AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
YEHOVA ŞAHİTLERİNİ DESTEKLEME DERNEĞİ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE
(Başvuru No. 36915/10 ve 8606/13)
KARAR
STRAZBURG
24 Mayıs 2016
İşbu karar, Sözleşme'nin 44 § 2 maddesinde belirlenen şartlara göre kesinleşecek olup, bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Yehova Şahitlerini Destekleme Derneği ve diğerleri/Türkiye Davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
NebojšaVučinić,
Paul Lemmens,
JonFridrikKjølbro,
StéphanieMourou-Vikström,
Georges Ravarani,
ve İkinci Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith'in katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (''İkinci Bölüm'') heyeti, 3 Mayıs 2016 tarihinde kapalı oturumla gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, (36915/10 ve 8606/13 başvuru ) iki başvuru bulunmaktadır. Aşağıda isimleri yer alan kişiler, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'nin (''Sözleşme'') 34. maddesi uyarınca, Mahkeme'ye sırasıyla 28 Haziran 2010 ve 14 Aralık 2012 tarihlerinde başvurmuşlardır. İlk başvuran 31 Temmuz 2007 tarihinde kurulmuş olan Yehova’nın Şahitlerini Destekleme Derneği'dir (bundan sonra metinde ''başvuran dernek'' olarak anılacaktır) (başvuru no. 36915/10 ve 8606/13). Diğer iki başvuran, derneğin kurulmasından önce Mersin'deki Yehova Şahitleri temsilciliği olarak çalışan Mersin Yehova Şahitleri Topluluğu'nun sorumlu vaizleri olan Hüseyin Sami Gül ve Levent Sarkut'tur (başvuru no. 36915/10).
2. Başvuranlar, Mahkeme huzurunda İzmir Barosuna bağlı Avukat T. Alsancak ve Viyana Barosuna bağlı Avukat R. Kohlhofer tarafından temsil edilmişlerdir. Ayrıca başvuranların, istisnai olarak New York Barosuna bağlı Avukat James E. Andrik tarafından temsil edilmelerine izin verilmiştir (Mahkeme İçtüzüğünün 36. maddesi). Türk Hükümeti (''Hükümet''), Mahkeme huzurunda kendi yetkilisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuranlar, Sözleşme'nin 6, 9, 11, 13 ve 14. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar, özellikle ulusal makamları, Yehova Şahitlerinin ibadetlerini gerçekleştirdikleri yerlere ibadethane statüsü vermemekle ve bu statünün verilebilmesine yönelik taleplerini kabul etmemekle suçlamaktadırlar.
4. Başvurular, 6 Haziran 2014 tarihinde Hükümete bildirilmiştir.
5. Başvuranlar gibi Hükümet de davanın kabul edilebilirliğine ve esasına dair görüşlerini sunmuştur. Ayrıca Bölüm Başkanının davaya müdahil taraf olarak katılmasına izin verdiği Norveç Helsinki Komitesi de, yazılı görüşlerini Mahkeme'ye sunmuştur (Sözleşme'nin 36. maddesinin 2. fıkrası ve İçtüzüğün 44. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi).
OLAY VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
6. Başvuran dernek, 31 Temmuz 2007 tarihinde, Türkiye'de Yehova Şahitlerinin temsil edilmesi amacıyla kurulmuştur. Bu derneğin kurulmasından önce, söz konusu grubun Mersin kolu, Mersin Yehova Şahitleri temsilciliği olarak Mersin Yehova Şahitleri Topluluğu (''Topluluk'') tarafından temsil edilmekteydi. Diğer iki başvuran, Hüseyin Sami Gül (1953 doğumlu) ve Levent Sarkut (1952 doğumlu), Mersin Yehova Şahitleri Topluluğu'nun sorumlu vaizleri olarak görevlidirler.
7. Davaya konu olaylar, taraflarca ifade edildiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
A. Mersin İlinde Meydana Gelen Olaylar (Başvuru No. 36915/10)
1. 1998 Yılından Önceki Durum
8. Dava dosyasından anlaşılmaktadır ki, topluluk, temsilcisi aracılığıyla, Gazi Mahallesinde Yehova Şahitleri Krallığı olarak adlandırılan bir apartmanda (''Gazi apartmanı'') cemaatini bir araya getirmek için izin talebiyle 1988 ve 1990 yılları arasında Mersin Valiliği'ne (''Valilik'') birçok başvuruda bulunmuştur. Topluluk mensupları, ibadetlerini 1998 yılına kadar, özellikle Mersin Valiliği İl Emniyet Müdürlüğü tarafından 30 Eylül 1988 ile 5 Ocak 1990 tarihleri arasında verilen izinlere dayanarak herhangi bir engel bulunmaksızın, Gazi apartmanında gerçekleştirmişlerdir.
9. Topluluk, 30 Eylül 1998 tarihinden itibaren ibadet, dua ve toplantı yeri olarak Mersin'de Akdeniz Mahallesinde bulunan başka bir apartmanı (''Akdeniz apartmanı'') kullanmak istediğine dair Valiliği bilgilendirmiştir. Dosyada yer alan bilgilere göre, bu bilgilendirme yazısının ardından, topluluk mensupları ibadetlerini bu apartmanda gerçekleştirmeye başlamıştır.
2. Topluluk Mensupları Aleyhinde Açılan Ceza Davası
10. Akdeniz apartmanında düzenlenen bir dini tören sırasında, 17 Aralık 2000 tarihinde, polis arama yapmak için söz konusu mekâna gitmiştir. Polis memurları, kendilerine göre, ibadethane olarak belirlenmemiş bir mekânda düzenlenen bu türden bir toplantının yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle, apartmanın ibadet amacıyla topluluk üyelerinin kullanımına kapatılmasına karar vermiştir.
11. Cumhuriyet savcısı, 24 Nisan 2003 tarihinde, ibadet etme amacına yönelik olmayan bir yerde bu amaçla toplanmış olmakla suçladığı on iki topluluk mensubu hakkında iddianame sunmuştur.
12. Mersin Sulh Ceza Mahkemesi, 30 Eylül 2003 tarihinde, söz konusu toplantıların bir ibadetin gerçekleştirilmesi amacıyla yapıldığı ve dolayısıyla Anayasa'nın 24. maddesi tarafından korundukları gerekçesiyle, ilgililerin beraatına karar vermiştir. İtirazda bulunulmaması sebebiyle bu karar, kesinleşmiştir.
3. Topluluğun Bir İbadet Yeri Bulmak İçin Attığı Adımlar
13. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü, 17 Ağustos 2001 tarihinde, ibadet yeri açılmasına yönelik taleplerle ilgili bir genelge yayımlamıştır. Bu genelgede 3194 sayılı İmar Kanunu'na ilişkin Yönetmeliğin Ek 1 maddesi uyarınca, imar planında ibadet yeri olarak belirlenmemiş bir yerde ibadethane açılmasının yasak olduğu belirtilmiştir. Diğer taraftan, bu genelgeye göre, konut alanı olarak ayrılmış bir yerde ibadethane açılması, noter onaylı bir belge ile söz konusu yerde ikamet eden mülk sahiplerinden alınacak izne tabidir. Yine bu belgeye göre, kamu düzenini tehlikeye atan veya halkın olumsuz tepkiler vermesine sebep olan faaliyetlerin gerçekleştirilmesi durumunda, ''(…) 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu'nun 11. maddesinin c) bendi uyarınca söz konusu yerlerin kapanmasına karar verilebilir''.
14. Başvuranlar L. Sarkut ve H.S. Gül, 20 Mayıs 2003 tarihinde – 1998 yılından önce kullanılan (yukarıdaki 8. paragraf) – Gazi apartmanının, 25 Mayıs 2003 tarihinden itibaren ibadet, dua ve toplantı yeri olarak yeniden kullanıma açıldığına dair Valiliğe bilgi vermişlerdir.
15. Bununla birlikte İl Emniyet Müdürlüğü, 23 Mayıs 2003 tarihinde, başvuranlara, ibadetlerini gerçekleştirmelerinin, yalnızca yerel imar planında bu amaç için öngörülmüş bir yerde mümkün olduğuna ve yerel imar planına herhangi bir değişiklik getirilmedikçe ibadet yeri olarak başka bir mekânın belirlenemeyeceğine dair yanıt vermiştir.
16. 15 Temmuz 2003 tarihinde, 3194 sayılı Kanun'un Ek 2. maddesi, 4928 sayılı Kanunla değiştirilmiş, söz konusu kanunda yer alan ''cami'' ibaresinin yerine ''ibadet yeri'' ibaresinin kullanılmasına karar verilmiştir. Bu değişikliğin ardından İçişleri Bakanlığı, 24 Eylül 2003 tarihinde, 17 Ağustos 2001 tarihli genelgeyi iptal eden ve bu değişikliğe vurgu yapan bir genelgeyi kabul etmiştir. Yetkili idari makamın onayı alınmak şartıyla, camilerden başka ibadet yerlerini de inşa etmek mümkün hale getirilmiştir.
17. İl Emniyet Müdürlüğü, 11 Ağustos 2003 tarihinde, başvuranlara, özellikle başvuranların ibadet yeri olarak kullanmak istedikleri mekânın, yerel imar planı tarafından konut yeri olarak tahsis edildiğini belirten bir mektup göndermiştir. İl Emniyet Müdürlüğü, başvuranlardan, bu yerin ibadet yeri olarak kaydedilebilmesi için gerekli formaliteleri on beş gün içerisinde tamamlamalarını talep etmiş ve bu formalitelerin yerine getirilmemesi durumunda söz konusu mekânın kapatılacağına dair başvuranları bilgilendirmiştir.
18. Başvuranlar aynı gün, Mersin Yenişehir Belediyesi’nden, yerel imar planında Gazi apartmanının dini ibadetlerin gerçekleştirilmesi amacıyla kullanılıp kullanılamayacağı hakkında bilgi talep etmişlerdir. Ayrıca başvuranlar, toplulukları için bir ibadet yeri verilmesini talep etmişlerdir.
19. Yenişehir Belediyesi Şehir Planlama Müdürlüğü, 13 Ağustos 2003 tarihinde, başvuranların talebini, bu yerin tapu kayıtlarında konut yeri olarak belirlenmiş olduğu gerekçesiyle reddetmiştir.
20. Aynı tarihte başvuranlar, Mersin Büyükşehir Belediyesinden ibadet yeri olarak kullanılabilecek müsait mekânlara ilişkin olarak bilgi talebinde bulunmuşlardır.
21. Mersin Valiliği, 16 Ağustos 2003 tarihinde, 634 sayılı Kanun’un 24. maddesi uyarınca, Gazi apartmanının kapatılmasına karar vermiştir (yukarıdaki 68. paragraf).
22. Diğer taraftan Yenişehir Belediyesi Şehir Planlama Müdürlüğü, 19 Ağustos 2003 tarihinde, başvuranlara, yerel imar planında ibadet yeri olarak kullanılabilecek herhangi bir yerin öngörülmediği cevabını vermiştir.
23. Gazi apartmanı, 27 Ağustos 2003 tarihinde polis tarafından kullanıma kapatılmıştır.
3. Gazi Apartmanının Kapatılmasına İlişkin Dava
24. Başvuranlar H.S. Gül ve L. Sarkut, belirtilmeyen bir tarihte, Mersin Valiliği tarafından 16 Ağustos 2003 tarihinde verilen Gazi apartmanıyla ilgili kapatma kararının iptali için Mersin İdare Mahkemesi'ne başvurmuşlardır (yukarıdaki 21. paragraf).
25. Söz konusu Mahkeme, 4 Ağustos 2004 tarihinde başvuranları haklı bulmuş ve ilgili kararı iptal etmiştir. Mersin İdare Mahkemesi, 634 sayılı Kanun'un 24. maddesinin esasen, ticarete ayrılan ve belediye tarafından verilmiş bir işletme ruhsatı gerektiren yerlerden bahsettiği kanaatine varmıştır. İdare Mahkemesi, bir ibadet salonunun ticari bir yer olmadığı ve dolayısıyla belediyenin veya valiliğin iznine tabi olmadığı kanısına varmıştır. Ayrıca mahkeme, 3194 sayılı Kanun uyarınca, yerel imar planını geliştirmekle yetkili makamların, öncelikle belediye ve valilik olduğunu ve bu sebeple söz konusu planda ibadetlerin gerçekleştirilmesine yönelik bir yerin bulunmamasından, topluluk üyelerinin sorumlu tutulamayacaklarını tespit etmiştir. Diğer taraftan mahkeme, ibadet özgürlüğünün, Anayasa'nın 24. maddesinin koruması altında olduğunu ve 634 sayılı Kanun'un geniş bir çerçeveden yorumlanmasının Anayasa'ya uygun olmayacağını belirtmiştir.
26. Valilik, 3 Aralık 2004 tarihinde, 4 Ağustos 2004 tarihli karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Valilik, 3194 sayılı Kanun'un, 15 Temmuz 2003 tarihli 4928 sayılı Kanunla değişikliğe uğramasının ardından, ibadet edilmesine yönelik olarak belirlenmemiş bir yerin ibadet yeri olarak kullanılamayacağını gerekçe göstermiştir. Dolayısıyla Valilik, bir ibadet yerinin, yalnızca dini kullanıma ayrılan bölgelerde açılabileceği ve bu türden bölgelerde yer almaması durumunda, yerel imar planında değişiklik yapılması gerektiği kanısındadır.
27. Başvuranlar, belirtilmeyen bir tarihte, Valiliğin ileri sürdüğü gerekçelere cevaben gerekçelerini ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, Valilik' ten 30 Aralık 1998 tarihinde aldıkları iznin ardından on beş yıldan uzun süre boyunca ibadetlerini bu yerde gerçekleştirdiklerini ve idareyi bu konuyla ilgili olarak bilgilendirdiklerini ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, kendilerine göre kısıtlayıcı bir hükmün yürürlüğe girmemesi sebebiyle, idarenin topluluklarına karşı tutumunu değiştirmiş olmasına ve ibadet salonunu kapatma kararı almasına anlam verememişlerdir. Diğer taraftan başvuranlar, topluluk üyelerinin ceza soruşturmalarına tabi tutulduklarını ve bu soruşturmaların ilgililerin beraatlarıyla sonuçlandığını belirtmişlerdir. Başvuranlar, ibadet yerlerinin küçük bir salon olduğunu ve ayrı bir bina olmadığını ve bu türden bir durumun yerel imar planında değişiklik yapılmasını gerektirmediğini eklemişlerdir. Başvuranlar, tersi bir durumda, kamu binalarında yer alan tüm ibadet salonlarının da aynı şekilde imar planının değişmesine sebep olacağını ve diğer taraftan mescitlerin böyle bir değişikliğe tabi tutulmadığını iddia etmişlerdir. Başvuranlar son olarak, her halükarda, ibadet yerine veya ibadetlerini gerçekleştirmelerine imkân verecek bir mekâna sahip olmak için ileri sürdükleri taleplerinin, yerel imar planlarının dini kullanıma ayrılan bir bölge içermediği gerekçesiyle, idare tarafından birçok defa reddedildiğini belirtmişlerdir.
28. Başvuran dernek, 31 Temmuz 2007 tarihinde kurulmuştur.
29. Danıştay, 10 Ekim 2007 tarihinde, yerel imar planında konut yeri olarak belirlenmiş bir yerin başka amaçlarla kullanılamayacağı ve dolayısıyla bu dairenin ibadet yeri olarak kullanılamayacağına dair yasağın yasaya uygun olduğu gerekçesiyle, İdare Mahkemesi'nin 4 Ağustos 2004 tarihli kararını bozmuştur. Danıştay, ayrıca 3194 sayılı Kanun'un Ek 2. maddesine - bu Kanuna ilişkin Yönetmelik ekinde bulunan tabloyla birlikte değerlendirerek - atıfta bulunarak (yukarıdaki 66-67. paragraflar), mevzuatta ibadet yeri açılması için belirli kriterlerin belirlendiğinin altını çizmiştir. Son olarak Danıştay, söz konusu mekânın kapatılmasına, Valiliğin, ibadet yeri olarak kullanılmasından kaynaklanan rahatsızlıklar bakımından karar verdiğini tespit etmiştir.
30. Mersin İdare Mahkemesi, 27 Ekim 2008 tarihinde, Danıştay kararına uymuş ve başvuranların talebini reddetmiştir.
31. Başvuran dernek, 3 Aralık 2008 tarihinde, söz konusu davaya müdahil taraf olarak katılma talebini sunmuş ve bu talep kabul edilmiştir. Ardından başvuran dernek, İdare Mahkemesinin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
32. Başvuranlar H.S. Gül ve L. Sarkut da, aynı gün, Sözleşme'nin 9, 11 ve 14. maddelerini ileri sürerek, karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuşlardır.
33. Danıştay, 6 Şubat 2009 tarihinde, Mersin İdare Mahkemesi'nin kararını onamıştır.
34. Başvuranlar, karar düzeltme talebinde bulunmuşlar, Danıştay bu talebi 30 Aralık 2009 tarihinde reddetmiştir.
4. Güncel Durum
35. Topluluk adına hareket eden başvuranlar H.S. Gül ve L. Sarkut, 5 Mayıs 2004 tarihinde, imar planlarında ibadet yeri olarak belirlenen yerler hakkında bilgi almak amacıyla özellikle Mezitli (Mersin) ve Yenişehir (Mersin) Belediyelerine birçok talepte bulunmuşlardır.
36. Yenişehir Belediyesi Şehir Planlama Müdürlüğü, 10 Mayıs 2004 tarihinde ve Mersin Büyükşehir Belediyesi Şehir Planlama Müdürlüğü, 21 Mayıs 2004 tarihinde, başvuranlara, imar planlarında ibadete yönelik olarak belirlenebilecek herhangi bir yerin öngörülmediği cevabını vermişlerdir.
37. Ayrıca topluluk, farklı tarihlerde, yerel makamlardan yerel imar planları uyarınca ibadet yeri olarak belirlenebilecek arsalara ilişkin planların kendisine bildirilmesini talep etmiştir. Makamlar, planlarda bu türden bir yer bulunmadığı cevabını vermişlerdir.
B. İzmir İlinde Meydana Gelen Olaylar (Başvuru No. 8606/13)
38. İzmir Yehova Şahitleri Topluluğu, 1967 yılından beri İzmir’de dini içerikli toplantılar gerçekleştirmişlerdir. Topluluk, 1981 yılından itibaren özel bir mekânda toplanmaktadırlar.
1. Kendilerine Bir İbadet Yeri Verilmesi Amacıyla İzmir Yehova Şahitleri Topluluğu Tarafından Yapılan İdari Başvurular
39. Türk Hukukunda sınırlı sorumluluğa sahip bir şirket olan Kule Kitapları Ticaret Limited Şirketi (''Kule Şirketi''), 1999 yılında, İzmir Yehova Şahitleri Topluluğu adına, giriş katı ibadet yeri olarak hizmet verebilecek bir bina inşa etmek amacıyla bir arsa satın almıştır. Karşıyaka (İzmir), Alaybey Mahallesinde 1965. Sokakta yer alan binanın inşaatı, 2005 yılının Haziran ayında tamamlanmıştır.
40. Bu arada 14 Ocak 2000 tarihinde, Kule Şirketi, binanın (''Karşıyaka apartmanı'') giriş katında toplantılar düzenleyebilmek amacıyla yerel imar planının değiştirilmesini talep etmiştir.
41. Değişiklik talebi, 9 Şubat 2000 tarihinde, söz konusu binanın giriş katının profesyonel bir amaçla kullanılmasına izin veren Karşıyaka Belediye Meclisi’nin verdiği bir kararla değerlendirilmiştir.
42. Karşıyaka Belediyesi Kamu İşleri Müdürlüğü, 25 Mayıs 2000 tarihinde, yerel imar planında önerilen değişikliği onaylamıştır.
43. Yukarıda belirtildiği gibi (16. paragraf), 15 Temmuz 2003 tarihinde, 3194 sayılı Kanun'un Ek 2. maddesi, 4928 sayılı Kanun tarafından değiştirilmiştir.
44. Diğer taraftan, İzmir Vali Yardımcısı, 5 Ocak 2004 tarihinde, çeşitli azınlık gruplarına bir mektup göndermiştir. Bu mektupta, İmar Kanunu’na getirilen değişikliğin ardından, ''cami'' ibaresinin, ''ibadet yeri'' ibaresiyle yer değiştirdiği belirtilmiştir. Vali Yardımcısı, ilgililerin, ibadet yeri oluşturulmasına ve yerel imar planında değişiklik yapılmasına ilişkin bir talepte bulunmaları için yerel idari makamlardan inşaat ruhsatı talep etmeleri gerektiğini eklemiştir. İbadet yeri için alınacak inşaat ruhsatının, ibadet yeri oluşturmaya ilişkin ihtiyaçları ve ilgili şehir ve bölgede bulunan söz konusu dini topluluğun mensuplarının sayısını dikkate alan bir değerlendirmenin yapılmasının ardından, idari makamlar tarafından verilebildiği bu mektuptan anlaşılmaktadır.
45. İzmir Yehova Şahitleri Topluluğu, 23 Şubat 2004 tarihinde, İzmir Büyükşehir Belediyesinden, bir ibadet yeri inşası için kendisine bir arsa verilmesini talep etmiştir.
46. Aynı zamanda İzmir Yehova Şahitleri Topluluğu, 3 Mart 2004 tarihinde, Karşıyaka apartmanını ibadet yeri olarak kullanabilmek amacıyla yerel imar planında değişiklik yapılmasını talep etmiştir.
47. İzmir Büyükşehir Belediyesi, 4 Mart 2004 tarihinde, 23 Şubat 2004 tarihli talebi, yerel imar planının ibadet yeri inşası için kullanılabilecek herhangi bir arsa içermediği gerekçesiyle reddetmiştir.
48. Diğer taraftan Karşıyaka Belediye Meclisi, 23 Haziran 2004 tarihinde, kararına gerekçe göstermeksizin, yerel imar planının değiştirilmesine ilişkin talebi reddetmiştir.
49. İzmir Yehova Şahitleri Topluluğu, 17 Eylül 2004 tarihinde, Karşıyaka Belediyesinden, yerel imar planında Karşıyaka apartmanının ibadet yeri olarak kaydedilmesini amaçlayan yeni bir değişiklik talebinde bulunmuştur.
50. Karşıyaka Belediye Meclisi, 27 Ekim 2004 tarihinde, şehir planlama kurallarına ve imar ilkelerine uygunsuz olduğu gerekçesiyle, bu talebi reddetmiştir.
2. 27 Ekim 2004 Tarihli Karara İlişkin Dava
51. Kule Şirketi, 18 Ocak 2005 tarihinde, İzmir İdare Mahkemesine 27 Ekim 2004 tarihli kararın iptali için başvurmuştur. Kule Şirketi, Sözleşme'nin 9. maddesini ileri sürerek, ihtilaf konusu ret kararlarının gerekçelerine itiraz etmiştir. Bu bağlamda Kule Şirketi, Karşıyaka’daki Yehova Şahitleri Topluluğunun yetmiş mensubu olduğunu, büyük bir ibadet yerine ihtiyacı olmadığını ve 3194 sayılı İmar Kanununa ilişkin Yönetmelikle belirlenen boyutları karşılayan bir arsaya sahip olma zorunluluğunun, Anayasa tarafından kabul edilen ibadet özgürlüğünün düpedüz pratikte tanınmadığı anlamına geldiğini belirtmiştir.
52. İzmir İdare Mahkemesi, 16 Kasım 2005 tarihinde, davacı tarafı haklı bulmuş ve 27 Ekim 2004 tarihli kararı iptal etmiştir. İdare Mahkemesi özellikle, talep edilen iznin, bir şehir planlama sorununa ilişkin olduğu ve bu sorunun, imar planının uygulanması kapsamında çözülecek bir sorun olduğu kanaatine varmıştır. İdare Mahkemesi, Yehova Şahitlerinin din özgürlüğü hakkının koruması altında oldukları ve topluluğun talebine karşı verilen ret kararının, pratikte Anayasa tarafından kabul edilen ibadet özgürlüğünün tanınmamasına eşdeğer olduğu kanısına varmıştır.
53. Karşıyaka Belediyesi, 8 Mart 2006 tarihinde, temyiz başvurusunda bulunmuştur.
54. Danıştay, 15 Nisan 2008 tarihinde, 16 Kasım 2005 tarihli kararı bozmuş ve dava dosyasını tekrar İdare Mahkemesi'ne göndermiştir. Danıştay özellikle, mahkemenin, talep hakkında olumlu bir karar vermeden önce, söz konusu yerlere keşif ziyaretinde bulunması ve imar planı değişikliği talebinin kamu yararına olup olmadığını ve yürürlükteki imar kurallarına uygun olup olmadığını tespit etmek amacıyla bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermesi gerektiği kanaatine varmıştır.
55. Başvuran dernek, 27 Nisan 2010 tarihinde, davaya müdahil taraf olarak katılmak istemiştir. Dava dosyasından bu talebin kabul edildiği anlaşılmaktadır.
56. İzmir İdare Mahkemesi, 12 Mayıs 2010 tarihinde, Danıştay kararına uymuş ve ibadet yerinin, imar planı yapımına ait esaslara dair Yönetmeliğin ekinde yer alan tabloda belirlenen asgari boyutlara uygun olması gerektiği gerekçesiyle, başvuranın talebini reddetmiştir (aşağıdaki 67. paragraf ). Bu bağlamda İdare Mahkemesi, ihtilaf konusu talebin, yukarıda belirtilen tabloyla birlikte değerlendirilen 3194 sayılı Kanun'un Ek 2. maddesinde öngörülen bu kriterlere uygun olmadığı kanaatine varmıştır. Hâkimlerden biri bu karara karşı, aşağıda belirtilen kanaatlere varan bir muhalefet şerhi sunmuştur:
'' (...) Dosya münderecatından Yehova'nın Şahitleri inanışına sahip kişilerin sayısal durumu da gözetildiğinde ibadet etme, topluluk oluşturma, toplanma ve inanışlarını öğretme hususunda ayrı bir mimariye sahip bir yapı yerine, toplantı salonu niteliğindeki bir mekâna ihtiyaç duydukları anlaşılmaktadır. (...).
Yukarıda alıntısı yapılan yasal düzenlemeler dikkate alındığında, Türkiye'de değişik dini inanışlara sahip vatandaşların bulunduğu, kamu düzenine aykırı olmayan ibadetlerini rahatlıkla yapabilmeleri (…) için, Belediyelere imar planlarında uygun ibadet tesis alanları bırakma mecburiyeti getirilmiştir. Yine aynı şekilde (…) bu ibadet mekânlarından olan cami kullanımı için ise özel olarak alan boyutları belirlenmesi (…) gerektiği belirtilmiştir. (…) Uygulamada ortaya sorun ise farklı inanç sistemlerine ait ibadet yerlerinin imar planlarında planlaması noktasında doğmaktadır. Mevcut imar planlarında farklı inanç sistemlerine ait ibadet yerinin yapılabileceği alanların ayrılmadığı durumlarda, ilgililerce bu ihtiyaçlarını karşılayabilecek taşınmaz veya yapıları temin etme ve (…) imar planının değiştirilmesini talep etme imkânları bulunmaktadır. Aynı türden değişiklikler uygulama imar planı düzeyinde de yapılabilmektedir (…). Davacı talebinde yer alan kullanım kararının, uygulama imar planı düzeyinde çözümlenebilecek bir planlama sorunu olduğu dikkate alındığında, planlama teknikleri ile şehircilik ilkelerine aykırı bir durumun bulunduğundan da söz etmeye olanak bulunmamaktadır Aksine bir yaklaşım, mevcut hukuk normları ile tanınan ibadet hakkının kullanılması imkânının yasal bir sınırlama olmaksızın ortadan kaldırılması sonucunu doğuracaktır. (…) ''
57. Başvuran dernek, 23 Temmuz 2010 tarihinde, 12 Mayıs 2010 tarihli karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.
58. Danıştay, 9 Kasım 2010 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
59. Başvuran dernek, 4 Şubat 2011 tarihinde, karar düzeltme talebinde bulunmuş ve bu talebi Yüksek Mahkeme tarafından 18 Haziran 2012 tarihinde reddedilmiştir.
3. Güncel Durum
60. 27 Ekim 2004 tarihli kararın iptaline ilişkin davanın derdest olduğu sırada, 25 Ocak 2005 tarihinde, İzmir Yehova Şahitleri Topluluğunun elli altı üyesi, yeniden Karşıyaka Belediyesinden, Karşıyaka apartmanına ibadet yeri statüsü verilmesi talebinde bulunmuştur.
61. Karşıyaka Belediye Meclisi, 9 Şubat 2005 tarihinde, ''camiler'' için kanunla öngörülen asgari alan boyutlarını belirttikten sonra, teknik sebepler dolayısıyla bu talebi reddetmiştir. Belediye Meclisi, yerel imar planında konut alanı olarak belirlenmiş bir bölgede, herhangi bir binanın ibadet yeri tercihli konut olarak kullanılamayacağını belirtmiştir.
62. Diğer taraftan başvuranların ifadelerine göre, Karşıyaka Yehova Şahitleri Topluluğu (107 üye) ve yine İzmir'de Alsancak Yehova Şahitleri Topluluğu, hukuki bir statü kazanmamış olmasına rağmen ibadetleri için Karşıyaka apartmanını kullanmaya devam etmişlerdir.
Ayrıca başvuranlar, Türkiye'de bulunan otuz dört Yehova Şahitleri Topluluğu tarafından kullanılan yirmi dört salondan hiçbirinin, ibadet yeri statüsünün bulunmadığını belirtmişlerdir. Yine başvuranlara göre, Yehova Şahitleri tarafından kullanılan 2.000'den fazla ibadet yeri, imar kurallarına uymadığı gerekçesiyle, makamlar tarafından kapatılmıştır.
63. Ayrıca başvuranlar, Mahkeme'ye, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından gönderilmiş, 17 Mart 2009 tarihli yazıyı sunmuşlardır. Balıkesir Valisine gönderilmiş olan bu yazıda, şehir ve kasabalarda imar planını geliştirme ve onaylama yetkisinin belediyeye ait olduğu belirtilmiştir. Yine Bakanlığa göre, bu türden planların hazırlanması sırasında bir ibadet yerinin inşası söz konusu olduğunda, 3194 sayılı Kanun ve uygulanmasına ilişkin kararname uyarınca, il müftüsünün görüşünün alınması uygundur. Bakanlık, dernek tarafından dini amaçla inşa edilmesi öngörülen yerin, 3194 sayılı Kanun anlamında ibadet yeri olarak değerlendirip değerlendirilemeyeceği konusunda Diyanet İşleri Başkanlığının görüşünün alınmasının da uygun olduğunu eklemiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. Anayasa
64. Anayasa'nın 24. maddesinin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
'' Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî ayin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.(...) ''
B. Ceza Kanunu
65. Eski Ceza Kanunu'nun 529. maddesi uyarınca, dini bir toplantı düzenlenmesi amacına uygun olmayan mekânlarda, kamusal alanlarda veya kamuya açık bir yerde bu türden bir organizasyon yapılması, bir aya kadar hapis cezasıyla veya 9 milyon Türk lirasına kadar para cezasıyla cezalandırılır.
Bu hüküm, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Ceza Kanunu (5237 sayılı Kanun) tarafından kaldırılmıştır.
C. ''İbadethanelerle'' İlgili Kurallar
1. 3194 Sayılı İmar Kanunu
66. Avrupa Birliği'ne uyum sürecini hızlandırmayı amaçlayan mevzuat yenilikleri çerçevesinde 4928 sayılı Kanun, 15 Temmuz 2003 tarihinde kabul edilmiştir. Bu Kanun, dini azınlıkların ibadetlerinin gerçekleştirilmesinin kolaylaştırılması amacıyla, diğer maddelerle birlikte 3194 sayılı İmar Kanunu'nun Ek 2 maddesini de aşağıdaki şekilde değiştirmiştir:
'' İmar planlarının tanziminde, planlanan beldenin ve bölgenin şartları ile müstakbel ihtiyaçları göz önünde tutularak lüzumlu ibadet yerleri ayrılır.
İl, ilçe ve kasabalarda mülkî idare amirinin izni alınmak ve imar mevzuatına uygun olmak şartıyla ibadethane yapılabilir.
(...) ''
67. 3194 Sayılı Kanunu hükümlerine dayanılarak hazırlanmış olan Yönetmeliğin ekinde yer alan tablo, ibadethaneler için gerekli görülen asgari boyutları belirtmektedir. Bu tabloya göre, küçük ibadet yerleri 2.500 m2, orta büyüklükte ibadet yerleri 5.000 m2 ve büyük ibadet yerleri 10.000 m2 yüzölçümüne sahip olmalıdır.
2. Kat Mülkiyetine İlişkin 634 Sayılı Kanun
68. 634 Sayılı Kanun'un 24. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki gibidir:
'' (...)Ana gayrimenkulün, kütükte mesken olarak gösterilen bağımsız bir bölümünde sinema, tiyatro, kahvehane, gazino, pavyon, bar, kulüp, dans salonu ve emsali gibi eğlence ve toplantı yerleri ve fırın, lokanta, (…) gibi yerler, ancak kat malikleri kurulunun oybirliği ile vereceği kararla açılabilir. (...) ''
3. 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu
69. 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu'nun 11. maddesinin c) bendi, huzurun ve güvenliğin veya kamu düzeni ile kişisel hakların dokunulmazlığının sağlanması konusunda gerekli karar ve tedbirlerin alınması için valiyi yetkili kılmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ HAKKINDA
36915/10 ve 8606/13 numaraları altında kaydedilen başvuruların temelinde yer alan olayların birbiriyle yakından ilişkili olması sebebiyle, Mahkeme, İçtüzüğü'nün 42. maddesinin 1. fıkrası uyarınca ve adaletin iyi işlemesi yararına bu başvuruların birleştirilmesine karar vermektedir.
II. SÖZLEŞME'NİN 9. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDABaşvuranlar, ulusal makamların, ibadetlerini yerine getirdikleri yerlere ibadethane statüsünün verilmesini reddetmelerinden ve bir ibadet yerine sahip olabilme yönündeki taleplerini kabul etmemelerinden şikâyetçi olmaktadırlar. Bu tutum, ilgililerin bakış açılarına göre, Sözleşme'nin 9. maddesinin ihlalini teşkil etmektedir. Söz konusu hüküm aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir; bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir.
2. Din veya inancını açıklama özgürlüğü, sadece yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli sınırlamalara tabi tutulabilir.”Hükümet, bu iddiayı kabul etmemektedir.
A. Kabul edilebilirlik hakkında
Bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka açılardan bakıldığında, herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit eden Mahkeme, söz konusu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
B. Esas hakkında
1. Tarafların iddiaları
a) BaşvuranlarBaşvuranlar özellikle, kendilerine bir ibadet yerine sahip olma imkânının verilmesine ilişkin taleplerine rağmen, ulusal makamların, dernek üyelerinin dinlerini uygulamak için toplanmalarını önlemek amacıyla aşılmaz bürokratik engeller yarattıklarını ileri sürmektedirler. Başvuranlar, Türkiye'de bulunan, Yehova'nın Şahitlerinin otuz dört adet cemaati veya grubundan hiçbirinin yasal olarak kendi ibadet yerlerine sahip olmadığını ve dolayısıyla, kanunun buna imkân vermesine rağmen toplanmalarının mümkün olmadığını ifade etmektedirler. Bu nedenle, başvuranların bakış açılarına göre, makamların verdikleri red kararı, din özgürlüğünün kullanılması üzerinde önemli etkiler yaratmaktadır. Başvuranlar bilhassa, Yehova'nın Şahitlerinin ibadet yerlerinin fiili (de facto) statüsü sebebiyle, ibadet yerlerinin herhangi bir zamanda makamlar tarafından kapatılabilecek nitelikte olduğunu ve ibadetlerini uygulayan kişilerin bir suçlamayla karşı karşıya kalabileceklerini belirtmektedirler. Başvuranlar, ibadethane statüsünün verilmesinin reddedilmesinin, sosyal ve mali açıdan önemli sonuçlar doğurduğunu eklemektedirler. Son olarak, ilgililer, mercilerin düşmanca tutumları nedeniyle toplantıların neredeyse gizli bir şekilde düzenlenmesi gerektiğini, kamuya açık olarak hiçbir davetin yapılamayacağını ve toplantının yapılacağı binanın dışına herhangi bir yazının asılamayacağını ifade etmektedirler.Oysa başvuranların bakış açılarına göre, devletin bu müdahalesi kanunla öngörülmemektedir. İlgililer bu bağlamda, 3194 sayılı Kanun'un Avrupa Birliği normlarını karşılamak amacıyla değiştirildiğini, ancak idari mercilerin söz konusu kanunu öngörülemez ve keyfi biçimde uyguladıklarını belirtmektedirler. Başvuranlar, Türk sisteminin, küçük mahalle camileri olan mescitlerin, kendi ifadelerine göre, aynı sınırlamalara tabi tutulmamasına rağmen, ibadet yerlerinin inşaatı ve mülkiyeti konusunda gayrimüslim dini azınlıklar açısından herhangi bir hukuki koruma sağlamadığı kanısındadırlar.Başvuranlar ayrıca, idareyi, ibadet yerlerinin inşa edilmesi ya da bu yerlerin kendi ibadet yerleri olarak tahsis edilmesi amacıyla imar planlarında değişiklik yapılmasına ilişkin sundukları birçok talebi sistematik olarak reddetmekle suçlamaktadırlar. Başvuranlar aynı şekilde, idarenin, ibadethane statüsünün nasıl elde edileceği konusunda kendilerine herhangi bir bilgi vermemesinden şikâyetçi olmaktadırlar. Başvuranlar, ardından Mahkeme'nin içtihadına atıfta bulunarak (Savda/Türkiye, No. 42730/05, § 97‑101, 12 Haziran 2012), Sözleşme'nin 9. maddesi ile güvence altına alınan haklara etkin şekilde riayet edilmesine ilişkin pozitif yükümlülüklerin bulunabileceğini ve bu tür yükümlülüklerin, özel tedbirlerin alınmasını, bilhassa ibadethane statüsünün tanınmasına ilişkin bir sistemin oluşturulmasını gerektirebileceğini ifade etmektedirler. Başvuranlar, aynı ilkelerin, kendi bakış açılarına göre, ibadethane statüsünün elde edilmesinin yaratacağı etkiler dikkate alınarak, gerekli değişiklikler yapılmak suretiyle (mutatis mutandis) mevcut davada uygulanabileceği kanaatindedirler.Son olarak, başvuranların ifadelerine göre, ileri sürdükleri müdahale, demokratik bir toplumda gerekli olarak değerlendirilemeyecektir. İlgililer, devletin, bazı gayrimüslimlere özgü ibadetlerin, özellikle Yehova'nın Şahitlerinin ibadetlerinin yerine getirilmesi konusunda, katı, hatta engelleyici şartlar getirecek şekilde, yukarıda belirtilen hükümlerin imkânlarından yararlanma eğiliminde olduğunu ileri sürmektedirler.
b) Hükümet
Öncelikle Hükümet, başvuran tarafın Sözleşme'nin 9. maddesi ile güvence altına alınan haklarını kullanmasına müdahale edilmediği kanısına varmaktadır. Hükümet bu bağlamda, başvuranların bizzat Sözleşme'nin 9. maddesi ile korunan haklarını kullanmakta özgür olduklarını belirttiklerini ileri sürmektedir. İkinci olarak, Hükümet, bir müdahalenin yapıldığı varsayıldığında, bu müdahalenin kanunla öngörüldüğünü ve demokratik bir toplumda gerekli olduğunu iddia etmektedir. Hükümet, makamların tutumunun, başvuranlar tarafından kullanılan ibadet yerlerinin hukuki durumunun imar mevzuatına uygun olmasını sağlama yönündeki kaygılarıyla açıklanabileceğini ifade etmektedir. Bu bağlamda, Hükümet, devletlerin imar politikası konusundaki planlama ilkelerinin düzenlenmesinde geniş bir takdir yetkisinden yararlandıkları kanısına varmaktadır. 3194 sayılı Kanun'un Ek 2. maddesine atıfta bulunarak, Hükümet bu bağlamda, imar planlarının düzenlenmesi sırasında, bazı yerlerin ibadet yerlerinin inşasına tahsis edildiğini ve şehrin ve bölgenin kendine has özellikleri ve ihtiyaçlarının dikkate alındığını belirtmektedir. Hükümet bununla birlikte, idari makamdan izin alınması ve 3194 sayılı Kanun'un hükümlerine uyan bir projenin sunulması gerektiğini eklemektedir. Diğer yandan, Hükümet, 634 sayılı Kanun'un 24. maddesi uyarınca, kadastro tarafından özel bir konut olarak değerlendirilen bir yerde bir toplantı yerinin açılmasının kat malikleri kurulunun iznine tabi olduğunu ifade etmektedir. Hükümet ayrıca, mercilerin, toplantı yerlerine sahip olmak amacıyla başvuranlar tarafından kendilerine sunulan talepleri her zaman kabul ettiklerini, ancak ya söz konusu yerlerin yerleşim alanına tahsis edilen imar planı bölgesinde bulunduğu ya da bu taleplerin plana uygun olmadığı gerekçesiyle bazı yerlerin ibadethanelere dönüştürülmesi yönündeki taleplere olumlu yanıt vermediklerini belirtmektedir. Hükümet, başvuranların imar planının değiştirilmesi amacıyla herhangi bir talepte bulunmadıklarını ifade etmektedir.
c) Davaya müdahil olan taraf
Norveç Helsinki Komitesi, Türkiye'de dini azınlık topluluklarının dini törenlerinin yapıldığı yerlere ibadethane statüsünün tanınması bağlamında önemli yasal güçlüklerle karşılaşıldığını ifade etmektedir. Azınlık inançları ya da dinlerinin statüsüne ilişkin olarak Türk hukuku, dini topluluklar için özel hukukta ya da kamu hukukunda özel bir statünün elde edilmesine veya ibadetlerin tanınması ve kaydedilmesine ilişkin özel herhangi bir usul öngörmemektedir. Dolayısıyla, Norveç Helsinki Komitesi'ne göre, Lozan Antlaşması veya diğer uluslararası antlaşmalar uyarınca "tanınan dini azınlık" statüsüne sahip olan topluluklar haricindeki dini topluluklar hakkında yalnızca vakıflar ya da dernekler aracılığıyla düzenleme yapılabilmektedir.Davaya müdahil olan tarafa göre, ibadethane statüsünün tanınması hukuk sistemi açısından birçok önemli sonuç doğurmaktadır: Öncelikle, ibadethaneler, birçok vergi ve harçtan muaf tutulmaktadır; ardından elektrik giderleri Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ödeneği tarafından karşılanmaktadır; aynı şekilde, bir imar planı tanzim edilirken, bazı yerlerin, inşası birtakım koşullara tabi olan ibadethanelere zorunlu olarak tahsis edilmesi gerekmektedir; bununla birlikte, ibadetlerinin hukuki ve sosyal yönden tanınması, kendilerine belirli bir meşruluk kazandırması ve hem kamu makamlarını hem de toplumun genelini dini grupları ya da inanç gruplarını daha iyi kabul etmeye teşvik etmesi sebebiyle, bu topluluklar için büyük önem arz etmektedir. Bu bağlamda, söz konusu müdahil taraf, bu dini grupların yaptıkları talepler karşısında ulusal makamların benimsediği tutumu Mahkeme'nin dikkatine sunmaktadır. Müdahil taraf, Yehova'nın Şahitlerinin yirmi iki adet grubu tarafından dile getirilen taleplere rağmen, bu grupların sahibi oldukları ibadet yerlerinin hukuki yönden tanınmadığını belirtmekte ve Protestan topluluğunun benzer bir deneyim yaşadığını eklemektedir: Sunulan yirmi talepten yalnızca birine olumlu yanıt verilmiştir. Davaya müdahil olan tarafa göre, bu tür bir tutum, nispeten yeni olan dini toplulukların kendi ibadet yerlerine sahip olmaya çalıştıkları sırada ciddi zorluklarla karşılaşmalarına sebep olmuştur. Söz konusu durum, müdahil tarafın ifadesine göre, belediyelerin, imar planlarının tanzim edilmesi sırasında bu toplulukların taleplerini ya da ihtiyaçlarını dikkate almamaları halinde daha da geçerli olmaktadır. Ayrıca, davaya müdahil olan tarafa göre, usuli karışıklıklar, dini grupları kamu makamlarının iyi niyetine güvenmek zorunda bırakmaktadır. Bu durum, kamu makamlarının gücünü artırabilecek ve kamu makamlarının lehine, söz konusu dini gruplar ile bu makamlar arasındaki mevcut güç ilişkilerinin dengesini bozabilecektir. Son olarak, ibadethane statüsü tanınmayan yerlerdeki dini toplantılara çoğu zaman yalnızca müsamaha gösterilecek ve makamlar tarafından müdahale edilme riskinden her zaman endişe duyulacaktır.
2. Mahkeme'nin değerlendirmesi
a) Müdahalenin varlığı hakkında
Mahkeme öncelikle, kendi içtihadına göre, kilise ile ilgili ya da dini bir organın, kendi inananları adına, Sözleşme'nin 9. maddesi ile güvence altına alınan hakları kendiliğinden kullanabileceğini hatırlatmaktadır (bk., mutatis mutandis, Canée Katolik Kilisesi/Yunanistan, 16 Aralık 1997, § 31, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1997-VIII). Mahkeme, Cha’are Shalom Ve Tsedek/Fransa ([BD], No. 27417/95, § 72, AİHM 2000‑VII) kararında, bir inananlar topluluğu tarafından oluşturulan bir derneğin mağdur sıfatını kabul ettiğini hatırlatarak, somut olayda aynı durumda bulunan başvuran derneğin mağdur sıfatına Hükümet tarafından itiraz edilmediğini belirtmektedir. Ayrıca, Yehova'nın Şahitlerinin din özgürlüğü hakkını özgürce kullanmalarının Sözleşme'nin 9. maddesi ile güvence altına alındığını ve somut olayda hiç kimsenin bu duruma itiraz etmediğini (Yehova Şahitleri Derneği/Fransa, No. 8916/05, § 50, 30 Haziran 2011) hatırlatmak gerekmektedir. Mahkeme, mevcut başvuruların esasen, başvuranların uygun yerlerde dini uygulamalarını yerine getirmelerinin imkânsızlığıyla ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Nitekim 36915/10 No.'lu başvuru çerçevesinde, 3194 sayılı Kanun'un değiştirilmesinin ardından, merciler, Gazi apartmanının ibadet yeri olarak kullanılamayacağı gerekçesiyle kapatılmasına karar vermişlerdir. Dosyadan, bu kapatılmanın ardından, başvuranların yaklaşık on beş yıl boyunca daha önce yaptıkları gibi dini ibadetlerini yerine getirmek için söz konusu apartmanı kullanmaya devam etmelerinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. 8606/13 No.'lu başvuruya ilişkin olarak dosyadan, başvuranlara inançlarını uygulamak için bir mekânı kullanmalarına aynı gerekçelerle izin verilmediği de anlaşılmaktadır. Diğer yandan, iki dava çerçevesinde, idarenin, başvuranların ibadetlerini uygulamak için uygun bir yere sahip olma isteklerini dile getiren taleplerine olumlu bir yanıt vermediği tespit edilmektedir.Mahkeme, Sözleşme'nin 9. maddesi uyarınca, din özgürlüğü hakkının özellikle, ibadet ederek ve dinin gereklerini yerine getirerek dinini açıklama özgürlüğünü kapsadığının hatırlatılması gerektiği kanaatindedir. Mahkeme üstelik dini toplulukların düzenlenen yapılar şeklinde geleneksel olarak var olduklarını ve mensuplarının genellikle ilahi kaynaklı olarak değerlendirdikleri kurallara riayet ettiklerini hatırlatmaktadır. Dahası, dini törenler, söz konusu kurallar gereğince bu konuda yetkili olan din temsilcileri tarafından gerçekleştirildiğinde, inananlar için kutsal bir anlam ve öneme sahip olmaktadır. İbadet yerlerinin statüsünün yanı sıra din temsilcilerinin şahsiyeti de topluluğun her aktif üyesi için kuşkusuz önem taşımaktadır ve dolayısıyla, söz konusu şahsiyetlerin bu topluluğun hayatına katılmaları, - Sözleşme'nin 9. maddesinin koruması kapsamına giren -dinlerini açıklama özgürlüğünün kendine özgü bir göstergesidir (İzzettin Doğan ve diğerleri/Türkiye [BD], No. 62649/10, § 111, 26 Nisan 2016).Mevcut davada, Mahkeme, ihtilaf konusu tedbirlerin, başvuranların kendi dini uygulamaları için tahsis edilen bir yere sahip olma imkânından yoksun bırakılmalarına sebep olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme bu bağlamda, Sözleşme'nin 9. maddesinin, "dinini topluca (...) açıklama özgürlüğünü" güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Oysa bir dini topluluk ibadetlerini yerine getirmek amacıyla bir yere sahip olamadığı takdirde, bu hakkın özü boşaltılmış olacaktır (bk., mutatis mutandis, yukarıda anılan Hassan ve Tchaouch kararı, § 62).Dolayısıyla Mahkeme, yerel makamların kararlarının, başvuranların din özgürlüğü haklarına bir müdahale olarak değerlendirilebileceği sonucuna varmaktadır (bk., mutatis mutandis, Religionsgemeinschaft der Zeugen Jehovas ve diğerleri/Avusturya, No. 40825/98, § 68, 31 Temmuz 2008, ve Église métropolitaine de Bessarabie ve diğerleri/Moldova, No. 45701/99, § 105, AİHM 2001 XII).
b) Müdahalenin haklı gösterilmesi
Bu müdahalenin Sözleşme'yi ihlal edip etmediğini tespit etmek için Mahkeme, müdahalenin Sözleşme'nin 9. maddesinin 2. fıkrasının gerekliliklerini karşılayıp karşılamadığını, yani "kanunla öngörülüp öngörülmediğini", bu hüküm bakımından meşru bir amaç taşıyıp taşımadığını ve "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığını araştırmalıdır. Başvuranların talepleri karşısında idarenin red kararı vermesini haklı göstermek amacıyla, idare mahkemeleri, iki kanun hükmüne, yani 3194 sayılı Kanun'a ilişkin Yönetmelik ekinde sunulan tabloyla birlikte değerlendirildiğinde, aynı Kanun'un Ek 2. maddesi ve 634 sayılı Kanun'un 24. maddesine atıfta bulunmuşlardır (yukarıda 29. ve 56. paragraflar).Mahkeme, başvuranların Avrupa Birliği normlarını karşılamak amacıyla değiştirilen, 3194 sayılı Kanun'un Ek 2. maddesinin (yukarıda 66. paragraf) idari makamlar tarafından öngörülemez ve keyfi biçimde uygulandığını iddia etseler bile, ulusal makamlar tarafından taleplerinin kabul edilmemesi için ihtilaf konusu hükümlerin yasal dayanak olarak kullanıldığını kabul ettiklerini tespit etmektedir. Ulusal mahkemeler tarafından ilgili hükümlerin yorumlanma şeklini söz konusu etmek için geçerli herhangi bir sebep görmediğinden Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin "kanunla öngörüldüğünü" kabul etmektedir. Diğer yandan Mahkeme, söz konusu müdahalenin kamu düzenini koruma yönünde meşru bir amaç taşıdığı kanısına varmaktadır (bk., mutatis mutandis, Manoussakis ve diğerleri/Yunanistan, 26 Eylül 1996, § 40, Derleme 1996‑IV).Genel bir biçimde, başvuranlar, Türk Hükümeti tarafından Yehova'nın Şahitlerine getirilen sınırlamaların, din özgürlüğü haklarını kullanmaktan mahrum edilmeleriyle aynı anlama geldiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar, dinleri açısından, kendi ifadelerine göre, Avrupa Konseyi üyesi diğer tüm devletlerde yararlandıkları güvencelere, Türkiye'de yasal ve idari açıdan sahip olmadıklarını iddia etmektedirler. Mahkeme, yerleşik içtihadına göre, din özgürlüğünün, dini gruplara ya da bir dine inananlara belirli bir hukuki statünün veya var olan diğer gruplardan farklı bir vergi statüsünün tanınması gerektiği anlamına gelmediğini hatırlatmaktadır (Alujer Fernandez ve Caballero Garcia/İspanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 53072/99, 14 Haziran 2001, ve Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı/Türkiye, No. 32093/10, § 45, 2 Aralık 2014; bk. Iglesia Bautista "El Salvador" ve Ortega Moratilla/İspanya, No. 17522/90, 11 Ocak 1992 tarihli Komisyon kararı). Mahkeme, Sözleşme uyarınca, bir dini topluluğa kamu makamlarının izniyle bir ibadet yerine sahip olma hakkının tanındığı yönünde bir sonucun çıkarılamayacağını yeniden belirtmektedir (Griechische Kirchengemeinde München ve Bayern E.V./Almanya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 52336/99, 18 Eylül 2007). Mahkeme ardından denetimini uygularken, kendisini yetkili yerel mahkemelerin yerine koymakla görevli olmadığını, ancak bu mahkemelerin kendi takdir yetkileri dâhilinde verdikleri kararları denetlemekle görevli olduğunu hatırlatmaktadır. Mahkeme'nin davalı devletin bu yetkisini iyi niyetli, özenli ve mantıklı bir şekilde kullanıp kullanmadığını incelemekle yetinmesi gerektiği sonucuna varılmamaktadır: Mahkeme'nin, ihtilaf konusu müdahalenin "izlenen meşru amaçla orantılı" olup olmadığını ve bu müdahaleyi haklı göstermek için ulusal makamlar tarafından ileri sürülen gerekçelerin "yerinde ve yeterli" olup olmadığını belirlemek için müdahaleyi davanın tamamı ışığında değerlendirmesi gerekmektedir. Bu değerlendirmeyi yaparken, Mahkeme, ulusal mercilerin, Sözleşme'de yer verilen ilkelere uygun kuralları uyguladıkları ve dahası, bu konuda ilgili olay ve olguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayandıkları hususunda ikna olmalıdır (Branche de Moscou de l’Armée du Salut/Rusya, No. 72881/01, § 77, AİHM 2006‑XI). Sözleşmeci devletlere bu konuda verilen takdir yetkisinin sınırlarını ve kapsamını sınırlandırmak amacıyla Mahkeme, söz konusu durumu, yani demokratik toplum kavramına bağlı olan, gerçek bir dini çoğulculuğu sürdürme gerekliliğini dikkate almalıdır. Yine ihtilaf konusu red kararları nedeniyle Türkiye'de dinini açıklama özgürlüğüne getirilen sınırlamalar, Mahkeme tarafından titiz bir inceleme yapılmasını gerektirmektedir (bk., mutatis mutandis, yukarıda anılan Manoussakis kararı, § 44). Somut olayda, Mahkeme öncelikle, 3194 sayılı Kanun'a ilişkin Yönetmelik ekinde sunulan tabloyla birlikte değerlendirildiğinde, aynı Kanun'un Ek 2. maddesinin, ibadet yerlerinin inşa edilmesi için bazı şartlar getirdiğini kaydetmektedir (yukarıda 66-67. paragraflar). Her şeyden önce, "imar planının düzenlenmesi sırasında, bazı yerler, şehrin ve bölgenin kendine has özellikleri ve ihtiyaçları dikkate alınarak, ibadet yerlerinin inşasına tahsis edilmelidir". Ardından imar planında bu tür bir tahsisin öngörülmesi durumunda, "ilgili idari makamdan izin" alınması ve "projenin imar mevzuatına uygun [olması] gerekmektedir". Ulusal mahkemeler aynı zamanda, bir ibadet yerinin, imar planı yapımına ait esaslar hakkındaki Yönetmelik ekinde yer alan tabloda belirtilen asgari boyutlara uyması gerektiği kanısına varmışlardır (yukarıda 67. paragraf). Özellikle, yukarıda belirtilen tabloya göre, küçük boyutlu ibadet yerlerinin en az 2.500 m2, orta büyüklükte olanların 5.000 m2 ve büyük ibadet yerlerinin ise 10.000 m2 bir alana sahip olması gerekmektedir. Diğer yandan, 10 Ekim 2007 tarihli kararında, Danıştay, yerel imar planı gereğince yerleşim alanına yönelik bir yerin başka amaçlarla kullanılamayacağı kanaatine varmıştır (yukarıda 29. paragraf). Hükümet, idari makamın, bir ibadet yerine sahip olma konusunda izni verme ya da vermeme yetkisinin keyfi olmadığını ve söz konusu makamın, imar mevzuatında ortaya konulan koşulların bir araya geldiğini tespit ettiği takdirde buna izin vermekle yükümlü olduğunu ifade etmektedir. Hükümet, söz konusu mevzuatın, uygun olmayan yerlerin ibadet yeri olarak kullanılmasını engelleme amacı taşıdığını belirtmektedir. Mahkeme, idare mahkemelerinin, izin verilmemesinin yasallığını denetlerken, öncelikle Anayasa ile güvence altına alınan, dinini açıklama özgürlüğüne dayanarak idarenin işlemlerini iptal etmeye karar verdiklerini saptamaktadır. Mahkeme bilhassa, 4 Ağustos 2004 tarihli kararında, Mersin İdare Mahkemesi'nin, Gazi apartmanının kapatılması yönündeki kararın kanuna uygun olmadığı kanısına vardığını kaydetmektedir (yukarıda 25. paragraf). Aynı şekilde, 16 Kasım 2005 tarihli kararında, İzmir İdare Mahkemesi, başvuranların taleplerinin reddedilmesinin, uygulamada, Anayasa ile tanınan ibadet özgürlüğünün tanınmamasına karşılık geldiği kanaatine varmıştır (yukarıda 52. paragraf). Bununla birlikte, Danıştay tarafından kararlarının bozulmasının ardından, idare mahkemeleri, söz konusu taleplerin imar kurallarına ve ibadet yerleri için kabul edilen asgari boyutlara ilişkin kriterlere aykırı olduğu kanaatine vararak, başlangıçta verdikleri kararlardan vazgeçmişlerdir. Mahkeme, başvuranlar tarafından dile getirilen, ibadet yerine sahip olma taleplerinin idare mahkemeleri tarafından reddedildiğini, zira bu mahkemelerin, söz konusu taleplerin, imar kurallarına, bilhassa 3194 sayılı Kanun'a ilişkin Yönetmelik ekinde bulunan tabloyla birlikte değerlendirildiğinde, aynı Kanun'un Ek 2. maddesine aykırı olduğu kanaatine ulaştıkları sonucuna varmaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme, imar planı yapımı gibi karışık ve zor bir alanda, Sözleşmeci devletlerin imar politikalarını yürütmek amacıyla geniş bir takdir yetkisine sahip olmalarının doğal olduğu kanaatine varmaktadır (Sporrong ve Lönnroth/İsveç, 23 Eylül 1982, § 69, A serisi No. 52). Mahkeme bununla birlikte, kendi denetim yetkisinden vazgeçemeyecektir. İstenilen dengenin, Sözleşme'nin 9. maddesi anlamında başvuranların dinlerini açıklama özgürlüğü haklarıyla uyumlu bir şekilde korunup korunmadığını denetleme görevi Mahkeme'ye aittir. Oysa somut olayda, başvuranların yerel mahkemeler huzurunda uzun süreli birçok dava açmalarına rağmen, mahkemelerin mevcut olan farklı menfaatleri tartmaya ve söz konusu tedbirlerin orantılılığını değerlendirmeye çalıştıklarını gösteren herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Özellikle Mahkeme, Yehova'nın Şahitleri gibi küçük bir inananlar topluluğunun, ibadetlerini uygulamak amacıyla uygun bir yere sahip olmak için söz konusu mevzuatın gerektirdiği kriterleri güçlükle karşılayabildiğini tespit etmelidir. Gerçekte, Valiliğin 30 Aralık 1998 tarihli izni uyarınca, başvuranların on beş yıldan fazla bir süreden beri Mersin'de özel bir yerde (Gazi apartmanı) ibadetlerini uygulamalarına rağmen, idare, kat mülkiyetine ilişkin kanunun yeniden yorumlanması nedeniyle ilgililerin ibadet salonlarının kapatılmasına karar vermiştir (yukarıda 29. paragraf). Ayrıca, Karşıyaka apartmanının (İzmir) kaydedilmesini amaçlayan imar planı değişikliği talebi, dini azınlıklar tarafından ibadetlerin yerine getirilmesini kolaylaştırmak amacıyla 2003 yılında değiştirilen bir hükme dayanılarak reddedilmiştir (yukarıda 66. paragraf). Dolayısıyla, haklı olarak, bu mevzuat değişikliğinin başvuranlara herhangi bir yarar sağlamadığı sonucuna varılabilmektedir. Özellikle mahkemeler, başvuranların taleplerini reddederek, küçük bir inananlar topluluğunun kendine özgü ihtiyaçlarını dikkate almamışlardır. İhtilaf konusu mevzuatta ortaya konulan kriterler göz önünde bulundurulduğunda, bu mevzuatta, küçük toplulukların bu tür ihtiyaçlarına ilişkin herhangi bir bilginin yer almadığı sonucuna varılabilmektedir. Dolayısıyla, başvuranların, ibadetlerini düzenli olarak yapabilmeleri amacıyla uygun bir yere sahip olma imkânları bulunmamaktadır. Oysa bir hâkimin haklı olarak muhalefet şerhinde altını çizdiği üzere (yukarıda 56. paragraf), Yehova'nın Şahitleri, mensuplarının sınırlı sayıda olduğu dikkate alındığında, özel bir mimariye sahip bir binaya ihtiyaç duymamışlar, ancak kendilerine yalnızca ibadetlerini yapma, topluluklarını bir araya getirme ve inançlarını öğretme imkânı sağlayacak bir toplantı salonuna gereksinim duymuşlardır. Bununla birlikte, davaya müdahil olan tarafça bildirilen (yukarıda 86. paragraf) ve Hükümet tarafından itiraz edilmeyen birçok durum ve mevcut davaya ilişkin inceleme özellikle, idari mercilerin, bazı azınlıklara özgü ibadetlerin, diğerlerinin yanı sıra, Yehova'nın Şahitlerinin ibadetlerinin uygulanması konusunda katı, hatta engelleyici şartlar getirmek için yukarıda belirtilen hükümlerin imkânlarından yararlanma eğiliminde olduklarının tespit edilmesine imkân vermektedir. Hükümet'in başvuranların 2911 sayılı Kanun'a dayanarak birçok kez toplanma izni aldıkları yönündeki iddiasına ilişkin olarak, Mahkeme, bu tür bir imkânın, Norveç Helsinki Komitesi'nin de ortaya koyduğu üzere, merkezi ya da yerel yönetimlerin iyi niyetine bağlı olması sebebiyle, ihtilaf konusu duruma çözüm getirebilecek nitelikte olduğu konusunda ikna olmadığını belirtmektedir (yukarıda 86. paragraf). Gerçekte, bazı yerlerdeki dini toplantılara ulusal makamlar tarafından izin verilse veya toplantılara yalnızca fiilen (de facto) müsamaha gösterilse bile, makamlar tarafından müdahale edilme riski hiçbir zaman bertaraf edilemeyecektir. Bununla birlikte, başvuranlar, ibadetlerini yerine getirirken her defasında idareden izin almakla yükümlüdürler. Dolayısıyla, Mahkeme, ihtilaf konusu red kararlarının, başvuranların din özgürlüklerini doğrudan etkilediği ve bu kararların, ne izlenen meşru amaçla orantılı, ne de demokratik bir toplumda gerekli olarak değerlendirilemeyeceği kanısına varmaktadır.
Bu nedenle, Mahkeme, Sözleşme'nin 9. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
III. İDDİA EDİLEN DİĞER İHLALLER HAKKINDA Aynı olaylara dayanarak, başvuranlar, Sözleşme'nin 6 ve 11. maddelerinin ihlal edilmesinden de şikâyet etmektedirler. Başvuranlar ayrıca, Sözleşme'nin 13. maddesini ileri sürerek, iç hukukta etkin bir başvuru yolundan yararlanamadıklarını iddia etmektedirler.
Sözleşme'nin 9. ve 11. maddeleriyle birlikte 14. maddesine atıfta bulunarak, başvuranlar dahası, bir dini azınlık topluluğu olan Yehova'nın Şahitleri topluluğuna mensup olmalarına dayalı bir ayrımcılığa maruz kaldıklarını ileri sürmektedirler. Başvuranlar bu bağlamda, benzer bir durumda bulunan ve İslam inancına sahip vatandaşlara uygulanan muameleye nazaran, kendi ifadelerine göre, objektif ve makul herhangi bir gerekçe bulunmaksızın, daha kötü bir muameleye maruz kaldıklarını belirtmektedirler. Davaya ilişkin koşullarda, Mahkeme, Sözleşme'nin 6, 11 ve 13. maddeleri bağlamındaki şikâyetlerin ve başvuranların maruz kaldıklarını belirttikleri eşit olmayan muamelenin, Sözleşme'nin normatif hükümlerinin ihlal edildiği yönünde bir tespite varılan, daha önceki bir değerlendirmede yeterince dikkate alındığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme dolayısıyla, bu şikâyetlerin esası hakkında ayrıca karar verilmesine gerek duyulmaksızın şikâyetlerin kabul edilebilir olduğunun belirtilmesinin uygun olacağı kanısına varmaktadır (yukarıda anılan Église métropolitaine de Bessarabie ve diğerleri, §§ 134-141, ve Kimlya ve diğerleri/Rusya kararlarıyla kıyaslayınız, No. 76836/01 ve 32782/03, § 104, AİHM 2009).
IV. SÖZLEŞME'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA Sözleşme'nin 41. maddesi uyarınca,
“Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat 36915/10 ve 8606/13 No.'lu başvurular çerçevesinde, başvuranlar, Gazi ve Akdeniz apartmanlarının kapatılması ve bu yerler ile Karşıyaka apartmanına ibadethane statüsünün verilmesinin reddedilmesi nedeniyle, maddi tazminat olarak, sırasıyla 8.500 avro ve 2.850 avro olmak üzere toplam 11.350 avro talep etmektedirler. Yukarıda anılan Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi Vakfı kararına atıfta bulunarak, başvuranlar, söz konusu yerlere ibadethane statüsü verildiği takdirde, çeşitli faaliyet giderlerine ilişkin muafiyetlerden yararlanabileceklerini iddia etmektedirler. Ayrıca, başvuranlar kendi ifadelerine göre, dini haklarını tamamen kullanamadıkları ve çaba ve enerjilerini davalar için harcamak zorunda kaldıkları bütün yıllar boyunca duydukları endişe ve büyük sıkıntılardan kaynaklanan manevi zarar bağlamında, her bir başvuru için 1.000 avro talep etmektedirler. Hükümet, bu talepleri kabul etmemektedir. Mahkeme, her ne kadar tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında bir nedensellik bağının kurulduğu ortaya çıkabilse de, bununla birlikte, somut olayda bu zararın desteklenmediği kanısına varmaktadır. Dolayısıyla, başvuranların bu bağlamdaki talebini reddetmek gerekmektedir. Buna karşın, Mahkeme, tespit edilen ihlalin başvuranlar açısından manevi zarara sebep olması gerektiği kanısına varmaktadır (bk., mutatis mutandis, Ekin Derneği/Fransa, No. 39288/98, § 84, AİHM 2001‑VIII, "E. Apostolopoulos ve K. Lymperopoulos" Derneği/Yunanistan, No. 24133/05, § 42, 24 Nisan 2008 ; Yehova Şahitleri Derneği/Fransa (adil tazmin), No. 8916/05, § 21, 5 Temmuz 2012, kararıyla kıyaslayınız). Mahkeme, manevi zarar bağlamında, hakkaniyete uygun olarak, ilgililere, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, taleplerinin tamamının, yani her bir başvuru için 1.000 avro ödenmesine karar vermektedir.
B. Masraf ve giderler 36915/10 No.'lu başvuru çerçevesinde, başvuranlar yerel mahkemeler ve Mahkeme önünde yapılan masraf ve giderler için 4.500 avro talep etmektedirler. Başvuranlar taleplerini şu şekilde sırayla belirtmektedirler: Yerel mahkemeler önündeki yargılamaya ilişkin avukatlık ücretleri ve yargılama masrafları için 2.250 avro ve Mahkeme önündeki yargılamaya ilişkin masraf ve avukatlık ücretleri için 2.250 avro.
8606/13 No.'lu başvuru çerçevesinde, başvuran dernek, yerel mahkemeler ve Mahkeme önünde yapılan masraf ve giderler için 3.550 avro talep etmektedir. Başvuran dernek talebini şu şekilde sırayla belirtmektedir: Yerel mahkemeler önündeki yargılamaya ilişkin avukatlık ücretleri ve yargılama masrafları için 1.850 avro ve Mahkeme önündeki yargılamaya ilişkin masraflar ve avukatlık ücretleri için 1.700 avro. Hükümet, bu taleplerin aşırı ve dayanaktan yoksun olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkeme’nin içtihadına göre, bir başvurana, yalnızca masraf ve giderlerin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir. Somut olayda, başvuranların görüşlerinin neredeyse tamamen örtüştüğünü ve bütün şikâyetlerin ihlal tespitine neden olmadığını tespit ederek, Mahkeme masraf ve giderler için başvuranların tamamına müştereken 4.000 avro ödenmesine karar vermektedir.
C. Gecikme faizi Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,Başvuruların birleştirilmesine;
2. Başvuruların kabul edilebilir olduğuna;
3. Sözleşme'nin 9. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Sözleşme'nin 6, 11, 13 ve 14. maddeleri bağlamındaki şikâyetlerin incelenmesine gerek olmadığına;
5. a) Davalı devletin, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, başvuranlara aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna;
i. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 36915/10 No.'lu başvuru çerçevesinde manevi tazminat olarak başvuranlara müştereken 1.000 avro (bin avro);
ii. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 8606/13 No.'lu başvuru çerçevesinde manevi tazminat olarak başvuran derneğe 1.000 avro (bin avro);
iii. Kendileri tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için başvuranların tamamına müştereken 4.000 avro (dört bin avro);
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, bu miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş, ardından Mahkeme İçtüzüğü'nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 24 Mayıs 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley Naismith Julia Laffranque
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Full & Egal Universal Law Academy