AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ARAMAZ / TÜRKİYE KARARI
(Başvuru No. 62928/12)
KARAR
STRAZBURG
1 Ekim 2019
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Aramaz / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Egidijus Kūris,
Darian Pavli,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla komite olarak toplanarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“İkinci Bölüm”), 10 Eylül 2019 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Veli Aramaz’ın (“başvuran”) 4 Ağustos 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (No. 62928/12) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukat H. Çalışçı tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranın ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyet, 17 Aralık 2014 tarihinde Hükümet’e bildirilmiştir ve başvurunun geri kalan kısmının, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
4. Başvuran, 1968 doğumlu olup, Kocaeli’de ikamet etmektedir. Başvuran, ileri sürülen olayların meydana geldiği tarihte, DEHAP (Demokratik Halk Partisi) partisinin Gebze İlçe Başkanıdır.
5. Başvuran, 30 Nisan 2005 tarihinde, Ceviz Kabuğu ismindeki canlı olarak televizyonda yayınlanan tartışma programına telefon ile katılmıştır. Başvuran, ulusal televizyon kanalı Flash TV’de yayınlanan bu programın sunucusu ve bir konuk ile aralarında geçen telefon görüşmesinde, Kürt sorunu ile ilgili görüşlerini paylaşmıştır ve kendisine sorulan sorulara cevap vermiştir.
6. Gebze Cumhuriyet Savcısı, 20 Haziran 2005 tarihinde, başvuran hakkında söz konusu televizyon programı sırasında yaptığı açıklamalar nedeniyle, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (“3713 sayılı Kanun”) 7. maddesinin 2. fıkrası uyarınca terör örgütü lehine propaganda yapmak suçundan iddianame düzenlemiştir.
7. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi (“Ağır Ceza Mahkemesi”), 19 Aralık 2008 tarihinde, başvuranı, PKK (Kürdistan İşçi Partisi, silahlı yasa dışı örgüt) terör örgütü lehine propaganda yapmaktan, 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak, on ay hapis cezasına ve 416 Türk lirası (TRY) adli para cezasına mahkûm etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, verdiği kararda, başvuranın telefon ile canlı yayın yapan bir televizyon programına katıldığını ve bu televizyon programında ilgilinin PKK’yı bir terör örgütü olarak değerlendirmediğine, Mezopotamya bölgesinin bir Kürt bölgesi olduğuna, Nevruz kutlamalarında açılan bayrakların Kürt halkının bayrağında bulunan renkler olduğuna ve otuz yıla yakın bir süredir ülkede savaş olduğuna ilişkin açıklamada bulunduğunu belirtmektedir. Ağır Ceza Mahkemesi, böylelikle, başvuranın geniş izleyici kitlesine ulaşmak için bir kitle iletişim aracını kullanma fırsatı bulduğu ve PKK lehine propaganda yapmak için bu iletişim aracından yararlandığı kanaatine varmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, ayrıca, başvuranın ifade özgürlüğü hakkı sınırları içerisinde açıklamalarda bulunduğuna ilişkin sunduğu savunmadan ikna olmadığını belirtmektedir ve ilgilinin kullandığı ifadelerin Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından güvence altına alınabileceğine ilişkin bir kanıya varılamayacağını değerlendirmektedir.
8. Yargıtay, 20 Şubat 2012 tarihinde, başvuranın temyiz başvurusu reddetmiş ve ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
9. Başvuran, 18 Nisan 2012 tarihinde, adli para cezasını ödemiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI
10. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
"[Yukarıdaki fıkrada] belirtilen örgütlere yardım edenlere ve örgütle ilgili propaganda yapanlar hakkında (...) bir yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur. "
11. 18 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 Sayılı Kanun ile değiştirilen 3713 Sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“ Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (...) ”
12. 30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun tarafından yapılan değişiklikten itibaren, söz konusu hüküm şunu öngörmektedir:
“Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. ”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
13. Başvuran, hakkında verilen mahkûmiyet kararının ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiğini ileri sürmektedir. Başvuran, iddialarını desteklemek için, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir.
14. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle bağdaşmadığını tespit ederek, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
15. Başvuran, hakkında verilen cezai mahkûmiyet kararının ifade özgürlüğü hakkını göz ardı ettiğini ileri sürmektedir.
16. Hükümet, davaya ilişkin koşullarda, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına ilişkin yapılan müdahalenin 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğünü, yasal bir dayanağı olduğunu ve ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması, kamu düzenin sağlanması ve suçun önlenmesi gibi meşru amaçlar izlediğini iddia etmektedir. Hükümet, ayrıca, PKK’nın amaçlarına ulaşmak için şiddete başvuran bir terör örgütü olduğunu belirtmektedir ve ihtilaf konusu müdahalenin demokratik bir toplumda izlenen meşru amaçlar bağlamında gerekli ve orantılı olduğu kanısındadır.
17. Mahkeme, başvuranın mahkûmiyetinin ilgilinin ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına ilişkin bir müdahale olduğu, bu müdahalenin kanunla, yani 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrasıyla öngörüldüğü ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından ulusal güvenliğin korunması ve suçun önlenmesi gibi meşru amaçlar izlediği hususlarının taraflar arasında tartışma konusu olmadığını gözlemlemektedir.
18. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, ifade özgürlüğü konusundaki içtihatlarından doğan ve bilhassa Bédat/İsviçre ([BD], No. 56925/08, 48. paragraf, 29 Mart 2016) ve Belge/Türkiye (No. 50171/09, 31, 34 ve 35. paragraflar, 6 Aralık 2016) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır.
19. Mahkeme, somut olayda, başvuranın, canlı yayın yapan bir televizyon programı sırasında kullandığı ifadelerin bir terör örgütü lehine propaganda suçunu oluşturduğu gerekçesiyle mahkûm edildiğini kaydetmektedir. Mahkeme, ilgilinin PKK’yı bir terör örgütü olarak değerlendirmediğini, Mezopotamya bölgesinin bir Kürt bölgesi olduğunu, Nevruz kutlamalarında açılan bayrakların Kürt halkının bayrağında bulunan renkler olduğunu ve otuz yıla yakın bir süredir ülkede savaş olduğunu belirten açıklamalarının suç teşkil eden kısımlarını inceleyerek, söz konusu açıklamaların bir bütün olarak ele almıştır. Mahkeme bu açıklamaların şiddete, silahlı direnişe veya ayaklanmaya teşvik edici ya da nefret söylemi oluşturduğu kanısına varılamayacağı kanaatindedir (Sürek/Türkiye (No. 4) [BD], No. 24762/94, 58. paragraf, 8 Temmuz 1999, ve Belek ve Velioğlu/Türkiye, No. 44227/04, 25. paragraf, 6 Ekim 2015).
20. Mahkeme, özelikle başvuranın PKK’nın bir terör örgütü olmadığına ilişkin yaptığı açıklamalarla ilgili olarak, bu açıklamaların program sunucusu ve programa konuk olan kişi tarafından sorulan sorulara cevaben sözlü olarak yapıldığını ve ilgiliye, kamuya açıklanmadan önce bu açıklamaları yeniden ifade etme, tamamlama ya da geri çekme imkânı vermediğini gözlemlemektedir (Fuentes Bobo/İspanya, No. 39293/98, 46. paragraf, 29 Şubat 2000, ve Birol/Türkiye, No. 44104/98, 30. paragraf, 1 Mart 2005). Mahkeme, davaya ilişkin koşullarda, bu açıklamalarla, PKK’nın şiddet içerikli eylemlerini onayladığına ilişkin bir değerlendirme yapılamayacağı kanısındadır.
21. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, yerel makamlar tarafından başvuran hakkında alınan tedbirin zorunlu bir sosyal ihtiyaca karşılık gelmediği, her halükârda, hedeflenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanısına varmaktadır.
22. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
23. Başvuran, maddi tazminat bağlamında 416 Türk lirası (TRY) (yani ödemenin yapıldığı tarihte yaklaşık olarak 179 avro (EUR)) talep etmektedir; söz konusu meblağ başvuranın mahkûm edilmesine ilişkin ödemek zorunda kaldığı adli para cezasının miktarına tekabül etmektedir (yukarıdaki 9. paragraf). Başvuran, bu bağlamda, belirtilen miktarı ödediğini kanıtlayan bir ödeme emri belgesi sunmuştur. Ayrıca başvuran, ceza mahkûmiyeti nedeniyle maruz kaldığını iddia ettiği manevi zarar bağlamında 20.000 avro talep etmektedir. Başvuran, buna ek olarak, kendisinin temsil edilmesine ilişkin masraflarla ilgili olarak 5.022 Türk lirası talep etmektedir. Başvuran, bu talebe dayanak olarak Türkiye Barolar Birliğinin avukatlık ücret tarifesini sunmuştur. Başvuran, son olarak, diğer masraflarla ilgili olarak 600 Türk lirası talep etmektedir. Başvuran, bu son talebine dayanak olarak hiçbir kanıtlayıcı belge sunmamıştır.
24. Hükümet, maddi zarara ilişkin talep ile iddia edilen ihlal arasında hiçbir nedensellik bağının bulunmadığını ileri sürmektedir. Manevi zarar ile ilgili olarak, Hükümet, bu talebin aşırı olduğunu ve Mahkemenin İçtihadına göre verilen miktarlar ile uygun olmadığını iddia etmektedir. Hükümet, başvuranın kendisinin temsil edilmesine ilişkin masraflar ve diğer masraflarla ilgili talebine ilişkin olarak, ilgilinin bu iddialarını destekleyecek hiçbir belge veya kanıtlayıcı unsur sunmadığını ileri sürmektedir.
25. Mahkeme, başvurana maddi zarar bağlamında 179 avro ve manevi zarar bağlamında 2.500 avro ödenmesinin uygun olduğu kanaatindedir. Mahkeme, başvuranın kendisinin temsil edilmesine ilişkin masraflar ve karşılamak zorunda kaldığı diğer masraflarla ilgili talebine ilişkin olarak, ilgilinin bu bağlamda gerekli olan kanıtlayıcı belgeleri sunmadığı gerekçesiyle reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3. a)Davalı Devlet tarafından başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağları ödemekle yükümlü olduğuna:
i. Maddi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 179 avro (yüzyetmişdokuz avro) ödenmesine;
ii. Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.500 avro (ikibinbeşyüz avro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
4. Başvurunun geri kalan kısmı için adil tazmin talebinin reddedilmesine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 25 Haziran 2019 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy