde, başvuranı, kendisine atfedilen fiilden suçlu bulmuş ve Türk Ceza Kanunu’nun (“TCK”) 215. maddesi uyarınca 500 Türk lirası (kararın verildiği tarihte 263,92 avro (EUR)) adli para cezası ödemeye mahkûm etmiştir. Sulh Ceza Mahkemesi, bu bağlamda söz konusu televizyon programında aşağıdaki hususların meydana geldiğini belirtmiştir:
- Başvuran, terör örgütü lideri olmak sıfatıyla yargılanan ve bu suçtan hüküm giyen Abdullah Öcalan’ın mahkûm olduğu cezasının infazı nedeni ile mağdur edildiğini beyan etmiş,
- Başvuran, bu şahsın fiillerini övmüştür.
- Başvuran aşağıdaki ifadeleri kullanmıştır: “İmralı çarmıhı işledikçe, Öcalan o İmralı çarmıhında kaldıkça yani o zindan var oldukça (...)”
- Başvuran, Abdullah Öcalan’ın haksızlıklara maruz bırakıldığını ve insanlık dışı koşullarda tutulduğunu belirtmiş ve
- Yasa dışı PKK örgütü bakımından apolojetik sözler sarf etmiştir.
Sulh Ceza Mahkemesi, başvuranın beyanlarının bütünüyle değerlendirildiğinde, içeriği, ifade edildikleri kapsam ve toplumun hitap edilen kısmının davranışları bakımından ifade özgürlüğünün kullanımı kapsamına girmeyeceği kanaatine varmıştır. Sulh Ceza Mahkemesi, bu beyanların TCK’nın 215. maddesinde öngörülen suçu teşkil ettiği sonucuna varmıştır. Sulh Ceza Mahkemesi ayrıca, başvurana verilen adli para cezasının cüzi miktarını dikkate alarak, kararının kesin nitelikli olduğunu ve temyiz başvurusuna elverişli olmadığını belirtmiştir.
10. Başvuranın kendisine verilen adli para cezasını ödememesi sebebiyle, söz konusu ceza yirmi beş gün hapis cezasına çevrilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
11. Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle, Türk Ceza Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 26 Eylül 2004 tarihli 5237 sayılı Kanun) 215. maddesi aşağıdaki gibidir:
“İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”.
12. Eski Ceza Muhakemesi (4 Nisan 1929 tarihli 1412 sayılı Kanun) Kanunu’nun, 14 Temmuz 2004 tarihli ve 5219 sayılı Kanun’la değiştirildiği şekliyle, 305. maddesinin 2. fıkrasına göre, 2000 Türk lirasına (TRY) (önceden 2 milyar eski Türk lirası (TRL)) kadar adli para cezasına ilişkin mahkûmiyet hükümleri kesin nitelikte olup, bu hükümlere karşı temyiz yasa yoluna başvurulamaz. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesine ve uygulanmasına ilişkin 23 Mart 2005 tarihli 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi gereğince, eski Ceza Muhakemesi Kanun’un 305. maddesinin 2. fıkrası, Bölge İdare Mahkemelerinin kurulmasından yani 20 Temmuz 2016 tarihinden önce verilen mahkeme kararlarında uygulanabilmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
13. Başvuran, söz konusu ceza mahkûmiyetlerinin, Sözleşme’nin 10. maddesiyle öngörüldüğü şekliyle ifade özgürlüğü hakkının ihlalini teşkil ettiğini iddia etmektedir.
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
14. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas Hakkında
15. Başvuran, park ve caddelere isimlerinin verilmesini önerdiği şahsiyetlerin, toplumun belirli bir kısmı tarafından saygın kişiler olarak değerlendirilen siyasi hükümlüler olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran, bu kişiler hakkında sarf ettiği sözlerin, suçun ve suçlunun övülmesi olarak değerlendirilemeyeceğini ve hiçbir şekilde şiddete veya suç işlemeye çağrıda bulunmadığını eklemektedir. Başvuran, Abdullah Öcalan ile ilgili beyanlarına ilişkin olarak, bu şahsı veya yasa dışı herhangi bir örgütü övmediğini, ancak sadece ilgilinin tutukluluk koşullarını eleştirdiğini belirtmektedir.
16. Hükümet, ifade özgürlüğü hakkının başvuran tarafından kullanılmasına müdahalede bulunulmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, şayet müdahalenin varlığının kabul edilmesi gerekse bile, söz konusu müdahalenin Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesiyle öngörüldüğünü ve ulusal güvenliğin sağlanması, toprak bütünlüğünün korunması, kamu düzeninin korunması ve suçun engellenmesi meşru amaçlarını taşıdığını açıklamaktadır. Hükümet son olarak, yine müdahalenin bulunduğunun varsayılması veya kabul edilmesi durumunda da, kendisine göre başvuranın ağır suçlardan hüküm giymiş kişilerle ilgili apolojetik beyanlarda bulunması sebebiyle, makul miktarda adli para cezasına mahkûm edilmesine dayanan ihtilaf konusu müdahalenin, demokratik bir toplumda gerekli ve meşru amaçlarla orantılı olduğunu ileri sürmektedir.
17. Mahkeme, ifade özgürlüğü konusundaki içtihadından doğan ve bilhassa Bédat /İsviçre ([BD], No. 56925/08, § 48, 29 Mart 2016) ve Kula/Türkiye (No. 20233/06, §§ 45 ve 46, 19 Haziran 2018) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır.
18. Mahkeme somut olayda, başvuranın adli para cezasına mahkûm edilmesinin, ifade özgürlüğü hakkına yapılan bir müdahale teşkil ettiğini kaydetmektedir (bk. gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) Çamyar/Türkiye ((No. 2) [Komite], No. 16899/07, § 59, 10 Ekim 2017).
19. Mahkeme, bu müdahalenin kanunla, yani TCK’nın 215. maddesiyle öngörüldüğünü gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, ihtilaf konusu müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu düzeninin korunması ve suçun önlenmesi yönünde meşru amaçlar izlediğini kabul etmektedir.
20. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, başvuranın beyanlarının, geçmişte cezaya mahkûm edilmiş şahsiyetlerin isimlerinin bazı kamuya açık yerlere verilmesiyle ve Abdullah Öcalan’ın tutukluluk koşullarıyla ilgili olması sebebiyle, esasen demokratik bir toplumda tartışmasız olarak genel menfaatle ilgili konularda düşünce ve görüşlerini açıkladığını tespit etmektedir. Mahkeme ayrıca, başvuran tarafından bu bağlamda yapılan beyanların, şiddet kullanılmasına, silahlı direnişe veya ayaklanmaya çağrıda bulunmadığı ve kendisine göre dikkate alınması gereken başlıca unsur olan nefret söylemi teşkil etmediği kanaatindedir (Sürek/Türkiye (No. 4) [BD], No. 24762/94, § 58, 8 Temmuz 1999 ve Belek ve Velioğlu /Türkiye, No. 44227/04, § 25, 6 Ekim 2015).
21. Her ne kadar Sulh Ceza Mahkemesi, başvuranın cezaya mahkûm edilmiş şahsiyetleri, Abdullah Öcalan’ı ve yasa dışı bir örgütü övdüğü sözler sarf ettiği kanaatine varmış olsa da, Mahkeme, 3 Haziran 2008 tarihli kararların, başvuranın elektronik postasının veya beyanlarının hangi kısımlarının suçu ve suçluyu övme suçunu teşkil ettiği ve Sulh Ceza Mahkemesinin somut olayda başvuranın ifade özgürlüğü ile izlenen meşru amaçlar arasında bir denge gözetmeye dayanan görevini nasıl yürüttüğü hususlarında herhangi bir açıklama içermediğini tespit etmektedir. Mahkeme, oldukça yetersiz gerekçelerin gösterildiği bu kararlardan, başvuranın ceza mahkûmiyetlerinin makamlar tarafından izlenen meşru amaç bakımından gerekli olup olmadığının belirlenmesinin imkânsız olduğunu tespit etmektedir.
22. Dolayısıyla Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından ihtilaf konusu müdahalenin haklı gösterilmesi için sunulan ilgili ve yeterli gerekçelerin bulunmaması sebebiyle, bu mahkemelerin kuralları, ilgili olayların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayanarak, Sözleşme’nin 10. maddesinde yer alan ilkeler doğrultusunda uyguladıkları kanaatine varılamayacağı kanaatindedir (yukarıda anılan Kula, § 52).
23. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Mahkeme, somut olayda Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
II. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
24. Başvuran, kendisine verilen adli para cezasının miktarı sebebiyle, Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararlara karşı temyiz başvurusunda bulunma olanağından yoksun bırakıldığından şikâyet etmektedir. Başvuran bu bağlamda Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir.
25. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
26. Başvuran, Sulh Ceza Mahkemesinin kararlarına karşı itirazda bulunamaması sebebiyle, adil yargılanma hakkının ihlal edildiği kanısındadır.
27. Hükümet, belirli bir miktarı geçmeyen adli para cezasına hükmedilen kararlara karşı itiraz yolunun bertaraf edilmesinin, yargılamaların ivedilikle görülmesini sağlama ve temyiz başvurularının etkililiği amacını taşıdığını ve orantılılık gerekliliğini yerine getirdiğini açıklamaktadır.
28. Mahkeme, bir ilk derece mahkemesinin kararına karşı itiraz edilememesine ilişkin olarak mevcut davanın konularına benzer konular içeren birçok davada, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Bayar ve Gürbüz/Türkiye, No. 37569/06, §§ 40-49, 27 Kasım 2012).
29. Mahkeme somut olayda, başvuranın mahkemeye erişim hakkına ilişkin olarak orantısız bir engele maruz bırakıldığı ve dolayısıyla Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasıyla güvence altına alınan bu hakkın bizzat özünün ihlal edildiği kanaatindedir. Sonuç olarak Mahkeme, yukarıda belirtilen Bayar ve Gürbüz davasında (yukarıda anılan) ulaştığı sonuçtan uzaklaşmak için herhangi bir sebep görmemektedir.
30. Dolayısıyla, bu bağlamda Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
31. Başvuran, manevi tazminat olarak 10.000 Türk lirası talep etmektedir. Başvuran ayrıca, tercüme ve posta masrafları için, bu bağlamda herhangi bir belge ibraz etmeksizin 150 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran son olarak, avukat masrafları için 20.000 TRY talep etmekte ve bu talebine dayanak olarak Ankara Barosu’nun ücret çizelgesini sunmaktadır.
32. Hükümet, manevi zarar bağlamında talep edilen meblağın, aşırı olduğunu ve Mahkeme içtihatlarında ödenmesine hükmedilen miktarlara uygun olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, masraf ve giderlere bağlı taleplerle ilgili olarak, başvuranın bu taleplerine dayanak olarak herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmadığını belirtmektedir.
33. Mahkeme, başvurana manevi zarar bağlamında 3.250 avro (EUR) ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Mahkeme, kendisine sunulan belgeler ve içtihatları bakımından masraf ve giderlere bağlı talepleri, bu bağlamda kanıtlayıcı belge sunulmaması sebebiyle reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna,
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine,
3. Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine,
4. a) Davalı Devlet tarafından başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 3.250 EUR (üç bin iki yüz elli avro) ödenmesine,
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak ödemenin yapıldığı tarihe kadar, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
5. Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin taleplerinin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 15 Ocak 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy