AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ALPARSLAN ALTAN/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 12778/17)
KARAR
STRAZBURG
16 Nisan 2019
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Alparslan Altan / Türkiye kararında,
Başkan
Robert Spano,
Hâkimler
Paul Lemmens,
Julia Laffranque,
Ivana Jelić
Arnfinn Bårdsen,
Darian Pavli,
Ad hoc Hâkim (Vekâleten)
Harun Mert,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 19 Mart 2019 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirdiği müzakereler sonucunda yine aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1.Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Alparslan Altan’ın (“başvuran”) 16 Ocak 2017 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 12778/17) bulunmaktadır.
2.Başvuran, Ankara Barosuna bağlı olarak çalışan Avukat E. Y. Aras tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3.Başvuran özellikle, Sözleşme’nin 5. maddesinin ihlal edilmesi suretiyle, özgürlüğünden yoksun bırakıldığını iddia etmektedir.
4.Başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkralarına ilişkin şikâyetleri, 29 Eylül 2017 tarihinde Hükümete bildirilmiş ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir. Başvuran gibi Hükümet de davanın kabul edilebilirliği ve esası hakkındaki görüşlerini mahkemeye sunmuştur.
5.Türkiye adına seçilmiş olan (Mahkeme İç Tüzüğü’nün 28. maddesi) Hâkim Ayşe Işıl Karakaş’ın Mahkemeden ayrılmasının ardından, Başkan tarafından, Harun Mert ad hoc hâkim sıfatıyla (vekâleten) mahkeme heyetine atanmıştır (Sözleşme’nin 26. maddesinin 4. fıkrası ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 29. maddesinin 1. fıkrası).
OLAY ve OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
6.Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin (“AYM”) eski bir üyesi olan başvuran, Türk vatandaşı olup, 1968 doğumludur ve Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran halen tutuklu bulunmaktadır.
A. Başvuranın Mesleki Hayatı
7.Başvuran, 1993 yılında Cumhuriyet savcısı olarak kariyerine başlamıştır. Başvuran 2001 yılında Anayasa Mahkemesine raportör olarak görevlendirilmiştir. İlgili, 27 Mart 2010 tarihinde Cumhurbaşkanı tarafından, görev süresi, altmış beş yaş sınırını aşmamak üzere, Anayasa Mahkemesine hâkim olarak atanmıştır. Başvuran, 26 Ekim 2011 tarihinde bu yüksek mahkemenin hâkimleri tarafından 26 Ekim 2015 tarihinde son bulmak üzere 4 yıl süresince Anayasa Mahkemesi Başkan Vekili olarak seçilmiştir. Olayların meydana geldiği dönemde, başvuran bu mahkeme bünyesinde görevli bir hâkimdir.
B. 15 Temmuz 2016 Tarihli Darbe Girişimi ve Olağanüstü Hâl İlanı
8.15 Temmuz’u 16 Temmuz 2016’ya bağlayan gece, Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu olan ve “Yurtta Sulh Konseyi” olarak adlandırılan bir grup, demokratik yolla seçilen Meclisi, Hükümeti ve Cumhurbaşkanı’nı ortadan kaldırmak amacıyla askeri darbe girişiminde bulunmuştur.
9.Darbe girişimi sırasında, darbeciler tarafından kontrol edilen askerler, Meclis ve Cumhurbaşkanlığı yerleşkesi de dâhil olmak üzere Devletin birçok stratejik binasını bombalamışlar, Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu otele saldırı düzenlemişler, Genel Kurmay Başkanı’nı rehin almışlar, televizyon istasyonlarına saldırmışlar ve göstericilerin üzerine ateş etmişlerdir. Şiddet eylemlerinin baş gösterdiği bu gece boyunca 250’den fazla kişi öldürülmüş, 2.500’den fazla kişi yaralanmıştır.
10.Darbe girişiminin ertesi günü, ulusal makamlar, Pensilvanya’da (Amerika Birleşik Devletleri) ikamet eden bir Türk vatandaşı olan ve FETÖ/PDY (“Gülen Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) isimli terör örgütünün lideri olarak kabul edilen Fetullah Gülen’in şebekesini suçlamışlardır. Daha sonra yetkili savcılıklar tarafından, bu örgütün iddia edilen üyeleri hakkında çok sayıda ceza soruşturması açılmıştır.
11.Hükümet 20 Temmuz 2016 tarihinde, 21 Temmuz 2016 tarihinden itibaren üç ay süreyle olağanüstü hâl ilan etmiş ve ardından Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından olağanüstü hâlin, üç aylık sürelerle uzatılmasına karar verilmiştir.
12.Türk makamları, 21 Temmuz 2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine, 15. madde bağlamında Sözleşme’yi askıya aldıklarını bildirmişlerdir.
13.Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü hâl süresince, Anayasa’nın 121. maddesi uyarınca otuz yedi adet kanun hükmünde kararname (667-703 sayılı) çıkarmıştır. Bu metinlerden biri olan 23 Temmuz 2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin bilhassa 3. maddesinde, Anayasa Mahkemesi’nin, terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen üyelerini meslekten çıkarma yetkisine sahip olduğu öngörülmüştür. Bu kanun hükmünde kararnameler ayrıca, gözaltına alınan veya tutuklu yargılanan kişilere iç hukukta tanınan usuli güvencelere önemli kısıtlamalar getirmiştir (gözaltı süresinin uzatılması, dosya erişimine ve tutukluluk tedbirlerine karşı yapılan itirazların incelenmesine ilişkin kısıtlamalar gibi).
14.Hükümet, savcılıkların, darbe girişimi sırasında veya daha sonra, hâkim ve savcılar da dâhil olmak üzere, darbe girişimine karışan ve darbe girişimine doğrudan karışmayan ancak FETÖ/PDY örgütüyle ilişkili olan kişiler hakkında ceza soruşturmaları açtığını belirtmektedir. Hükümet, bu bağlamda 16 Temmuz 2016 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan bir ceza soruşturması kapsamında, aralarında biri başvuran olmak üzere Anayasa Mahkemesi üyesi iki hâkim ile Yargıtay ve Danıştay bünyesinde görevli 160’tan fazla hâkimin de bulunduğu yaklaşık olarak 3.000 hâkim ve savcının gözaltına alınarak tutuklandığını belirtmektedir. Ayrıca Hükümet, yüksek mahkemeler bünyesinde görevli ve kaçak olduğu kanaatine varılan otuz hâkim ve savcı hakkında yakalama müzekkeresi düzenlendiğini eklemektedir.
15.Türkiye’de 18 Temmuz 2018 tarihinde olağanüstü hâl sona ermiştir.
C. Başvuranın Yakalanması ve Tutuklu Yargılanması
16.Başvuran, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan ceza soruşturması kapsamında (yukarıdaki 14. paragraf), 16 Temmuz 2016 tarihinde yakalanarak, söz konusu Başsavcılığın talimatı üzerine gözaltına alınmıştır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, başvuranı FETÖ/PDY terör örgütüne üye olmakla suçlamış ve ilgilinin tutuklu yargılanmasına karar verilmesini talep etmiştir. İlgilinin gözaltına alınmasına ilişkin talimatın somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“Hükümeti ve anayasal düzeni cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırma suçu, şu anda ülkede işlenmektedir; bu suçu işleyen [FETÖ/PDY] terör örgütü üyeleri ülkeden kaçabilirler (...)”
Aynı tarihte polis, başvuranın evinde bir arama gerçekleştirmiş ve başvurana ait bilgisayarlara ve diğer bilişim materyallere el koymuştur.
17.Ankara Cumhuriyet savcısı tarafından 19 Temmuz 2016 tarihinde, başvuranın ifadesi alınmıştır. Başvuran, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüsle (Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 39. maddesi) ve FETÖ/PDY terör örgütüne üye olmakla (TCK’nın 314. maddesi) suçlanmıştır. Avukat refakatinde gerçekleştirilen bu sorgu sırasında ilgili, kendisine isnat edilen tüm suçları inkâr etmiş ve kendisi hakkında yapılan suçlamalara, ancak Anayasa Mahkemesi kararlarında sunmuş olduğu muhalefet şerhlerinin dayanak gösterilebileceğini ileri sürmüştür. Başvuranın avukatı, suçüstü koşullarının bir araya gelmediğini ve müvekkilinin Anayasa Mahkemesi’nin izni olmaksızın ceza soruşturmasına tabi tutulamayacağını ileri sürerek, ilgilinin gözaltına alınmasına ilişkin karara itiraz etmiştir. Başvuranın avukatı, başvuranın şartlı tahliye edilmesini talep etmiştir.
18.Aynı tarihte Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, başvuranı, aralarında Danıştay bünyesinde görevli altı hâkim, Yargıtay bünyesinde görevli altı hâkim ve başka bir hâkim bulunan diğer on üç şüpheliyle birlikte Ankara 2. Sulh Ceza Hakimliği huzuruna çıkarmıştır. Başsavcılık, FETÖ/PDY örgütünün bazı üyelerinin olaylardan sonra kaçmış olduğunu ve henüz delil unsurlarının toplanmasına başlanmadığını dikkate alarak, başvuranın tutuklu yargılanmasını talep etmiştir.
19.Avukatı M. Orak’ın refakatinde başvuran, 20 Temmuz 2016 tarihinde, diğer on üç şüpheliyle birlikte 2. Sulh Ceza Hakimliği huzuruna çıkarılmıştır. Sorgu tutanağına göre, şüphelilere Türk Ceza Kanunu’nun 309 ve 314. maddeleriyle cezalandırılan anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs ve FETÖ/PDY örgütüne üye olma suçları isnat edilmiştir. Başvuranın da aralarında bulunduğu şüphelilerin ifadeleri, “SEGBİS” (Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi) aracılığıyla kaydedilmiştir. Bu kayıtların dökümünden, başvuranın mesleğiyle ilgili olarak AYM’de hâkim olduğunu belirttiği ve kendisi hakkında yapılan bütün suçlamaları reddettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca avukatının ilgili hakkında alınan bütün tedbirlere itiraz ettiği ve itirazlarını dayanak olarak, AYM bünyesinde görevli bir hâkim olması dolayısıyla, müvekkilinin özel bir statüye sahip olduğunu ileri sürdüğü anlaşılmaktadır. Bu dökümlerin somut olayla ilgili kısımları aşağıda belirtilmiştir:
“ Şüphelinin avukatı M. Orak: ‘ (...) Duruşma tutanağında 109 ve 114. maddelerin [aslında Türk Ceza Kanunu’nun 309 ve 314. maddelerinden bahsedilmektedir] belirtildiği görülmektedir, şüphelinin tutuklanması 114. [314] ve ayrıca 109. [309] maddelere dayanılarak mı talep edilmiştir? ‘
Hâkim M.C. : ‘ 109 [309] [a dayanılarak] değil. ‘
Şüphelinin avukatı M. Orak: ‘Anlaşıldı. (...) müvekkilimin 114. maddeye dayanılarak tutuklanmış olması dolayısıyla, suçüstü durumu söz konusu değildir. Bu sebeple, suçlamaya ilişkin eylemlerin görevde yetkinin kötüye kullanılması niteliğinde olduğunu ve doğrudan sanığın göreviyle ilgili bulunduğunu belirtmiştir (...). Burada ceza soruşturması ve davasının başından beri Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu tarafından yürütülmüş olması gerekirdi (...). Müvekkilimin tutuklu yargılanmasını haklı gösterecek herhangi bir somut delil bulunmamaktadır ve suçlamalar, soyut iddialara dayandırılmıştır (...). [Diğer taraftan], somut olayda tutuklu yargılama kararına yol açacak koşulların tümü bir araya gelmemiştir ve her hâlükârda alternatif tedbirlerin alınmasını talep etmekteyiz (...)’ “
20.Aynı tarihte, 2. Sulh Ceza Hâkimliği, diğer on üç şüpheliyle aynı zamanda başvuranın da tutuklu yargılanmasına karar vermiştir. Söz konusu karar aşağıdaki gibidir:
“(...) Bir kısım şüpheliler ve şüpheli müdafilerinin soruşturma ile ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının ve Hâkimliğimizin [dava açmaya] yetkili olmadığını ileri sürdüklerinin anlaşılması karşısında, şüphelilerin üzerlerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçunun temadi eden suçlardan olması,
suçüstü halinin varlığı dikkate alınarak, (...) 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ve yargılama usulü hakkındaki Kanun’un 16. maddesinin 1. fıkrası gereğince soruşturmanın genel hükümlere tabi olduğu anlaşılmakla; şüphelilere isnat edilen suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, dosyada mevcut tutanaklar [tamamı] , Yargıtay ve Danıştay Başkanlar Kurulunun 17.7.2016 tarihli kararları, arama ve el koyma tutanakları ve tüm dosya kapsamı ile üzerlerine atılı suçu işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması, [diğer taraftan] üzerlerine atılı suçun CMK’nın 100. maddesinde öngörülen katalog suçlardan olması, yasada öngörülen ceza miktar nedeniyle verilen tutuklama kararının ölçülü oluğu, şüphelilerin kaçma ve delilleri karartma ihtimallerine binaen adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı anlaşılmakla şüphelilerin (...) tutuklanmalarına karar verildi. “
21.Hükümet, 20 Temmuz 2016 tarihinde, 21 Temmuz 2016 tarihinden itibaren üç ay süreyle olağanüstü hâl ilan etmiş ve ardından Cumhurbaşkanı’nın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından olağanüstü hâlin, üç aylık sürelerle uzatılmasına karar verilmiştir.
Türk makamları, 21 Temmuz 2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine, 15. madde bağlamında Sözleşme’yi askıya aldıklarını bildirmişlerdir (yukarıdaki 11-13. paragraflar).
22.Aynı tarihte başvuran, hakkında verilen tutuklu olarak yargılanmasına ilişkin karara karşı itirazda bulunmuştur. Başvuran, itirazına dayanak olarak, tutuklama tedbirini haklı gösterebilecek hiçbir somut delil unsuru bulunmadığını ileri sürmüş ve bu tedbirin ilgili iç hukuka uygunluğuna itiraz etmiştir. Ayrıca başvuran, oğlunun ciddi bir sakatlık geçirdiği ve kişisel olarak yardımına bağımlı olduğu gerekçesiyle, alternatif tedbirlerin uygulanmasını talep etmiştir.
23.AYM Genel Kurulu, 4 Ağustos 2016 tarihli kararıyla, başvuranın görevinden ihraç edilmesine karar vermiştir. AYM Genel Kurulu, söz konusu kararı verirken, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 3. maddesine dayanarak, özellikle AYM üyelerinin “sosyal çevre bilgisi” ve “zaman içinde oluşan ortak kanaatleri” dikkate alındığında, başvuranın söz konusu yapı ile meslekte kalmasıyla bağdaşmayacak nitelikte bağlarının olduğu kanaatine varmıştır.
24.3. Sulh Ceza Hâkimliği, 9 Ağustos 2016 tarihinde, başvuran tarafından tutuklama kararına karşı yapılan itirazı reddetmiştir.
25.Başvuran, 26 Eylül 2016 tarihinde şartlı tahliyesini talep etmiştir. Başvuran, bu talebine dayanak olarak ihtilaf konusu tedbirin ilgili iç hukuka uygunluğuna ilişkin itirazını yinelemiştir. Bu bağlamda başvuran, öncelikle darbe girişimine katılmakla suçlanmamış olması sebebiyle, suçüstü bir durumun söz konusu olmadığını ileri sürmüştür. Diğer taraftan başvuran, suçüstü durumlarının Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 2. maddesinde öngörüldüğünü ve söz konusu durumun bu kategorilere girmediğini açıklamıştır. Ayrıca başvuran, tutuklama kararının kendisiyle ilgili hiçbir somut gerekçe içermediğini ve bu tedbiri haklı gösterecek herhangi bir olguya dayandırılmadığını iddia etmiştir. Son olarak başvuran, ciddi bir sakatlık geçiren ve kişisel yardımına bağımlı olan oğlunun sağlık durumuna dayanarak, alternatif tedbirlerin uygulanmasını yeniden talep etmiştir.
26.Başvuran, farklı tarihlerde, şartlı tahliyesini talep etmiştir. Sulh Ceza Hâkimliği, 21 Eylül 2016 tarihli kararında hükmettiği gibi, 7 Kasım ve 5 Aralık 2016 tarihli kararlarında da, ilgilinin şartlı tahliye taleplerini reddetmişlerdir.
27.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 8 Kasım 2017 tarihli yazıyla, dava dosyasını Yargıtay 10. Ceza Dairesine sevk etmiştir. Yargıtay 10. Ceza Dairesi, birçok defa, başvuranın tutukluluk halinin devamının gerekliliğini vurgulamış ve ihtilaf konusu tedbirin uzatılmasına karar vermiştir.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının Fezlekesi
28.Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 25 Ekim 2017 tarihinde, başvuran hakkında ceza yargılamasının başlatılması amacıyla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bir fezleke sunmuştur. Bu fezlekede, FETÖ/PDY örgütünün 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimini teşvik ettiği ve bu örgütün emirleri ve talimatları altında hareket eden söz konusu yapımın üyeleri olarak değerlendirilen hâkimler hakkında bir adli soruşturma yürütüldüğü belirtilmektedir. Savcılık, darbe riskinin tamamen bertaraf edilmediğini ve ağır ceza mahkemesinin yetkisine bağlı olan apaçık bir suç durumunun söz konusu olduğunu ve dolayısıyla 16 Temmuz 2016 tarihinde, genel hukuk hükümlerine dayanarak, başvuran hakkında bir ceza soruşturmasının başlatıldığını vurgulamıştır. Savcılık, gizli tanıklar ve şüpheliler tarafından yapılan açıklamalarda, ByLock haberleşme programı aracılığıyla diğer kişiler arasında paylaşılan haberleşme içeriğinin ve cep telefonlarından gelen sinyaller hakkındaki bilgilerin (bk. aşağıda 32-40. paragraflar), başvuranın silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğini gösterdiğini değerlendirmiştir.
Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru
29.Başvuran, 7 Eylül 2016 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, ilgili iç hukuka, yani 6216 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun aykırı olarak ve bu mahkeme önünde usuli kurallar tanınmayarak keyfi olarak yakalanmasından ve tutuklanmasından şikâyet etmiştir. Ayrıca, başvuran tutuklanmasını gerektirecek cezai bir suçu işlediğine dair suçlanması için makul nedenlerin varlığıyla ilgili olarak, somut hiçbir delil unsurunun bulunmadığını iddia etmiştir. Aynı şekilde, başvuran yerel mahkemeler tarafından verilen özgürlüğünden yoksun bırakılmasına ilişkin kararların yeterince gerekçelendirilmediğini iddia etmiştir. Ayrıca, başvuran, Anayasa tarafından öngörülenler haricinde başka nedenlerle yakalandığını ve tutuklandığını iddia etmiştir. Ayrıca, başvuran tutuklanmasına karar veren hâkimlerin bağımsız ve tarafsız olmamasından ve tutukluluk koşullarının insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele yasağıyla uyuşmamasından şikâyet etmektedir. Öte yandan, başvuran görevinden ihraç edilmesinin ve hakkında verilen bütün tedbirlerin adil yargılanma, özel hayatına ve konutuna saygı ile ifade özgürlüğü haklarını ihlal ettikleri ve ayrıca bir ayrımcılığa maruz kaldığı kanaatine varmıştır.
30.Anayasa Mahkemesi, 11 Ocak 2018 tarihli kararında (No. 2015/15586) oy birliğiyle aşağıdaki şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle, reddedilmesine karar vermiştir: tutukluluk tedbirinin usulsüzlüğüne, tutukluluk halini destekleyen makul nedenlerin bulunmadığına ilişkin şikâyetler, başvuranın tutuklanmasına karar veren sulh ceza hâkimlerinin bağımsız ve tarafsız olmadığı iddiası, adil yargılanma hakkına ve özel hayata ve konutuna saygı haklarının ve ayrıca ayrımcılık yasağına ilişkin şikâyetler.
Anayasa Mahkemesi, başvuranın gözaltına alınmasının yasallığına ilişkin şikâyet ile ilgili olarak, başvuranın CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının a) bendine dayanarak, dava açması gerektiğini ancak başvuranın bunu yapmadığını tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuranın görevinden ihraç edilmesi hakkında şikâyetleri için de aynı durumun söz konusu olduğu kanaatine varmıştır. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi ilgili tarafından sunulan dosyada ve eklerde, CMK’nın 91. maddesinin 5. fıkrasına dayanarak, ilgilinin başvuruda bulunup bulunmadığı konusunda hiçbir bilginin bulunmadığını kaydetmiştir. Sonuç olarak, Anayasa Mahkemesi bu şikâyetlerin, başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
31.Anayasa Mahkemesi kararında, FETÖ/PDY örgütünün özelliklerini ve mahkeme bünyesinde oluşturulan örgütün gizli yapısını belirttikten sonra, öncelikle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından toplanan delillerin özetini (1) yapmış ve ardından tutukluluk tedbirinin uygunluğuna ve bunu destekleyen makul nedenlerin bulunmadığı iddiasına ilişkin şikâyetler hakkında karar vermiştir (2).
1. Delil Unsurları
32.Anayasa Mahkemesi kararından, başvuranın kendi arzusuyla FETÖ/PDY örgütünün adli koluna katıldığına dair suçlamada aşağıdaki olaylara ve delillere dayanıldığı anlaşılmaktadır:
a) gizli tanıkların açıklamaları;
b) bir şüphelinin ifadeleri;
c) ByLock üzerinden mesaj alışverişi;
d) diğer olaylar
Bu delil unsurları aşağıdaki şekilde özetlenebilmektedir:
a) Gizli Tanıkların Açıklamaları
33.Gizli tanık olan “Defne”, Kahramanmaraş ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılıklarına birçok açıklamada bulunmuştur.
Bu tanık, 4 Ağustos 2016 tarihli ifadesinde, aşağıdaki hususları belirtmiştir:
“(...) Anayasa Mahkemesine Raportör olarak atandım. Anayasa Mahkemesinde görev yaparken, bu [FETÖ/PDY örgütünün] yapıya katılan arkadaşlarımı görmeye devam ettik (...). Bu örgütte, bazı dosyaların takip edildiğini fark ettim (...). Bazı uygulamalar dikkatimi çekti; örneğin, seçim barajına ve siyasi partilerin finansmanına ilişkin başvurular (...) FETÖ/PDY örgütüne katılan [Anayasa Mahkemesi] raportörleri ve üyeleri tarafından takip edilmekteydi. Başvuruların yapılmasının ardından, [Anayasa Mahkemesi raportörleri ve üyeleri] bu davaların sonuçları konusunda sorular yönelterek takip etmeye başladılar. Bu davaları takip edenler, akıl hocası Alparslan Altan ve bu oluşumun baş raportörleriydi. Alparslan Altan’ın arzu ettiği [yönde] kabul edilmeyen bir karar olduğunda bir ayrık görüş sunduğunu hatırlıyorum. ”
Aynı tanık, 6 Ekim 2016 tarihli ifadesinde, şu şekilde belirtmiştir:
“Anayasa Mahkemesinde raportör olarak görev yaptığım dönemde yaşadığım ilişkiler ve bu oluşuma katılan bildiğim raportörlerin davranışları ve görüşleri hakkında gözlemlerime dayanarak, önceden Anayasa Mahkemesinin üyesi ve raportörü olan Alparslan Altan’ın cemaate üye olduğunu söyleyebilirim[kelimenin tam anlamıyla, ‘“cemaat’” terimi ‘“topluluk’” anlamına gelmektedir; bununla birlikte, olay tarihinde, bu ifade FETÖ/PDY örgütünün lideri olduğu iddia edilen Fetullah Gülen’in üyelerini belirtmek için sürekli olarak kullanılmaktadır, bundan sonra ‘“cemaat’” olarak anılacaktır]. Diğer mahkemeler gibi, Anayasa Mahkemesi bünyesinde de ‘“gizli hücre’” türünde bir yapılanma bulunuyordu (...) ”
34.Gizli tanık “Kitapçı” 27 Aralık 2016 tarihinde alınan ifadesinde şu şekilde belirtmiştir:
“(...) Bir raportör olarak Anayasa Mahkemesinde görev yaparken, Alparslan Altan’ın sosyal ilişkilerini dikkate alarak, cemaat üyesi olduğuna kanaat getirdim. İlgilinin sosyal ilişkileri beni bu sonuca ulaştırmıştır (...) ”
b) Bir Şüphelinin İfadeleri;
35.Öte yandan, FETÖ/PDY örgüt üyesi olmakla suçlanan eski Cumhuriyet savcısı ve Anayasa Mahkemesi raportörü olan R.Ü., Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına birçok defa ifade vermiştir. İlgilinin 9 Eylül 2016 tarihinde kaydedilen ifadelerinin somut olayla ilgili kısımları şu şekildedir:
“(...) Daha önce, Anayasa Mahkemesinin eski üyesi Alparslan Altan’ın cemaat üyesi olduğunu biliyordum (...). Bununla birlikte, bu üyenin, cemaat üyelerinin karıştığı bireysel başvurularda [verilen kararlara ilişkin] halen azınlık olduğunu tespit ettiğimde, ilgilinin cemaat üyesi olabileceği kanısına sahip oldum (...). Daha önce, cemaat üyelerinin konuşmalarından yola çıkarak, Anayasa Mahkemesinin bazı üyelerinin [bu oluşuma] üye olabileceklerini öngördüm. Bununla birlikte, ilgilinin kim olduğunu bilmiyordum. Zamanla, ilgilinin kararlarındaki [tutumları] nedeniyle, [Anayasa Mahkemesi] üyesinin cemaate üyesi olduğundan emin oldum (...) ’’
36.R.Ü., 21 Ekim 2016, 19 Temmuz ve 5 Eylül 2017 tarihlerinde alınan ifadelerinde, daha önce verdiği ifadeleri kabul etmiş ve FETÖ/PDY örgüt üyeleri arasında düzenlenen toplantılar sırasında başvuran ile karşılaşmamasına rağmen, ilgilinin bu yapıya üye olduğundan emin olmuştur. Özellikle, 19 Temmuz ve 5 Eylül 2017 tarihlerinde verdiği ifadelerinde R.Ü., ilgilinin kod adının “Selahattin” olduğunu belirtmiştir.
c) ByLock üzerinden Mesaj Alışverişi;
37.Dosyadaki unsurlara göre, soruşturma sırasında, başvuranın Bylock şifreli haberleşme programının kullanıcısı olduğu tespit edilmemiş veya iddia edilmemiştir.
Bununla birlikte, FETÖ/PDY örgütünün üyesi oldukları iddia edilen kişiler, yani Ö.İ., S.E. ve B.Y. ile üçüncü şahıslar arasında ByLock aracılığıyla yapılan mesaj alışverişinin dökümleri, başvuran hakkında bazı olayların varlığını gözlemlemeye imkân sağlamaktadır. Soruşturma makamlarına göre, bir öğretmen olan Ö.İ., FETÖ/PDY örgütüne “”üye olan hâkimlerin sorumlusu olan “sivil imamdır” (savcılığa göre, idari yapılara ve mahkemeye sızan bu yapının her hücresi “sivil bir imam” tarafından yönetilmekteydi). Anayasa Mahkemesinin eski raportörü olan S.E., bu mahkeme bünyesinde hücre sorumlusudur ve ayrıca Anayasa Mahkemesinin eski raportörü olan B.Y., bu yapının bir üyesidir. Bu üç kişi, darbe girişiminin ertesi günü yürütülen ceza soruşturmaları çerçevesinde farklı tedbirlere tabi tutulmuşlardır: ülkeden ayrılan Ö.İ. ile ilgili olarak, hakkında yakalama emri verilmiştir; görevinden alınan ve kaçan S.E. için de durum benzerdir; B.Y., Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından hâkim görevinden alınmış ve FETÖ/PDY örgütünün üyesi olma suçundan tutuklanmıştır.
Soruşturma makamlarına göre, mesaj alışverişinde, FETÖ/PDY örgütünün her üyesi kod adıyla belirtilmiştir. Böylelikle, şüpheli R.Ü.’ye göre, başvuranın kod adı “Selahattin” dir (yukarıdaki 36. paragraf).
Nitekim, ByLock aracılığıyla Ö.İ., S.E. ve B.Y. arasında yapılan mesaj alışverişi dökümlerinden “Selahattin” adının, Anayasa Mahkemesi önünde halen derdest iken davalarda birçok defa belirtildiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, konuşma dökümleri, Anayasa Mahkemesi önündeki yerel davaların - başkan yardımcısı seçimi hakkındaki dava ve bu mahkeme önünde derdest olan birçok dava gibi - Ö.İ. ve Anayasa Mahkemesi eski raportörleri arasında tartışma konusu olduğunun tespit edilmesine imkân sağlamıştır. Özellikle, bu dökümler, karar reddiyle sonuçlanan FETÖ/PDY örgütünün üyesi oldukları iddia edilen kişiler tarafından açılan bazı davalar ile ilgili olarak, “Selahattin” tarafından kaleme alınan ayrık görüşün beğenilmesinin tespit edilmesine imkân sağlamaktadır. Öte yandan, bu dökümlerden FETÖ/PDY örgütü tarafından “Selahttin’e” bir telefon hattı verildiği anlaşılmaktadır.
38.Hükümet, farklı delil unsurlarının dosyaya ekleniş tarihiyle ilgili olarak, bilgi vermemiştir. Başvuran ile ilgili olarak, Hükümet Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının Aralık 2016 yılında ByLock aracılığıyla yapılan mesaj alışverişine ilişkin dijital maddi delilleri aldığını, Ankara 4. ve 5. Sulh Ceza Hâkimlerinin 9 Aralık 2016 ve 24 Mart 2017 tarihlerinde bu unsurların bir örneğinin sunulmasını talep ettiklerini ve söz konusu tarihten dört ay sonra bilirkişi raporu düzenlendiğini belirtmiştir.
d) Diğer Olaylar
3929.FETÖ/PDY örgütü tarafından bir telefon hattının “Selahattin” adlı kişiye verilmesine dair bilgi edinilmesinin ardından (yukarıdaki 36. paragraf), başvuran adına verilen telefon hattının (“1 no.lu telefon hattı”), FETÖ/PDY örgütü tarafından “”sağlanan telefon hattı (“2 no.lu telefon hattı”) tarafından kullanılan baz istasyonundan gelen sinyallerin aynı olup olmadığının tespit edilmesi amacıyla araştırmalar yapılmıştır. 22 Kasım 2015 ve 16 Temmuz 2016 tarihleri arasında, iki telefon hattının aynı baz istasyonundan gelen sinyaller verdiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, 2 no.lu telefon hattının yalnızca internet erişimi için kullanıldığı ve iki telefon hattından yirmi dokuz gün boyunca farklı aralıklarla aynı bölgeden gelen sinyaller geldiği tespit edilmiştir.
40.Ayrıca, diğer iki telefon hattının FETÖ/PDY örgütüne üye olma suçundan daha sonra yakalanan kişileri aramak için kullanıldığı tespit edilmiştir.
2. Başvuranın tutuklanmasının yasallığına ilişkin şikâyetler ve bu tedbiri destekleyen makul nedenlerin bulunmadığı iddiasının AYM tarafından değerlendirilmesi
41.Anayasa Mahkemesi, başvuranın tutuklanmasının yasallığına ilişkin şikâyet ile ilgili olarak, öncelikle bu konunun, olağanüstü hâl durumunda, temel hak ve özgürlüklerinin kullanılmasının kısmen veya tamamen askıya alınabileceği ya da Anayasanın bu hak ve özgürlüklere verdiği güvencelere aykırı tedbirlerin durdurabileceği konusunda Anayasa’nın 15. maddesi bakımından incelenmesi gerektiğini değerlendirmiştir.
42.Öncelikle, şikâyetin esasıyla ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi atılı suçun yani silahlı terör örgütü üyesi olma suçunun, ağır bir cezaya tabi olan genel hukuka ait bir suç olduğu ve dolayısıyla ağır ceza mahkemelerinin yetkisine bağlı olduğu konusunda itiraz edilmediğini değerlendirmiştir. İkinci olarak, Anayasa Mahkemesi şu hususları gözlemlemiştir:
“123. Şüphesiz, [Alparslan Altan]’a atfedilen ve Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinde öngörülen suç - yani silahlı terör örgütüne üye olma suçu- ağır ceza mahkemesinin yetkisine bağlı olan bir suçtur ve [ilgili] buna itiraz etmemektedir. Diğer yandan, [Alparslan Altan’ın] Anayasa Mahkemesinin bazı kararlarında belirtilen ayrık görüşleri nedeniyle, ceza yargılamasına konu olduğunu ileri sürmesine rağmen, atfedilen suçun genel hukuka ait olan bir suç olmadığını yani görevinden doğan veya görevi sırasında [işlenmeyen] bir suç olduğu yönünde iddiada bulunmamıştır. Bir suçun niteliği (genel hukuka ait bir suç veya görev icrasına bağlı olan bir suç) adli makamların yetkisine bağlı olmaktadır. Ayrıca, hukukta bu tür bir niteliğin uygunluğu, itiraz veya temyiz çerçevesinde incelenebilmektedir. Anayasa’ya açıkça aykırı olan keyfi bir yorumun saklı tutulması ve ayrıca hak ve özgürlüklerin [ihlal] edilmesi nedeniyle, bir suçun niteliği [ile ilgili olarak] dâhil olmak üzere, kanunu yorumlamak ve uygulamak için dava hakkında karar vermeye davet edilen derece mahkemelerin görevidir. Genel hukuka ait olan [Alparslan Altan]’ a atfedilen suçun niteliğinin, [soruşturma makamları ve adli makamlar tarafından] yapılan tespitler ve değerlendirmeler ve özellikle [ilgilinin] tutukluluğuna ilişkin belgeler dikkate alınarak, dayanaksız ve keyfi olduğu sonucuna varılamaz.
124. Somut olayda soruşturma mercilerince başvurucu yönünden suçüstü halinin bulunduğu yönünde değerlendirme yapılırken 15/7/2016 tarihinde yaşanan darbe teşebbüsüne dikkat çekilmekte, ayrıca isnat edilen silahlı terör örgütü üyesi olma suçunun temadi eden suçlardan olduğu hususuna dayanılmaktadır.
125. Yargıtayın yerleşik uygulamasına göre silahlı terör örgütü üyesi olma suçu temadi eden suçlardandır.
(...)
127. (...) Ayrıca Yargıtay Ceza Genel Kurulu, iki hakim (...) hakkında (...) iddiaları incelerken “Yargıtayın istikrar bulan ve süregelen kararlarında açıklandığı üzere; mütemadi suçlardan olan silahlı terör örgütüne üye olma suçunda, daha önce örgütün kendisini feshetmesi, kişinin örgütten ayrılması gibi bazı özel durumlar hariç olmak üzere kural olarak temadinin yakalanmayla kesileceği, dolayısıyla suçun işlendiği yer ve zaman diliminin buna göre belirlenmesi gerektiği, bu nedenle silahlı terör örgütüne üye olma suçundan şüpheli konumunda bulunan hakim ve Cumhuriyet savcıları yakalandıkları anda ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü halinin mevcut olduğu’’ değerlendirmesinde bulunmuş ve bu husustaki temyiz itirazlarını kabul etmemiştir.
128. Yukarıda yer verilen veya atıf yapılan Yargıtay kararları ile başvurucunun 15/7/2016 tarihinde başlayan ve ertesi gün de devam eden darbe teşebbüsünün savuşturulması sırasında (16/7/2016 tarihinde) gözaltına alınıp darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğu belirtilen ve yargı makamlarınca silahlı bir terör örgütü olduğuna karar verilen FETÖ/PDY üyesi olma suçundan tutuklanması birlikte dikkate alındığında başvurucuya isnat edilen silahlı terör örgütü üyesi olma suçu yönünden suçüstü halinin bulunduğu yönünde soruşturma mercilerince yapılan değerlendirmelerin olgusal ve hukuki temelden yoksun ve keyfi olduğunun kabulü mümkün görülmemiştir.
129. Dolayısıyla somut olayın koşullarında başvurucunun Anayasa Mahkemesi üyesi olması nedeniyle Anayasa veya 6216 sayılı Kanun’dan kaynaklanan güvenceler uygulanmaksızın kanuna aykırı olarak tutuklandığı iddiası yerinde değildir. Bu itibarla başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin kanuni dayanağı bulunmaktadır.
130. Kanuni dayanağı bulunduğu anlaşılan tutuklama tedbirinin meşru bir amacının olup olmadığı ve ölçülülüğü incelenmeden önce tutuklamanın ön koşulu olan “suçun işlendiğine dair kuvvetli belirti” bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekir.
131. Başvurucu hakkında verilen tutuklama kararında “dosyada mevcut tutanaklar, arama ve el koyma tutanakları ve tüm dosya kapsamına” atıf yapılarak başvurucunun da aralarında olduğu şüpheliler yönünden isnat edilen suçun işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunduğu belirtilmiştir.
132. Başvurucu hakkında düzenlenen fezlekede ise başvurucunun isnat edilen suçu (silahlı terör örgütü üyesi olma) işlediğine dair delil olarak gizli tanık ve şüpheli beyanlarına, diğer kişiler arasında “ByLock” üzerinden yapılan haberleşmenin içeriğine ve cep telefonlarına ilişkin sinyal bilgilerine dayanıldığı görülmektedir.
133. Başvurucunun dışındaki bazı kişiler (Ö.İ. ile S.E. ve B.Y.) arasında “ByLock” programı üzerinden yapılan haberleşmenin içeriğinde başvurucuyla ilgili bazı olguların bulunduğu belirtilmiştir. Soruşturma mercileri, şüpheli tanık beyanları ve “ByLock” yazışmaları gibi delillere dayanarak -asıl mesleği öğretmenlik olan- Ö.İ.nin FETÖ/PDY’nin yargı mensuplarından sorumlu sivil imamı, S.E.nin bu yapılanmanın Anayasa Mahkemesi sorumlusu (raportör) ve B.Y.nin yapılanmaya mensup bir raportör olduğunu değerlendirmektedir. Bu kişilerden yurt dışında olduğu tespit edilen Ö.İ. hakkında yakalama kararı bulunmaktadır. Asıl mesleği Sayıştay denetçiliği olan S.E. kamu görevinden çıkarılmış ve hakkında yürütülen ceza soruşturmasında kaçak olması nedeniyle yakalama emri düzenlenmiştir. Hakim olan B.Y. hakkında ise HSYK tarafından meslekten çıkarılma kararı verilmiş ve bu kişi darbe teşebbüsünün hemen sonrasında silahlı terör örgütü (FETÖ/PDY) üyesi olma suçundan tutuklanmıştır.
(...)
[Anayasa Mahkemesi kararının 134 ila 137. paragrafları arasında delil unsurlarının değerlendirmesini yapmıştır. Daha sonra, Anayasa Mahkemesi şu sonuca varmıştır:]
138. Bu itibarla başvurucu yönünden suç şüphesinin varlığını doğrulayan belirtilerin dosya kapsamında bulunduğu görülmektedir. ”
Anayasa Mahkemesi ayrıca, darbe teşebbüsünü çevreleyen çok özel koşullar, FETÖ/PDY örgütünün idare ve yargıya sızma seviyesi ve atılı suçun “katalog” suçlar arasında olduğu hususu dikkate alındığında, başvuranın tutuklanmasının haklı ve orantılı gerekçelere dayanan bir tedbir olduğu kanaatine varılabileceğini gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesine göre, darbe teşebbüsüne katılan kişiler ve - darbe teşebbüsüne talimat veren kişiler olarak belirlenmiş - doğrudan katılmayan ancak FETÖ/PDY örgütüne bağlı olan kişilerin kaçabilecekleri, delilleri değiştirebilecekleri ya da darbe teşebbüsü sırasında veya daha sonrasında ortaya çıkan karışıklıktan yararlanabileceklerdir. Anayasa Mahkemesi nazarında, söz konusu konjonktürün “olağan” olarak adlandırıldığı koşullarda meydana gelmesi, muhtemel riskten daha yüksek bir riske yol açmaktadır. Ayrıca, Anayasa Mahkemesine göre, başvuranın, bu yüksek mahkemenin bir üyesi olarak, delil unsurlarını diğer insanlardan daha kolay bir şekilde değiştirebileceği açıktır.
F. İddianame
43.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Ocak 2018 tarihinde, TCK’nın 314. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak, başvuranı öncelikli olarak silahlı terör örgütüne, yani FETÖ/PDY örgütüne üye olmakla suçlayarak, ilgili hakkında bir iddianame yazmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, söz konusu örgütün özelliklerini ve yargıdaki gizli yapılanmasını açıkladıktan sonra, başvuran hakkında delil unsuru sunmaktadır. Söz konusu delil unsurları şunlardır: iki gizli tanık ifadesi (yukarıdaki 33 ve 34. paragraflar); FETÖ/PDY örgütüne üye olmakla suçlanan bir Anayasa Mahkemesi eski raportörünün ifadesi (yukarıdaki 35 ve 36. paragraflar); ByLock üzerinden yapılan yazışmalar ve diğer olaylar (telefon hatlarına bağlı bilgiler ve yurt dışına seyahat kayıtları ile ilgili olaylar).
4430.Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 6 Mart 2016 tarihinde verdiği bir kısa karar ile, TCK’nın 314. maddesinin 2. fıkrası ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5. maddesi uyarınca, başvuranı silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan on bir yıl üç ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Söz konusu karar, başvuranın Yargıtay Ceza Daireleri Kurulu önünde temyiz başvurusunda bulunmak için, on beş günlük bir temyiz süresine sahip olduğunu belirtmektedir.
G. Diğer Bireysel Başvurular
45.Başvuran ayrıca, Anayasa Mahkemesi önünde iki diğer bireysel başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, 3 Temmuz 2017 tarihinde yaptığı başvuruda, Sözleşme’nin 6, 8 ve 14. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Başvuran, 26 Temmuz 2018 tarihinde yaptığı başvuruda ise, özellikle tutuklamanın aşırı uzun sürmesinden şikâyet etmektedir. Söz konusu iki başvurunun Yüksek Mahkeme önünde halen derdest olduğu dava dosyasından anlaşılmaktadır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
A. Anayasa’nın somut olayla ilgili hükümleri
46.Anayasa’nın 11. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“ Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz. ”
4731.Anayasa’nın 15. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“ Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.
Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler ile, kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz. ”
4832.Anayasa’nın 19. maddesinin somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“ Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.
(...)
Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir. Hâkim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir.
(...)
Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırk sekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hâkim kararı olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hâl, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilir. (...) ”
B. 6216 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun (“6216 Sayılı Kanun”)
4933.3 Nisan 2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 6216 Sayılı Kanun’un somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
Başkan ve üyeler hakkında inceleme ve soruşturma
Madde 16
“ - (1) Başkan ve üyelerin görevlerinden doğan veya görevleri sırasında işledikleri iddia edilen suçları, kişisel suçları ve disiplin eylemleri için soruşturma açılması Genel Kurulun kararına bağlıdır. Ancak, ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâllerinde, soruşturma genel hükümlere göre yürütülür.
(...)
(3) Başkan gereken hâllerde, işi Genel Kurula götürmeden önce üyelerden birine ön inceleme yaptırabilir. (...) gerekli incelemeyi yapmak üzere görevlendirilen üye, incelemesini tamamladıktan sonra, durumu bir raporla Başkana bildirir.
(4) Konu, Başkan tarafından gündeme alınarak Genel Kurulda görüşülür. Hakkında işlem yapılan üye görüşmeye katılamaz. Genel Kurulca, soruşturma açılmasına yer olmadığına karar verildiği takdirde, karar ilgili üye ile ihbar ve şikâyette bulunanlara tebliğ edilir.
(5) Soruşturma açılmasına karar verildiği takdirde, Genel Kurul, üyeler arasından üç kişiyi Soruşturma Kurulunu oluşturmak üzere seçer. Kıdemli üye Soruşturma Kuruluna başkanlık eder. Soruşturma Kurulu, 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Cumhuriyet savcısına tanıdığı bütün yetkilere sahiptir. Kurulun soruşturma ile ilgili yapılmasını istediği işlemler, mahallinde yetkili adli makamlar tarafından derhâl yerine getirilir. (...) ”
Adli soruşturma ve kovuşturma
Madde 17
“ - (1) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suçüstü
hâli istisna olmak üzere, görevlerinden doğan veya görevleri sırasında işledikleri iddia edilen suçları ve kişisel suçları nedeniyle Başkan ve üyeler hakkında koruma tedbirlerine ancak bu madde hükümlerine göre karar verilebilir.
(2) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suçüstü hâllerinde soruşturma genel hükümlere göre yürütülür. İddianame hazırlanması hâlinde kovuşturma Yargıtay Ceza Daireleri Kurulu tarafından yapılır [2 Ocak 2017 tarihinden itibaren : Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılır].
(3) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suçüstü hâli dışındaki görevden doğan veya görev sırasında işlendiği iddia edilen suçlar ile kişisel suçlarda Soruşturma Kurulu, soruşturma sırasında 5271 sayılı Kanunda ve diğer kanunlarda yer alan koruma tedbirlerinin alınması talebinde bulunursa, Genel Kurulca bu konuda karar verilir.
(4) Soruşturma Kurulu soruşturmayı tamamladıktan sonra kamu davasının açılmasına gerek görmezse kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verir. Kurul, kamu davası açılmasını gerekli görürse düzenleyeceği iddianameyi ve dosyayı görevleriyle ilgili suçlarda Yüce Divan sıfatıyla yargılama yapmak üzere Anayasa Mahkemesine, kişisel suçlarda ise Yargıtay Ceza Daireleri Kuruluna [2 Ocak 2017 tarihinden itibaren : Yargıtay ilgili ceza dairesine] tevdi olunmak üzere Başkanlığa gönderir. Soruşturma Kurulunun vereceği kararlar şüpheliye ve varsa şikâyetçiye tebliğ olunur. ”
C. 26 Eylül 2004 Tarihli ve 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK)
5034.TCK’nın 309. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“ Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar. ”
5135.TCK’nın, yasadışı bir örgüte üye olma suçunu öngören 314. maddesinin 1 ve 2. fıkraları aşağıdaki şekildedir:
“ 1. Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
2. Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir. ”
D. 4 Aralık 2004 Tarihli 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK)
52.Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 2. maddesinin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
“ (...) j) Suçüstü:
1. İşlenmekte olan suçu;
2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu,
3. Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu (...)”
53.CMK’nın 91. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Gözaltına alma, bu tedbirin soruşturma yönünden zorunlu olmasına ve kişinin bir suçu işlediği şüphesini gösteren somut delillerin varlığına bağlıdır.”
54.CMK’nın 91. maddesinin 5. fıkrasında, yakalama işlemine, gözaltına alma veya gözaltı süresinin uzatılmasına karşı, yakalanan kişi, temsilcisi, eşi ya da yakınlarının, serbest bırakılmayı sağlamak için başvuruda bulunabilmeleri öngörülmektedir. Bu başvuru, en geç yirmi dört saat içinde incelenmelidir.
55.CMK’nın 100. maddesinin 1. ve 2. fıkralarının somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“1. Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde, şüpheli veya sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. İşin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde, tutuklama kararı verilemez.
2. Aşağıdaki hallerde bir tutuklama nedeni var sayılabilir:
a) Şüpheli veya sanığın (...) kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa;
b) Şüpheli veya sanığın davranışları;
1. Delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme,
2. Tanık veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma (...)”
CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrasında sıralanan bazı suçlar için (“katalog” suçlar), tutuklama nedenlerinin bulunmasıyla ilgili yasal bir karine mevcuttur. CMK’nın 100. maddesinin 3. fıkrasının somut olayla ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir:
“(3) Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir:
a) 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan;
(...)
11. Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 310, 311, 313, 314, 315),
(...)”
CMK’nın 101. maddesine göre, tutukluluk halinin devamı ve alternatif tedbirlerin yetersizliğine ilişkin tespit gerekçelendirilmelidir.
Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle, CMK’nın 109. maddesi uyarınca, tutukluluk gerekçeleri bir araya gelse bile, hâkim, azami üç yıl hapis cezası ile karşı kaşıya kalan bir şüphelinin tutuklanmasına karar vermek yerine ilgiliyi adli kontrol altında tutma imkânına sahiptir.
56. CMK’nın 141. maddesinin 1. fıkrasının a) bendi aşağıdaki şekildedir:
“a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen; (...)
“Kişiler, (...) zararlarını, Devletten isteyebilirler.”
57. Aynı Kanun’un 142. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir.”
58.Yargıtayın uygulamasına göre, tutukluluğun aşırı uzun sürmesi sebebiyle CMK’nın 141. maddesi uyarınca sunulan tazminat talepleri hakkında karar vermek için, davanın esası hakkında nihai bir kararın beklenmesi gerekli değildir (E. 2014/21585 - K. 2015/10868 sayılı ve E. 2014/6167 - K. 2015/10867 sayılı kararlar).
E. Ağır Ceza Mahkemelerinin Yetkisi
59. 7 Ekim 2004 tarihli 5235 sayılı Kanun’un 12. maddesi uyarınca, silahlı bir örgüte üye olma suçu, ağır ceza mahkemelerinin yetkisi kapsamına girmektedir.
F. İlgili İçtihat
60.Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 20 Nisan 2015 tarihli kararında (E. 2015/1069, K. 2015/840) şu hususlara karar vermiştir:
“(...) Silahlı bir örgüte üye olma suçu, bu silahlı örgütün oluşturulma amacını ve faaliyetlerini kabul ederek, örgütün hiyerarşisine gönüllü olarak boyun eğmekle işlenmektedir (...). Bu suçun gerçekleşmesi üyelikle tamamlansa bile, suç bu üyelik sırasında işlenmeye devam etmektedir (...)”
61.Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 6 Nisan 2016 tarihli kararında (E. 2015/7367, K. 2015/2130) şu hususlara karar vermiştir:
“Bir suçun devamlılığı yakalama anında sona ermektedir. Örgütün amacına [ulaşılmasına imkân verecek] nitelikte ve belirli bir ciddiyeti bulunan fiillerin örgüt üyeliği ile yakalama tarihi arasında gerçekleşmesi halinde, bütün suçların hukuki rejimini ve suçların bir araya gelmesini düzenleyen hükümleri dikkate almak gerekmektedir (...)”
62.Söz konusu Daire, 18 Temmuz 2017 tarihli kararında (E.2016/7162, K.2017/4786) şu şekilde karar vermiştir:
“(...) Bir örgüte üyelik, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 2. fıkrasıyla cezalandırılmaktadır.
(...)
Bir örgütün üyesi, [bu yapının] hiyerarşisine katılan ve bu nedenle, kendisine verilen görevleri yerine getirmeye hazır olarak bu örgütün isteklerine boyun eğen kişidir. Bir örgüte [üyelik], bu örgüte katılma, bir bağlantının varlığı, örgütün hiyerarşik gücüne boyun eğme anlamına gelmektedir. Bir örgüt üyesinin örgütle organik bir bağının bulunması ve örgütün faaliyetlerine katılması gerekmektedir (...).
Bir örgüt üyesinin cezalandırılması için, bu üyenin söz konusu örgütün faaliyetleri çerçevesinde ve bu örgütün amacını gerçekleştirmek amacıyla bir suç işlemesi mutlaka gerekli olmasa bile, bu kişinin örgütün varlığına ve manevi yönden güçlendirilmesine somut bir şekilde maddi veya manevi olarak katkıda bulunmuş olması gerekmektedir. Üyeliğin devam eden bir suç olması nedeniyle, fiiller belirli bir yoğunluğa sahip olmalıdır (...).
Devam eden bir suç teşkil eden, bir örgüte üye olmak, hukuki ve olgusal bir kopma gerçekleşinceye kadar tek bir suç olarak değerlendirilmektedir. Bir örgüte üye olmak, kişinin yakalanmasıyla, bu örgütün dağılmasıyla, bu kişinin söz konusu örgütten çıkarılmasıyla veya [bu kişinin örgütten] ayrılmasıyla sona ermektedir.
(...)
Bir terör örgütü kurma ve bu örgüte üye olma suçu:
Bir yapının Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesi bakımından terör örgütü olarak nitelendirilmesi için TCK’nın 220. maddesi anlamında bir örgütün varlığı için gereken koşulların yerine getirilmesinin yanı sıra, bu örgütün [Türk Ceza Kanunu’nun bazı kısımlarında listelenen] suçların işlenmesi amacıyla kurulması (...) ve aynı zamanda yeterli silahlara veya bu amacı gerçekleştirmek amacıyla bu silahları kullanma imkânına sahip olması gerekmektedir (...)”
63.Ceza Daireleri Genel Kurulu olarak toplanan Yargıtay, 10 Ekim 2017 tarihli kararında (E.2017/YYB-997, K.2017/404), hâkimler tarafından işlendiği iddia edilen suçlara ilişkin olarak ağır ceza mahkemelerinin yetkisine ilişkin bir ilke kararı vermiştir. Yargıtay, kararında aşağıdaki hususlara yer vermiştir:
“(...) Devamlılığı, bu örgütün dağılmasıyla veya [bu türden bir yapıya] üyeliğin sona ermesiyle [son bulan] durumlar haricinde, devam eden bir suç teşkil eden silahlı bir terör örgütüne üye olma suçuna ilişkin olarak, Yargıtayın yerleşik ve mevcut içtihadında açıklandığı gibi, söz konusu devamlılık failin yakalanmasıyla durdurulabilmektedir. Dolayısıyla, suçun tarihi ve yeri sonuç olarak belirlenmelidir. Bu nedenle, silahlı bir örgüte üye olma suçuyla ilgili şüphelenilen hâkimlerin yakalanması sırasında bir suçüstü durumu söz konusudur ve [dolayısıyla], soruşturma genel hükümlere uygun olarak yürütülmelidir (...)”
64.Bir gazeteci olan Mehmet Hasan Altan’ın tutuklanmasına ilişkin 11 Ocak 2018 tarihli kararla (No. 2016/23672), Anayasa Mahkemesi, bu tedbirin yasallığı ve hukuka uygunluğu bağlamındaki bir şikâyeti incelemiştir (Mehmet Hasan Altan/Türkiye, No. 13237/17, §§ 35-44, 20 Mart 2018). Anayasa Mahkemesi, ilgilinin tutuklanmasının dayandırıldığı delil unsurlarını inceledikten sonra, “ bir suçun işlendiğine dair güçlü belirtinin ” somut olayda yeterince kanıtlanmadığı sonucuna varmıştır. Ardından Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 15. maddesi bakımından özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edilip edilmediğini incelemiştir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi öncelikle, Anayasa’nın olağanüstü hâl durumunda, durumun gerektirdiği ölçüde, 19. maddesinden doğan güvencelere aykırı tedbirlerin alınmasına imkân verdiğini tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi bununla birlikte, kişilerin suç işlediklerine dair güçlü bir belirti bulunmaksızın tutuklanabileceklerinin kabul edilmesi halinde, özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin güvencelerin bütün anlamını kaybedebileceği kanısına varmıştır. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi, başvuranın maruz kaldığı tutukluluğun söz konusu durumun katı gereklilikleriyle orantısız olduğuna ve Anayasa’nın 19. maddesinin 3. fıkrasıyla korunduğu şekliyle, ilgilinin özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.
III. AVRUPA KONSEYİ’NİN BELGELERİ
65.Hükümet, 17 Kasım 2010 tarihinde kabul edilen, Bakanlar Komitesinin üye devletlere yönelik “Hâkimler: Bağımsızlık, Etkinlik ve Sorumluluklar” başlıklı CM/Rec(2010)12 sayılı Tavsiye Kararı’na atıfta bulunmuştur. Bu Tavsiye Kararı’nın somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“Sorumluluk ve Disiplin İşlemleri
66. Davalara ilişkin yargılama için hâkimler tarafından hukukun yorumlanması, olayların değerlendirilmesi veya delillerin değerlendirilmesi, kötü niyetli olma ve ağır ihmal durumları haricinde, kendilerine hukuki ya da disiplin sorumluluğunun yüklenmesine yol açmamalıdır.
(...)
68. Davalara ilişkin yargılama için hâkimler tarafından hukukun yorumlanması, olayların değerlendirilmesi veya delillerin değerlendirilmesi, kötü niyetli olma ve ağır ihmal durumları haricinde, kendilerine hukuki ya da disiplin sorumluluğunun yüklenmesine yol açmamalıdır.
(...)
71. Hâkimlerin adli görevlerini yerine getirmemeleri halinde, diğer her vatandaş gibi kendilerine cezai, hukuki ve idari sorumluluk yüklenmektedir.”
IV. TÜRKİYE’NİN SÖZLEŞME’Yİ ASKIYA ALMA BİLDİRİMİ
66.Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi, 21 Temmuz 2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine, Sözleşme’nin askıya alınmasına ilişkin olarak şu bildirimi göndermiştir:
“[Çeviri]
Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin aşağıda yer alan bildirimini iletiyorum.
Türkiye Cumhuriyetinde, 15 Temmuz 2016 tarihinde, demokratik yolla seçilmiş Hükümeti ve anayasal düzeni ortadan kaldırmak için geniş çaplı bir darbe girişimi düzenlenmiştir. Bu alçak girişim, Türk Devleti ve birlik ve dayanışma içinde hareket eden kişiler tarafından başarısızlığa uğratılmıştır. Darbe girişimi ve sonuçları ile diğer terör eylemleri, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’nin 15. maddesi anlamında ulusun hayatı için tehdit teşkil ederek, güvenlik ve kamu düzeni açısından ciddi tehlikeler oluşturmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti, ulusal mevzuata ve uluslararası yükümlülüklerine uygun olarak, kanunla öngörülen gerekli tedbirleri almaktadır. Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, 20 Temmuz 2016 tarihinde, Anayasa (120. madde) ve 2935 sayılı Olağanüstü Hâl Kanunu (3. maddenin 1. fıkrasının b) bendi) uyarınca, üç aylık bir süreyle olağanüstü hâl ilan etmiştir. (...)
Karar, 21 Temmuz 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmış ve Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmıştır. Böylelikle, olağanüstü hâl bu tarihten itibaren yürürlüğe girmiştir. Bu süreç boyunca, alınan tedbirler Sözleşme’nin 15. maddesinde kabul edilebilir olan, İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunması’na İlişkin Sözleşme’den doğan yükümlülüklerin askıya alınmasını içerebilmektedir.
Dolayısıyla, bu yazının Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca bir bilgi teşkil ettiğini vurgulamak isterim. Sayın Genel Sekreter, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, sizi, bu amaçla alınan tedbirlerle ilgili olarak tamamen bilgilendirecektir. Hükümet, tedbirlerin uygulanmasına son verilmesi halinde sizi haberdar edecektir.
(...)”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. TÜRKİYE’NİN YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ ASKIYA ALMASINA İLİŞKİN ÖNCELİKLİ MESELE HAKKINDA
67.Hükümet, öncelikli olarak, başvuranın şikâyetlerinin tamamının, Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine 21 Temmuz 2016 tarihinde yapılan askıya alma bildirimi dikkate alınarak incelenmesi gerektiğini belirtmiştir. Sözleşme’nin 15. maddesi şu şekildedir:
“1. Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde her Yüksek Sözleşmeci Taraf, durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde ve uluslararası hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşme’de öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.
2. Yukarıdaki hüküm, meşru savaş fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında, 2. maddeye, 3. ve 4. maddeler (fıkra 1) ile 7. maddeye aykırı tedbirlere cevaz vermez.
3. Aykırı tedbirler alma hakkını kullanan her Yüksek Sözleşmeci Taraf, alınan tedbirler ve bunları gerektiren nedenler hakkında Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tam bilgi verir. Bu Yüksek Sözleşmeci Taraf, sözü geçen tedbirlerin yürürlükten kalktığı ve Sözleşme hükümlerinin tekrar tamamen geçerli olduğu tarihi de Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirir.”
A. Tarafların Beyanları
68.Hükümet, Sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerini askıya alma hakkından yararlanırken Türkiye’nin Sözleşme hükümlerine aykırı davranmadığını belirtmiştir. Bu bağlamda, darbe girişimi nedeniyle ortaya çıkan riskler nedeniyle ulusun yaşamını tehdit eden olağanüstü hâlin söz konusu olduğunu ve bu kapsamda ulusal makamlarca alınan tedbirlerin ortaya çıkan zaruret nedeniyle kesinlikle gerekli olduğunu ifade etmiştir.
69.Hükümet özellikle de tutukluluğa alternatif tedbirlerin açıkça yetersiz olması nedeniyle söz konusu dava koşullarında başvuranın tutuklanmasının kaçınılmaz olduğunu ileri sürmüştür. Haklarında yurt dışına çıkış yasağı bulunmasına rağmen, FETÖ/PDY örgütüne mensup olduğu veya yardım ve yataklık ettiğinden şüphelenilen çoğu kişinin firar ettiğini belirtmiştir. Hükümet, bu nedenle, darbe girişimi sonrasında bu kişilerin tutuklanmasının uygun ve orantılı tek seçenek olduğunu dile getirmiştir.
70.Başvuran, bu hususlara cevaben, Sözleşme’nin 15. maddesinin “durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde” Sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerin askıya alınmasına olanak tanıdığını ve bu nedenle Mahkemenin Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında ihlal tespit etmesi gerektiğini beyan etmiştir.
B. Mahkemenin Değerlendirmesi
71.Mahkeme, bu kapsamda ele alınması gereken meselenin, Sözleşme’nin 15. maddesi kapsamında belirtilen, istisnai olarak Sözleşme’yi askıya alma hakkının kullanılabileceği koşulların mevcut davada sağlanıp sağlanmadığı olduğu kanaatindedir.
72.Bu bağlamda, Mahkeme ilk olarak, Türkiye’nin yaptığı ve darbe girişimi ile diğer terör eylemleri sonucunda ortaya çıkan ciddi tehlikeler nedeniyle ulusun yaşamına yönelik tehditle mücadele etmek için olağanüstü hâl ilan edildiğinin belirtildiği askıya alma bildiriminde, Sözleşme’nin hangi maddelerinin askıya alma konusu olduğunun açıkça bildirilmediğini belirtir. Bunun yerine, bildirimde sadece “alınan tedbirler Sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerin askıya alınmasına neden olabilir” ifadesine yer verilmiştir.
73.Ancak Mahkeme, başvuranın, Türkiye’nin askıya alma bildiriminin Sözleşme’nin 15 § 3. maddesinde belirtilen koşulu yerine getirmediği konusunda bir itirazda bulunmadığını gözlemler. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin tespitleri ve elindeki tüm diğer bilgi ve belgeler doğrultusunda verdiği Mehmet Hasan Altan Türkiye (no. 13237/17, § 93, 20 Mart 2018) kararında, darbe teşebbüsünün Sözleşme’nin anlamı dâhilinde “ulusun yaşamını tehdit eden bir olağanüstü hâl” teşkil ettiğini kabul ettiğini belirtir. Mahkeme, bu hususa ilaveten, 11 Ocak 2018 tarihli kararında başvuranın açtığı davanın Anayasa’nın olağanüstü hâllerde temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının kısmen veya tamamen durdurulabileceğini veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabileceğini öngören 15. Maddesi uyarınca incelenmesi gerektiğini belirten Türk Anayasa Mahkemesinin görüşünü de dikkate alır (bk. yukarıdaki 41. paragraf).
74.Yukarıdaki hususlar ışığında Mahkeme, Sözleşme’nin askıya alınmasına ilişkin resmi koşulun sağlandığını ve ulusun yaşamını tehdit eden bir olağanüstü hâl durumunun mevcut olduğunu kabul eder (bk. yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan kararı, § 89 ).Askıya alma bildiriminin zaman ve konu bakımından kapsamına ilişkin olarak -başvuranın ilgili mevzuat kapsamındaki ilk tutukluluk tarihi, olağanüstü hâl ilanından bir önceki gün 20 Temmuz 2016 olduğu için Mahkemenin re’sen gündeme getireceği bir husustur- Mahkeme, aşağıdaki değerlendirmeleri ışığında (bk. aşağıda yer alan 119 ile 148-49. paragraflar) bu meseleyi burada karar bağlaması gerekmediği kanaatindedir.
75.Mahkeme, her halükârda, başvuranın 16 Temmuz 2016 tarihinde yakalandıktan sonra 20 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanmasının, olağanüstü hâl ilanına neden olan darbe girişiminden çok kısa bir süre sonra gerçekleştiğini gözlemler. Bu hususun, şüphesiz, mevcut davada Sözleşme’nin 5. maddesi yorumlanırken ve uygulanırken bütünüyle dikkate alınması gereken bağlamsal bir faktör olduğu kanaatindedir (bk. mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, Hassan/Birleşik Krallık [BD], no. 29750/09, § 103, AİHM 2014).
II. KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA
A. Başvuranın Yakalanması ve Polis Tarafından Gözaltında Tutulmasına ilişkin Şikâyetler
76.Hükümet, başvuranın yakalanması ve polis tarafından gözaltında tutulması sürecine ilişkin şikâyetleri bağlamında iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle iki itirazda bulunmuştur. İlk olarak, başvuranın, özgürlüğünden mahrum bırakılma durumuna son verebilecek yasal bir düzenleme olan Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 91 § 5. maddesi uyarınca yakalama işlemine karşı itirazda bulunabileceğini ileri sürmüştür. İkinci olarak ise başvuranın yine CMK’nın 141 § 1(a) maddesi uyarınca tazminat talebinde bulunabileceğini ifade etmiştir. Bu itirazlarını desteklemek için Hükümet, Yargıtay 12. Ceza Dairesi tarafından verilen ve yasaya aykırı şekilde özgürlüğünden mahrum bırakılan müştekiler lehine tazminata hükmedilen iki karara atıfta bulunmuştur.
77.Başvuran, Hükümetin savlarına itiraz etmiştir. Tazminat davasının, salıverilmesinin sağlanması bakımından makul bir başarı şansı sunmadığını iddia etmiştir.
78.Mahkeme, yakalanma ve polis tarafından gözaltında tutulmaya ilişkin şikâyetler bakımından Türk yasal sisteminde iki başvuru yolunun mevcut olduğunu gözlemler: kişinin serbest bırakılmasını sağlayacak itiraz yolu (CMK 91 § 5 madde) ile Devlet aleyhine açılacak tazminat davası (CMK 141 § 1 (a) maddesi) (bk. Mustafa Avcı/Türkiye, no. 39322/12, § 63, 23 Mayıs 2017).
79.Mahkeme bu bağlamda; Türk Anayasa Mahkemesinin, ulusal hukukta mevcut olan hukuk yollarından yararlanmamış olması nedeniyle, başvuranın yakalanması ve polis tarafından gözaltında tutulmasına ilişkin şikâyetlerini reddettiğini belirtir (bk. yukarıdaki 30. paragraf).
80.Anayasa Mahkemesinin bu konuda vardığı sonuç doğrultusunda, Mahkeme, yukarıdaki şikâyetlere ilişkin olarak başvuranın ulusal yasal sistemde sunulmuş olan hukuk yollarından - yani serbest bırakılmasını sağlayacak olan itiraz yolu (CMK 91 §5 maddesi) ve Devlet aleyhine açılacak tazminat davası (CMK 141 § 1 (a) maddesi)- en azından birisine başvurması gerektiği kanaatinde olup başvuranın söz konusu hukuk yollarına başvurmadığını dikkate alır. Bu nedenle Hükümetin itirazını kabul etmiş ve başvuranın yakalanması ve polis tarafından gözaltında tutulmasına ilişkin şikâyetlerini, Sözleşme’nin 35 §§ 1 ve 4 madde hükümleri uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmemesi gerekçesiyle reddetmiştir (bk. yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan kararı, § 101).
B. Başvuranın ilk tutukluluğuna ilişkin şikâyetler
81.Başvuranın tutuklanmasına ilişkin kararın hukuka aykırı olduğuna dair Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikâyetlere ilişkin olarak Hükümet, CMK’nın 141 § 1 (a) maddesi uyarınca başvuranın tazminat davası açma hakkının bulunduğunu bir kez daha belirtmiştir. Hükümet ayrıca 7 Eylül 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine yaptığı bireysel başvuruda (bk. yukarıdaki 29. paragraf) başvuranın, Sözleşme’nin 5 § 3. maddesi kapsamında herhangi bir şikâyette bulunmadığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, başvuranın özellikle tutukluluk süresinin uzunluğuna ilişkin şikâyetine istinaden 26 Temmuz 2018 tarihinde Anayasa Mahkemesine yaptığı bireysel başvuruyu Mahkemenin dikkatine sunmuştur. Hükümet ayrıca ilgili bireysel başvuru sürecinin halen Anayasa Mahkemesi önünde derdest olduğunu bildirmiştir (bk. yukarıdaki 45. paragraf). Bu nedenle Mahkemeden ilgili şikâyetlerin iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması gerekçesiyle kabul edilemez olarak nitelendirilmesini talep etmiştir.
82.Buna ilaveten, Anayasa Mahkemesinin başvuranın tutukluluğunun hukuka aykırılığına ve ceza gerektiren bir suç işlediğine dair makul şüphe bulunmadığına ilişkin şikâyetlerini reddettiği kararına değindikten sonra Hükümet, Mahkemenin önüne taşınmış olan hususlar hakkında ulusal düzeyde bir karar verildiğini ve bu şikâyetler temelinde hukuki değerlendirme yapıldığını bildirmiştir. Pentikäinen/Finlandiya ([BD], no. 11882/10, § 111, AİHM 2015) ve Bédat/İsviçre ([BD], no. 56925/08, § 54, 29 Mart 2016) kararlarına atıfta bulunarak başvuranın mağdur statüsünün bulunmadığını ileri sürmüştür.
83.Başvuran, Hükümetin savlarına itiraz etmiştir. Tazminat davasının, salıverilmesinin sağlanması bakımından makul bir başarı şansı sunmadığını iddia etmiştir.
84.Başvuranın tutukluluğuna ilişkin şikâyetleri bakımından Mahkeme, devam eden bir özgürlükten mahrum bırakılma durumunun hukukiliğine ilişkin bir hukuk yolunun etkili olabilmesi için salıverilme olasılığı sunması gerektiğini tekrarlar (bk. yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan kararı, § 103). Bununla birlikte CMK’nın 141. maddesinde yer alan hukuk yolunun başvuranın tutukluluğuna son verecek nitelikte olmadığını belirtir.
Bu nedenle Mahkeme, Hükümetin bu bağlamda ileri sürdürdüğü itirazların reddedilmesi gerektiğine karar verir.
85.Başvuranın mağdur statüsüne ilişkin olarak ise Mahkeme; ulusal makamlar açıkça veya özü itibarıyla Sözleşme ihlalini kabul etmedikçe ve ihlale karşılık bir giderim sağlamadıkça, başvurucu lehine bir kararın veya tedbirin, kural olarak, Sözleşme’nin 34. maddesi bakımından başvurucunun ‘mağdur’ statüsünün kalkması için yeterli olmadığını dile getirdiği bu bağlamdaki yerleşik içtihadına atıfta bulunur. (bk., diğer kararların yanı sıra, Gäfgen/Almanya [BD], no. 22978/05, § 115, AİHM 2010). Mahkeme, mevcut davada, başvuranın tüm şikâyetlerinin kabul edilemez bulunduğu bir kararın başvuranın mağdur statüsünü giderebilecek nitelikte olmadığı kanaatindedir.
86.Son olarak Mahkeme; Hükümetin, Anayasa Mahkemesine yapılan ve 11 Ocak 2018 tarihli karar ile sonuçlandırılan bireysel başvuruda başvuranın bu tür bir şikâyet dile getirmemiş olması nedeniyle Sözleşme’nin 5 § 3. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği yönündeki savını kabul etmemektedir.
Mahkeme ilk olarak; kendisine sunulan başvurunun, başvuranın tutukluluk süresinin uzunluğuna ilişkin olmadığını belirtir. Sonuç olarak, başvuranın tutukluluk süresinin uzunluğundan şikâyetçi olarak 26 Temmuz 2018 tarihinde yapmış olduğu ve halen Anayasa Mahkemesi önünde derdest olan (bk. yukarıdaki 45. paragraf) bireysel başvurunun mevcut başvuru ile ilgili olmadığı; zira Hükümetin de belirttiği üzere, başvuranın bireysel başvuru sürecinde Mahkeme nezdinde dile getirdiği hususa ilişkin herhangi bir şikâyette bulunmadığı sonucuna varır.
Bununla birlikte Mahkeme, başvuranın, başvuru formunda, tutukluluğuna ilişkin kararda yeterli gerekçe ortaya konmamasına yönelik şikâyette bulunduğunu gözlemler. Bu şikâyet bağlamında ise Buzadji/Moldova Cumhuriyeti ([BD], no. 23755/07, § 102, 5 Temmuz 2016) kararına atıfta bulunarak hâkimlerin tutukluluğa ilişkin ilgili ve yeterli gerekçe sunma gerekliliğinin -ilgili kişinin suçu işlemiş olduğuna dair makul şüphenin devam ediyor olmasının yanı sıra- başvuran hakkındaki ilk tutuklama kararı verilirken yani yakalanmasından “hemen” sonra hâlihazırda uygulanmış olduğunu vurgular. Mevcut davada başvuruya ilişkin bildirimde bulunurken Mahkeme, yukarıda anılan içtihatlarına ve Sözleşme’nin 5 §§ 1 (c) ve 3 madde hükümlerine atıfta bulunmuş ve başvuranın tutukluluk kararının gerekçesiz olduğuna ilişkin şikâyetini daha önce Anayasa Mahkemesi nezdinde açıkça dile getirdiğini dikkate alarak taraflara bu iddiaya ilişkin soru yöneltmiştir (bk. yukarıdaki 29. paragraf). Mahkeme ayrıca, Anayasa Mahkemesinin kararında yer verdiği gerekçeler doğrultusunda, sadece başvuranın tutuklanma kararına ilişkin olan bu şikâyetin Anayasa Mahkemesinin değerlendirmesinin merkezinde yer aldığını; ancak Anayasa Mahkemesinin bu konuda belirli bir gerekçe sunmadığını gözlemler. Mahkeme bu nedenle söz konusu bu ilk itirazı reddeder.
87.Başvuranın tutukluluğunun hukuka aykırı olduğuna, suç işlediğine dair makul şüphenin bulunmaması ve ilk tutukluluk kararının gerekçesiz olduğuna ilişkin şikâyetlerinin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi kapsamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve kabul edilemez olarak nitelendirilmelerini gerektirecek başka bir gerekçe bulunmadığını dikkate alarak Mahkeme, ilgili şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 5 §§ 1 VE 3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
88.Başvuran, ulusal hukuka -yani 6216 sayılı Yasaya- aykırı şekilde keyfi olarak tutuklanmasından şikâyetçi olmuştur.
Ayrıca, tutuklanmasını gerektirecek nitelikte, bir suç işlediğine dair makul şüphe oluşturacak herhangi bir delilin bulunmadığını ileri sürmüştür. Bilhassa, ulusal mahkemelerin, yetersiz gerekçeler temelinde tutukluluğuna ilişkin kararlar verdiğini iddia etmiştir. Bu bağlamda, hangi madde hükümlerine dayandığını tam olarak belirtmeden, Sözleşme’nin 5. Maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Mahkeme, bu şikâyetlerin Sözleşme’nin 5 §§ 1 ve 3 hükümleri kapsamında incelenmesini uygun görmüştür. Bu fıkraların ilgili bölümleri şu şekildedir:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
...
(c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulması;
...
3. İşbu maddenin 1 (c) fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkesin derhal bir yargıç veya yasayla adli görev yapmaya yetkili kılınmış sair bir kamu görevlisinin önüne çıkarılması zorunlu olup, bu kişi makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.
...”
89.Hükümet, başvuranın iddialarına itiraz etmiştir.
A. Başvuranın Tutukluluğunun Hukukiliği Hakkında
1. Tarafların Beyanları
(a) Başvuran
90.Başvuran, Anayasa Mahkemesi üyesi olması nedeniyle, hakkında yürütülen ceza soruşturmalarında özel bir statüye sahip olduğunu belirtmiştir. 6216 sayılı Yasanın 16. Maddesi uyarınca, Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında ceza soruşturulması açılması Genel Kurulun kararına bağlı olduğunu dile getirmiş ve ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâllerinde, soruşturmanın genel hükümlere göre yürütüldüğünü kabul etmiştir. Ancak hakkında darbe teşebbüsünde yer almakla ilgili bir suçlama bulunmadığını ve bu nedenle durumunun suçüstü hâli olarak değerlendirilemeyeceğini belirtmiştir. Ayrıca anılan bu suçüstü hâllerinin CMK’nın 2. maddesinde belirtildiğini ancak kendi durumunun bu kategorilerden hiçbirine girmediğini beyan etmiştir.
91.Başvuran, işlediği iddia edilen suçun, terör örgütü talimatları uyarınca gerçekleştirdiği faaliyetlere ilişkin olduğunun belirtildiği dikkate alındığında, yalnızca mesleki faaliyetlerinin ifası ile bağlantılı olarak işlenmiş olabileceğini de belirtmiştir.
(b) Hükümet
92.Hükümet öncelikli olarak ilgili Avrupa Konseyi dokümanlarının, hakkında suç işlediği şüphesi bulunan bir yargıcın adli takibata tabi tutulmasına engel teşkil etmediğini ve mevcut davada başvuranın tutukluluğunun ulusal hukuka ve Sözleşmeye uygun olduğunu belirtmiştir.
93.Hükümet, CMK 100. madde temelinde başvuranın tutuklanmasına karar verildiğini bildirmiştir. Başvuran hakkında FETÖ/PDY terör örgütü üyeliği şüphesi bulunduğunu belirtmiştir. 6216 sayılı Yasa’nın 16 ve 17. maddelerinin Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında ceza kovuşturması yürütülmesi için özel bir usul öngörülmesine rağmen, ağır ceza mahkemelerinin yetki alanına giren suçüstü hâllerinde soruşturmanın genel hükümlere göre yürütüldüğünü ve önleyici tedbirlerin alınabileceğini ifade etmiştir.
94.Hükümet; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının, başvuranın, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsüyle bağlantılı olarak, “anayasal düzeni yıkmaya veya değiştirmeye teşebbüs etme” ve “silahlı terör örgütü üyesi olma” şüphesi ile tutuklanmasını talep ettiğini ifade etmiştir. Anayasa Mahkemesinin benimsediği tutuma (bk. yukarıdaki 42. paragrafta anılan kararın 123. paragrafı) atıfta bulunarak, resmi görevlerin ifası ile bağlantılı olarak veya esnasında işlenen suçların aksine, başvurana isnat edilen suçların ağır ceza mahkemesinin yetki alanı kapsamına giren adi suçlardan olduğunun açık olduğunu da belirtmiştir.
95.İlaveten, başvuranın 6216 sayılı Yasa’nın 16 ve 17. maddeleri gereğince Anayasa Mahkemesi üyelerine tanınan statüye haiz olduğuna dair savının, tutuklanmasına karar veren yargı merci olan 2. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından kabul edilmediğini ifade etmiştir. Ayrıca, başvuranın tutuklanmasına karar veren hâkim, ceza soruşturmasının genel hükümler çerçevesinde yürütüldüğünü; zira şüpheliye isnat edilen suç olan silahlı terör örgütü üyeliğinin “mütemadi (süreklilik arz eden) suç” niteliğinde olduğunu ve suçüstü hâl olarak değerlendirildiğini belirtmiştir. Hükümet, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 25 Ekim 2017 tarihli fezlekesinde yer alan tespitlere değinmiş ve söz konusu zamanda darbe tehdidinin tamamen ortadan kalkmadığını, ağır ceza mahkemesinin yetki alanına giren suçüstü bir durum söz konusu olduğunu ve bu nedenle başvuran hakkında 16 Temmuz 2016 tarihinde genel hükümler uyarınca soruşturma başlatıldığını belirtmiştir.
96.Hükümet, Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre silahlı terör örgütü üyeliğinin süreklilik arz eden ve ağır ceza mahkemesi yargı yetkisi kapsamına giren bir suç olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10 Ekim 2017 tarihli kararında yer alan “haklarında silahlı örgüt üyeliği şüphesi bulunan hâkimlerin yakalanması esnasında suçüstü hâlinin mevcut olduğu” ve [sonuç olarak] soruşturmanın genel hükümler uyarınca yürütülmesi gerektiği yönündeki sonuca atıfta bulunmuştur (bk. yukarıdaki 63. paragraf).
97.Hükümet, sonuç olarak, yukarıda verilen içtihatları ve mevcut davanın koşullarını dikkate alarak, silahlı terör örgütü üyeliğinin bir suçüstü hâli olduğunu beyan etmiştir. Bu savını desteklemek için, başvuranın, 15 Temmuz 2016 gecesi yetkililer tarafından engellenen darbe girişimi sonrasında yakalandığını ve gözaltına alındığını belirtmiştir. Başvuran daha sonra darbe teşebbüsünün azmettiricisi olduğu düşünülen ve mahkemeler tarafından silahlı terör örgütü olarak kabul edilen FETÖ/PDY örgütünün üyesi olması şüphesiyle tutuklanmıştır.
98.Hükümet, bu doğrultuda, başvuranın Anayasa ile 6216 sayılı Yasa kapsamında yer alan güvencelerden yoksun olarak tutuklanmasına karar verildiğine ilişkin şikâyetinin temelsiz olduğunu ve mevcut davada başvuranın tutukluluk halinin ilgili mevzuata uygun olduğunu ileri sürmüştür.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
(a) İlgili İlkeler
99.Mahkeme, içtihadında ortaya konduğu üzere, bu konuda uygulanabilir olan aşağıdaki ilkelere atıfta bulunacaktır.
Sözleşme’nin 5 § 1. maddesi ile “demokratik toplumda” temel öneme sahip olan özgürlük ve güvenlik hakkını güvence altına alınmıştır (bk. Merabishvili/Gürcistan [BD], no. 72508/13, § 181, 28 Kasım 2017). 5. maddenin temel amacı, kişinin keyfi veya gerekçesiz şekilde özgürlüğünden mahrum bırakılmasının engellenmesidir (bk. McKay/Birleşik Krallık [BD], no. 543/03, § 30, AİHM 2006-X). Daha genel anlamda, 5. Madde, Sözleşme’nin 2, 3 ve 4. maddeleriyle birlikte, bireyin fiziksel güvenliğini koruyan birinci dereceden bir temel hak olup arz ettiği önem oldukça büyüktür (bk. yukarıda anılan Buzadji kararı, § 84).
100.Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen koşullar haricinde, tüm bireyler, bu hakkın korumasından yararlanır-yani kimse özgürlüğünden mahrum bırakılamaz veya söz konusu mahrumiyetin devam etmesi söz konusu olamaz. 5 § 1. maddede belirtilen istisnai durumlar geniş kapsamlı olup (bk. Labita/İtalya [BD], no. 26772/95, § 170, AİHM 2000-IV)) bu istisnai durumların sadece dar şekilde yorumlanması ile bu hükmün bireyin keyfi şekilde özgürlüğünden mahrum bırakılmasının engellenmesi şeklindeki amacı ile uyumluluk sağlanacaktır (bk. yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan kararı, § 123).
101.Mahkemenin Sözleşme’nin 5 § 1. maddesine ilişkin içtihadında, kişinin özgürlüğünden mahrum bırakmanın sadece aynı maddenin (a) ile (f) bentlerinde belirtilen istisnalardan birine dayalı olmasının yeterli olmadığı aynı zamanda “hukuka uygun” olması gerektiği belirtilmektedir (bk. Del Río Prada/ispanya [BD], no. 42750/09, § 125, AİHM 2013). Tutukluluğun “hukuka uygun” olup olmadığı ve “yasayla öngörülen bir usulün” izlenip izlenmediği hususu söz konusu olduğunda, Sözleşme esasen ulusal hukuka atıfta bulunmakta ve ulusal hukukta yer alan esas ve usule ilişkin kurallara uyulması yükümlülüğünü getirmektedir. Bu yükümlülük, yakalama ve tutukluluğun ulusal hukukta yasal bir dayanağının bulunmasını gerektirir. Ancak sadece ulusal hukuka uygunluk yeterli değildir: 5 § 1 madde hükmü, özgürlükten mahrum bırakılan kişinin keyfiliğe karşı korunmasını da gerekli kılar. Mahkeme, bu bağlamda, ulusal hukukun Sözleşme ve Sözleşme’de zımnen veya açık şekilde belirtilen genel ilkelerle, bilhassa da yasal kesinlik ilkesiyle, uyumlu olup olmadığını tespit etmelidir (bk. Mooren/Almanya [BD], no. 11364/03, § 72, 9 Temmuz 2009).
102.Mahkeme, daha önce çoğu kez, yargının toplum nezdindeki özel rolüne vurgu yapmış ve adaletin garantörü olarak, hukukun üstünlüğünü kabul eden bir Devletteki temel değer olan yargının, faaliyet gösterirken başarıya ulaşabilmesi için kamuya güven telkin etmesi gerektiğini belirtmiştir (bk. Baka/Macaristan [BD], no. 20261/12, § 165, 23 Haziran 2016). Özellikle hâkimlerin ifade özgürlüğüne ilişkin davalarda belirtilen bu husus, bir yargı mensubunun özgürlük hakkını etkileyen bir tedbirin uygulanması durumuyla da eşit derecede ilişkilidir. Bilhassa, ulusal hukukta görevlerini bağımsız şekilde yerine getirebilmeleri için yargı mensuplarına yargısal koruma sağlandığı durumlarda, bu düzenlemelere gereği gibi uyulması esastır. Demokratik bir toplumda Devlet organları arasında yargının işgal ettiği önemli yer ile güçler ayrılığına ve yargının bağımsızlığının korunması gerekliliğine verilen artan önem dikkate alındığında (bk. Ramos Nunes de Carvalho e Sá/Portekiz [BD], no. 55391/13 ve 2 diğer başvuru numarası, § 196, 6 Kasım 2018), Mahkeme, tutuklama kararının uygulanma biçimini Sözleşme hükümlerine göre incelerken yargı mensuplarının korunması hususuna özellikle dikkat etmelidir.
103.Özgürlükten mahrumiyet söz konusu olduğunda, genel nitelikli yasal kesinlik ilkesinin gerekliliklerinin yerine getirilmesi bilhassa önemlidir. Bu nedenle, ulusal hukuk uyarınca kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılmasına ilişkin koşulların açık şekilde tanımlanması ve bizzat kanunun uygulamasının öngörülebilir olması önem arz etmektedir. Böylece Sözleşmede düzenlenen “kanunilik” standardı karşılanmış olacaktır. Bu standart, tüm mevzuatın -dava koşullarında makul olduğu nispette- kişinin, gerekirse hukuki yardım alarak, belirli bir eylemin yol açabileceği sonuçları öngörebilmesini mümkün kılacak ölçüde yeterince açık olmasını gerektirmektedir (bk. yukarıda anılan Del Río Prada kararı, § 125; Medvedyev ve Diğerleri/Fransa, no. 3394/03, § 80, 10 Temmuz 2008; Creangă/Romanya [BD], no. 29226/03, § 120, 23 Şubat 2012; ve Khlaifia ve Diğerleri/İtalya [BD], no. 16483/12, § 92, 15 Aralık 2016).
(b) Yukarıda İlkelerin Mevcut Davaya Uygulanması
(i) Sözleşme’nin 5 § 1. Maddesi
104.Mahkeme, başvuranın 16 Temmuz 2016 tarihinde yakalandığını ve aynı gün gözaltına alındığını, daha sonra 20 Temmuz 2016 tarihinde silahlı terör örgütü üyesi olmak şüphesiyle tutuklandığını ve 6 Mart 2019 tarihinde aynı suçtan mahkûm edildiğini gözlemler.
105.Başvurunun konusu, başvuranın ilk tutukluluğu olduğu için belirlenmesi gereken birinci husus, söz konusu zamanda Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvuranın, 16 Temmuz 2016 tarihinde yakalandıktan sonra 20 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanmasının, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi ile gerekli kılındığı üzere, “yasayla öngörülmüş bir usule uygun” olup olmadığının belirlenmesidir. Başvuranın tutukluluğunun 5 § 1 madde amaçları dâhilinde “hukuka uygun” olup olmadığını ve özgürlüğünden mahrumiyetinin “yasa ile öngörülen bir usul uyarınca” olup olmadığının belirlemek için Mahkeme, ilk olarak, başvuranın tutukluluk halinin Türk hukukuna uygun olup olmadığını inceleyecektir.
106.Mahkeme, taraflar arasında şu hususun ihtilaf konusu olmadığını belirtir: başvuran, ilgili mevzuat kapsamında Anayasa Mahkemesi üyelerine verilen güvencelere karşın, CMK’nın 100 ve devam maddeleri gereğince yakalanıp gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Tarafların iddiaları ve görüş ayrılıklarına ilişkin husus ise olayların meydana geldiği esnada Anayasa Mahkemesi üyesi olan ve bu itibarla özel bir statüye haiz olan başvuranın genel hükümler uyarınca tutuklanmasının “hukukun kalitesi” (quality of the law) ilkesini karşılayıp karşılamadığıdır.
107.Mahkeme, başvuranın bu husustaki iddiasını Anayasa Mahkemesi önünde dile getirdiğini ve Anayasa Mahkemesinin de Yargıtay içtihadına atıfta bulunarak mevcut davada genel hükümler uyarınca uygulanan tutukluluk tedbirinin ilgili mevzuata uygun olduğu tespitinde bulunduğunu gözlemler. Anayasa Mahkemesine göre, Anayasa ile 6216 sayılı Yasa gereğince Anayasa Mahkemesi üyelerine tanınan usuli güvencelere rağmen, soruşturma makamlarının “başvurana isnat edilen silahlı terör örgütü üyeliği suçunun suçüstü hâli olduğuna ilişkin tespitinin olgusal ve yasal dayanaktan yoksun olduğu sonucuna varılamaz (bk. yukarıdaki 42. paragraf).
108.Mahkeme, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının düzenlediği 16 Temmuz 2016 tarihli dokümanda anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etme suçundan da bahsedilmiş olmasına rağmen, başvuranın 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimiyle alakalı bir suç işlerken yakalandığı veya bu nedenle tutuklandığına dair herhangi bir iddia olmadığını dikkate alır. Aslında, anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etme suçu, başvuranın daha sonra ifadesini alan ve tutuklanmasına karar veren ilgili sulh ceza hâkimi tarafından dikkate alınmamıştır (bk. yukarıdaki 19-20. paragraflar). Başvuran bu nedenle, temelde, soruşturma makamları ve Türk mahkemelerince darbe girişimini düzenleyen silahlı terör örgütü olarak kabul edilen bir yapı olan FETÖ/PDY üyesi olma şüphesiyle özgürlüğünden mahrum bırakılmıştır. Anayasa Mahkemesi, bu hususların, soruşturma makamlarının suçüstü hâlinin mevcut olduğuna ilişkin tespitinin olgusal ve yasal dayanağını teşkil ettiğine hükmetmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu sonuca varırken, Yargıtay’ın ilgili içtihadına atıfta bulunmuştur (bk. yukarıdaki 42. paragraf).
109.Bu bağlamda Mahkeme, 10 Ekim 2017 tarihinde verdiği öncü kararda Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, silahlı bir örgüte üye olmak şüphesiyle yakalanan hâkimler açısından suçüstü hâlinin söz konusu olduğu yönünde karar verdiğini dikkate alır (bk. yukarıdaki 63. paragraf). Bu öncü kararda, suç örgütü üyeliği şüphesi bulunan davalarda, yargı mensubu üyesi olan şüphelinin suçüstü hâli mevcut olduğu gerekçesiyle tutuklanması için CMK 100. maddede belirtilen koşulların karşılanmasının yeterli olduğu belirtilmiştir. Suçüstü hâli kavramının, başvuran tutuklandıktan uzun bir süre sonra yapılan bu yeni yargısal yorumunda, Yargıtay’ın mütemadi suçlara ilişkin yerleşik içtihadı temel alınmıştır.
110.Bu bağlamda, Mahkeme, çoğu kez belirttiği üzere, ulusal hukukun yorumlanması ve uygulanması konusunda asli sorumlu olan ulusal mahkemelerin yaptığı iddia edilen olgusal veya hukuki hataları değerlendirirken sınırlı yetkisi bulunduğunu dile getirir. Ulusal mahkemelerin yorumu keyfi olmadığı veya açıkça makul olduğu sürece (bk. Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], no. 73049/01, § 86, AİHM 2007-I), Mahkemenin rolü, yapılan yorumun etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını tespit etmekle sınırlıdır (bk. Waite and Kennedy/Almanya [BD], no. 26083/94, § 54, AİHM 1999-I, ve Rohlena/Çek Cumhuriyeti [BD], no. 59552/08, § 51, AİHM 2015). Mahkemenin, bu nedenle, önündeki davalarda ulusal hukukun yorumlanma ve uygulanma şeklinin Sözleşme’ye uygun olup olmadığını incelemesi gereklidir (bk., mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, Assanidze/Gürcistan [BD], no. 71503/01, § 171, AİHM 2004-II).
111.Bu hususta Mahkeme, genel olarak, yerel mahkemelerin yürürlükteki yasal hükümlere ters düşen istisnaları içtihatlarına dâhil etmeleri halinde yasal kesinlik ilkesinin tehlikeye düşebileceğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, CMK’nın 2. maddesinin, suçun işlendiği esnada ya da işlendikten hemen sonra tespit edilmesi durumuyla bağlantılı olan suçüstü (in flagrante delicto) kavramının klasik bir tanımına yer verdiğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, yukarıda belirtilen Yargıtay içtihadına göre, CMK’nın 100. maddesi uyarınca, bir suç örgütüne üye olma şüphesi, herhangi bir fiili unsur veya devam eden cezai bir eylem belirtisine ihtiyaç duyulmaksızın suçüstü olarak nitelendirme bakımından yeterli görülebilir.
112.Mahkemeye göre bu, suçüstü kavramının kapsamlı bir yorumu olup, söz konusu kavramın genişletilmesi sonucunda, bir suç örgütüne dâhil olduğundan şüphelenilen hâkimlerin, Türk hukukunun yargı mensuplarına tanıdığı yargısal korumalardan (Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvuran da 6216 sayılı Kanun uyarınca söz konusu korumaya tabidir) mahrum bırakılması durumu ortaya çıkar. Sonuç olarak, mevcut davadakine benzer koşullarda, bu kavramın geniş bir şekilde yorumlanması, yürütme organının müdahalelerine karşı yargı mensuplarına sağlanan usule ilişkin güvenceleri etkisiz hale getirmektedir.
113.Mahkeme, bu tür bir yargısal korumanın, hâkimlere, şahsi menfaatleri için değil, görevlerini bağımsız bir şekilde ifa edebilmelerini güvence altına almak amacıyla sağlandığını gözlemlemektedir (bk. yukarıda 102. paragraf). Hükümetin de haklı olarak belirttiği gibi, böyle bir koruma cezadan muaf olma anlamına gelmemektedir. Söz konusu korumanın amacı, genel olarak yargı sisteminin, özel olarak da yargı mensuplarının, adli görevlerini yerine getirirken yargı dışındaki organların ve hatta denetim görevi ifa eden hâkimlerin yasal olmayan kısıtlamalarına maruz kalmalarını engellemektir. Bu bağlamda, Türk mevzuatının, Anayasa’da ve 6216 sayılı Kanun’da yer alan güvencelerin gözetilmesi koşuluyla, Anayasa Mahkemesi üyelerinin tutuklanmaları konusunda bir yasaklama öngörmediğini kaydetmek gerekir. Nitekim söz konusu Kanun’un 16. ve 17. maddelerinde öngörülen usul uyarınca, yargısal dokunulmazlık Anayasa Mahkemesi tarafından kaldırılabilmekte, kovuşturma açılabilmekte ve tutuklu yargılama gibi önleyici tedbirler uygulanabilmektedir.
114.Bunun yanı sıra, Mahkeme, Yargıtay’ın 10 Ekim 2017 tarihli kararından hareketle (bk. yukarıda 63. paragraf), Yargıtay’ın devam eden suç kavramına ilişkin yerleşik içtihadında, CMK’nın 2. maddesinde öngörüldüğü üzere geçerli bir cezai eylemin varlığını temsil eden suçüstü kavramının kapsamının genişletilmesinin nasıl haklı görülebildiğini anlayabilmiş değildir (bk. yukarıda 52. paragraf). Yargıtay’ın önceki kararlarına bakıldığında, devam eden suçların mahiyetlerinin, ceza mahkemelerinin yargı yetkisinin ve bu tür davalarda kovuşturma bakımından süre kuralının uygulanabilirliğinin belirlenmesi amacıyla böyle bir yaklaşımı benimsediği anlaşılmaktadır (bk. yukarıda 60‑62. paragraflar).
115.Yukarıdakiler ışığında Mahkeme, ulusal mahkemelerin suçüstü kavramının kapsamını genişletmelerinin ve mevcut davada iç hukuku uygulamalarının, sadece yasal kesinlik ilkesi bağlamında bir sorun teşkil etmediği (bk. yukarıda 103. paragraf), aynı zamanda bariz bir şekilde mantıksız olduğu kanaatine varmıştır.
Dolayısıyla, başvuranın Anayasa Mahkemesi üyelerine sağlanan usule ilişkin güvencelerden mahrum bırakılmak suretiyle, CMK’nın 100 maddesi uyarınca tutuklanması, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi gereğince kanunda öngörülen bir usul doğrultusunda gerçekleştirilmemiştir.
(ii) Sözleşme’nin 15. Maddesi
116.Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca yükümlülüklerin askıya alınması bağlamında Mahkeme, ulusal makamlara, olağanüstü bir durum teşkil eden tehlikenin bertaraf edilmesi için gerekli olan aykırı tedbirlerin niteliğini ve kapsamını belirleme konusunda geniş bir takdir yetkisinin tanındığını kaydetmektedir. Bununla birlikte, tedbirlerin “kesin olarak gerekli” olup olmadığı hususunda nihai kararı verecek olan Mahkemedir. Özellikle, yükümlülüklere aykırı bir tedbirin özgürlük hakkı gibi Sözleşme’de yer alan temel bir hakka halel getirmesi halinde, Mahkeme, söz konusu tedbirin olağanüstü hâl durumuna gerçek bir cevap niteliğinde olduğundan, tedbirin olağanüstü durumun özel koşullarında tamamen haklı gerekçelere dayandırıldığından ve suiistimale karşı yeterli güvencelerin sağlandığından emin olmalıdır (bk. A. ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], no. 3455/05, § 184, AİHM 2009).
117.Mahkeme, ilk olarak, mevcut başvurunun tamamen, olağanüstü hâl sürecinde Sözleşme’den doğan yükümlülüklere aykırı olarak alınan tedbirlere ilişkin olmadığını ve esasen başvuranın 16 Temmuz 2016 tarihinde yakalanmasının ardından 20 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanmasına ilişkin olduğunu gözlemlemektedir. Cumhurbaşkanının başkanlığında Anayasa’nın 121. maddesi uyarınca görevini icra eden Bakanlar Kurulu tarafından, olağanüstü hâl döneminde otuz yedi adet kararname çıkarıldığı dikkate alınmalıdır (no. 667-703). Kararnameler, polis tarafında gözaltında tutulan veya tutuklu olarak yargılanan kişiler hakkında iç hukukta öngörülen usule ilişkin güvenceler bakımından önemli kısıtlamalar getirmiştir (örneğin, gözaltı süresinin uzatılması, dava dosyalarına erişimin ve tutukluluk kararlarına yapılan itirazlar hakkındaki incelemelerin kısıtlanması; bk. yukarıda 13. paragraf). Ancak, mevcut davada başvuran, Ceza Kanunu’nun 314. maddesi uyarınca ceza gerektiren bir suç olarak nitelendirilen, silahlı bir terör örgütüne üyelik şüphesiyle, ilk olarak polis tarafından gözaltına alınmış ve sonrasında tutuklu olarak yargılanmaya başlamıştır. Özellikle, başvuranın davası bakımından uygulanabilir olan mevzuat -CMK’nın 100. maddesi ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin statülerini düzenleyen hükümler- olağanüstü hâl döneminde herhangi bir değişikliğe uğramamıştır. Bunun yerine, başvuranın şikâyetçi olduğu tedbirler, olağanüstü hâl ilan edilmeden önce yürürlükte olan, olağanüstü hâl sonrasında yürürlüğe giren ve hatta halen geçerli olan mevzuat çerçevesinde alınmıştır.
118.Mahkeme, bu bağlamda, suçüstü kavramının kapsamlı bir şekilde yorumlanmasının olağanüstü hâl durumuna uygun bir cevap olarak değerlendirilemeyeceği görüşündedir. Kaldı ki, olağanüstü hâl durumunun gerektirdiklerine cevaben benimsenmeyen böyle bir yorum, yalnızca yasal kesinlik ilkesi bakımından bir sorun teşkil etmekle kalmayıp, aynı zamanda (yukarıda 112. paragrafta belirtildiği üzere) yürütme organının müdahalelerine karşı yargı mensuplarına sağlanan usule ilişkin güvenceleri etkisiz hale getirmektedir. Ayrıca, böyle bir yorum, olağanüstü hâl durumunun yasal çerçevesinin dışına çıkan hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Dolayısıyla, olağanüstü hâl durumunun kendine özgü koşulları bu yorumu haklı göstermemektedir.
119.Yukarıdakiler ışığında Mahkeme, “kanunda öngörülen bir usule uygun olarak” verilmemiş olan tutuklu yargılanma kararının mevcut koşullarda kesin surette gerekli olmadığı kanaatine varmıştır (bk. mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan, § 140).
Bu nedenlerle, başvuranın tutuklu olarak yargılanmasının kanuna aykırı olduğu gerekçesiyle, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.
B. Başvuranın Suç İşlediğine Dair Makul Şüphenin Bulunmadığı İddiası
1. Tarafların Beyanları
a) Başvuran
120.Başvuran, üzerine atılı suçu işlediğine dair, tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek herhangi bir olgu, olay veya bilginin mevcut olmadığını ileri sürmüştür. Başvuran, özellikle, sulh ceza hâkimliğince tutukluluğuna hükmedilirken, soruşturma makamları ve adli makamlar tarafından söz konusu tedbiri haklı gösterecek herhangi bir delil sunulmadığını beyan etmiştir. Başvuranın, 16 Temmuz 2016 tarihindeki ve darbe teşebbüsünden bir gün önce 14 Temmuz 2016 tarihindeki durumları arasında pek fark olmamıştır. Ayrıca, özet raporda ve Anayasa Mahkemesinin kararında bahsi geçen deliller, başvuranın tutuklu olarak yargılanması başladıktan sonra elde edilmiş ve her halükarda, başvuranın cezai bir suç işlerken yakalandığına ve/veya makul bir suç şüphesiyle tutuklandığına dair herhangi bir belirti içermemiştir.
121.İlaveten, başvuran, tutuklanmasının ardından elde edilen tüm delillerin uygunluğu konusunda itirazda bulunmuştur. Başvuran, kendisi aleyhinde delil olarak kabul edilen şüpheli ifadelerinin yanı sıra iki gizli tanığın ifadelerinin, ağırlıklı olarak öznel gözlemler ve değerlendirmeler içermesi nedeniyle, kendisi aleyhindeki şüpheyi haklı çıkarmadığını iddia etmiştir. Başvuran, dijital delilleri ise kesin olarak reddetmiştir.
b) Hükümet
122.Hükümet, FETÖ/PDY örgütünün, kanunilik kisvesi altında, etkili Devlet organlarına ve yargı sistemine yoğun bir şekilde sızmış olan alışılmışın dışında bir terör örgütü olduğunu ileri sürmüştür. Yapısını, medya, sendikalar, finans ve eğitim dâhil olmak üzere tüm alanlarda kendi ağını kurmak suretiyle geliştirmiştir. Ayrıca, amaçlarına uygun faaliyetlerde bulunmalarını sağlamak amacıyla medya kuruluşlarını da etkilemeye çalışmış ve bu bağlamda, üyelerini, kendisine bağlı olmayan medya organlarına, kuruluşlarına ve organizasyonlarına gizlice yerleştirmiştir. Örgüt bu şekilde, zaman zaman “bilinçaltı” mesajları göndererek kamuoyunu kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmiştir.
123.Mevcut dava ile ilgili olarak Hükümet ilk olarak, başvuranın tutuklu olarak yargılanmasına ilişkin kararda başvuran aleyhinde kuvvetli bir şüphe oluşturan somut delillerin varlığından bahsedildiğini beyan etmiştir. Ayrıca, 25 Ekim 2017 tarihinde Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından yayımlanan özet raporda, başvuranın silahlı terör örgütüne üyelik suçunu işlediğine dair delil olarak, gizli tanık ve şüpheli beyanlarından, diğer kişilerin ByLock üzerinden yaptıkları mesajlaşmaların içeriğinden ve cep telefonu sinyal bilgilerinden bahsedilmiştir.
124.Hükümet, dosyadaki delillerin içeriğinden ve Anayasa Mahkemesinin başvuranın bireysel başvurusunun kabul edilemez olduğuna dair kararından özetle bahsettikten sonra, darbe girişimini çevreleyen özel koşulları, FETÖ/PDY örgütünün idari ve adli makamlara ne ölçüde sızdığını ve atılı suçun katalog suçlardan olduğunu göz önünde bulundurarak, başvuranın tutuklu olarak yargılanmasının haklı gerekçelere dayandığının ve orantılı olduğunun söylenebileceğini ileri sürmüştür. Darbe teşebbüsüne katılan veya doğrudan katılmayıp FETÖ/PDY örgütü ile bağlantısı bulunan ve darbe girişiminin azmettiricileri olarak nitelendirilen kişilerin kaçma, delilleri karartma veya darbe girişiminden sonra meydana gelen kargaşadan avantaj sağlama tehlikesi söz konusu olmuştur. Hükmet, Anayasa Mahkemesinin yaklaşımına (bk. yukarıda 42. paragraf) atıfta bulunmak suretiyle kendi görüşünü destekleyerek, dava konusu koşulların, “normal” olarak nitelendirilebilecek koşullardan daha yüksek bir riski beraberinde getirdiğini ve Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvuranın konumu itibarıyla delillere müdahale etmesinin diğer kişilere göre daha kolay olduğunu ileri sürmüştür.
125.Bu nedenle Hükümet, başvuranın tutuklu yargılanmasına ilişkin kararın verildiği zamandaki genel durumu, davanın yukarıda bahsi geçen özel koşullarını ve söz konusu kararın içeriğini dikkate alarak ve kaçma ve delilleri karartma riskinin fiili bir dayanak teşkil ettiğini ileri sürerek, dava konusu tedbirin fiili bir dayanaktan yoksun olmadığını savunmuştur.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) İlgili İlkeler
126.Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi uyarınca, yalnızca ceza yargılamaları çerçevesinde, kişinin suç işlediğine dair şüphenin bulunması halinde, yetkili adli makam huzuruna çıkarılması amacıyla tutuklanabileceğine vurgu yapmaktadır (bk. Jėčius/Litvanya, no. 34578/97, § 50, AİHM 2000‑IX ve yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan, § 124). Yakalama kararının dayanması gereken şüphenin “makul olması” Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinde yer alan güvencenin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Makul şüphe, tarafsız bir gözlemciyi ilgili kişinin atılı suçu işlemiş olabileceği konusunda ikna edecek olay, olgu veya bilgilerin ortaya konulmasını gerektirmektedir. Ancak, “makul” olma durumu tüm koşullara bağlıdır (bk. Fox, Campbell ve Hartley/Birleşik Krallık, 30 Ağustos 1990, § 32, Seri A no. 182; O’Hara/Birleşik Krallık, no. 37555/97, § 34, AİHM 2001‑X ve yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan, § 125).
127.Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi uyarınca, soruşturma makamlarının, yakalama esnasında, suçlamalar hakkında yeterli delili elde etmiş olmalarının gerekli olmadığını vurgulamaktadır. Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi uyarınca tutukluluk esnasında sorgulamanın amacı, yakalamaya dayanak teşkil eden somut şüpheyi teyit ederek veya yok ederek ceza soruşturmasının ilerlemesini sağlamaktır. Bu nedenle, şüphe uyandıran olay ve olguların, ceza soruşturmasının bir sonraki aşaması olan mahkûmiyeti ve hatta suçlamayı haklı göstermek için gerekli olanlarla aynı düzeyde olması gerekli değildir (bk. Murray/Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994, § 55, Seri A no. 300‑A ve Yüksel ve Diğerleri/Türkiye, no. 55835/09 ve 2 diğer başvuru numarası, § 52, 31 Mayıs 2016).
128.Mahkemenin görevi, önündeki davada, öngörülen meşru amaca hizmet edilmesi de dâhil olmak üzere, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinde belirtilen koşulların yerine getirilip getirilmediğini tespit etmektir. Bu bağlamda, Mahkeme, delilleri değerlendirme konusunda daha iyi bir konumda olan yerel mahkemelerce olaylara ilişkin yapılacak değerlendirmenin yerine kendi değerlendirmesini koyamaz (bk. Mergen ve Diğerleri/Türkiye, no. 44062/09 ve 4 diğer başvuru numarası, § 48, 31 Mayıs 2016 ve yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan, § 126).
129.Mahkeme, sürekli olarak belirttiği gibi, bir şüphenin “makul” olup olmadığını değerlendirirken, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi ile sağlanan güvencenin özünün korunup korunmadığını tespit edebilmelidir. Sonuç olarak, davalı Hükümet, yakalanan kişinin atılı suçu işlediğine dair makul şüphenin bulunduğu hususunda Mahkemeyi tatmin edebilecek bazı olay, olgu veya bilgileri ortaya koymak zorundadır (bk. yukarıda anılan, Fox, Campbell ve Hartley, § 34 son kısmı; yukarıda anılan O’Hara, § 35 ve Ilgar Mammadov/Azerbaycan, no. 15172/13, § 89, 22 Mayıs 2014).
130.Mahkeme ayrıca, kişinin yakalandığı esnada da aleyhindeki şüphelerin “makul” olması gerektiğini vurgulamaktadır (bk. yukarıda anılan Fox, Campbell ve Hartley, § 33). Bu husus şüphelinin tutuklu olduğu durumlarda daha çok geçerlidir. Yakalama ve ilk tutuklama kararları verilirken de makul bir şüphe bulunmalıdır (bk. yukarıda anılan Ilgar Mammadov, § 90). Ayrıca, hâkimin veya başka bir yargı mensubunun, (makul şüphenin devam etmesinin yanı sıra) kişinin tutukluluk halini destekleyen ilgili ve yeterli gerekçe sunma zorunluluğu, yakalamanın “hemen” ardından verilen ilk tutuklama kararı için de geçerlidir (bk. yukarıda anılan Buzadji, § 102).
b) Yukarıda Açıklanan İlkelerin Mevcut Davaya Uygulanması
(i) Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi
131. Mevcut davada Mahkeme, başvuranın, darbe teşebbüsünden bir gün sonra 16 Temmuz 2016 tarihinde, terör örgütü üyesi olduğu şüphesiyle gözaltına alındığını ve 20 Temmuz 2016 tarihinde tutuklandığını gözlemlemiştir. Mahkeme ayrıca, Yargıtay Cumhuriyet Savcılığının, 15 Ocak 2018 tarihli bir iddianameyle, başvuranın, FETÖ/PDY örgütü üyeliğinden, Ceza Kanunu’nun 314. maddesi uyarınca mahkûm edilmesini talep etmiştir. Davayı ilk derece mahkemesi sıfatıyla inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 6 Mart 2019 tarihinde başvuranın mahkûmiyetine hükmetmiştir.
132.Mahkeme, başvuranın, atılı suçu işlemiş olduğu konusunda tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek herhangi bir olay veya bilginin bulunmadığına ilişkin iddiasını dikkate almıştır. Özellikle, başvuran, Hükümet tarafından atıfta bulunulan delillerin, yakalandığı veya ilk tutuklama kararının verildiği tarihten uzun süre sonra elde edildiğini ve dolayısıyla, tutukluluğuna hükmedildiği sırada, soruşturma makamlarının ve adli makamların, böyle bir tedbirin uygulanmasını haklı gösterebilecek herhangi bir delile dayanmadığını ileri sürmüştür.
133.Mahkeme, ilk tutukluluk kararı verilirken başvuran hakkında “makul” bir şüphenin mevcut olduğuna dair nesnel bir bilginin bulunup bulunmadığı konusunda tespitte bulunabilmek için ilgili tüm koşulları dikkate almalıdır. Hükümet, darbe girişimini çevreleyen özel koşulları, FETÖ/PDY örgütünün idari ve adli makamlara ne ölçüde sızdığını ve atılı suçun katalog suçlardan olduğunu göz önünde bulundurarak, başvuranın tutuklu olarak yargılanmasının haklı gerekçelere dayandığını ve orantılı olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet ayrıca, başvuranın tutuklu olarak yargılanmasına hükmeden kararda başvuran aleyhinde kuvvetli şüphe uyandıran somut delillerden bahsedildiğini ileri sürmüştür. Son olarak, Hükümet, iddialarını Ankara Cumhuriyet Savcılığınca düzenlenen 25 Ekim 2017 tarihli özet rapora atıfta bulunmak suretiyle desteklemiştir.
134.Mahkeme, mevcut davanın oldukça özel nitelikteki bağlamı gereği, davaya konu olayların son derece detaylı bir şekilde incelenmesinin gerektiği kanaatindedir. Bu bağlamda Mahkeme, 15 Temmuz 2016 tarihinde meydana gelen darbe teşebbüsü sonrasında Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı zorlukları göz önünde bulundurmaya hazırdır (bk. yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan, § 210).
135.Hükümet, Türk mahkemelerince 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünün azmettiricisi olarak değerlendirilen söz konusu örgütün alışılmışın dışındaki niteliğini vurgulayarak, bu örgütün kanunilik kisvesi altında etkili Devlet organlarına ve yargı sistemine yoğun bir şekilde sızmış olduğunu ileri sürmüştür (bk. yukarıda 122. paragraf). İddia konusu bu koşullar, tutukluluk kararını haklı gösteren şüphenin “makul” olup olmadığı hususunun, olağan suçların incelenmesi esnasında uygulanan standartlara göre değerlendirilemeyeceğine işaret edebilir (Benzer gerekçeler için bk. yukarıda anılan Fox, Campbell ve Hartley, § 32).
136.Bununla birlikte, Mahkemeye göre, organize bir suç hakkında yapılacak incelemenin beraberinde getirdiği koşullar, “makul olma” kavramının, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi ile koruma altına alınan güvencenin özünü zedeleyecek ölçüde genişletilmesini haklı gösteremez (Kıyaslayınız, yukarıda anılan, Fox, Campbell ve Hartley, § 32). Dolayısıyla, Mahkemenin mevcut davadaki görevi, başvuran hakkında ilk tutuklama kararının verildiği sırada, başvuranın savcılık makamlarınca itham edildiği suçu işlemiş olabileceği hususunda tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek yeterli nesnel unsurların bulunup bulunmadığını tespit etmektir. Mahkeme, bunu yaparken, söz konusu tedbirin uygulanmasına karar veren adli makamların incelemesine sunulan ilgili zamana ait olgu, olay ve bilgiler temelinde, söz konusu tedbirin haklı olup olmadığını değerlendirmelidir. Bu hususların, yargı mensupları (mevcut davada, tutuklu olarak yargılanmasına karar verildiği dönemde Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvuran) açısından özellikle önemli olduğu dikkate alınmalıdır (bk. yukarıda 102. paragraf).
137.Anayasa Mahkemesi, söz konusu tedbiri incelerken, FETÖ/PDY örgütünün özellikleri ve yargı içindeki gizli yapısı hakkında bilgi verdikten sonra, başvuran aleyhindeki şu delillerden bahsetmiştir: iki gizli tanığın ifadeleri, FETÖ/PDY örgütüne üyelikle suçlanan eski bir Anayasa Mahkemesi raportörünün ifadeleri, ByLock üzerinden yapılan mesajlaşmalar ve diğer hususlar (telefon hatlarına ilişkin bilgiler ve yurtdışı seyahat kayıtları) (bk. yukarıda 32-40).
138.Ancak, bu delillerin, başvuran hakkında verilen ilk tutuklama kararından uzun süre sonra elde edildiği dikkate alınmalıdır. Elde edilen ilk delil olan ve başvuranı FETÖ/PDY üyesi olmakla suçlayan gizli tanık ifadesi, başvuranın tutuklanmasının ardından iki haftayı aşkın süre sonra 4 Ağustos 2016 tarihinde kaydedilmiştir. Diğer ifadeler ve deliller daha uzun süre sonra elde edilmiştir. Özellikle tutuklu yargılanmasını haklı gösterecek herhangi bir somut delilin bulunmadığını ileri süren başvuran, ulusal makamların dikkatini sürekli bu noktaya çekmiş (bk. yukarıda 19, 22 ve 29. paragraflar) ve bu iddiasını Mahkeme önünde de dile getirmiştir. Ancak, Anayasa Mahkemesi, başvuranın başvurusunu reddetme gerekçesinde bu iddiaya değinmemiştir. Aynı şekilde, Hükümet de bu konuda sessiz kalmış ve başvuranın iddialarının Mahkemeye sunulan çeşitli delillerle de desteklenmesine rağmen, bu iddialar karşısında herhangi bir savunmada bulunmamıştır.
139.Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesinden farklı olarak (bk. yukarıda 42. paragraf), Mahkeme, başvuran hakkında verilen ilk tutuklama kararından uzun süre sonra elde edilen söz konusu delillerin, başvuran hakkında verilen tutukluluk kararına dayanak teşkil eden şüphenin “makul” olup olmadığının tespiti bakımından incelenmesinin gerekli olmadığı kanaatine varmıştır. Bu bağlamda, mevcut davada Mahkemenin görevi, başvuran hakkında verilen 20 Temmuz 2016 tarihli ilk tutukluluk kararının makul şüpheye dayanıp dayanmadığını incelemektir; bu şüphenin devam eden tutukluluk süresince devam edip etmediğini incelemek değildir. Mahkemenin bu konudaki tutarlı yaklaşımı dikkate alındığında, başvuranın itham edildiği suçla ilgili olarak sonradan delil toplanması başvuranın terörle ilgili bir suç işlediği yönündeki şüpheyi kuvvetlendirmiş olsa bile, başvuranın ilk tutukluluğunu haklı kılan şüphenin yegâne dayanağını oluşturamamıştır (bk. benzer yönde, yukarıda anılan Fox, Campbell ve Hartley, § 35). Her halükarda, Mahkeme, sonradan delil toplanmasıyla, ulusal makamların başvuranın tutukluluğunu haklı gösterebilecek yeterli fiili bir dayanak sunma yükümlülüklerinin ortadan kalkmadığı görüşündedir. Aksi takdirde, özgürlükten keyfi ve haksız şekilde yoksun bırakılmayı engelleyen Sözleşme’nin 5. maddesinin amacına aykırılık söz konusu olacaktır.
140.Mahkeme, başvuranın açıkça 15 Temmuz 2016 olaylarına katıldığından şüphelenilmediğini gözlemlemektedir. Belirtildiği üzere, darbe teşebbüsünden bir gün sonra, 16 Temmuz 2016 tarihinde, Ankara Cumhuriyet Savcılığı, başvuranın FETÖ/PDY terör örgütü üyesi olduğu yönünde talimatlar vererek, tutuklu olarak yargılanmasını talep etmiştir (bk. yukarıda 16. paragraf). Ancak Hükümet, savcılığın söz konusu talimatlarına fiili bir temel oluşturabilecek herhangi bir “olay veya olgu” ya da “bilgi” ortaya koymamıştır.
141. Başvuranın tutuklu olarak yargılanmasına karar verilmeden önce, 20 Temmuz 2016 tarihinde, yasadışı terör örgütüne üyelik suçuyla ilgili olarak ifadesinin alınması, en fazla, polisin başvuranın bu suçu işlediğinden gerçekten şüphelendiğini ortaya koymaktadır. Ancak bu husus kendi başına, başvuranın atılı suçu işlemiş olabileceğine dair tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek nitelikte değildir.
142.Özellikle Mahkeme, sulh ceza hâkimliğinin başvuranın tutuklanmasına ilişkin kararından, söz konusu tedbirin tanık ifadeleri veya başvuranın atılı suçu işlediğine dair şüphe uyandıracak başka herhangi bir olay, olgu veya bilgi gibi kuvvetli suç şüphesi oluşturan fiili delillere dayandırıldığının anlaşılamadığını değerlendirmektedir (bk. yukarıda 20. paragraf). Sulh ceza hâkimliği kuşkusuz CMK’nın 100. maddesine ve dosyadaki delillere dayanarak kararını gerekçelendirmeye çalışmıştır. Ancak, sadece ilgili kanun maddesini alıntılamış ve dosyadaki materyalleri (mevcut haliyle deliller, dosyadaki tutanaklar, Yargıtay ve Danıştay başkanlık kurullarının 17 Temmuz 2016 tarihli kararları, arama ve el koyma tutanakları ve tüm dosya kapsamı), başvuranın yanı sıra diğer on üç şüpheliyi de ilgilendirmesine rağmen, her bir öğeyi ayrı ayrı belirtme zahmetine girmeden, liste olarak vermiştir. Mahkemenin görüşüne göre, dosyadaki delil unsurlarının veya başvuran aleyhindeki şüpheyi haklı çıkarabilecek herhangi bir bilginin ya da gerçekliği kanıtlanabilir diğer materyal ya da olay veya olgunun kendine özgü değerlendirmesi yapılmaksızın, CMK’nın 100. maddesine ve dosyadaki delillere belirsiz ve genel atıflarda bulunulması, başvuranın tutukluluğuna dayanak teşkil etmesi gereken şüphenin “makul” olduğunu göstermek için yeterli değildir (bk. mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, Lazoroski/Makedonya, no. 4922/04, § 48, 8 Ekim 2009 ve yukarıda anılan, Ilgar Mammadov, § 97).
143.Yukarıdaki gerekçelerle, Mahkeme, ilk yargılama aşamasında, başvuranın tutukluluğunu haklı kılan bir şüpheye yol açan herhangi bir özel olay, olgu veya bilgiden bahsedilmediğini veya bunların ortaya konulmadığını, ancak buna rağmen başvuran aleyhinde böyle bir tedbirin uygulandığını değerlendirmektedir.
144.Mahkeme, başvuranın davasında yargılama aşamasına geçildiğini dikkate almaktadır. Ancak, önündeki şikâyetin yalnızca başvuranın ilk tutukluluğuna ilişkin olduğunu kaydetmektedir. Buna ek olarak, Mahkeme, başvuranın ilk derece mahkemesi sıfatıyla davaya bakan Yargıtay tarafından mahkûmiyetine karar verilmesinin (bk. yukarıda 44. paragraf), kendisinin, ilgili şikâyet doğrultusunda, söz konusu tedbirin 20 Temmuz 2016 tarihinde mevcut olan olay, olgu ve bilgiler ışığında haklı gerekçelere dayandırılıp dayandırılmadığının tespiti bakımından yapacağı incelemenin sonucunu etkilemediğini vurgulamaktadır.
145.Yukarıdaki analizleri ışığında Mahkeme, kendisine sunulan delillerin, başvuran hakkındaki ilk tutuklama kararının verildiği sırada aleyhinde makul bir şüphenin bulunduğuna ilişkin kanaati desteklemek için yeterli olmadığını değerlendirmektedir. Hükümet, başvuran hakkında ilk tutuklama kararının verildiği sırada, başvuranın atılı suçu işlediğine dair “makul bir şüphenin” bulunduğu konusunda Mahkemeyi ikna edebilecek “olay veya olgu” ya da “bilgiyi” ortaya koymadığından; Mahkeme, Hükümetin açıklamalarının, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinde öngörülen, kişinin tutuklanmasını haklı kılan bir şüphenin “makul” olması gerektiğine ilişkin koşulları karşılamadığını değerlendirmektedir.
(ii) Sözleşme’nin 15. Maddesi
146.Olağanüstü hâl döneminde yakalama veya tutuklama kararının dayandırılması gereken şüphenin “makul olması gerektiği” kavramı ile ilgili olarak Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin, Türk Anayasası’nın 15. maddesinin, hukuka uygunluğu itiraz konusu olan bir tutuklama kararı bakımından uygulanabilirliği konusunda hâlihazırda bir inceleme yapmış olduğunu gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesi, özellikle, kişilerin suç işlediklerine dair kuvvetli bir delil bulunmadan tutuklu olarak yargılanabileceklerinin kabul edilmesi halinde, özgürlük ve güvenlik hakkının güvencelerinin anlamsız olacağını değerlendirmiştir (bk. yukarıdaki 64. paragraf). Bu değerlendirme Mahkemenin incelemesi bakımından da geçerlidir (bk. yukarıda Mehmet Hasan Altan, § 140).
147.Ayrıca, daha önce belirtildiği gibi (bk. yukarıda 135. paragraf), 15 Temmuz 2016 tarihinde meydana gelen darbe teşebbüsü sonrasında Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı zorluklar kuşkusuz bağlamsal bir faktör teşkil etmekte olup, Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesini mevcut dava kapsamında yorumlarken ve uygularken bu durumu bütün yönleriyle dikkate almalıdır. Nitekim bu husus Mahkemenin yukarıdaki incelmesinde önemli bir rol oynamıştır (bk. yukarıda 134-136 ve 140. paragraflar). Ancak, bu husus, 5. madde kapsamında yetkili makamlara, olağanüstü hâl döneminde kişinin, gerçekliği kanıtlanabilir delil veya bilgiler ya da bir şüphenin makul olması gerektiği yönünde Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinde öngörülen asgari koşulları sağlayan yeterli fiili dayanak olmaksızın, tutuklanmasına olanak tanıyan sınırsız bir yetki sağlandığı şekilde yorumlanmamalıdır. Bunula birlikte, özgürlükten yoksun bırakmanın temelinde yatan şüphenin “makul olması” Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinde öngörülen güvencenin önemli bir parçasını oluşturmaktadır (bk. mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan, O’Hara, § 34).
148.Daha spesifik olarak, başvuranın tutuklu olarak yargılanmasına ilişkin 20 Temmuz 2016 tarihli kararla ilgili olarak Mahkeme, önündeki delillerin, başvuran hakkında ilk tutuklama kararının verildiği sırada aleyhinde makul bir şüphenin bulunduğuna dair kanıyı desteklemek için yeterli olmadığını tespit etmiştir (bk. yukarıda 145. paragraf). Dolayısıyla, ilgili zamanda başvuran aleyhindeki şüphe gerekli minimum makullük düzeyine ulaşmamıştır. Adli denetim kapsamında verilmiş olmasına rağmen, tutuklama kararı yalnızca suç örgütüne üyelik şüphesine dayandırılmıştır. Bu düzeydeki bir şüphe, kişinin tutuklanmasına ilişkin kararı haklı kılmak için yeterli değildir. Bu koşullarda, söz konusu tedbirin durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüde olduğundan bahsedilemez. Aksi takdirde, özgürlükten yoksun bırakmayı haklı kılan bir şüphenin makul olması ile ilgili olarak Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinde öngörülen minimum koşullar yadsınacak ve 5. maddenin amacına aykırılık söz konusu olacaktır. Mahkemeye göre, Anayasa Mahkemesi gibi üst düzey bir mahkemede görev yapan bir üyenin tutukluluğunun söz konusu olduğu göz önüne alındığında, bu hususlar mevcut davada bilhassa önem arz etmektedir.
149.Bu nedenle Mahkeme, mevcut davada, başvuran hakkında ilk tutuklama kararının verildiği esnada, başvuranın suç işlediğine dair makul bir şüphenin bulunmadığı gerekçesiyle, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
C. Başvuranın Tutuklu Olarak Yargılanmasına İlişkin Kararın Gerekçeden Yoksun Olduğu İddiası
150.Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi kapsamındaki değerlendirmesi ışığında (bk. yukarıda 149. paragraf), mevcut davada yetkili makamların, başvuranın tutuklu yargılanmasına ilişkin ilk kararın verildiği tarihten itibaren, diğer bir deyişle yakalanmasının “hemen” ardından, -bir suç işlediğine dair makul bir şüphenin devam etmesinin yanı sıra- tutukluluk kararı için ilgili ve yeterli gerekçe ortaya koyma yükümlülüklerini yerine getirip getirmediklerine dair bir incelemenin gerekli olmadığı kanaatine varmıştır.
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
151.Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat ile Masraf ve Giderler
152. Başvuran, hâkimlik görevinden ihraç edilmemiş olması durumunda elde etmiş olacağı maaş miktarlarını ve medeni haklarına getirilen kısıtlamalardan doğan kazanç kaybını ileri sürerek maddi olarak zarara maruz kaldığını iddia etmektedir. Başvuran bu bağlamda, 1.000.000 avro (EUR) talep etmektedir. Ayrıca başvuran manevi tazminat olarak 200.000 avro talep etmektedir. Başvuran Mahkeme önünde görülen yargılamaya ilişkin olarak yaptığı masraf ve giderler bağlamında, herhangi bir kanıtlayıcı belge ibraz etmeksizin 9.500 avro talep etmektedir.
153.Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
154.Mahkeme, mevcut kararın başvuranın 4 Ağustos 2016 tarihli kararla görevinden ihraç edilmesi ile değil, başvuranın tutuklu yargılanmasıyla ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Dolayısıyla Mahkeme, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı kanaatine vararak, bu bağlamda sunulan talepleri reddetmektedir.
155. Mahkeme, manevi zararla ilgili olarak, yukarıda olayların meydana geldiği tarihte AYM nezdinde hâkim olan başvuranın, Türk mevzuatı tarafından hâkim ve savcılara tanınan korumadan yararlanmaksızın ve tutuklandığı sırada suç işlediğine dair makul sebepler bulunmaksızın tutuklandığı sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, bu kararda Sözleşme’nin ihlal edildiği tespitinin tek başına telafi edemeyeceği bir manevi zarara maruz kaldığını kanıtlaması gerektiği kanaatine varmaktadır. Sonuç olarak Mahkeme, başvurana manevi zarar bağlamında 10.000 avro ödenmesine karar vermektedir.
156. Mahkeme, masraf ve giderler bağlamında talep edilen miktarla ilgili olarak, bir başvuranın masraf ve giderlerini geri alabilmesi için, söz konusu masraf ve giderlerin fiilen ve gerekli olduğu için yapılmış olduğunun belgelenmesi ve makul miktarda olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme ayrıca, İç Tüzüğü’nün 60. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince, ilgilinin taleplerini başlıklar ile ayırarak ve ilgili destekleyici belgeler ibraz ederek ileri sürmesi gerektiğini, bu şekilde sunulmayan taleplerin kısmen veya tamamen reddedilebileceğini hatırlatmaktadır. Somut olayda başvuranın talebine dayanak olarak herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmadığını dikkate alarak, Mahkeme, başvuranın bu talebini bütünüyle reddetmektedir.
B. Gecikme Faizi
157.Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranı uygulamanın uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
1. Oy birliğiyle, tutukluluğun yasallığı, başvuranın bir suç işlediğine dair makul sebeplerin bulunmaması ve tutukluluk kararının gerekçeden yoksun olduğu iddiasına ilişkin şikâyetlerle ilgili olarak başvurunun kabul edilebilir olduğuna ve şikâyetlerin geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna,
2. Bire karşı altı oyla, tutukluluğun yasal olmaması sebebiyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine,
3. Bire karşı altı oyla, başvuranın tutuklandığı sırada suç işlediğine dair makul sebeplerin bulunmaması sebebiyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine,
4. Oy birliğiyle, başvuran hakkında verilen tutukluluk kararının gerekçeden yoksun olduğu iddiasıyla ilgili olarak Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi ve 3. fıkrasına ilişkin şikâyetlerin incelenmesine gerek olmadığına,
5. Bire karşı altı oyla,
a) Davalı Devletin, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca bu kararın kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek ve her türlü vergiden hariç olmak üzere, başvurana, manevi tazminat olarak 10.000 avro (on bin avro (EUR)) ödemekle yükümlü olduğuna,
b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranının uygulanmasının uygun olduğuna,
6. Oy birliğiyle, başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin taleplerinin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş, ardından Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 16 Nisan 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Robert Spano
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
İşbu karar ekinde, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, Ad hoc Hâkim Harun Mert’in sunmuş olduğu kısmi muhalefet şerhi bulunmaktadır.
R.S.
S.H.N.
YARGIÇ MERT’İN KISMİ AYRIK GÖRÜŞÜ
1. Başvuranın tutuklu yargılanmasının hukuka aykırı olduğu ve ilk olarak tutuklu yargılandığı sırada bir suç işlediğine dair makul şüphe olmadığı gerekçesiyle, somut davada, çoğunluğun Sözleşme’nin 5 § 1 ve 5 § 1(c) maddesinde ihlal olduğu tespitinden saygılarımla ayrılıyorum.
2.Çoğunluk, başvuranın başlangıçtaki tutuklu yargılanmasının hukuka aykırı olması sebebiyle Sözleşmenin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
3.Başvuran, darbe girişiminin hemen ardından, 16 Temmuz 2016 tarihinde yakalanmış ve aynı gün polis tarafından gözaltına alınmıştır. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin elebaşı olduğu düşünülen FETÖ\PDY silahlı terör örgütünün üyesi olduğu şüphesiyle 20 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanmıştır.
4.Başvuran, 6216 sayılı Kanunun 16. maddesi uyarınca, Anayasa Mahkemesinin üyeleri hakkında bir ceza soruşturması açılmasının genel kurulun kararına tabi olduğunu ve terör örgütü üyesi olmakla suçlandığı için suçüstü halin (in flagrante delicto) olamayacağını ileri sürmüştür. 6216 sayılı Kanunun 16. maddesinin ilk fıkrası aşağıdaki gibidir:
“[Anayasa Mahkemesinin] Başkan ve üyelerinin görevlerinden doğan veya görevleri sırasında işledikleri iddia edilen suçları, kişisel suçları ve disiplin eylemleri için soruşturma açılması Genel Kurulun kararına bağlıdır. Ancak, ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâllerinde, soruşturma genel hükümlere göre yürütülür.”
5.Başvuranın 6216 sayılı Kanunla Anayasa Mahkemesi üyelerine verilen statüye hakkı olduğu yönündeki iddiası, tutuklu olarak yargılanmasına karar veren sulh hâkimi tarafından kabul edilmemiştir. Sulh hâkimi, ceza soruşturmasının, şüpheliye atılı suç olan -silahlı bir terör örgütüne üyeliğin- “devam eden bir suç” olduğu ve suçüstü halin oluştuğu gerekçesiyle genel hükümlerle düzenlendiğine karar vermiştir.
6.Kararda, silahlı bir örgüte üyelik suçunun ağır ceza mahkemelerinin yargı yetkisine giren “devam eden bir suç” olması hususunda Yargıtay’ın yerleşik içtihatına dayanılmıştır. Sulh hâkimi, ayrıca, kararında delillerin durumunu ve diğer koşulları dikkate almıştır (bkz. kararın 20. paragrafı).
7.Daha sonra, Yargıtay ceza daireleri genel kurulu, “silahlı bir örgüte üyelik suçuyla şüpheli bulunan hâkimlerin yakalandığı sırada suçüstü halin mevcut olduğunu ve [daha sonra] soruşturmanın olağan hukuk hükümlerine göre yürütülmesi gerektiğini” kabul ederek 10 Ekim 2017 tarihli öncü kararlarında yukarıda anılan yerleşik içtihadı teyit etmiştir (bkz. kararın 63. paragrafı).
8.Çoğunluk, Yargıtay içtihadının, yargı mensuplarına yürütmenin müdahalesinden korunmaları için verilen usule ilişkin güvenceleri etkisiz hale getiren suçüstü hal kavramının “kapsamlı bir yorumu”na tekabül etmesi bakımından eleştirmektedir. Çoğunluğa göre, Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) 2. maddesi, suçüstü hal kavramının genel bir tanımını sunmaktadır; ancak yerel mahkemelerin içtihatlarındaki yorumu, yürürlükteki kanunun lafzına aykırıydı (bkz. kararın 111. ve 112. paragrafları).
9.Suçüstü halleri, CMK’nın 2. maddesinde aşağıdaki gibi tanımlanmaktadır:
“...
j) Suçüstü:
1. İşlenmekte olan suçu,
2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu,
3. Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu,
ifade eder.
...”
10.Görülebileceği üzere, CMK’da suçüstü halin üç farklı durumu ortaya konulmaktadır. Başvuranın durumu, Yargıtay’ın içtihadından belirgin olduğu üzere bu durumların birinci kategorisi kapsamına girmektedir. Terör örgütü üyeliği suçu “devam eden” bir suç olduğu için bu, “işlenmekte olan suç” olarak düşünülmektedir.
11.Başka bir deyişle, Yargıtay’ın içtihadlarında ve hukuk akademisyenleri tarafından tesis edildiği üzere, bir suç örgütüne katılmanın, bununla yakın ilişki kurmanın ve örgütte hüküm süren hiyerarşik yetkinin emri altında olmanın, bir örgüt üyeliği teşkil ettiği düşünülmektedir. Ayrıca, bir örgüte katılma, tek taraflı irade temelinde mümkündür ve örgütün yöneticilerinin rızası gerekli değildir. Bir terör örgütünün üyeliği suçu, cinayet ve hırsızlık gibi belirli bir zaman dilimiyle sınırlı olan bir eylem yoluyla işlenen ve bu eylemin işlenmesi üzerine tamamlanan suçlara benzememektedir. Bu nedenle, örgüt üyeliği suçu, örgütün kendisi ve bunun hiyerarşik yapısıyla yakın ilişki devam ettiği müddetçe işlenmeye devam etmektedir.
12.CMK’nın 2 (j-1) maddesi uyarınca suçüstü hal tanımı çerçevesinde, bir kişi bilerek ve isteyerek bir terör örgütü üyesi kaldığı sürece, devamlılık niteliği sürmekte ve suçun devam eden bir suç olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle, bu açıklama göz önüne alındığında, Yargıtay’ın içtihadında suçüstü hal kavramının yorumu, CMK’nın 2. maddesiyle uyumludur.
13.Öte yandan, Mahkeme şunları belirtmiştir: “...Yargıtay’ın içtihadına göre..., CMK’nın 100. maddesi kapsamında, bir suç örgütü üyeliği şüphesi, herhangi bir mevcut fiili unsuru veya devam eden cezai eylemin başka bir belirtisini tesis etme ihtiyacı suçüstü hali nitelendirmek için yeterli olabilir” (bkz. kararın 111. paragrafı). Karar ayrıca şunları belirtmektedir: “Mahkemenin kanaatine göre, ulusal mahkemelerin suçüstü hal kapsamını genişletmesi ve onların somut davada iç hukuka uygulanmasını ... açıkça mantık dışı görünmektedir” (bkz. 115. paragraf).
14.Mahkeme tarafından bu noktada bir yanlış yorumun yapıldığını düşünüyorum. Burada temel nokta, bir suç için tutuklu yargılanmaya ilişkin usuli hükümler ve bu tür tutukluluk için gereken kanıt düzeyi arasında bir ayrım çizilmesi gerektiğidir. Bu bakış açısına göre, Yargıtay’ın içtihadı, suç örgütü üyeliğinin üyelik boyunca işlenen, devam eden bir suç olduğu ilkesini ortaya koymaktadır. İçtihat, herhangi bir delil veya bir suçun işlenmekte olduğu belirtisini tesis etmeye gerek olmadığını söylememektedir. Devam eden bir suça ilişkin fiili dayanağın varlığı, ayrı olarak düşünülmesi gereken başka bir konudur.
15.Başvuranın tutuklu yargılanmasının “kanunen öngörülen usule aykırı” olduğu iddiası, Anayasa Mahkemesi önünde de ortaya atılmış ve ayrıntılı bir incelemenin akabinde, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay içtihadına atıfta bulunarak, olağan hukuk kuralları uyarınca verilen söz konusu tedbirin ilgili mevzuatla uyumlu olduğuna karar vermiştir.
16.Bu gerekçelerle, benim görüşüme göre, Yargıtay’ın yorumunun ve ulusal mahkemelerce suçüstü hal kavramının uygulanmasının makul bir yasal dayanağı bulunmaktadır.
17.Bu konuyu değerlendirirken, 15 Temmuz darbe girişiminin Türkiye’ye yönelttiği tehdidin ciddiyetini de tam olarak dikkate almamız gerekmektedir. Buna ek olarak, hukukilik kisvesi altında, kapsamlı bir şekilde etkili Devlet kurumlarına sızmış olan FETÖ\PDY örgütünün kendine özgü gizli yapısını göz önüne almak hayati önem taşımaktadır (darbe girişimi sırasında meydana gelen olaylar ve FETÖ\PDY örgütünün amacı ve yapısı hakkında genel bilgi için bkz. Mehmet Hasan Altan\Türkiye no. 13237/17, 20 Mart 2018 kararında Yargıç Ergül’ün kısmi ayrık görüşünün 11-15 ve 18. paragrafları). Benzer bir şekilde, başvuranın şikâyetleri, Sözleşmenin 15. maddesi uyarınca, Hükümetin olağanüstü hal ilan etmesinden bir gün sonra 21 Temmuz 2016 tarihinde verilen derogasyon (yükümlülüklerin askıya alınması) bildirimi ışığında değerlendirilmelidir.
18.Bu bakımdan, kararda, “askeri darbe girişimi, Sözleşme kapsamında ‘ulusun hayatını tehdit eden olağanüstü halin’ varlığını ifşa etmiştir” (bkz. 73. Paragraf) ve “Her halükarda, Mahkeme, başvuranın tutukluluğunun olağanüstü hal ilan edilmesine sebep olan darbe girşiminden kısa bir süre sonra meydana geldiğini gözlemlemektedir... Bu, şüphesiz, somut davada Sözleşmenin 5. maddesini yorumlamada ve uygulamada tam olarak ele alınması gereken bağlamsal bir faktördür” (bkz. 75. paragraf) şeklinde ifade edilen bulgulara katılıyorum. Bununla birlikte, kararın Türkiye’nin darbe girişiminden hemen sonra yaşadığı özel koşulları ve derogasyon bildirisini yeterince dikkate almadığını söylemekten dolayı müteessirim.
19. Elbette, yargının demokratik bir toplumda özel bir rolü bulunmaktadır (bkz. kararın 102. paragrafı) ve yargıçların bağımsızlığına tam olarak saygı göstermek gereklidir. Nitekim bu husus dikkate alındığında, FETÖ\PDY örgütünün yasa dışı amaçlarını ve Anayasa Mahkemesi dâhil olmak üzere yargıdaki gizli yapısını göz önünde bulundurmak önemlidir. Bu terör örgütü üyelerinin yargı içerisinde sadece örgütün taleplerine göre hareket ettiği ve hiçbir yasal ilkeyi veya kuralı dikkate almadığı iyi bilinmektedir. Bu doğrultuda, yargı mensuplarına görevlerini bağımsız ve tarafsız bir şekilde yapmaları için verilen yargısal yetkilerin ve güvencelerin, bir terör örgütünün talimatlarına göre hareket edilmesi suretiyle kötüye kullanılması, yasal korumanın geniş anlamda yorumlanmasına neden olmamalıdır.
20.Kararda belirtildiği üzere, “...tutukluluğun ‘hukukiliği’ söz konusu olduğunda, ... Sözleşme önemli ölçüde ulusal hukuka atıfta bulunur ve bunun maddi ve usuli kurallarına uyma yükümlülüğünü ortaya koyar şeklindeki Sözleşmenin 5 § 1 maddesine ilişkin Mahkemenin içtihadında yerleşiktir(bkz. 101. paragraf). Somut davada, başvuran hakkındaki soruşturma, ağır ceza mahkemelerinin yargı yetkisi alanına giren suçüstü halin bulunması, tutuklu yargılama kararının yetkili hâkim tarafından verilmesi ve CMK’nın 100. maddesinde belirtilen tutukluluk koşullarının yerine getirilmesi nedeniyle, 6216 sayılı Kanunun 16(1) maddesi uyarınca, olağan hukuk kurallarına göre yürütülmüştür. Uygulanan adli uygulama, Türk hukukunun maddi ve usuli kurallarına uygundu. Ayrıca, kararın 45-57. paragraflarında ana hatları verildiği üzere, ilgili mevzuat öngörülebilirdi ve yasal kesinlik bakımından hiçbir sorun bulunmuyordu. Dolayısıyla, bu koşullar altında, başvuranın tutuklu yargılanma kararının keyfi olmadığını ve “kanunen öngörülen usule göre” verildiğini söyleyebilirim.
21.Bu nedenle, başvuranın tutuklu yargılanmasının hukuka aykırı olması nedeniyle Sözleşmenin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine dair verilen karara katılmıyorum.
II
22.Çoğunluk, başvuranın ilk başta tutuklu yargılandığı sırada bir suç işlemiş olduğuna dair makul şüphe olmaması nedeniyle Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
23.Yetkili yargıcın, CMK 100. maddesine ve dosyadaki delillere atıfta bulunarak güçlü şüphe belirtisinden dolayı başvuranı tutukladığı görülebilmektedir. Diğer belgelere ek olarak, özellikle dosyadaki arama tutanaklarına ve el koymalara atıfta bulunulmuştur. Yargıç, ayrıca, FETÖ\PDY örgütüyle bağlantısı olan bireylerin kaçabilme, delilleri karartma veya darbe girişiminden sonra ortaya çıkan kargaşadan faydalanma riskinin bulunduğunu belirtmiştir.
24.Başvuranın tutuklandığı gün olan 16 Temmuz 2016 tarihli yukarıda anılan arama ve el koyma tutanakları, FETÖ\PDY örgütü ile bağlantılı olan (yetkililer tarafından öyle olduğu bilinen) Anayasa Mahkemesi üyelerinin bir listesi olduğunu belirtmektedir. Başvuranın adının o listede olduğu anlaşılmaktadır. Bu bilgilere ve diğer delillere dayanarak, yetkili adli merciler tarafından uygun adımlar atılmıştır.
25.Kararda belirtildiği üzere, “Sözleşmenin 5 § 1 (c) maddesi, yakalama sırasında yasal işlem başlatmak için soruşturma makamlarının yeterli delil elde ettiğini varsaymamaktadır. Tutukluluk sırasında sorgulamanın amacı ... tutuklamaya gerekçe oluşturan somut şüpheyi doğrulayarak veya dağıtarak ceza soruşturmasını sürdürmektir. Dolayısıyla, ilk aşamada bir şüphe oluşturan olayların, ceza soruşturması sürecinin ileri aşamasında bir mahkûmiyeti gerekçelendirmek veya hatta yasal işlem başlatmak için gerekli olanlarla aynı derecede olması gerekmemektedir” (bkz. 127. paragraf). Başka bir ifadeyle, “yakalama [ve tutuklu yargılama] için gereken delil standardı, cezai kovuşturma ve daha sonra mahkumiyet için gerekenden daha düşüktür” (bkz. B. Rainey, E. Wicks, ve C. Ovey, Jacobs, White, ve Ovey: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, 7. Sayı, 2017, s. 246)
26.Böylesi bir yaklaşım, somut davada tutuklu yargılama için olgusal dayanağın yeterli olduğuna dair ilgili gerekçeyi sağlayacaktır. Aslında, tanık beyanları, ByLock mesajları ve diğer unsurlar gibi soruşturma sırasında yetkililer tarafından değerlendirilen deliller, başvuranın iddia olunan suçu işlediğine dair ilk şüpheyi teyit etmiştir. Yargıtay önündeki yargılamanın sonucunda, başvurana, 6 Mart 2019 tarihinde, silahlı terör örgütüne üyelik suçundan on bir yıl üç ay hapis cezası verilmiştir.
27.Bu bağlamda, yukarıda belirtilen darbe girişiminin özel koşullarına, FETÖ\PDY örgütünün yasa dışı aktivitelerine ve derogasyon bildirisine gereken önem verilmelidir. Bu noktada, “bu tür...koşullar, tutukluluğu gerekçelendiren şüphenin ‘makullüğü’nün klasik suçları ele alırken kullanılan aynı standartlara göre yargılanamayacağı anlamına gelebilir” gözlemi (bkz. Kararın 135. paragrafı), oldukça geçerlidir. Başka bir ifadeyle, terörle mücadele durumunda, özellikle olağanüstü zamanlarda, “makul şüphe” düzeyinin adi suçlara göre daha düşük olması gerekmektedir.
28.Mahkeme, ilke olarak, “somut davanın çok özel bağlamının olayların yüksek düzeyde incelenmesi çağrısında bulunduğunu düşünmektedir”. Bu bağlamda, 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişiminin ardından Türkiye’nin karşılaştığı zorlukları dikkate almaya hazırdır (bkz. kararın 134. paragrafı). Ancak, somut davada, ilgili koşulların kararda kapsamlı bir şekilde dikkate alındığını göremiyorum.
29.Öte yandan, başvuran tarafından yapılan bireysel başvurunun ardından, bu davanın delilleri ve özel koşulları, Anayasa Mahkemesinin kararında ayrıntılı olarak değerlendirilmiştir. “Darbe girişimini çevreleyen çok özel koşullar, FETÖ\PDY örgütünün idari ve adli makamlara sızma derecesi, iddia olunan suçun ‘katalog’ suçlar arasında olması ışığında başvuranın tutuklu yargılanma kararının haklı gerekçelere dayandığının ve orantılı olduğunun söylenebileceği” gözlemlenmektedir (bkz. kararın 42. paragrafı). Anayasa Mahkemesinin görüşüne göre, “darbe girişimine katılan bireylerin ve darbe girişiminin kışkırtıcısı olduğu belirlenen FETÖ\PDY örgütüyle doğrudan ilgisi olmayıp bu örgütle bağlantısı olan bireylerin kaçabilme, delilleri karartma veya darbe girişiminden sonra ortaya çıkan kargaşadan faydalanma riski bulunmaktadır”... Bu özel koşullar, ‘normal koşullar’ olarak tarif edilebilecek koşullarda ortaya çıkabilecek olanlara göre daha yüksek bir risk teşkil etmiştir ... Başvuranın, Anayasa Mahkemesinin bir üyesi olarak, delillere müdahale etmede diğerlerine göre daha kolay bir pozisyonda olabileceği aşikârdır (a.g.e.).
30.Benim görüşüme göre, Anayasa Mahkemesi kararındaki bulgular, somut dava ile daha çok ilgilidir. Yukarıda açıklamalar ışığında, başvuranın tutuklu yargılandığı sırada makul şüphenin bulunmadığı söylenemez.
31.Bu nedenle, Sözleşmenin 5 § 1 (c) maddesinde ihlal olduğuna dair karar sonucuna katılmıyorum.
Full & Egal Universal Law Academy