AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BAKIR / TÜRKİYE
(Başvuru No. 2257/11)
KARAR
STRAZBURG
13 Ekim 2020
İşbu karar kesinleşmiş olup; bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Bakır/Türkiye davasında,
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımlarıyla Komite hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, bu devletin vatandaşı olan Abdurrahman Bakır (“başvuran”) tarafından 14 Ocak 2011 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapılmış olan başvuruyu (no. 2257/11);
Başvurunun Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesine dair kararı;
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
22 Eylül 2020 tarihinde kapalı olarak gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde,
Anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran 1953 doğumlu olup; Diyarbakır’da ikamet etmektedir. Başvuran, Diyarbakır Barosuna bağlı Avukat M. Biçen tarafından temsil edilmiştir.
2. Hükümet, kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Hükümet, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine itiraz etmemiştir.
4. Dava konusu olaylar, taraflarca ileri sürüldüğü şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir:
5. Başvuran, somut başvurunun konusunu oluşturan olayların gerçekleştiği sırada Demokratik Toplum Partisi (DTP) Ergani İlçe Başkanıdır.
6. Belirli olmayan bir tarihte, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) adlı terör örgütünün propagandasını yapma suçuyla ilgili olarak başvuran hakkında ceza soruşturması açılmıştır. Başvuran aleyhindeki iddiaların dayanağını;
(i) Ergani’de bir köy kahvehanesinde yaptığı ileri sürülen ve içeriğinde PKK’yı ve lideri Abdullah Öcalan’ı överek örgütün faaliyetlerinin desteklenmesi gerektiğini beyan ettiği iddia edilen konuşmaları ile,
(ii) (ii) yeğeninin 2008 yılındaki düğünü esnasındaki davranışları oluşturmuştur.
7. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, 6 Mart 2009 tarihinde Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesine bir iddianame sunarak, başvuranı 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7 § 2 maddesi kapsamında terör örgütü propagandası yapmakla suçlamıştır. Cumhuriyet savcısı; başvuranın, gittiği köy kahvehanesinde PKK lehine propaganda yaptığını ve yeğeninin düğününde PKK’nın sembolü olan bir bez parçası salladığını ve “Lider, Başkan Apo” (“Serok Apo”) ve “Öcalan çok yaşa” (“Biji Apo”) şeklinde sloganlar attığını dile getirmiştir.
8. Yerel mahkeme, 28 Nisan 2009 tarihinde gerçekleştirilen ilk duruşmada başvuranın yokluğunu not ederek zorla huzura getirilmesi gerektiğine karar vermiştir. Yerel mahkeme ayrıca, herhangi bir gerekçe göstermeksizin, Salihli X1 ve Salihli X2 şeklinde adlandırılan iki gizli tanığın, tarafların yokluğunda dinlenmelerine karar vermiştir.
9. Başvuran, 2 Haziran 2009 tarihindeki ikinci duruşmada hazır bulunarak, bir avukatın yardımıyla savunma yapmak istediğini beyan etmiştir. Cumhuriyet savcısı, başvuranın köylüleri terör örgütü liderinin amaç ve stratejisini benimsemeye ikna etmek amacıyla konuşmalar yaparak pervasız ve fütursuz bir şekilde davrandığına dikkat çekerek, başvuranın tutuklanmasına karar verilmesini talep etmiştir. Duruşmanın sonunda yerel mahkeme, başvuranın tutuklanmasına ve yeğeninin düğününe ait video kaydına ilişkin bir bilirkişi raporu alınmasına karar vermiştir.
10. Yerel mahkeme, 22 Mayıs 2009 tarihinde re’sen duruşma düzenleyerek Salihli X1 adı verilen gizli tanığı Cumhuriyet savcısının katılımıyla ancak başvuran ve avukatının yokluğunda dinlemiştir. Salihli X1, başvuranın ara sıra köy kahvehanesine geldiğini, burada PKK’yı, PKK’nın faaliyetlerini ve lideri Abdullah Öcalan’ı öven konuşmalar yaptığını ve ailelerin çocuklarını Kürtçe öğrenmeye ve PKK’ya katılmaya teşvik etmeleri gerektiğini söylediğini beyan etmiştir. Beyanının düğün ile ilgili kısmında ise Salihli X1, herhangi bir slogan atılmadığını ancak bazı kişilerin terör örgütünü simgeleyen kırmızı-sarı-yeşil renkteki bez parçasını salladıklarını ve dans ettiklerini, başvuranı bu kişilerin arasında görmediğini eklemiştir.
11. Yerel mahkeme, 25 Mayıs 2009 tarihinde re’sen bir duruşma daha düzenleyerek Salihli X2 adı verilen diğer gizli tanığı Cumhuriyet savcısının katılımıyla ancak başvuran ve avukatının yokluğunda dinlemiştir. Salihli X2, Salihli X1’inkine oldukça benzer beyanlarda bulunmuş olmakla birlikte; farklı olarak düğün sırasında başvuranı PKK’yı simgelediği öne sürülen kırmızı-sarı-yeşil bayrağı sallayıp dans ederken ve zafer işareti yaparak “Lider, Başkan Apo” (“Serok Apo”) ve “Öcalan çok yaşa” (“Biji Apo”) şeklinde sloganlar atarken gördüğünü ifade etmiştir.
12. Yerel mahkeme, 5 Haziran 2009 tarihinde başvuranın yeğeninin düğününe ait video kaydına ilişkin hazırlanan bilirkişi raporunu almıştır. Bu rapora göre, söz konusu video kaydında bir grup insan PKK ve Abdullah Öcalan’ı öven sloganlar atıp, pankartlar taşıyıp, Abdullah Öcalan’ın fotoğraflarını ve sözde “Konfederasyonun” bayraklarını teşhir, başvuran PKK’yı sembolize ettiği iddia edilen kırmızı-sarı-yeşil renkli bir flama sallayarak dans etmektedir.
13. Beşinci duruşma 14 Temmuz 2009 tarihinde gerçekleştirilmiş; bu duruşmada başvuran bizzat ifade vererek suçlamaları reddetmiş, DTP’nin Ergani İlçe Başkanı olması nedeniyle seçimler öncesindeki dönemde yalnızca 15 dakikalığına köy kahvehanesinde bulunduğunu öne sürmüştür. Yargılamayı yürüten mahkemece gizli tanıkların beyanları okunduğunda başvuran bu beyanlara itiraz etmiş, kendisinin bir terör örgütü lehine herhangi bir propaganda yapmadığını savunmuştur. Ayrıca düğün esnasında da herhangi bir slogan atmadığını iddia eden başvuran, 19 Kasım 2008 tarihinde jandarmaya verdiği ifadesindeki Abdullah Öcalan’ı terör elebaşı olarak nitelendirmeyip onu tüm Türkiye halklarının lideri olarak gördüğüne dair beyanları kendisinden sorulduğunda, bu sözlerinin memurlarla yaptığı gayriresmî bir görüşmenin bir parçası olduğunu ve terör örgütü adına herhangi bir propaganda teşkil etmediğini iddia etmiştir.
14. Aynı duruşmada başvuranın avukatı, gizli tanıkların kimlikleri ne kendisine ne de başvurana açıklanmadığından bu şahısların kişiliklerine dair bir itirazda bulunamadıklarını ifade etmiştir. Ayrıca, başvuranın eylemlerinin terör örgütü propagandası olarak kabul edilemeyeceğini zira bunları bir politikacı olarak siyasi faaliyetler kapsamında gerçekleştirdiğini savunmuştur. Son olarak, kırmızı-sarı-yeşil renklerde bez parçaları sallanmasının bir gelenek olduğunu belirtmiştir.
15. Başvuranın avukatı, 18 Ağustos 2009 tarihli duruşmada, savunma beyanlarıyla birlikte ilave araştırmaların yapılmasına ilişkin taleplerini ibraz etmiştir. Yargılamayı yürüten mahkeme, iki gizli tanığın yeniden dinlenmeleri talebini, bu tanık beyanlarının dava dosyasındaki tek delil olmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. Duruşma sonucunda mahkeme; iki gizli tanığın beyanları, başvuranın savunmaları, düğüne ait video kaydı ve bilirkişi raporuna dayanarak, 3713 sayılı Kanun’un 7 § 2 maddesi uyarınca başvuranın terör örgütü propagandası yapma suçundan mahkûmiyetine karar vermiştir. Başvuran, 3 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmıştır.
16. Kararının gerekçesinde Ağır Ceza Mahkemesi, ilk olarak, başvurucunun Cumhuriyet savcısı ve mahkeme huzurunda verdiği beyanlara dayanarak, kendisinin PKK’yı terörist bir grup olarak değil de Kürt halkının hakları için savaşan bir örgüt olarak değerlendirdiğini ve Abdullah Öcalan’ı da Türkiye halklarının lideri olarak gördüğünü kaydetmiştir. Yargılamayı yürüten mahkemeye göre, bu şekildeki beyanları, başvuranın PKK’nın faaliyetlerini ve elebaşını onayladığını ve desteklediğini göstermiştir. Dolayısıyla, bu beyanları başvuranın terör örgütünü ve elebaşını meşrulaştırmaya yönelik çabası olarak yorumlamıştır. Devamında mahkeme, Salihli X1 ve Salihli X2 şeklinde adlandırılan iki gizli tanığın ifadelerine atıfta bulunmuş; bu kişilerin PKK propagandası yayan bir şahıs aleyhinde tanıklık ettiklerini göz önünde bulundurarak, PKK tarafından hedef alınmalarını önlemek amacıyla kimliklerinin gizli tutulduğunu belirtmiştir. Yerel mahkeme, başvuranın yargılama aşamaları boyunca verdiği ifadelerden, kendisinin sarf etmiş olduğu sözlere ilişkin gizli tanıklarca yapılan anlatımlardakine benzer fikirlere sahip olduğunun anlaşıldığını kaydetmiştir. Bu mahkeme ayrıca başvuranın yeğeninin düğününe ilişkin bilirkişi raporunun içeriğini ve bulgularını kararında belirtmiştir.
17. Dava dosyasının içeriğine dayanan Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın köy kahvehanesindeki toplantılarda yaptığı konuşmalarda PKK’yı ve Abdullah Öcalan’ı övdüğü ve söz konusu toplantıların dolaylı olarak yasa dışı gösterilere dönüştüğü sonucuna varmıştır. Ek olarak mahkeme, başvuranın yeğeninin düğünü esnasındaki eylemlerinin; yani PKK’yı simgelediği belirtilen kırmızı-sarı-yeşil renkte bir flama sallamasının, diğer kişiler tarafından da PKK ve elebaşı lehine sloganlar atılmasına ve pankartlar açılmasına sebebiyet verdiği kanaatine varmıştır. Sonuç olarak Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın terör örgütü propagandası yapma suçunu işlediğinin sabit olduğuna karar vermiştir. Yargılamayı yürüten mahkemeye göre başvuranın konuşmaları ve hareketleri, silahlı şiddet yönetimini uygulayan bir terör örgütü ve örgütün hükümlü elebaşı lehine yapılmış olması nedeniyle bunların ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir.
18. Başvuran, 7 Eylül 2009 tarihinde, 18 Ağustos 2009 tarihli karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur. Temyiz dilekçesinde, ne kendisinin ne de avukatının gizli tanıklara soru sorma imkânına sahip olduğunu ve bu yöndeki taleplerinin gerekçe gösterilmeksizin reddedildiğini iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, Cumhuriyet savcısına verdiği ifadede belirttiği ve terör örgütü propagandası teşkil etmeyen fikirlerinin hakkındaki mahkûmiyet kararına dayanak olarak alındığını iddia etmiştir.
19. Yargıtay, 15 Temmuz 2010 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
İLGİLİ HUKUKİ ÇERÇEVE
20. Kimliği gizli tutulan tanıklarla ilgili hükümlere ilişkin açıklamalar, Balta ve Demir/Türkiye (no. 48628/12, §§ 24-5, 23 Haziran 2015) kararında yer almaktadır.
21. Olayların meydana geldiği tarihte Terörle Mücadele Kanunu’nun 7 § 2 maddesi aşağıdaki gibiydi:
“Terör örgütünün propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır...”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6 §§ 1 VE 3 (d) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ
İDDİASI HAKKINDA
22. Başvuran, ulusal mahkemelerce kimlikleri kendisine açıklanmayan gizli tanıklara soru sorma imkânının kendisine tanınmaması nedeniyle adil bir şekilde yargılanmadığından şikâyet etmiştir. Sözleşme’nin 6. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan ... bir mahkeme tarafından ... görülmesini isteme hakkına sahiptir.
...
3. Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
...
(d) iddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;
...”Kabul Edilebilirlik Hakkında
23. Mahkeme, bu şikâyetin, açıkça dayanaktan yoksun ya da Sözleşme’nin 35. maddesinde sıralanan gerekçeler kapsamında kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.Esas Hakkında
1. Tarafların Beyanları
(a) Başvuran
24. Başvuran, bir düğünde kırmızı-sarı-yeşil renklerden oluşan bir flama sallamanın ve gizli tanık beyanlarının, bir kişiyi mahkûm etmek için yeterli olmaması gerektiğini ileri sürmüştür. Sırf bu durumun, adil yargılanma hakkının ihlaline yol açtığını iddia etmiştir.
25. Ayrıca başvuran, yargılamanın hiçbir aşamasında, mahkûmiyetine esas en önemli delili yerel mahkemelere sunan gizli tanıklara soru sorma fırsatının kendisine verilmediğini iddia etmiştir.
(b) Hükümet
26. Hükümet, Ağır Ceza Mahkemesinin 18 Ağustos 2009 tarihli gerekçeli kararında, gizli tanıkların kimliklerinin açıklanmamasının nedenini, gizli tanıkların terör örgütü PKK’nın baskısına maruz kalmaktan korkmaları olarak belirttiğini vurgulamıştır. Sonuç olarak tanıklar, başvuran ile aynı köyde ikamet ettikleri bilgisi ışığında, kapalı duruşmalarda dinlenmişlerdir. Dolayısıyla, gizli tanıkların objektif ve ciddi bir korkuya/endişeye sahip olduklarını ifade etmiştir.
27. Hükümet, devamla, gizli tanıkların sunduğu delilin başvuran aleyhindeki tek delil olmadığını ve yalnızca başka delilleri destekleyici nitelikte olduğunun söylenebileceğini savunmuştur. Başvuranın mahkûmiyetine karar verilmesinde bu delilin belirleyici olduğu bir an için kabul edildiğinde dahi, başvuranın bir terör örgütünü övücü ve yüceltici propaganda yaptığını gösteren diğer destekleyici, açıklayıcı ve ispatlayıcı deliller bulunduğunu belirtmiştir.
28. Savunma tarafının karşı karşıya kaldığı zorlukların çözümüne yönelik dengeleyici faktörler hususunda ise Hükümet, 14 Temmuz 2009 tarihindeki duruşma sırasında gizli tanık beyanları başvurana okunduğunda kendisinin sadece bunları kabul etmediğini belirterek bu konuda herhangi bir soru yöneltmediğini not etmiştir.
29. Ek olarak, gizli tanıklar yargılamayı yürüten mahkemece bizzat dinlendiklerinden, mahkeme heyetinin tanık beyanlarının inandırıcılığını ve güvenirliğini doğrudan değerlendirme fırsatına sahip olduğunu öne sürmüştür.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
(a) Genel İlkeler
30. Tanıkların huzura davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını isteme hakkına ilişkin genel ilkeler, Büyük Daire tarafından verilen Al‑Khawaja ve Tahery/Birleşik Krallık ([BD], no. 26766/05 ve 22228/06, AİHM 2011) ve Schatschaschwili/Almanya ([BD], no. 9154/10, § 100, AİHM 2015) kararlarında yer almaktadır.
31. Gizli tanıklar ile hazır bulunmayan tanıklarla ilgili ortaya çıkan sorunlar birbiriyle aynı olmamakla birlikte; bu ikisi prensipte birbirinden farklı değildir zira her iki durum da sanık açısından potansiyel bir dezavantaj oluşturmaktadır. Bunun altında yatan temel ilke, bir ceza yargılamasında sanığın aleyhindeki delillere etkili bir şekilde itiraz etme imkânına sahip olması gerekliliğidir. Bu ilke, yalnızca sanığın kendisini suçlayanların kimliğini bilerek bu kişilerin dürüstlüğüne ve inandırıcılığına itiraz edebilecek bir konumda olmasını gerektirmekle kalmayıp; aynı zamanda bu kişilerin kendisinin hazır bulunduğu bir anda sözlü olarak dinlenmelerini sağlayarak -ya tanığın ifadesini verdiği esnada ya da yargılamanın ilerleyen aşamalarında- sundukları delillerin doğruluğunu ve güvenirliğini test etme fırsatına sahip olmasını da gerektirir (bkz. yukarıda anılan Al‑Khawaja ve Tahery, § 127 ve Sarkizov ve Diğerleri/Bulgaristan, no. 37981/06 ve 3 diğer başvuru, § 55, 17 Nisan 2012).
32. Ancak, yargılamalar sırasında savunmanın tanığın ifadesini sorgulayabilme imkânı üzerindeki belli kısıtlamalar bu iki durumda birbirinden ayrılır. Dolayısıyla duruşma salonunda hazır bulunmayan tanıklar söz konusu olduğunda ortaya çıkan sorun, tanık anlatımlarının güvenirliğinin müdafi tarafından sorgulanamamasıdır. Ancak, bu kişilerin kimlikleri savunmaya bildirilir ve böylece savunma bu tanıkları yalan söylemeye itebilecek nedenleri tespit edebilir veya araştırabilir (bk. Ellis, Simms ve Martin/Birleşik Krallık (k.k.), no. 46099/06 ve 46699/06, § 74, 10 Nisan 2012).
33. Savunma, sorgulamak istediği kişinin kimliğini bilmediği takdirde, söz konusu kişinin ön yargılı, muhasım ya da güvenilmez olduğunu ortaya koymasına olanak sağlayacak ayrıntılardan yoksun kalabilir (bk. Pesukic/İsviçre, no. 25088/07, § 45, 6 Aralık 2012). Bir sanığı suçlayıcı ifadeler veya diğer beyanlar, gerçek dışı olarak tasarlanmış veya doğrudan hatalı olabilir ve savunmanın beyan sahibinin güvenirliğini test etmesine ya da inandırıcılığı konusunda kuşku uyandırmasına olanak sağlayacak bilgilerden yoksun olması hâlinde bu durumu açıklığa kavuşturma ihtimali oldukça düşük kalacaktır (bk. Kostovski/Hollanda, 20 Kasım 1989, § 42, Seri A no. 166).
34. Tam anlamıyla gizli bir tanığın söz konusu olduğu, yani tanığın kimliği ya da geçmişine dair herhangi bir detayın bilinmediği durumlarda, savunma, tanığı yalan söylemeye iten nedenler hususunda kendisini sorgulayamama gibi bir zorlukla karşılaşır. Bu durumda, gizli tanığa dair yapılacak açıklamanın kapsamı, savunmanın ne ölçüde bir engelle karşı karşıya kalacağı üzerinde bir etkiye sahiptir (bk. yukarıda anılan Ellis, Simms ve Martin, § 74).
35. Tanıkların gizli tutulmalarının savunmanın karşısına normalde ceza yargılamalarında olmaması gereken bazı zorluklar çıkardığı kabul edilmekle birlikte; savunmanın karşılaştığı engellerin yargı makamlarının izlediği usuller ile dengelenmesi şartıyla, gizli tanık beyanlarının bir mahkûmiyet kararına esas alınmasının Sözleşme’yle katiyen bağdaşmadığı söylenemez (bk. Doorson/Hollanda, 26 Mart 1996, § 72, Kararlar ve Hükümler Derlemesi 1996‑II ve Krasniki/Çek Cumhuriyeti, no. 51277/99, § 76, 28 Şubat 2006). Öte yandan, savunma haklarının Sözleşme’nin normalde gerekli kıldığı ölçüde sağlanamadığı koşullar altında tanıklardan elde edilen delillere son derece ihtiyatlı bir şekilde yaklaşılmalıdır (bk. yukarıda anılan Doorson, § 76).
36. Buna göre, mahkeme nezdinde sözlü ifade vermek üzere davet edilen gizli tanıkların söz konusu olduğu bir yargılamanın adil olup olmadığını değerlendirirken, Mahkemenin ilk olarak tanığın kimliğinin gizli tutulması ve tarafların yokluğunda dinlenmesi için geçerli nedenlerin var olup olmadığını incelemesi gerekmektedir. İkinci olarak Mahkeme, gizli tanıklardan elde edilen delillerin mahkûmiyete dayanak alınan tek veya belirleyici delil olup olmadığını değerlendirmeye almalıdır. Üçüncü olarak ise, mahkûmiyete esas tek ve belirleyici delilin gizli tanıklardan elde edilen deliller olduğu durumlarda, Mahkemenin yargılamayı mümkün olan en derin irdelemeye tabi tutması gerekmektedir. Bu doğrultuda Mahkeme, güçlü usul güvencelerinin mevcudiyeti de dâhil olmak üzere, söz konusu delilin güvenirliği üzerinde adil ve uygun bir değerlendirme yapılabilmesi için gerekli olan dengeleyici faktörlerin yeterli olduğuna ikna olmalıdır (bk. yukarıda anılan Al-Khawaja ve Tahery, § 147).
(b) İlkelerin Somut Olaya Uygulanması
(i) Tanıkların kimliklerinin gizli tutulması ve tarafların yokluğunda dinlenmeleri için geçerli nedenlerin var olup olmadığı
37. İki gizli tanığın kimliklerinin gizli tutulması için geçerli nedenlerin var olup olmadığı hususunda Mahkeme, 28 Nisan 2009 tarihinde gerçekleşen ilk duruşmada yerel mahkemenin herhangi bir gerekçe göstermeksizin gizli tanıkları tarafların yokluğunda dinlemeye karar verdiğini not etmektedir. Ancak yerel mahkeme, bu husus hakkında gerekçeli kararında bir muhakeme yürütmüş; PKK propagandası yapan ve kendileriyle aynı köyde yaşayan başvuran aleyhine tanıklık ettiklerini göz önünde bulundurarak, PKK tarafından kendilerine baskı uygulanmasını önlemek amacıyla iki gizli tanığın kimliklerinin gizli tutulduğunu belirtmiştir.
38. Bununla birlikte, yargılamayı yürüten yerel mahkemenin benimsemiş olduğu bu kısıtlı ve genel nitelikli gerekçelendirmeye rağmen Mahkeme, Devletlerin terörle mücadelede karşılaştıkları zorluklar dikkate alındığında, somut olayın koşulları dâhilinde terör örgütünün misillemeye başvurmasından endişe duyulmasının zorlama veya abartılı bir neden olduğunun söylenemeyeceği kanısındadır.
39. Fakat Mahkeme, yukarıda bahsedilen unsurun, yetkili makamların gizli tanık beyanları konusunda nasıl bir yol izleneceğine dair serbestçe yaptığı bir tercihi haklı kılmak için mevcut hâliyle ve tek başına yeterli olmadığının altını çizmektedir (bk. Birutis ve Diğerleri/Litvanya, no. 47698/99 ve 48115/99, § 30 son cümle, 28 Mart 2002). Yine de Mahkeme olayın bu yönünü, yani yargılamayı yürüten mahkemenin gizli tanıkların başvuran ve avukatının yokluğunda dinlenmelerine kıyasla daha az kısıtlayıcı bir tedbirin uygulanabilirliğini tespit etmek adına bir girişimde bulunup bulunmadığı hususunu, incelemesinin üçüncü kısmında, savunmanın karşı karşıya kaldığı engellerin herhangi bir dengeleyici unsur vasıtasıyla telafi edilip edilmediği hususu kapsamında değerlendirmeye almayı daha uygun görmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, somut olay çerçevesinde, Salihli X1 ve Salihli X2 adı verilen tanıklara gizlilik tanınması için geçerli bir neden olduğunu kabul etmeye hazırdır.
(ii) Gizli tanıklardan elde edilen delillerin başvuran hakkındaki mahkûmiyete dayanak alınan tek veya belirleyici delil olup olmadığı
40. Mahkeme, ikinci olarak, gizli tanıkların verdikleri ifadelerin tek veya belirleyici delil olup olmadığı ya da savunma açısından engel teşkil edecek ölçüde ciddi bir ağırlık taşıyıp taşımadığını inceleyecektir (bk. yukarıda anılan Schatschaschwili, § 116). Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın iki olay nedeniyle mahkûm edildiğini not etmektedir. İlki, köy kahvehanesinde PKK ve Abdullah Öcalan lehine yaptığı öne sürülen konuşmalar; ikincisi ise, yeğeninin düğünü esnasında yapmış olduğu, PKK’yı simgelediği iddia edilen bir bez parçasını sallamak şeklindeki davranışlarıdır.
41. Mahkeme, içeriğinde düğüne ait video kaydının incelendiği bilirkişi raporunda başvuranın kırmızı-yeşil-sarı renkleri barındıran bir bez parçasını sallayarak dans ettiğinin ifade edildiğini gözlemlemektedir. Bahsi geçen video kaydının başvuranın düğün esnasındaki eylemlerini nesnel bir şekilde ortaya koymaya tek başına muktedir olması nedeniyle Mahkeme, gizli tanıklarca verilen ifadelerin bu bakımdan ciddi bir ağırlık taşımadığı kanısındadır.
42. Diğer taraftan Mahkeme, başvuranın köy kahvesinde yaptığı iddia edilen konuşmalar yönünden, gizli tanık beyanlarının başvuranın mahkûmiyetine esas tek olmasa dahi belirleyici bir delil niteliğinde olduğuna kanaat getirmektedir. Mahkeme, bu noktada, başvuranın yargılama süreci içerisindeki anlatımlarında ifade ettiği görüşlerin kendisinin siyasi görüş ve fikirlerinin kanıtı olmasına rağmen bunların hakkındaki suçlamalar bakımından alakasız olduğunun, zira bunların başvuran üzerine atılı eylemi ispat edebilecek delillerin bir parçası olamayacağının altının çizilmesi gerektiğini belirtmektedir.
(iii) Savunmanın karşı karşıya kaldığı engelleri telafi edecek yeterlikte dengeleyici faktörlerin mevcut olup olmadığı
43. Şimdi de Mahkeme, güçlü usul güvencelerinin mevcudiyeti de dâhil olmak üzere, gizli tanıklardan elde edilen delilin güvenirliği üzerinde adil ve uygun bir değerlendirme yapılabilmesi için gerekli olan dengeleyici faktörlerin yeterli olup olmadığını inceleyecektir. Bu, dava içerisindeki önemi düşünüldüğünde yeterince güvenilir olması şartıyla, böyle bir delilin mahkûmiyete esas dayanak alınabilmesine imkân verecektir (bk. yukarıda anılan Al-Khawaja ve Tahery, § 147).
44. Bu kapsamda Mahkeme, adaletin adil bir şekilde tecellisi hakkının demokratik bir toplumda sahip olduğu önem nedeniyle, savunma tarafının haklarını kısıtlayan her türlü tedbirin kesin surette gereklilik koşulunu sağlaması gerektiğini hatırlatmaktadır (bk. Van Mechelen ve Diğerleri/Hollanda, 23 Nisan 1997, § 58, Raporlar 1997‑III). Şayet daha az kısıtlayıcı bir tedbir yeterli ise, o tedbirin tercih edilmesi gerekmektedir.
45. Somut davanın koşullarına dönüldüğünde Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 58 § 3 maddesi uyarınca, eğer hazır bulunanların huzurunda dinlenmesi tanık için “ağır bir tehlike” teşkil edecek ve bu tehlike başka türlü önlenemeyecekse, yerel mahkemenin gizli tanıkları tarafların yokluğunda dinleyebileceğini gözlemlemektedir. Ancak, yerel mahkemenin gizlilik içerisinde verilen beyanlar ile ilgili izlenecek yola yönelik yaklaşımını benimserken söz konusu yasal koşulları düşünüp değerlendirdiğini gösteren herhangi bir emare bulunmamaktadır.
46. Gerekli koşullar sağlanmışsa dahi Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 58 § 3 maddesi, gizli tanıkların dinlenmesi sırasında sesli ve görüntülü aktarma yapılacağını ve savunmanın soru sorma hakkının saklı olduğunu öngörmektedir. Lakin yargılamayı yürüten yerel mahkeme bu yasal güvenceyi sağlamamış; tarafların yokluğunda tanık dinlemesi yapıldığı durumlarda aranan yasal koşullara uygun olacak şekilde başvuran ve avukatına gizli tanıklardan elde edilen delillere karşı çıkma imkânı sunmamıştır (bk. yukarıda anılan Pesukic, § 51 ve Rozumecki/Polonya (k.k.), no. 32605/11, § 64, 1 Eylül 2015). Ayrıca, böyle bir işlemin teknik nedenlerle mümkün olmadığını ortaya koyacak herhangi bir gerekçe sunmamıştır (bk. Özgüç/Türkiye [Komite], no. 3094/09, § 45, 2 Şubat 2020). Hatta gizli tanıkların dinlenmelerinde savunmaya bu kişilerin güvenirliğini ve doğruluğunu adil ve uygun bir biçimde test etme olanağı tanınması amacıyla, uygun görülecek güvenceler eşliğinde uygulanabilecek daha az kısıtlayıcı nitelikteki alternatif tedbirleri araştırmak adına makul düzeyde bir girişimde de bulunmamıştır.
47. Mahkeme ayrıca, yerel mahkemenin önce tanıkları “tarafların yokluğunda” dinlemeye karar vermiş olmasına rağmen, kimlikleri savunma tarafına açıklanmayan gizli tanıkları 22 Mayıs 2009 ve 25 Mayıs 2009 tarihli iki ayrı duruşmada başvuran ve avukatının yokluğunda fakat Cumhuriyet savcısının katılımıyla dinlemiş olmasının, somut davadaki usule ilişkin dengesizliği daha da arttıran bir unsur olarak göründüğünü kaydetmektedir (bk. Ürek ve Ürek/Türkiye, no. 74845/12, § 52, 30 Temmuz 2019). Nitekim başvuran ile avukatı ne bu duruşmalardan haberdar edilmiş, ne de bunlara davet edilmişlerdir. Bu uygulama, savunmayı Cumhuriyet savcısı karşısında açıkça dezavantajlı bir konuma getirmiş ve - herhangi bir usul güvencesinin yokluğunda - silahların eşitliği ilkesine aykırılık oluşturmuştur (karşılaştırmak için bk. Doorson/Hollanda, 26 Mart 1996, § 66, Raporlar 1996‑II davasında, savunma avukatının iki gizli tanığın sorgu hâkimince yapılan sorgularına katılımı yeterli görülmüştür). Ek olarak Mahkeme, taraflarca ibraz edilen belgelerden, gizli tanıkların yargılamaların herhangi bir aşamasında başvuran veya avukatı tarafından sorgulanamadıklarını gözlemlemektedir. Daha da önemlisi Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin ve Yargıtay’ın kararlarında, gizli tanıkların güvenirliği ya da inandırıcılığı hususlarında bir inceleme gerçekleştirildiğini ortaya koyan herhangi bir gerekçelendirmeye rastlamadığını not etmektedir.
48. Mahkeme, yargılamayı yürüten mahkemenin 14 Temmuz 2009 tarihindeki duruşma sırasında gizli tanık beyanlarını içeren tutanakları okumasının ardından başvuranın yalnızca bunları kabul etmediğini ve tanıklara herhangi bir soru yöneltemediğini söylediğine dair Hükümet savunmasını dikkate almaktadır. Bununla birlikte Mahkeme, aynı duruşmada başvuranın avukatının, iki gizli tanığın kimlik bilgilerini haiz olmaması nedeniyle bu şahısların kişiliklerine dair bir itirazda bulunamadığını belirttiğini gözlemlemektedir. Buna ek olarak başvuranın avukatı, 18 Ağustos 2009 tarihindeki duruşmada gizli tanıkların dinlenmelerini talep etmiştir. Benzer şekilde, başvuranın avukatının bu meseleyi temyiz dilekçesinde belli detaylarıyla dile getirmesine karşılık Yargıtay bu istemi ilgili gerekçeler ortaya koyarak incelememiştir. Yukarıdaki bilgiler göz önüne alındığında Mahkeme, Hükümet tarafından öne sürülen, başvuranın gizli tanıklardan elde edilen delillere yalnızca itiraz etmekle yetindiğine dair savı kabul edememektedir. Mahkeme, her hâlükârda, tanıkların kimliklerinin bilinmediği veya savunmaya açıklanmadığı durumlarda gizli tanıkların yazılı ifadelerine karşı itirazda bulunmanın ya da onlara yazılı sorular yöneltmenin, savunma tarafının bu kişilerin sunduğu delillerin inandırıcılığını ve güvenirliğini uygun şekilde test etmesine olanak sağlamak için yeterli olmadığını hatırlatır (bk. yukarıda anılan Balta ve Demir, § 59; karşılaştırmak için bk. Tseber/Çek Cumhuriyeti, no. 46203/08, § 63, 22 Kasım 2012).
49. Hükümet tarafından ileri sürülen, hâkimlerin gizli tanıkların inandırıcılığı ve güvenirliği hakkındaki gözlemlerinin somut davadaki eksiklikleri telafi etmek için başlı başına yeterli olduğuna dair görüşle ilgili olarak ise Mahkeme, şikâyet konusu tanık ifadelerinin yargılamayı yürüten hâkimin huzurunda - ve denetimi altında - alınmasının tek başına başvuranın tanıkla yüzleşme ve tanığa bizzat soru yöneltme hakkının yerine geçebileceği kabul edilseydi, Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesinde öngörülen hakkın özünün yok olacağını tekrar etmek ister (bk. yukarıda anılan Ürek ve Ürek, § 66; karşılaştırmak için bk. Bátěk ve Diğerleri/Çek Cumhuriyeti, no. 54146/09, § 53, 12 Ocak 2017).
50. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Mahkeme, hem yargılamayı yürüten mahkemenin hem de Yargıtay’ın, Türk hukukunda öngörülen ve gizli tanıkların verdikleri ifadelerin güvenirliğinin adil ve uygun bir şekilde değerlendirilmesine imkân verecek tedbirleri savunma tarafına sağlayacak gerekli usul güvencelerini tanımadığına kanaat getirmektedir. Sözleşme’nin 6 § 3 (d) maddesi kapsamında aranan kriterlere uygun olacak şekilde başvuran ve avukatına gizli tanıklardan elde edilen delillerin güvenirliğini ve inandırıcılığını test etme imkânı sağlayacak bu tür usul güvenceleri bulunmadığından Mahkeme, başvuranın savunma haklarının kendisi hakkındaki ceza yargılamasının genel olarak adilliğine halel getirecek ölçüde kısıtlandığı kanısına ulaşmıştır.
51. Buna göre, Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi ihlal edilmiştir.SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
52. Başvuran, köy kahvehanesinde konuşmalar yapması ve yeğeninin düğününde kırmızı-sarı-yeşil renkli bir flama sallaması nedeniyle mahkûm edilmesinin, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında korunan ifade özgürlüğünü ihlal ettiğinden şikâyet etmiştir. İlgili madde aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon veya sinema işletmelerini bir izne tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”Kabul Edilebilirlik Hakkında
53. Mahkeme, bu şikâyetin, açıkça dayanaktan yoksun ya da Sözleşme’nin 35. maddesinde sıralanan gerekçeler kapsamında kabul edilemez olmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir.Esas Hakkında Tarafların Beyanları
(a) Başvuran
54. Başvuran, DTP Ergani İlçe Başkanı olarak siyasette aktif rol aldığını ve dolayısıyla Devletin resmi ideolojisine karşı kendi fikirlerini dile getirerek Hükümetin fikir ve görüşlerine muhalefet ettiğini; nitekim bunun demokratik bir toplumun gereği olduğunu savunmuştur. Başvurana göre, içeriği incelendiğinde, yaptığı konuşmalarda şiddeti teşvik eden veya meşrulaştıran herhangi bir unsur bulunamayacaktır. Başvuran, ayrıca, PKK’yı bir terör örgütü olarak görmemesi ve liderini de terörist olarak kabul etmemesi şeklindeki kişisel düşünceleri nedeniyle cezalandırılmasının hukuka aykırı olduğunu iddia etmiştir.
55. Başvuran, ulusal mahkemelerin PKK’ya ait olduğuna kanaat getirdiği kırmızı-sarı-yeşil renkteki flamanın aslında PKK’nın bir amblemi veya sembolü olmadığına vurgu yapmıştır. Nitekim bu renklerin genel olarak Kürtler tarafından değer verilen Kürt bayrağının renkleri olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, aynı renklerin Irak’taki Kürtler tarafından da kullanıldığını eklemiştir.
(b) Hükümet
56. Hükümet, başvuranın Sözleşme’nin 10 maddesi kapsamındaki hakkına yönelik müdahalenin kanunla öngörülmüş olduğunu (3713 sayılı Terörlerle Mücadele Kanunu’nun 7 § 2 maddesi) savunmuş; ayrıca, yaptığı konuşmaların şiddet çağrısı niteliğinde olması nedeniyle, müdahalenin milli güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu güvenliğinin korunması ile kamu düzenin korunması ve suç işlenmesinin önlenmesi şeklindeki meşru amaçları izlediğini ileri sürmüştür. Buna göre başvuran, terör örgütünün simgesi olan kırmızı-sarı-yeşil renkli flamayı sallayarak, düğündeki diğer katılımcılara terör örgütü ve örgütün elebaşı lehine slogan atma ve pankart açma fırsatı vermiştir. Hükümetin kanaatine göre, terör örgütünün bu şekilde yapılan her türlü “reklamı”, örgütün terör eylemlerini övme ve yüceltme anlamına gelmektedir.
57. Hükümet, başvuran hakkında uygulanan cezanın demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı değerlendirilirken, suça konu sloganların atıldığı ve eylemlerin işlendiği zamanın ve koşulların da dikkate alınması gerektiğini belirtmiştir. Hükümet, söz konusu eylemlerin ve sloganların işlendiği/atıldığı yerin uzun yıllardır geniş çaplı ve yoğun bir şekilde silahlı terör faaliyetlerine sahne olan Diyarbakır ili olduğu ve terör örgütünün bahsi geçen dönemde terör eylemlerini aktif bir biçimde sürdürdüğü göz önünde bulundurulduğunda, Mahkemeyi müdahalenin orantılı ve dolayısıyla demokratik bir toplumda gerekli olduğunu tespit etmeye davet etmiştir.
2. Mahkemenin Değerlendirmesi
58. Mahkeme, başvuranın köy kahvehanesinde yaptığı konuşmalara ve yeğeninin düğünü esnasında PKK’yı simgelediği öne sürülen kırmızı-sarı-yeşil renkli bir flamayı sallayarak dans ettiği gerekçelerine dayanılarak mahkûm edilmesinin, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki hakkına yönelik bir müdahale teşkil ettiği hususunda taraflar arasında bir anlaşmazlık bulunmadığını gözlemlemektedir. Ek olarak Mahkeme, müdahalenin Terörle Mücadele Kanunu’nun 7 § 2 maddesi kapsamında kanunla öngörülmüş olduğunu ve ulusal makamların Hükümet tarafından açıklanan meşru amaçları izlediğini kabul etmeye hazırdır (bk. Faruk Temel/Türkiye, no. 16853/05, § 52, 1 Şubat 2011).
59. Bu nedenle, şikâyet konusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. Mahkeme, somut davadakine benzer meselelere ilişkin şikâyetleri daha önce incelediğini ve Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar verdiğini yineler (bk. Kılıç ve Eren/Türkiye, no. 43807/07, §§ 20‑31, 29 Kasım 2011; yukarıda anılan Gül ve Diğerleri, §§ 32-45; Bahçeci ve Turan/Türkiye, no. 33340/03, §§ 24-34, 16 Haziran 2009; bunların yanı sıra özellikle Belge/Türkiye, no. 50171/09, §§ 17 ve 35, 6 Aralık 2016 ve Varhan/Türkiye [Komite], no. 2433/12, §§ 16‑24, 25 Eylül 2018 davasında Mahkeme, başvuranın PKK’yı simgeleyen yeşil-sarı-kırmızı flamayı sallaması ve sloganlar atması nedeniyle propaganda yapma suçundan mahkûmiyetinin ihlale yol açtığını tespit etmiştir). Mahkeme, somut olayla ilgili “gereklilik” değerlendirmesinde, ulusal mahkemelerce benimsenen gerekçelendirmeye odaklanılması gerektiği kanaatindedir (bk., diğerlerinin yanı sıra, Mart ve Diğerleri/Türkiye, no. 57031/10, § 32, 19 Mart 2019; Saygılı ve Karataş/Türkiye, no. 6875/05, §§ 34-46, 16 Ocak 2018 ve Gözel ve Özer/Türkiye, no. 43453/04 ve 31098/05, § 51, 6 Temmuz 2010).
60. Başvuranın kırmızı-sarı-yeşil renkli bir flamayı sallayarak dans etmesi dolayısıyla diğer insanları PKK ve örgütün elebaşı lehine sloganlar atmaya ve pankartlar açmaya sevk etmesi gerekçeleriyle mahkûm edilmesi karşısında Mahkeme, ulusal mahkemelerin söz konusu olan çıkarları yeterli şekilde incelemediği yahut bunları Mahkemenin benzer davalarda ortaya koyup uyguladığı kriterler çerçevesinde bir teraziye oturtarak dengelemeye çalışmadığını gözlemlemektedir. Özellikle yargılamayı yürüten mahkeme, başvuranın davranışlarının şiddeti, silahlı direnişi veya ayaklanmayı teşvik eder nitelikte yorumlanıp yorumlanamayacağı ya da şiddete sevk edebilecek nitelikte olup olmadığına dair bir inceleme yahut başvuranın herhangi bir şiddet eylemine karışıp karışmadığı ya da şiddete sevk etme niyetinin bulunup bulunmadığına dair bir araştırma gerçekleştirmemiştir. Dolayısıyla Mahkeme, başvuranın davranışlarının şiddet çağrısı niteliğinde olduğuna dair Hükümet tarafından ileri sürülen savı kabul edemeyecektir.
61. Özetle Mahkeme, ulusal mahkemelerin, başvuranın 3713 sayılı Kanun’un 7 § 2 maddesi uyarınca cezai mahkûmiyetine yönelik olarak “ilgili ve yeterli” gerekçeler sunmadığı kanaatindedir. Ayrıca Mahkeme, başvuran hakkında hükmedilen ve tamamı infaz edilmiş olan üç yıllık hapis cezasının ağırlığına dikkat çeker (bk. Karataş/Türkiye [BD], no. 23168/94, § 53, AİHM 1999‑IV).
62. Dolayısıyla, olayın yeğeninin düğünü esnasında başvuranın sergilediği davranışlarla ilgili kısmı bakımından Sözleşme’nin 10. maddesi ihlâl edilmiştir.
63. Yukarıdaki tespit ile birlikte Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 maddesinin de ihlal edildiğine dair tespitini (bk. par. 51) göz önünde bulunduran Mahkeme, başvuranın Ergani’deki kahvehanede yaptığı iddia edilen konuşmalar bakımından Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında ayrı bir değerlendirme yapılmasına gerek görmemektedir.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
64. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”Tazminat, Masraflar ve Giderler
65. Başvuran, maddi tazminat kapsamında, cezaevinde kaldığı yirmi yedi aylık süreye ait asgari ücret miktarı ile her ay için %9 oranında uygulanan yasal faiz toplamına tekabül eden 9.605 avro talep etmiştir. Başvuran, bu talebini desteklemek adına yukarıdaki meblağın hesaplanışını gösteren tek sayfalık bir belge ibraz etmiştir.
66. Başvuran ayrıca, 10.000 avro manevi tazminat ve 2.395 avro avukatlık ücretinin karşılanmasını talep etmiştir.
67. Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir.
68. Mahkeme, talebine temel oluşturacak ayrıntılı bir belge sunamadığından başvuranın maddi tazminat talebini reddetmektedir (bk. Murat Vural/Türkiye, no. 9540/07, § 86, 21 Ekim 2014). Mahkeme, aynı şekilde, talebine ilişkin dayanak teşkil edecek herhangi bir belge sunamadığından başvuranın avukatlık ücretinin karşılanmasına dair talebini de reddetmektedir.
69. Öte yandan Mahkeme, başvuranın sadece Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlali tespitiyle yeterince tazmin edilemeyecek derecede acıya ve ıstıraba maruz kalmış olduğunun kabul edilmesi gerektiği kanısındadır. Bu itibarla Mahkeme, başvurana 5.000 avro manevi tazminat ödenmesini uygun görmüştür. Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesinin ihlalinin tespitiyle ilgili olarak ise Mahkeme, bu tespitin başlı başına yeterli adil tazmin teşkil edeceği kanaatindedir. Ek olarak Mahkeme en uygun telafi şeklinin, başvuranın talebi hâlinde, Sözleşme’nin 6. maddesinde belirtilen şartlara uygun olarak yargılamanın yenilenmesi olacağı kanaatindedir.Gecikme Faizi
70. Mahkeme, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden hesaplanmasını uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesinin ihlal edildiğine;Başvuranın kırmızı-sarı-yeşil renkli bir flamayı sallayarak dans ettiği gerekçesine dayanan mahkûmiyeti nedeniyle Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;Başvuranın köy kahvehanesinde yaptığı iddia edilen konuşmalarla bağlantılı olarak mahkûmiyeti nedeniyle Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine dair şikâyeti incelemeye gerek bulunmadığına;İhlal tespitinin, başvuranın Sözleşme’nin 6 §§ 1 ve 3 (d) maddesi kapsamında uğradığı manevi zarar açısından tek başına yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;
(a) Davalı Devlet tarafından başvurana, üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 5.000 avro (beş bin avro) ödenmesine;
(b) Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 13 Ekim 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy