AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ALPTEKİN VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 43969/06)
KARAR
STRAZBURG
17 Mart 2020
İşbu karar kesinleşmiş olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Alptekin ve diğerleri / Türkiye davasında,
Başkan,
Egidijus Kūris,
Hâkimler,
Ivana Jelić,
Darian Pavli
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla, 11 Şubat 2020 tarihinde Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
İsimlerinin listesi ekte belirtilen beş Türk vatandaşının (“başvuranlar”), 18 Ekim 2006 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapmış olduğu, yukarıda belirtilen başvuruyu (no. 43969/06) ve taraflarca sunulan görüşleri dikkate alarak,
Sözleşme’nin 6. maddesine ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin şikâyetlerin, 7 Eylül 2018 tarihinde Hükümete bildirildiğini ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verildiğini kaydederek,
Gerçekleştirdiği müzakerelerin ardından, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
1. Başvuru, bir arazinin tapu kütüğüne orman arazisi olarak Hazine adına tescilinin iptali istemiyle açılan bir davanın, hak düşürücü süre sebebiyle reddine ilişkindir. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ile Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürmüşlerdir.
OLAY
2. İsimleri ve doğum tarihleri ekte yer alan başvuranlar, Tekirdağ’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Mahkeme önünde Tekirdağ Barosuna bağlı Avukat M. Özdemir tarafından temsil edilmişlerdir.
3. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
4. Dosyada yer alan bilgilere göre, Ormanlı köyünde (Tekirdağ) yer alan 20.000 m2’lik bir arazi, 1935 yılının Mart ayında, başvuranların babası S.A.’nın (“başvuranların murisi (de cujus)”) da aralarında bulunduğu yakınları adına tapu kütüğüne tescil edilmiştir.
5. Orman kadastro komisyonu, 6831 sayılı Orman Kanunu gereğince 28 Eylül ile 20 Ekim 1985 ve 21 Mayıs ile 22 Mayıs 1987 tarihleri arasında yürütülen çalışmalar neticesinde, 22 Ağustos 1988 tarihinde, kamuoyuna ilan yoluyla, söz konusu arazinin 14.500 m2’lik kısmının orman arazisi olarak sınıflandırıldığına dair kararını duyurmuştur. Orman kadastro komisyonu, ilgililerin söz konusu karara, ilan tarihinden itibaren altı ay içerisinde itiraz edebileceklerini belirtmiştir. Komisyon ayrıca, bu altı aylık sürenin hak düşürücü bir süre olduğunu ve bu süre içerisinde itiraz edilmemesi durumunda, kadastro komisyonlarının kararlarının kesinleşeceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, tapu belgesi bulunanların on yıllık bir süre içerisinde bu bağlamda dava açma hakkının saklı tutulduğu belirtilmiştir.
6. Başvuranların murisi (de cujus), 13 Ağustos 1998 tarihinde, itiraz konusu arazinin tapu kütüğüne orman arazisi olarak Hazine adına tescilinin iptali ve söz konusu arazinin yeniden kendi adına tescili istemiyle, Tekirdağ Asliye Hukuk Mahkemesine (“AHM”) başvurmuştur.
7. Asliye Hukuk Mahkemesi, 12 Eylül 2001 tarihinde, başvuranların murisinin (de cujus) talebini haklı bulmuştur. Asliye Hukuk Mahkemesi, tapu kütüğünde Hazine adına kayıtlı olan ihtilaf konusu arazinin 14.500 m2’lik kısmının tapu kaydının iptaline ve arazinin bu kısmının başvuranların murisi (de cujus) adına tescil edilmesine karar vermiştir.
8. Yargıtay, 18 Kasım 2002 tarihinde, bu kararı onamıştır.
9. Hazine ve Orman Genel Müdürlüğü, belirtilmeyen bir tarihte, karar düzeltme talebinde bulunmuştur.
10. Yargıtay, 7 Nisan 2003 tarihinde, bu karar düzeltme talebini kabul ederek, dosyayı yeniden incelenmesi için Asliye Hukuk Mahkemesi’ne göndermiştir. Yargıtay, ihtilaf konusu arazinin orman arazisine dâhil olduğuna dair sınırlandırmanın, 3302 sayılı Kanun uyarınca yapıldığını ve bu işlemin, 22 Şubat 1989 tarihinde kesinleştiğini; ilgilinin, 28 Mayıs 1987 tarihinde yürürlüğe girmiş olan ve tapu belgesi bulunanlara, orman kadastro komisyonlarının kararlarına on yıl içinde itiraz etme hakkı tanıyan 3373 sayılı Kanun’a dayanarak, 13 Ağustos 1998 tarihinde dava açtığını ve kaydetmiştir. Yargıtay, 3373 sayılı Kanun’un, 3302 sayılı Kanun uyarınca gerçekleştirilen sınırlandırmalar için on yıllık zaman aşımı süresinin geriye dönük olarak uygulanmasına ilişkin bir hüküm içermediği kanaatine varmıştır. Yargıtay, söz konusu davanın, hak düşürücü süre gerekçesiyle, reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Ayrıca, Yargıtay, başvuranların murisinin (de cujus) taleplerini dayandırdığı tapu belgesinin, kısmen, ilgili parselin yanındaki (5.500 m2’lik) bir parseli kapsadığını, bu parsel için de ilgili adına yeni bir tapu belgesi düzenlendiğini gözlemlemiştir.
11. Asliye Hukuk Mahkemesi, 5 Aralık 2003 tarihinde, bu karara uyarak, söz konusu davayı, orman kadastro komisyonunun kararının ilan edildiği tarihten itibaren altı ay içerisinde açılmadığı gerekçesiyle reddetmiştir.
12. Yargıtay, 1 Kasım 2005 tarihinde, bu kararı onamıştır.
13. Yargıtay, 31 Mart 2006 tarihinde, başvuranların murisi (de cujus) tarafından sunulan karar düzeltme talebini reddetmiştir.
14. Başvuranlara göre, bu nihai karar, başvuranların murisine (de cujus) 22 Nisan 2006 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvuranların murisi (de cujus) 3 Mayıs 2006 tarihinde vefat etmiştir.
İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
15. Orman arazisi konusunda, uygulama ve ilgili iç hukuk kuralları, özellikle Turgut ve diğerleri/Türkiye (no. 1411/03, §§ 41-67, 8 Temmuz 2008) kararında açıklanmaktadır.
16. 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 10. maddesine göre, kadastro tutanak suretleri haritaları ile birlikte orman kadastro komisyonlarınca ilgili köy, belde veya mahallelerin uygun yerlerine asılmak suretiyle ilan edilir.
17. Aynı kanunun 11. maddesi, 19 Haziran 1986 tarihinde yürürlüğe giren 3302 sayılı Kanun ile değiştirildiği şekliyle, tutanakların bu şekilde ilanının, bu tutanaklara itiraz için yetkili mahkemelere altı ay içerisinde başvurma imkânı bulunan ilgililere “şahsen yapılan tebliğ” hükmünde olduğunu öngörmektedir. Kadastro komisyonlarının kararları, bu sürenin dolduğu tarihte kesinleşecektir.
18. Aynı hüküm, 28 Mayıs 1987 tarihinde yürürlüğe giren 3373 sayılı Kanun ile değiştirildiği şekliyle, ayrıca tapu belgesi bulunan kişilerin on yıllık bir süre içerisinde bu bağlamda dava açma hakkının bulunduğunu öngörmektedir.
19. 6384 sayılı Kanun ile kurulan Tazminat Komisyonu (“Tazminat Komisyon”) ile 16 Mart 2014 ve 9 Mart 2016 tarihli Kararnameler Eren/Türkiye (no. 21692/09, §§ 16-21, 10 Ocak 2017) kararında ifade edilmiştir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMEhükümetin altı aylık süreye ilişkin ilk itirazı
20. Hükümet, Mahkemeyi, altı aylık süre kuralına uyulmadığı gerekçesiyle başvuruyu reddetmeye davet etmektedir. Hükümet, başvurunun geç yapıldığı, zira başvuranlara göre, iç hukukta verilen nihai karın kendilerine 22 Nisan 2006 tarihinde tebliğ edildiği halde, başvurunun 24 Ekim 2006 tarihinde yapıldığı kanaatindedir.
21. Mahkeme, başvuranlara göre, iç hukukta verilen 31 Mart 2006 tarihli nihai kararın, murisine (de cujus) 22 Nisan 2006 tarihinde tebliğ edildiğini ve bu hususa Hükümet tarafından itiraz edilmediğini gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranların 18 Ekim 2006 tarihinde, yani bu tebliği müteakip olarak altı ay içerisinde başvurularını sunduğunu kaydetmektedir. Sonuç olarak, Hükümetin altı aylık süre kuralına riayet edilmediğine ilişkin itirazının reddedilmesi gerekmektedir.SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
22. Başvuranlar, söz konusu davanın hak düşürücü süre sebebiyle reddedilmesinin, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ihlal ettiğini iddia etmektedirler. Bu maddenin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“ Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan (...) bir mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. ”
23. Hükümet bu iddiaya itiraz etmektedir.Kabul Edilebilirlik Hakkında
24. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına ilişkin olarak iki yönden kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir.
Hükümet, öncelikle, başvuranların 6384 sayılı Kanun ile kurulan Tazminat Komisyonuna başvurmuş olması gerektiği kanaatindedir. Hükümet bu bağlamda, bu Komisyonun yetki alanının, diğerlerinin yanı sıra, bir taşınmazın orman olduğu gerekçesiyle veya 31 Ağustos 1956 tarihli ve 6831 sayılı Kanun’un 2/B maddesinin uygulanması nedenlerine bağlı olarak tapu kaydının iptal edilmesi veya kadastro tespiti ya da orman kadastrosu sonucu taşınmazın ormanlık alanda olduğunun tespit edilmesi üzerine mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvuruların da incelenmesi imkânının verilmesi amacıyla 9 Mart 2016 tarihli bir Kararname ile genişletildiğini belirtmektedir.
Hükümet ikinci olarak, başvuranların, tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet’in sorumlu olduğunu belirten Türk Medeni Kanunu’nun 1007. maddesine dayanarak, tazminat talebinde bulunmuş olmaları gerektiği kanaatindedir.
25. Başvuranlar, bu hususla ilgili görüş belirtmemektedirler.
26. Mahkeme, Hükümetin ileri sürdüğü iki başvuru yolunun da, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin şikâyeti telafi edebileceğini, ancak Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin şikâyeti telafi edebilecek nitelikte olmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, Mahkeme, bu başvuru yollarının diğer şikâyetle ilgili olması sebebiyle, bu itirazları reddetmektedir.
27. Diğer taraftan Mahkeme, ulusal mahkemeler önünde söz konusu davayı başlatan başvuranların murisinin (de cujus), ulusal yargılamaların sona ermesinden sonra vefat ettiğini ve dolayısıyla başvuranların ihtilaf konusu davada taraf olmadıklarını tespit etmektedir. Bu sebeple, Hükümetin, Mahkeme’nin kişi yönünden (ratione personae) yetkisine ilişkin itirazda bulunmamasına rağmen, bu konunun re’sen incelenmesi gerektiğini belirtmektedir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. Varga/Romanya, no. 73957/01, § 62, 1 Nisan 2008 ve Sejdić ve Finci/Bosba-Hersek [BD], no. 27996/06 ve 34836/06, § 27, AİHM 2009).
28. Mahkeme bu bağlamda, iddia edilen adil yargılanma hakkına ilişkin ihlalin, başvuranların mal varlığına ilişkin hakları üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu, zira başvuranların mirasçı sıfatı gereğince, kararın başvuranlar açısından kesin olduğunuve kesin hüküm ilkesi dikkate alındığında, başvuranların aynı davayla ilgili olarak başka kararlar elde edemeyeceklerini tespit etmektedir. Dolayısıyla başvuranlar, iddia edilen ihlalden mağdur olduklarını ileri sürebilirler (Ressegatti/İsviçre, no. 17671/02, § 25, 13 Temmuz 2006).
29. Son olarak, Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinde öngörülen kabul edilemezlik itirazlarının hiçbiri ile bağdaşmadığı gerekçesiyle, açıkça dayanaktan yoksun veya kabul edilemez olmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas Hakkında
30. Başvuranlar, ihtilaf konusu arazinin, tapu kütüğüne orman arazisi olarak Hazine adına tescilinin iptali ve yeniden murisleri (de cujus) adına tescil edilmesi istemiyle açılan davanın, hak düşürücü süre sebebiyle reddedildiğinden şikâyet etmektedirler.
31. Başvuranlar, bir taraftan, orman kadastro komisyonunun ilanına göre, tapu belgesi bulunanların bu komisyonun kararlarına itiraz etmek için on yıllık bir süre içerisinde dava açma hakkının korunduğunu belirtmekte, diğer taraftan, tapu belgesi bulunanlara on yıl süre tanıyan 3373 sayılı Kanun’un, söz konusu kararların kamuoyuna ilan edildiği tarihten bir yıldan da uzun süre önce yürürlüğe girdiğini ileri sürmektedirler. Ayrıca başvuranlar, bir tapu belgesine sahip olan murislerinin (de cujus), söz konusu davayı istenilen süre içerisinde açtığı kanaatindedirler.
32. Hükümet, Mahkeme içtihadına göre, “mahkemeye erişim hakkının”, mutlak bir hak olmadığını ve özellikle bir başvurunun kabul edilebilirlik şartlarıyla ilgili olarak, zımnen kabul edilen kısıtlamalara tabi tutulabileceğini, zira niteliği gereği Devlet tarafından bir düzenleme bile gerektirebileceğini ileri sürmektedir. Hükümet, iç hukuku yorumlamanın öncelikle ulusal makamların ve özellikle de mahkemelerin görevi olduğunu ve Mahkemenin görevinin, bu tür yorumların etkilerinin Sözleşme ile uygunluğunu doğrulamakla sınırlı kaldığını eklemektedir.
33. Hükümet, söz konusu ilanda, tapu belgesine sahip olanların on yıl içerisinde dava açma hakkının olduğu belirtilmiş olsa bile, kendisine göre, somut olayda uygulanabilir hükümler hakkında bir tartışma bulunmaması sebebiyle, altı aylık süre kuralının uygulanmasının davacı için öngörülebilir olduğu kanaatindedir. Hükümet bu bağlamda, Yargıtay tarafından verilmiş birçok karar ileri sürmekte ve söz konusu arazinin, 3373 sayılı Kanun uyarınca değil, 3302 sayılı Kanun uyarınca sınırlandırıldığı kanaatine varmaktadır.
34. Hükümet, Yargıtay’ın, başvuranların murisinin (de cujus) davasını reddederken, ilgilinin taleplerini dayandırdığı tapu kaydınınyeniden düzenlenmiş olduğunu da gözlemlediğini eklemektedir (yukarıdaki 10. paragraf). Hükümet buradan, Yargıtay’ın on yıllık sürenin somut olayda uygulanabilir olduğu kanaatine varmış olduğu varsayılsa bile, davanın farklı bir şekilde sonuçlanmayacağı sonucunu çıkarmaktadır.
35. Mahkeme, mahkemeye erişim hakkına ilişkin yerleşik içtihatlarından doğan genel ilkeleri hatırlatmaktadır (diğer birçok karar arasında bk. Zubac/Hırvatistan [BD], no. 40160/12, §§ 76-79, 5 Nisan 2018).
36. Mahkeme, somut olayda, kadastro komisyonunun, söz konusu arazinin bir kısmının orman arazisi olarak sınıflandırıldığına dair kararını, 22 Ağustos 1988 tarihinde ilan ettiğini gözlemlemektedir. Mahkeme ardından, başvuranların murisinin (de cujus), söz konusu arazinin tapu kütüğüne orman arazisi olarak Hazine adına tescilinin iptali ve yeniden kendi adına tescili talebiyle, 13 Ağustos 1998 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesi önünde dava açtığını kaydetmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, ulusal mahkemelerin, ilgilinin davasını, kadastro komisyonunun kararının ilan edildiği tarihten itibaren altı ay içerisinde açmadığı gerekçesiyle, bu davayı reddettiklerini tespit etmektedir.
37. Mahkeme, başvuranların, murislerinin (de cujus) davasına altı aylık süre kuralının uygulanmasına itiraz ettiklerini, başvuranlara göre, bu uygulamanın, kendilerini davalarının esasının bir mahkeme tarafından incelenmesi imkânından yoksun bıraktığını ileri sürdüklerini tespit etmektedir. Başvuranlar, söz konusu davaya uygulanması gereken kuralın, 28 Mayıs 1987 tarihinde yürürlüğe giren 3373 sayılı Kanun ile değiştirilen 6831 sayılı Kanun’un 11. maddesinde öngörülen on yıllık süre kuralı olduğunu belirtmektedirler (yukarıdaki 18. paragraf).
38. Bu bağlamda Mahkeme, ulusal mahkemelerin görevini üstlenemeyeceğine dair yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır. Yerel mevzuatı yorumlama görevi öncelikle, ulusal makamlara ve özellikle mahkemelere ve yüksek yargı organlarına aittir. Mahkemenin görevi, bu türden bir yorumlamanın etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını denetlemekle sınırlıdır. Bu durum özellikle, mahkemeler tarafından itiraz başvuruları yapma ya da ilgili belgelerin sunulması için süre sınırlarını düzenleyen kurallar gibi usuli nitelikli kuralların yorumlanmasında geçerlidir (diğer birçok karar arasında bk. Pérez de Rada Cavanilles/İspanya, 28 Ekim 1998, § 43, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑VIII ve Běleš ve diğerleri/Çek Cumhuriyeti, no. 47273/99, § 60, AİHM 2002-IX).
39. Bu sebeple Mahkeme, birçok kararda, dava açmak için riayet edilmesi gereken şartların ulusal mahkemeler tarafından uygulanması sırasında mahkemeye erişim hakkını ihlal edilebileceği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır. Bir mahkeme tarafından olağan bir yasanın aşırı şekilci yorumlanması durumunda da, bu durum ilgili tarafından açılan davanın esasının incelenmesini engellemektedir. (diğer kararlar arasında bk. Miragall Escolano ve diğerleri/İspanya, no. 38366/97 ve diğer 9 başvuru, § 38, AİHM 2000‑I ve yukarıda anılan Běleš ve diğerleri, § 69)).
40. Mahkeme, 19 Haziran 1986 tarihinde yürürlüğe giren 3302 sayılı Kanun ile değiştirildiği şekliyle, 6831 sayılı Kanun’un 11. maddesinin, ilgililer için kadastro komisyonunun kararlarına, kararların ilan tarihinden itibaren altı ay içerisinde itiraz etme imkânını öngördüğünü tespit etmektedir. Bununla birlikte, bu hükmü değişikliğe uğratan 3373 sayılı Kanun, tapu belgesi bulunanların on yıllık bir süre içerisinde dava açma hakkının saklı tutulmasını öngörmektedir. Mahkeme, 3373 sayılı Kanun’un 28 Mayıs 1987 tarihinde, yani kadastro kararlarının ilan edildiği tarihten bir yıldan uzun süre önce yürürlüğe girdiğini gözlemlemektedir. Ayrıca, Mahkeme söz konusu kadastro kararlarında, tapu belgesi bulunan kişilerin, bu kararlara on yıl içerisinde itiraz edebileceklerinin de belirtildiğini kaydetmektedir. Hâlbuki ulusal mahkemeler, başvuranların murisinin (de cujus) davasını, kadastro komisyonunun kararının ilan edilmesinden itibaren altı ay içinde açılmadığı gerekçesiyle, reddetmişlerdir.
41. Mahkeme, söz konusu kadastro kararını ve bu kararın ilan tarihinden bir yıldan uzun süre önce yürürlüğe girmiş olan 3373 sayılı Kanun’u dikkate alarak, davacı için söz konusu davada altı aylık süre kuralının uygulanmasının öngörülebilirliğine dair ciddi şüpheler bulunduğunu belirtmektedir. Mahkeme, her hâlükârda, başvuranların murisinin (de cujus), davasını, hem söz konusu kadastro kararlarında hem de ilan tarihinden bir yıldan uzun süre önce yürürlüğe girmiş olan 3373 sayılı Kanun ile öngörülen on yıl içerisinde açarak, ihmalkâr davranmakla veya bir hata yapmakla suçlanamayacağı kanaatine varmaktadır.
42. Ayrıca, söz konusu ilanda, tapu belgesine sahip olanların kadastro komisyonu kararlarına on yıl içerisinde itiraz edebilecekleri belirtilmiş olsa da, ulusal mahkemeler, bu duruma açıkça dikkat etmemişlerdir (yukarıdaki 10 ve 11. paragraflar). Bu koşullarda, Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından verilen kararları incelemenin, kendisine ulusal mahkemelerin davanın kendine özgü koşullarını yeterince dikkate aldıkları sonucuna varma imkânı vermediği kanaatindedir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis)bk. Mahkemenin, riayet edilmesi gereken sürelerin makamlar tarafından yanlış veya eksik şekilde belirtilmesi durumunda, ulusal makamların, davanın özel koşullarını yeterince dikkate alması ve ilgili kural ve içtihatları aşırı katı şekilde uygulamamaları gerektiği kanaatine vardığı Gajtani/İsviçre, no. 43730/07, § 75, 9 Eylül 2014).
43. Diğer taraftan Mahkeme, Hükümetin, Yargıtay’ın on yıllık süre kuralının somut olayda uygulanabileceği kanaatine varmış olması durumunda bile, Yargıtay’ın başvuranların murisinin (de cujus) taleplerini dayandırdığı tapu belgesinin, yeniden düzenlendiğini dikkate almış olması nedeniyle davanın farklı şekilde sonuçlanmayacağı kanısında olduğunu kaydetmektedir (yukarıdaki 34. paragraf). Bununla birlikte Mahkeme, söz konusu davanın, hak düşürücü süre sebebiyle reddedilmemiş olması durumunda, davanın sonucunun ne olacağı hakkında yorum yapamaz. Nitekim Yargıtay tarafından onanmış olan, 5 Aralık 2003 tarihli Asliye Hukuk Mahkemesi kararının, sadece söz konusu davanın, ilan tarihinden itibaren altı ay içerisinde açılmadığı hususuna dayandırılmış olduğunun tespit edilmesi yeterlidir (yukarıdaki 11 ve 12. paragraflar).
44. Mahkeme, yukarıda belirtilenler dikkate alındığında, ulusal makamlar tarafından bir usul kuralının, katı şekilde yorumlanmasının, başvuranları, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası tarafından güvence altına alınan adil yargılanma hakkının bir parçasını teşkil eden mahkemeye erişim hakkından yoksun bıraktığı kanaatindedir (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. yukarıda anılan Miragall Escolano ve diğerleri, § 38).
45. Sonuç olarak, Sözleşme’nin bu hükmü ihlal edilmiştir.SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
46. Başvuranlar aynı olaylara dayanarak, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin de ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
47. Hükümet, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına ilişkin şikâyetle ilgili olarak öne sürdüğü itirazları yinelemektedir (yukarıdaki 24. paragraf).
48. Başvuranlar bu itiraz hakkında herhangi bir görüş bildirmemektedirler.
49. Mahkeme, başvuranların murisinin (de cujus) 20.000 m2’lik bir arazi için geçerli bir tapu belgesine sahip olduğunu ve bu arazinin 14.500 m2’lik kısmının, orman arazisine dâhil olduğu gerekçesiyle, tazminat ödenmeksizin Hazine’ye devredildiğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, başvuranların murisi, söz konusu ilan ve bu ilan tarihinden önce yürürlüğe girmiş olan 3373 sayılı Kanun tarafından öngörülen on yıllık süre içerisinde bu davayı açmış olmasına rağmen, ulusal mahkemeler bu davayı hak düşürücü süre sebebiyle reddetmişlerdir.
50. Mahkeme, daha önce, orman arazisi olarak sınıflandırılan bir arazinin tapu kaydının tazminat ödenmeksizin iptaline ilişkin olarak Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin, ilgililerin 6384 sayılı Kanun ile oluşturulan ve 9 Mart 2016 tarihli kararnamenin yürürlüğe girmesinin ardından, yetki alanı genişletilen Tazminat Komisyonuna başvurmadıkları gerekçesiyle, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması sebebiyle kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır (Savaşçın ve diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 15661/07, 7 Haziran 2016 ve Eren/Türkiye (k.k.), no. 21692/09, 10 Ocak 2017).
51. Mevcut davanın incelemesi çerçevesinde, farklı bir sonuca varılmasını sağlayabilecek özel bir koşul tespit edilmemektedir.
52. Dolayısıyla, Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, bu şikâyetin reddedilmesi gerektiğine karar vermektedir.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
53. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“ Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. ”
54. Başvuranlar, maruz kaldıklarını düşündükleri maddi zarar bağlamında 585.000 Türk lirası (TRY) (yani talebin sunulduğu tarihte yaklaşık olarak 87.400 avro (EUR)) talep etmektedirler. Ayrıca başvuranlar, manevi zarar için müştereken 150.000 Türk lirası (TRY) (yaklaşık olarak 22.400 EUR) talep etmektedirler. Başvuranlar son olarak, Avukat Kanununa atıfta bulunarak, avukatlık hizmeti ücreti için 70.000 TRY (yaklaşık olarak 10.400 EUR) talep etmektedirler.
55. Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
56. Mahkeme, iddia edilen maddi zararla ilgili olarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlaline ilişkin tespitinin, ulusal mahkemelerin söz konusu davanın esasını incelemeyi reddetmelerine dayandığını gözlemlemektedir. Mahkeme bununla birlikte, talebin esas yönünden incelenmesi durumunda davanın sonucunun ne olacağı hakkında yorum yapamayacaktır (gerekli değişikliklerin uygulanması koşuluyla (mutatis mutandis) bk. Kutlu ve diğerleri /Türkiye, no. 51861/11, § 84, 13 Aralık 2016 ve Dimopulos/Türkiye, no. 37766/05, § 49, 2 Nisan 2019). Mahkeme ayrıca, başvuranların, tazminat ödenmeksizin söz konusu arazinin tapu belgesinin iptali sebebiyle, 6384 sayılı Kanun ile oluşturulan Tazminat Komisyonu’na başvurabileceklerini hatırlatmaktadır (yukarıdaki 49-52. paragraflar). Dolayısıyla, Mahkeme bu bağlamda sunulan talebi reddetmektedir.
57. Buna karşın Mahkeme, manevi zarar için başvuranlara, müştereken 6.000 avro (EUR) ödenmesine karar vermektedir.
58. Mahkeme, avukatlık hizmet ücreti bağlamında sunulan talebi, ilgili belgelerin ibraz edilmemiş olması sebebiyle reddetmektedir (Hülya Ebru Demirel/Türkiye, no. 30733/08, § 61, 19 Haziran 2018).
59. Mahkeme, gecikme faizi olarak, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına ilişkin şikâyetle ilgili olarak kabul edilebilir; geri kalan kısmının ise kabul edilemez olduğuna,Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine,a) Davalı Devletin, manevi tazminat olarak, başvuranlara müştereken, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek ve ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, üç ay içinde, 6.000 EUR (altı bin avro) ödemekle yükümlü olduğuna,
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,Geriye kalan adil tazmin talebinin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 17 Mart 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıEgidijus Kūris
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
EK
Başvuranların isimleri ve doğum tarihleri:
1. Hüsamettin ALPTEKİN (1946)
2. Hidayet YILMAZ (1949)
3. Hatice ÇINAR (1955)
4. Zeki ALPTEKİN (1959)
5. Necmettin ALPTEKİN (1965)
Full & Egal Universal Law Academy