AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
B.A. / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 65524/12)
KARAR
STRAZBURG
24 Eylül 2024
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
B.A. / Türkiye davasında,
Başkan
Jovan Ilievski,
Hâkimler
Diana Sârcu,
Gediminas Sagatys,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla, Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan, 1977 doğumlu bir Türk vatandaşı olan, Diyarbakır’da tutuklu bulunan ve İstanbul Barosuna bağlı Avukat S. Akbaş tarafından temsil edilen B.A.nın (“başvuran”), 27 Eylül 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 65524/12),
Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 3. fıkraları (bilirkişilerin atanmasında silahların eşitliği ilkesine riayet edilmesi ve Yargıtayın gerekçeli kararının bulunmaması ile ilgili) ile 11. maddesi kapsamında dile getirilen şikâyetlerin, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunun belirtilmesine ilişkin kararı,
Başvuranın kimliğini açıklamama kararını,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
3 Eylül 2024 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
Başvuru, başvuranın PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi, yasa dışı silahlı örgüt) talimatları doğrultusunda düzenlendiği iddia edilen bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle hapis cezasına mahkûm edilmesine ilişkindir. Başvuran, 17 Ocak 2011 tarihinde, Diyarbakır’da 13 Ocak 2011 tarihli bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle yakalanmıştır. Polis memurları, 18 Şubat 2011 tarihinde, başvuranın ifadesini almışlardır. Polis memurları, ilgiliye olay gününe ait video kayıtlarında ve fotoğraflarda kimliğinin tespit edildiğini hatırlattıklarında, ilgili kendisine atfedilen fiilleri reddetmiş ve söz konusu gösteriye katılmadığını ancak evine giderken tesadüfen gruba dâhil olduğunu belirtmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından dinlenmesinin ve benzer bir ifade vermesinin ardından başvuran, cezai suçlarla ilgili kuvvetli şüphelerin bulunduğu gerekçesiyle, 19 Şubat 2011 tarihinde tutuklanmıştır. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, 23 Şubat 2011 tarihli iddianameyle, başvuranı, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi önünde terör örgütü lehine propaganda yapmak (bk. 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası), 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nu ihlal etmek ve üyesi olmaksızın bir terör örgütü adına suç işlemekle (Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 3. fıkrasına ve 220. maddesinin 6. fıkrasına atıfta bulunarak, Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, bu hükümlerin metniyle ilgili olarak bk. Çiçek ve diğerleri/Türkiye, no. 48694/10 ve diğer 4 başvuru, §§ 101-109, 22 Kasım 2022) suçlamıştır. Ağır Ceza Mahkemesi, 2 Mart 2011 tarihinde, fotoğraf ve videoları karşılaştırmak ve bu fotoğrafların başvuranın olay yerindeki görüntülerini içerip içermediğini belirlemek amacıyla, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu için çalışan ve Diyarbakır Adalet Komisyonu bilirkişiler listesinde yer alan bir polis memurunu bilirkişi olarak atamıştır. Başvuranın polis memurlarına taş atan kişi olduğu raporla tespit edilmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Nisan 2011 tarihinde, başvuranın tesadüfen gösteri yerinde bulunduğunu belirttiği ve kendisine yöneltilen suçlamaları reddettiği dava ile ilgili ilk duruşmayı düzenlemiştir. Başvuran, rapor ile ilgili olarak, fotoğraflardaki kişinin kendisi olduğunu kabul etmiş ancak kendisine yöneltilen fiilleri reddetmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 20 Ekim 2011 tarihinde, dördüncü bir duruşma düzenlemiştir. Başvuran, söz konusu olaylara kasten ve kasıtlı olarak katılmadığını bir kez daha belirtmiş ve kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmiştir. Bu duruşmanın sonunda, Ağır Ceza Mahkemesi kararını açıklamış ve ilgilinin terör örgütü lehine propaganda yapma suçundan beraat etmesine karar vermiştir (bk. 3713 sayılı Kanun’un 7. maddesinin 2. fıkrası). Ağır Ceza Mahkemesi, ilgiliyi, yüzünü kapatarak gösteriye katılması, PKK ve lideri lehine slogan atması ve polis memurlarına taş atması nedeniyle, üyesi olmaksızın terör örgütü adına suç işlemekten altı yıl üç ay hapis cezasına ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet suçundan beş, beş ve on ay olmak üzere üç kez hapis cezasına mahkûm etmiştir (Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 3. fıkrasına, 220. maddesinin 6. fıkrasına, 3713 sayılı Kanun’un 5. maddesine ve Türk Ceza Kanunu’nun 53. maddesine atıfta bulunarak, Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, kanunların metinleri için bk. yukarıda anılan Çiçek ve diğerleri, §§ 101-109). Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi, 2911 sayılı Kanun’a muhalefet nedeniyle verilen üç hapis cezasına ilişkin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, gerekçesinde, 13 Ocak 2011 tarihli olay tutanağının, 16 Mart 2011 tarihli görüntü ve fotoğraf inceleme raporunun ve 18 Şubat 2011 tarihli bilirkişi raporunun dikkate alındığını tespit etmiştir. Yargıtay, 27 Mart 2012 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesinin kararının kanuna uygun olduğu kanaatine vararak, kararı onamıştır. 6352 sayılı “Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun”, 5 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir (bk. yukarıda anılan Çiçek ve diğerleri, § 28). Başvuran, 12 Temmuz 2012 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesinden davanın yeniden incelenmesini talep etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, 10 Eylül 2012 tarihinde, başvuranın cezasını 1/6 oranında indirilmesine karar vermiş ve son olarak ilgiliyi “üyesi olmaksızın bir terör örgütü adına suç işlemek” suçundan beş yıl, iki ay, on beş gün hapis cezasına mahkûm etmiştir. Başvuran, Sözleşme’nin 11. maddesini ileri sürerek, mahkûmiyeti nedeniyle barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, söz konusu gösteriye katıldığına ilişkin tek delil unsurun bir polis memuru tarafından sunulan bilirkişi raporu olması sebebiyle yetkili ulusal makamların silahların eşitliği ilkesine uymaması ve Yargıtayın gerekçeli kararının bulunmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edilmesinden şikâyetçi olmaktadır.MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Kabul Edilebilirlik Hakkında Hükümet, başvuranın itiraz ettiği iki kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. İç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki itiraz ile ilgili olarak, başvuranın, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından davasının yeniden incelenmesinin ardından Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunmaması nedeniyle (bk. yukarıda 10. paragraf), Mahkeme, Çiçek ve diğerleri (yukarıda anılan, §§ 124-125) davasında benzer bir itirazı daha önce reddettiğini hatırlatmaktadır. Mahkemenin vardığı sonuçtan uzaklaşılmasını gerektiren herhangi bir iddia ya da olgunun bulunmaması nedeniyle, bu itirazın reddedilmesi gerekmektedir. Hükümetin söz konusu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu yönündeki itirazına ilişkin olarak, Mahkeme, bu şekilde ileri sürülen iddianın, sadece bu şikâyetin kabul edilebilirliğinin incelenmesini değil, Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamında dile getirilen şikâyetin esasının incelenmesini gerektiren sorunları gündeme getirdiği kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin bu itirazını da reddetmektedir. Mahkeme, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun ve Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen başka bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir. Esas Hakkında Hükümet, söz konusu gösterilerin, nazarında, yasa dışı olması nedeniyle, başvuranın toplanma özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik müdahalenin söz konusu olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, alternatif olarak, müdahalenin kanunla öngörüldüğünü, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası anlamında meşru bir amaç güttüğünü ve demokratik bir toplumda gerekli olduğunu savunmaktadır. Başvuran, Hükümetin iddialarına itiraz etmektedir. Hükümet, başvurana, ihtilaf konusu gösteriye katılması nedeniyle verilen mahkûmiyetlerin, toplanma özgürlüğü hakkını kullanmasına bir müdahale teşkil ettiği ve bu türden bir müdahalenin, “kanun tarafından öngörülmediği”, 11. maddenin 2. fıkrasında belirtilen meşru amaçlardan birini veya birkaçını izlemediği ve bu amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı sürece, Sözleşme’nin 11. maddesine aykırı olduğu kanaatine varmaktadır (yukarıdan anılan Çiçek ve diğerleri, §§ 155-156). Mahkeme, daha önce Işıkırık (no. 41226/09, §§ 55-70, 14 Kasım 2017) ile Çiçek ve diğerleri (yukarıda anılan, §§ 157-163) davalarında neredeyse aynı şikâyeti incelediğini ve Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiği sonucuna vardığını kaydetmektedir. Somut olayda Mahkeme, başvuranın yukarıda belirtilen gösteriye yüzünü kapatarak, PKK ve lideri lehine sloganlar atarak ve polis memurlarına taş atarak katıldığı gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrası ve 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca hapis cezasına mahkûm edildiğini kaydetmektedir. Başvuranın polis memurlarına taş atmaktan suçlu bulunmasına ve dolayısıyla şiddet eylemlerine katılmasına rağmen, Mahkeme, mevcut davada, Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasının öngörülebilir olmamasına ilişkin olarak, Işıkırık (yukarıda anılan, §§ 55-70) ve Çiçek ve diğerleri (yukarıda anılan, §§ 157-163) davalarında ulaşılan sonuçlardan farklı sonuçlara varmak için herhangi bir neden olmadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, mevcut davada Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrasının uygulanmasından kaynaklanan müdahale kanunla öngörülmemiş olup, Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir. Mahkeme, 2991 sayılı Kanun uyarınca başvuranın mahkûmiyeti ile ilgili olarak, yukarıda vardığı Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiği tespitini dikkate alarak, toplanma özgürlüğü hakkına yapılan müdahalenin haklı gösterilip gösterilmediğinin araştırılmasının gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır (bk. yukarıda anılan Işıkırık, § 71 ve yukarıda anılan Çiçek ve diğerleri, § 164). SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1 VE 3. FIKRALARININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 3. fıkralarını ileri sürerek, yetkili ulusal makamların bilirkişilerin atanmasında silahların eşitliği ilkesine uymaması ve Yargıtayın gerekçeli kararının bulunmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir. Mahkeme, mevcut davada Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğini tespit ettiği gerekçeleri göz önünde bulundurarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 3. fıkraları bağlamındaki şikâyetlerin kabul edilebilirliğinin ve esasının ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır (aynı zamanda, yukarıda anılan Çiçek ve diğerleri, §§ 165-166, kararıyla karşılaştırınız).SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
Başvuran, maddi zarar için 30.000 avro talep etmektedir – bu meblağ, beş yıl, iki ay, on beş günlük hapis cezası sonucunda uğranan kazanç kaybını temsil etmektedir. Manevi zarar ile ilgili olarak, başvuran, 30.000 avro talep etmektedir. Ulusal mahkemeler ve Mahkeme önünde yürütülen yargılamalar kapsamında yaptığını belirttiği masraflar bağlamında 10.000 avro talep etmektedir. İlgili, talebine dayanak olarak, ulusal mahkemeler ve Mahkeme önünde masrafları ödemek zorunda kaldığını, ancak ne yazık ki herhangi bir kanıtlayıcı belgeye sahip olmadığını belirterek belge sunmamıştır. Hükümet, söz konusu talebin aşırı ve haksız olduğu kanaatine varmaktadır. Maddi zarara ilişkin olarak, Mahkeme, ilgili tarafından iddia edilen zarar ile Sözleşme’nin ihlali arasında açık bir illiyet bağı olması gerektiğini hatırlatmaktadır (Bykov/Rusya [BD], no. 4378/02, § 110, 10 Mart 2009). Mahkeme, dosyada yer alan unsurları göz önünde bulundurarak, iddia edilen maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında yeterli bir illiyet bağının bulunduğu konusunda ikna olmamaktadır. Sonuç olarak, Mahkeme bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin ihlal edilmesine ilişkin tespitle yeterince telafi edilmeyen, manevi bir zarara uğradığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme, davanın koşullarını dikkate alarak ve hakkaniyete uygun olarak, başvurana, bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 7.500 avro ödenmesine karar vermektedir. Masraf ve giderlerle ilgili olarak, Mahkemenin içtihadına göre, bir başvurana, yalnızca bu masraf ve giderlerin gerçekliğini, gerekliliğini ve miktarlarının makul niteliğini ispatlaması durumunda, bu masraf ve giderler geri ödenebilmektedir (diğer kararlar arasında bk. F.G./İsveç [BD], no. 43611/11, § 167, 23 Mart 2016). Mahkeme, başvuranın bu bağlamda gerekli kanıtlayıcı belgeleri ibraz etmediğini gözlemlemektedir. Bu nedenle Mahkeme, talebi reddetmektedir.BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Sözleşme’nin 11. maddesine ilişkin şikâyetin kabul edilebilir olduğuna; Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine; Sözleşme’nin 6. maddesinin 1 ve 3. fıkraları kapsamında sunulan şikâyetlerin kabul edilebilirliği ve esasının incelenmesine gerek olmadığına;a) Davalı Devletin başvurana, üç aylık bir süre içinde, bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak ve ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, manevi tazminat olarak, 7.500 avro (yedi bin beş yüz avro) ödemekle yükümlü olduğuna;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu meblağa, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Adil tazmine ilişkin kalan talebin reddine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. Fıkraları uyarınca, 24 Eylül 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan