AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ATAY / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 48555/08)
KARAR
STRAZBURG
13 Ekim 2020
İşbu karar kesinleşmiş olup; bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Atay / Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine bir Türk vatandaşı olan Metin Atay’ın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 7 Ekim 2008 tarihinde yapmış olduğu başvuruyu;
başvuranın ilk derece mahkemesinin kararını mülga Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (“CMUK”) 305. maddesinden ötürü temyiz edemediğine ve tanıklara bizzat soru yöneltemediğine ilişkin şikâyetlerinin Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalanının kabul edilemez bulunmasına dair kararı;
ve tarafların görüşlerini dikkate alarak, 22 Eylül 2020 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir.
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran 1949 doğumlu olup, başvurunun yapıldığı tarihte İzmir’de ikamet etmekteydi. Başvuran, Mahkeme önünde, İzmir Barosuna bağlı Avukat S. Cengiz tarafından temsil edilmiştir.
2. Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Hükümet, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine itiraz etmemiştir.
4. Dava konusu olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
5. M.D. 23 Ağustos 2005 tarihinde Bodrum Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunarak, 22 Ağustos 2005 tarihinde başvuran tarafından tehdit ve hakaretlere maruz kaldığını ve başvuranın ayrıca kendisine saldırmaya teşebbüs ettiğini iddia etmiştir.
6. M.D. 26 Ağustos 2005 tarihinde şikâyetiyle ilgili olarak jandarma görevlilerine verdiği ifadesinde, başvuranın kendisine hakaret ettiğini, ölüm tehdidinde bulunduğunu ve elinde keserle yanına geldiğini belirtmiştir. M.D. komşuları N.Ü.E. ve N.G.nin olaya müdahale ettiğini ve dolayısıyla, olaya tanık olduklarını belirtmiştir.
7. Aynı tarihte N.Ü.E. ve N.G. de jandarma görevlilerine ifade vermiştir. N.Ü.E. olayı duyduğunu ve başvuranın M.D.ye hakaret ettiğini duyar duymaz müdahalede bulunmak ve M.D.yi uzaklaştırmak için olayın meydana geldiği yere gittiğini beyan etmiştir. N.Ü.E. müdahale ettiğinde başvuranın elinde bir aletle kendisine ve M.D.’ye doğru yürüdüğünü ve akabinde diğer iki komşu olan R.G. ve N.G.nin gelerek başvuranı uzaklaştırdığını belirtmiştir. N.G. bir tartışma duyduğunu, dışarı çıktığını ve M.D. ile başvuranın tartıştıklarını gördüğünü beyan etmiştir. N.G. hakaretler edildiğini ve M.D.yi kahve içmeye davet ederek olay yerinden uzaklaştırdığını belirtmiştir.
8. Başvuran 29 Ağustos 2005 tarihinde jandarma görevlilerine ifade vermiştir. Başvuran ifadesinde, kendisi ve diğer konut sitesi sakinleri tarafından M.D. hakkında yapılan farklı ve konuyla ilgisiz bir şikâyetten ötürü M.D.nin kendisine ve eşine hakaret ettiğini ileri sürerek, hakkındaki suçlamaları reddetmiştir.
9. Jandarma görevlileri 31 Ağustos 2005 tarihinde başvuranın eşi Y.A.nın ifadesini almıştır. Y.A. ifadesinde, M.D.nin sert ve hakaretamiz sözcükler kullanarak başvuranı tahrik ettiğini, başvuran yanıt verdiğinde ise M.D.nin elinde bir keserle sokağa çıktığını ve bunun sonucunda başvuranın kendisini savunmak için bir bahçe çapası aldığını belirtmiştir. Y.A. komşuların olayın başlangıcına tanık olmadıklarını ifade etmiştir. Aynı gün, başvuranın baldızı da jandarma görevlilerine benzer bir ifade vermiştir.
10. Cumhuriyet savcısı 12 Haziran 2006 tarihinde, başvuranı hakaret ve yaralamaya teşebbüsle itham ettiği iddianamesini sunmuştur.
11. Başvuran 11 Ekim 2006 tarihinde düzenlenen ilk duruşmada bizzat verdiği ifadede jandarma görevlilerine verdiği ifadeyi teyit etmiştir. Başvuran ayrıca soruşturma aşamasında aleyhinde ifade veren belirli tanıkların, yani N.G., R.G. ve N.D.nin olay yerinden oldukça uzak olmaları nedeniyle yaşananları eksik anlatmış olabileceklerini belirtmiş ve söz konusu tanıkların mahkeme tarafından dinlenmesini talep etmiştir. M.D. de bizzat ifade vermiş ve başvurana hakaret etmediğini fakat başvuranın kendisine hakaretamiz sözcükler sarf ettiğini belirtmiştir.
Savunma makamının tanıkları olan Y.A. ve S.A. da bizzat ifade vermiş ve her ikisi de M.D.nin başvurana hakaret ettiğini beyan etmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme duruşmanın 13 Aralık 2006 tarihine ertelenmesine karar vermiştir.
12. N.G., R.G. ve mağdurun eşi N.D. 27 Ekim 2006 tarihinde M.D. ile birlikte yargılamayı yürüten mahkemeye gelmiş ve akabinde mahkeme resen bir duruşma düzenlemiştir. İlk derece mahkemesi başvurana bildirimde bulunmaksızın N.G., R.G. ve N.D.nin ifadelerini dinlemiştir. R.G. ve N.G.nin M.D.nin başvurana hakaret edip etmediğini bilmedikleri anlaşılmaktadır. R.G. ve N.G. ayrıca, evlerinin olay yerinden yaklaşık 30 metre uzaklıkta olmasından ötürü olayın başlangıcında neler yaşandığını bilmediklerini belirtmişlerdir.
13. Yargılamayı yürüten mahkeme 13 Aralık 2006 tarihinde düzenlenen duruşmada başvurana tanık ifadelerini okumuş ve başvuran söz konusu ifadelerin doğru olmadığını ileri sürdüğü yazılı beyanlarını sunmuştur. Başvuran, N.G. ve R.G.nin olayın başlangıcında neler yaşandığını bilmediklerini belirtmiş olmalarının, mağdurun olayı başlatan kişinin başvuran olduğuna dair iddiasının dayanaktan yoksun olduğunu ispatladığına dikkat çekmiştir.
14. Başvuran 15 Şubat 2007 tarihli yazılı beyanlarında, yargılamayı yürüten mahkeme tarafından 27 Ekim 2006 tarihinde resen düzenlenen duruşma hakkında bilgilendirilmediği için tanıklara bizzat soru yöneltme hakkını kullanamadığını belirtmiştir.
15. Başvuranın talebi doğrultusunda tanıklar L.D. ve Ü.D. 6 Nisan 2007 tarihli duruşmada dinlenmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme duruşmanın sonunda başvuranın hakaret suçundan 860 Türk lirası para cezası ve yaralamaya teşebbüs suçundan 360 Türk lirası para cezasıyla cezalandırılmasına hükmetmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, M.D.nin yargılamalar boyunca verdiği tutarlı ifadeleri ve bu ifadelerin N.G., R.G. ve N.Ü.E. tarafından verilen ifadelerle desteklendiği hususunu dikkate alarak, başvuranın M.D.’ye hakaret ettiğini ve keserle saldırmaya teşebbüs ettiğini tespit etmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme Y.A. ve S.A.nın ifadelerini de dikkate almış ve başvuran lehine ifade veren tanıkların başvuranın yakınları olmalarının doğruyu söylemeyecekleri anlamına gelmediği kanaatine varmıştır. Sonuç olarak, yargılamayı yürüten mahkeme hakaret suçunun hem başvuran hem de M.D. tarafından karşılıklı olarak işlendiğine hükmetmiş ve başvuranın M.D.nin haksiz tahriki sonucunda keserle yaralama teşebbüsünde bulunduğunu kabul etmiştir. Dolayısıyla mahkeme, başvuranın cezasında indirim yapılmasına karar vermiştir.
16. Yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın N.G. ve R.G.nin kendisine bildirilmeyen bir duruşmada dinlenmesi nedeniyle bu kişilere soru yöneltemediğine dair beyanlarına ilişkin olarak, sanığın soru yöneltme hakkını kullanabilmesi için tüm tanıkların kural olarak sanık huzurunda dinlenmesi gerektiğini kabul etmiştir. Fakat mahkeme, başvuranın tanıklara bizzat soru yönelterek açıklığa kavuşturmak istediği tek konu olduğu anlaşılan ilk önce M.D.nin başvurana hakaret edip etmediği hususunda tanıklar tarafından yanıtlar verildiğine hükmetmiştir.
17. Yargıtay 9 Nisan 2008 tarihinde, hükmedilen para cezasının 2.000 Türk lirasını aşmadığı hallerde kararın temyiz edilemeyeceğini öngören CMUK’un 305. maddesi uyarınca başvuranın temyiz başvurusunu kabul edilemez bulmuştur.
İLGİLİ YASAL ÇERÇEVE VE UYGULAMA
18. Duruşmada hazır bulunmayan iddia makamı tanıkları tarafından verilen ifadelerin kullanılmasına ilişkin genel ilkeler Schatschaschwili/Almanya ([BD], no. 9154/10, §§ 100-31, AİHM 2015) ve Al-Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık ([BD], no. 26766/05 ve 22228/06, §§ 118-47, AİHM 2011) kararlarında yer almaktadır.
19. Temyiz hakkına getirilen sınırlamalara dair ilgili iç hukuk ve uygulamaya ilişkin bilgiler Bayar ve Gürbüz/Türkiye, no. 37569/06, §§ 14-16, 27 Kasım 2012 kararında yer almaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
A. Başvuranın Mahkûmiyet Kararını Temyiz Etme Hakkının Kısıtlandığı İddiası Hakkında
1. Kabul Edilebilirlik Hakkında
20. Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi bağlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmiştir. Ayrıca, Mahkeme, şikâyetin kabul edilemez olduğuna dair başka herhangi bir gerekçenin de bulunmadığı kanısına varmıştır. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.
2. Esas Hakkında
21. Başvuran, kendisine verilen para cezasının miktarının ilgili zamanda yürürlükteki haliyle CMUK’un 305. maddesinde temyiz için öngörülen yasal barajın altında olması nedeniyle temyiz başvurusunun kabul edilemez bulunmasına ilişkin Yargıtay kararından şikâyetçi olmuştur. Başvuran, yukarıda belirtilen mahkeme kararının Sözleşme’ye Ek 7 No.lu Protokol’ün 2. maddesine aykırı olarak, mahkûmiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkının ihlalini teşkil ettiğini beyan etmiştir.
22. Dava konusu olayların hukuki açıdan vasıflandırılması konusunda uzman olan Mahkeme (bk. Radomilja ve Diğerleri/ Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018), başvuranın bu başlık altındaki şikâyetinin sadece Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamında incelenmesi gerektiği kanaatine varmıştır (özellikle bk. Brualla Gómez de la Torre/İspanya, 19 Aralık 1997, § 33, Karar ve Hükümler Derlemeleri 1997-VIII). 6. maddenin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) mahkeme tarafından, (...) adil yargılanma hakkına sahiptir.”
23. Hükümet bu argümana itiraz etmiştir.
24. Mahkeme aynı hukuki meseleyi, yani başvuranın mahkûmiyetini temyiz etme hakkına sınırlama getiren mülga CMUK’un 305. maddesinin uygulanmasının başvuranın mahkemeye erişim hakkını ihlal edip etmediği meselesini halihazırda incelemiş olduğunu (bk. yukarıda anılan Bayar ve Gürbüz, §§ 40‑49, ve Yalçınkaya ve Diğerleri/Türkiye, no. 25764/09, §§ 44-45, 1 Ekim 2013) ve Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine hükmettiğini vurgulamaktadır. Mahkeme somut davanın kendine özgü koşullarını ve tarafların beyanlarını incelemiş ve yukarıda anılan Bayar ve Gürbüz davasında ulaştığı sonuçtan ayrılmayı gerektirecek herhangi bir sebep tespit etmemiştir.
25. Dolayısıyla, Mahkeme, somut davada, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
B. İddia Makamı Tanıklarına Soru Yöneltilemediği İddiası Hakkında
26. Başvuran ayrıca, Sözleşme’nin 6 § § 1 ve 3 (d) maddesinde öngörüldüğü şekilde N.G., R.G. ve N.D. adlı tanıklara yargılamaların herhangi bir aşamasında soru yöneltme hakkını kullanamaması nedeniyle ceza yargılamalarının adil olmadığından şikâyet etmiştir. Söz konusu maddenin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, (...) mahkeme tarafından, (...) adil yargılanma hakkına sahiptir.
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;”
27. Hükümet söz konusu argümana itiraz etmiş ve başvuranın tanıklara yöneltmek istediği soruların hâlihazırda ilk derece mahkemesi tarafından sorulduğunu ve tanıklara soru yöneltememiş olmasının savunma hakkı bakımından kendisini dezavantajlı bir konuma sokmadığını belirtmiştir. Hükümet ayrıca, başvuranın mahkûmiyetinin yargılamayı yürüten mahkemece dinlenmeyen tanık ifadelerine dayanmadığını belirtmiştir. Hükümet, başvuranın tanıklara bizzat soru yöneltememiş olsa dahi savunmasını yeterli bir şekilde sunabildiğini ve ilgili tanıkların ifadelerine itiraz edebildiğini ileri sürmüştür.
28. Mahkeme, başvuranın ilk duruşmada yargılamayı yürüten mahkeme önünde ifade verdiğini ve N.G., R.G. ve N.D. adlı tanıkların evlerinin olay yerinden oldukça uzak olması nedeniyle mağdurun başvurana kısık sesle sarf ettiği hakaretamiz sözcükleri duymamış olabilecekleri gerekçesiyle söz konusu tanıkların yargılamayı yürüten mahkemece dinlenmelerini talep etmiştir (bk. yukarıda § 11).
29. Yargılamayı yürüten mahkemenin 13 Aralık 2006 tarihli duruşmada dinlenmeleri planlanmış olan tanıkların ifade vermek için kendiliğinden gelmeleri üzerine 27 Ekim 2006 tarihinde resen bir duruşma düzenlediği hususunda taraflar arasında bir ihtilaf bulunmamaktadır. Mahkeme ayrıca, yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranı veya avukatını, tanıklara bizzat yöneltmek istedikleri soruları sorabilmelerine imkân vermek üzere duruşmadan haberdar etmediğini kaydetmektedir. Mahkeme benzer bir durumu Ürek ve Ürek/Türkiye (no. 74845/12, § 66, 30 Temmuz 2019) davasında incelemiş ve bu tür bir uygulamanın silahların eşitliği ilkesine aykırı olduğunu tespit etmiştir. Aynı kararda Mahkeme, söz konusu ifadelerin duruşma hâkiminin huzurunda ve nezareti altında fakat başvuranın ve avukatının gıyabında alınmasının, başvuranın tanıkla bizzat yüzleşme ve direkt olarak soru sorma hakkının yerine geçebileceğinin kabul edilmesi halinde, Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesinde belirtilen hakkın konusuz kalacağını belirtmiştir (bk. Dimović ve Diğerleri/Sırbistan, no. 7203/12, § 61, 11 Aralık 2018, bu davada tanıkların ifadelerinin sorgu hâkimi tarafından alınması Mahkeme tarafından Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi kapsamında yeterli bir dengeleyici faktör olarak kabul edilmemiştir). Fakat Mahkeme, belirli istisnai durumlarda, böyle bir olasılığın Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi kapsamında geçerli bir usuli güvence olarak kabul edilmeyeceğinin kesin olarak söylenemeyeceğine hükmetmiştir.
30. Mahkeme, somut davanın aşağıda incelenecek olan kendine özgü koşullarının, yargılamayı yürüten mahkemenin spesifik hukuki meseleye dair özenli incelemesinin ve usuli güvenceleri uygulamış olmasının değerlendirilmesi sonucunda, mevcut davanın yukarıda anılan Ürek ve Ürek kararında kullanıldığı anlamda “istisnai” olduğu varsayımında bulunabileceği kanaatine varmıştır. Bu bağlamda aşağıda belirtilen hususların dikkate alınması gerekmektedir.
31. İlk olarak, başvuran komşuları olan tanıklara aşina olduğu için, güvenilirlikleri konusundaki itirazlarını yargılama sırasında ileri sürebilmiştir. İkinci olarak, başvuranın mahkûm olduğu suçun nispeten hafif nitelikte olduğu ve aleyhindeki ceza yargılamalarına sebebiyet veren fiili gerçek durumlara ilişkin uyuşmazlığın önemsiz nitelikte olduğu belirtilmelidir. Kayda değer bir diğer husus ise yargılamayı yürüten mahkemenin başvuranın tanıklara soru yöneltememesinin savunma açısından oluşturduğu engelin farkında olmasıdır. Yargılamayı yürüten mahkeme sadece bu hususu kabul etmekle yetinmediği, aynı zamanda meseleleri başvuranın gıyabında dinlenen tanıklara yöneltmek istediği sorular temelinde açıklığa kavuşturduğu anlaşılmaktadır. Daha da önemlisi, yargılamayı yürüten mahkeme hem başvuranın hem de mağdurun birbirlerine hakaret ettiğine karar vererek, başvuranın tanıklara bizzat soru yönelterek ortaya koymak istediği fiili gerçek durumları kabul etmiştir. Bu temelde, yargılamayı yürüten mahkeme başvuranın hakaret suçuna ilişkin cezasında indirim yapmış ve ayrıca, başvuranın mağdurun haksız tahriki sonucunda yaralama suçunu işlemeye teşebbüs ettiğini tespit ederek başvuranın söz konusu suça ilişkin cezasında da indirim yapmıştır. Yargılamayı yürüten mahkemenin hem başvuranın hem de M.D.’nin karşılıklı hakaret ettiğini kabul ettiği ve bu temelde başvuranın cezasında indirim yaptığı dikkate alındığında, mahkemenin başvuranın tanıklara bizzat soru yöneltememesini telafi edecek yeterli dengeleyici faktörler sağladığı anlaşılmaktadır. Başvuranın Mahkeme önünde, yargılama sırasında usulüne uygun olarak ileri sürdüğü diğer hususların tanıklara soru yöneltememesiyle bağlantılı olarak yargılamayı yürüten mahkeme tarafından yanıtsız bırakıldığını iddia etmemiş olması önem arz etmektedir.
32. Mahkeme, yukarıdaki faktörleri göz önünde bulundurarak ve başvuranın yukarıdaki varsayımı çürütebilecek başka herhangi bir argümanının bulunmadığını dikkate alarak, yargılamayı yürüten mahkemenin tanıkları başvuran ve avukatının gıyabında dinlemesinin bir bütün olarak yargılamaların adilliğine halel getirdiğine ikna olmadığı sonucuna varmıştır.
33. Dolayısıyla, söz konusu şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35 §§ 3 (a) ve 4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
34. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”Tazminat
35. Başvuran, adli para cezalarına ve ceza yargılamaları sonucunda ödemesine hükmedilen mağdurun yargılama giderlerine karşılık olarak 3.887,40 avro maddi tazminat ve 10.000 avro manevi tazminat talep etmiştir.
36. Hükümet başvuranın taleplerinin aşırı olduğunu ve Mahkemenin içtihadında belirtilen miktarlarla örtüşmediğini ileri sürerek, Mahkemeyi başvuranın taleplerini reddetmeye davet etmiştir. Hükümet ayrıca, başvuranın talep edilen maddi tazminat ile iddia edilen ihlaller arasında bir illiyet bağı bulunduğunu ortaya koyamadığını belirtmiştir.
37. Mahkeme, tespit edilen ihlal ile ileri sürülen maddi zarar arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmadığı kanısına varmış ve bu nedenle söz konusu talebi reddetmiştir. Diğer taraftan Mahkeme, başvurana manevi tazminat olarak miktara yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 1.500 avro ödenmesine karar vermiştir.Masraf ve Giderler
38. Başvuran ayrıca, Türkiye Barolar Birliğinin (mahkûmiyetinin kesinleştiği yıl olan) 2008 yılına ilişkin asgari ücret baremine dayalı olarak, ulusal mahkemeler önünde gerçekleşen masraf ve giderler için 108,90 avro talep etmiştir. Başvuran ayrıca Mahkeme önünde oluşan avukatlık ücreti bakımından, dava dosyasının incelenmesi, başvuru formunun hazırlanması, Hükümet görüşlerinin incelenmesi ve bunlara cevaben görüşlerinin hazırlanması için yapılan otuz saatlik çalışma için saat başına 125 avro olmak üzere toplam 3.750 avro talep etmiştir. Başvuran ayrıca, Mahkeme önünde oluşan posta, faks ve kırtasiye malzemesi giderleri için 75,60 avro talep etmiştir. Başvuran söz konusu taleplerini desteklemek amacıyla avukatının davası üzerinde çalıştığı saatleri gösteren bir dökümü, Türkiye Barolar Birliğinin 2008 yılına ilişkin asgari ücret baremini ve posta giderlerine ilişkin faturaları ibraz etmiştir.
39. Hükümet, başvuranın masraf ve giderlere ilişkin taleplerini desteklemek üzere herhangi bir belge ibraz etmediği gerekçesiyle söz konusu taleplerin reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümet, avukatlık ücreti bakımından talep edilen miktarın benzer davalara kıyasla yüksek olduğunu ve dolayısıyla gerçeği yansıtmadığını belirtmiştir. Hükümet ayrıca, başvuranın avukatının çalışmasına ilişkin olarak, hangi spesifik tarihlerde kaç saatlik çalışma yapıldığı gibi ayrıntıların hiçbirini sunmadığını ileri sürmüştür.
40. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin fiilen ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu belgelendirebildiği takdirde bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir. Somut davada Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve yukarıda belirtilen ölçütleri göz önünde bulundurarak yerel düzeydeki yargılama sürecinde gerçekleşen masraf ve giderlere ilişkin talebi reddetmiştir (bk. Hülya Ebru Demirel/Türkiye, no. 30733/08, § 61, 19 Haziran 2018). Fakat Mahkeme, başvuranın avukatının dava üzerine çalıştığı saatleri gösteren dökümü ve posta faturalarını dikkate alarak, Mahkeme önündeki yargılamalar için başvurana, kendisine yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 600 avro ödenmesine hükmetmenin makul olduğu kanaatine varmıştır (bk. Aydın Çetinkaya/Türkiye, no. 2082/05, § 122, 2 Şubat 2016, ve Semir Güzel/Türkiye, no. 29483/09, § 50, 13 Eylül 2016).
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvuranın mahkûmiyetini temyiz edememesine ilişkin şikâyetinin kabul edilebilir olduğuna ve başvurunun geri kalanının kabul edilemez olduğuna;Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
(a) Davalı Devlet tarafından başvurana, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki meblağların ödenmesine:
(i) Manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 1.500 avro (bin beş yüz avro) ödenmesine;
(ii) Masraf ve giderler için, başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere 600 avro (altı yüz avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren, ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranda, yukarıda bahsedilen meblağlara basit faiz uygulanmasına;Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 13 Ekim 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy