AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BAKIRHAN / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 73783/11)
KARAR
STRAZBURG
17 Mart 2020
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Başkan,
Valeriu Griţco,
Hâkimler,
Arnfinn Bårdsen,
Peeter Roosma,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Komite olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 11 Şubat 2020 tarihinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı olan Tuncer Bakırhan’ın (“başvuran”) 21 Eylül 2011 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru (73783/11 No.lu) bulunmaktadır. Başvuran, İzmir Barosuna bağlı Avukat Z. Değirmenci tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir. Başvuranın ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin şikâyet, 5 Eylül 2014 tarihinde Hükümete bildirilmiştir ve başvurunun geri kalan kısmının Mahkeme İç Tüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
olay ve olgular davanın koşulları Başvuran, 1970 doğumlu olup, Ankara’da ikamet etmektedir. Demokratik Halk Partisi’nin (“DEHAP”) Başkanı olan başvuran, 18 Ekim 2003 tarihinde, Söke’de bulunan partisinin İlçe Teşkilâtını ziyaret etmiştir. Bu vesileyle, başvuran aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:
“(...) KADEK’in[1] tecrit politikasına son veriniz. İmralı Cezaevini[2] kapatınız. KADEK’i yıkma politikasının yerine, KADEK’in demokratik hayata katılabilmesi için düzeni sağlayınız. Kürt sorununu görmezden geldiğiniz sürece, yeni KADEK ve yeni ÖCALAN ortaya çıkacaklar (...)” Cumhuriyet Savcısı, 4 Mayıs 2004 tarihinde, başvuranı eski Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca suçu övdüğü gerekçesiyle suçlamıştır. Dava, Söke Asliye Ceza Mahkemesinde (aşağıda “Asliye Ceza Mahkemesi” olarak anılacaktır) başlamıştır. Bu mahkeme önünde, başvuran cezaevlerinde ve özellikle İmralı Cezaevinde genel olarak cezaevi koşullarından şikâyet etmek istediğini belirtmiştir. Başvuran, suçu veya suçluyu övmek istemediğini, ancak yalnızca bu konuda kabul edilen politikayı eleştirmek istediğini eklemiştir. Yargılama sırasında, 1 Haziran 2005 tarihinde, yeni Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, 7 Haziran 2007 tarihinde, başvuranı suçu ve suçluyu övmekten ibaret olan suçu işlemekten suçlu bulmuş ve ilgiliyi eski Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine nazaran başvuranın daha lehine olan, yeni Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesine dayanarak mahkûm etmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, kararını, sanığın suçluluğu kesinleşmiş bir kararla tespit edilen Abdullah Öcalan’ı açıkça övdüğü hususuyla gerekçelendirmiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranı üç ay on gün hapis cezasına mahkûm etmiş ve bu cezanın ilgilinin ekonomik durumunun dikkate alınmasının ardından 2.000 Türk lirası (“TRY”, ilgili dönemde yaklaşık 1.100 avro) tutarında para cezasına çevrilmesine karar vermiştir. Asliye Ceza Mahkemesi, karara karşı temyiz başvurusunun yapılmasının mümkün olduğunu belirtmiştir. Yargıtay, 22 Mart 2011 tarihinde, halen yürürlükte olan ve verilen para cezasının 2.000 TRY tutarını aşmaması durumunda karara karşı temyiz başvurusunun yapılamayacağını öngören, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesi uyarınca, başvuranın temyiz başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
II. ilgili iç hukuk kuralları VE UYGULAMASI Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olduğu şekliyle, Türk Ceza Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren, 26 Eylül 2004 tarihli 5237 sayılı Kanun) 215. maddesi aşağıdaki gibidir:
“İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” 5219 sayılı Kanun’la 14 Temmuz 2004 tarihinde değiştirildiği şekliyle, eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (4 Nisan 1929 tarihli 1412 sayılı Kanun) 305. maddesinin 2. fıkrasına göre, yargılanabilir kişileri 2.000 Türk lirası (TRY) tutarının altında bir para cezasına mahkûm eden mahkeme kararlarına karşı temyiz başvurusunun yapılması mümkün değildir. 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yürürlükte olan, yeni Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesine ve uygulanmasına ilişkin 23 Mart 2005 tarihli 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca, eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesinin 2. fıkrası, 20 Temmuz 2016 tarihinde bölge istinaf mahkemelerinin göreve başlamasından önce verilen mahkeme kararları için geçerli olarak kalmıştır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRMESÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, kendi ifadesine göre, ifade özgürlüğünün kapsamına giren ve suça veya suçluya herhangi bir övgü içermeyen sözleri sarf ettiği gerekçesiyle mahkûm edilmesinden şikâyet etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir. Söz konusu madde aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, kanunla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”Kabul Edilebilirlik Hakkında Hükümet, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrasıyla belirlenen altı aylık süreye uyulmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranın eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesinin 2. fıkrası uyarınca bu karara karşı temyiz başvurusunda bulunma hakkına sahip olmaması nedeniyle, ilgilinin, kendi kanaatine göre, Asliye Ceza Mahkemesinin kararını verdiği 7 Haziran 2007 tarihinde işlemeye başlayan bu süre içinde Mahkemeye başvurmadığını iddia etmektedir. Başvuran, bu konuda herhangi bir görüş belirtmemektedir. Mahkeme, başvuranın eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesinin 2. fıkrasına rağmen, içeriğinde temyiz başvurusunun yapılabileceğini belirten, 7 Haziran 2007 tarihli kararla mahkûm edildiğini gözlemlemektedir (yukarıda 10. paragraf). Dolayısıyla, başvuran haklı olarak, temyiz başvurusunda bulunma hakkına sahip olduğunu düşünerek, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Bununla birlikte, Yargıtay, 22 Mart 2011 tarihli kararla, eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 305. maddesinin 1. fıkrası uyarınca bu temyiz başvurusunu reddetmiştir. Mahkeme somut olayda, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası anlamında iç hukukta kesinleşmiş kararın 22 Mart 2011 tarihli Yargıtay kararı olduğu sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla, 21 Eylül 2011 tarihinde yapılan başvuru, süresinden sonra sunulmamıştır. Bu nedenle, Mahkeme, bu gerekçeyle Hükümet tarafından ileri sürülen ilk itirazı reddetmektedir (aynı doğrultuda bk., Bayar ve Gürbüz/Türkiye, No. 37569/06, § 24-28, 27 Kasım 2012). Mahkeme, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve öte yandan, başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.Esas Hakkında Başvuran, konuşmasının Kürt sorunu ve bu sorunun çözümüyle ilgili olduğunu ve kamu düzeni için somut, açık ve yakın bir tehlike oluşturmadığını ileri sürmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü hakkının mahkûmiyet kararı nedeniyle ihlal edildiğini belirtmektedir. Hükümet, Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesinin söz konusu müdahalenin yasal dayanağını teşkil ettiğini belirtmektedir. Hükümet ardından, bu müdahalenin ulusal güvenliğin ve toprak bütünlüğünün korunması ve kamu düzeninin sağlanması yönünde meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir. Hükümet, Mahkemeden, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermesini talep etmektedir ve aksi bir durumda, başka bir kararın verilmesini Mahkemenin takdirine bırakmaktadır. Mahkeme, ifade özgürlüğü konusundaki içtihadından doğan ve bilhassa Bülent Kaya/Türkiye (No. 52056/08, §§ 36-40, 22 Ekim 2013), ve Karácsony ve diğerleri/Macaristan ([BD], No. 42461/13, § 132, 17 Mayıs 2016) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır. Mahkeme somut olayda, başvuranın cezaya mahkûm edilmesinin ilgilinin ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahale teşkil ettiği hususunun taraflar arasında tartışma konusu yapılmadığını kaydetmektedir. Mahkeme, bu müdahalenin kanunla, yani Türk Ceza Kanunu’nun 215. maddesiyle öngörüldüğünü gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, müdahalenin, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası bakımından, ulusal güvenliğin ve toprak bütünlüğünün korunması ve kamu düzeninin sağlanması yönünde meşru amaçlar izlediğini kabul etmektedir (yukarıda anılan Bülent Kaya kararı, § 35). Geriye bu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığını tespit etmek kalmaktadır. Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında “gerekli” sıfatı, “zorunlu bir sosyal ihtiyacın” varlığını gerektirmektedir. Sözleşmeci Devletler, bu türden bir ihtiyacın bulunduğu kanısına varmak için belirli bir takdir yetkisinden yararlanmaktadırlar ve bu takdir yetkisiyle birlikte, hem kanun üzerinde hem de bağımsız bir mahkeme tarafından verilmiş olması halinde bile bu kanunu uygulayan kararlar üzerinde Avrupa denetimi uygulanmaktadır. Mahkeme dolayısıyla, bir “sınırlamanın” Sözleşme’nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğüyle bağdaşıp bağdaşmadığı hususunda son merci olarak karar verme yetkisine sahiptir (Cumpănă ve Mazăre/Romanya [BD], No. 33348/96, § 88, AİHM 2004‑XI, ve Mariya Alekhina ve diğerleri/Rusya, No. 38004/12, § 200, 17 Temmuz 2018). Mahkeme, siyasi konuşmalarda kullanılan ifadelere ve bu ifadelerin dile getirildiği bağlama özel bir dikkat göstermiştir. Bu bağlamda, Mahkeme, kendi incelemesine sunulan durumu çevreleyen koşulları, özellikle terörle mücadeleye bağlı zorlukları göz önünde bulundurmuştur (bk., Mehmet Hatip Dicle/Türkiye, No. 9858/04, § 33, 15 Ekim 2013). Mahkeme, Asliye Ceza Mahkemesinin başvuranın, konuşmasında, suçluluğu kesinleşmiş bir kararla tespit edilen Abdullah Öcalan’ı övdüğü kanaatine vardığını tespit etmektedir. Mahkeme, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik müdahaleyi haklı göstermek için tek başına yeterli olarak değerlendirilemeyecek olan yerel mahkemelerin kararlarında yer alan gerekçeleri incelemiştir. Mahkeme, başvuranın, Türk siyasi hayatında aktör olarak oynadığı rol kapsamında, şiddet kullanımına ya da silahlı direnişe veya ayaklanmaya teşvik etmeyerek, politikacı olarak kendi görüşlerini ifade ettiğini ve Mahkeme nazarında dikkate alınması gereken temel unsur olan nefret söyleminin söz konusu olmadığını gözlemlemektedir (aksi yönde bir karar için (a contrario) bk., Sürek/Türkiye (No. 1) [BD], No. 26682/95, § 62, AİHM 1999‑IV, Gerger/Türkiye [BD], No. 24919/94, § 50, 8 Temmuz 1999, ve Belek ve Velioğlu/Türkiye, No. 44227/04, § 25, 6 Ekim 2015). Mahkeme, mevcut davayı kendi içtihadı ışığında incelemiştir ve Hükümetin mevcut durumda farklı bir sonuca varılmasını sağlayabilecek herhangi bir olgu ya da iddia sunmadığı kanısına varmaktadır. Mahkeme bir kez daha, ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun temel dayanaklarından birini ve herkesin ilerlemesi ve gelişmesinin başlıca koşullarından birini oluşturduğunu hatırlatmaktadır. Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, ifade özgürlüğü yalnızca, lehte olan veya incitici olarak görülmeyen ya da dikkate almaya değmeyecek nitelikteki “bilgiler” veya “düşünceler” için değil, aynı zamanda, inciten, gücendiren veya endişelendiren bilgi veya düşünceler için de geçerlidir: Böylelikle, çoğulculuk, hoşgörüyü ve açık fikirliliği gerektirmektedir, zira bu unsurlar olmadan “demokratik bir toplum” olmayacaktır. Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranın, diğerlerinin yanı sıra, kamu menfaatini ilgilendiren konular hakkında kendi görüşlerini ifade etme isteği üzerinde caydırıcı bir etki yaratabilmiş olan adli para cezasına mahkûm edilmesinin, zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşılamadığı, her halükârda izlenen meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu nedenle, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanısına varmaktadır (Önal/Türkiye (No. 2), No. 44982/07, § 33, 2 Temmuz 2019). Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.sözleşme’nin 41. maddesinin uygulanması hakkında Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme, bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.” Başvuran, maddi zarar bağlamında, 2.000 Türk lirası tutarındaki para cezasına karşılık gelen 1.100 avro ve 827,70 TRY tutarındaki yargılama masrafları da dâhil olmak üzere, 5.000 avro (EUR) talep etmektedir. Hükümet, maddi ve manevi zararlar bağlamında sunulan taleplerin desteklenmediğini ve aşırı olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, iddia edilen ihlal ile manevi zarar bağlamında talep edilen ve kendi ifadesine göre, Mahkeme tarafından kendi içtihadında ödenmesine karar verilen meblağlara uygun olmayan meblağ arasında herhangi bir nedensellik bağının bulunmadığını eklemektedir. Mahkeme, başvurana maddi tazminat olarak 1.100 avro ve manevi tazminat olarak 2.000 avro ödenmesi gerektiği kanısına varmaktadır.
Masraf ve Giderler Başvuran, yerel mahkemeler önünde yapılan masraf ve giderler için 550 avro ve kendi ifadesine göre, posta ve çeviri masraflarına karşılık gelen 200 avro tutarı da dâhil olmak üzere, Mahkeme önünde yapılan masraflar için 4.700 avro talep etmektedir. Başvuran bu bağlamda, İzmir Barosu Ücret Tarifesini ve yalnızca 30 Eylül 2014, 3 Şubat 2015 ve 10 Mart 2015 tarihli olan, toplam 500 TRY tutarındaki (fatura tarihlerinde yaklaşık 100 avro) üç çeviri faturasını sunmaktadır. Hükümet, avukatlık masraflarına ilişkin taleplerin desteklenmediği ve aşırı olduğu kanaatine varmaktadır. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvurana yalnızca, masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlaması kaydıyla, bu masraflar iade edilebilmektedir. Mahkeme, somut olayda, kendisine sunulan belgeleri ve içtihadını göz önünde bulundurarak, çeviri masrafları için 100 avro ödenmesinin makul olduğu kanısına varmakta ve başvuran tarafından bu bağlamda kanıtlayıcı bir belgenin sunulmaması sebebiyle taleplerin geri kalanını reddetmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
a) Davalı Devlet tarafından başvurana, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, aşağıdaki meblağları ödemekle yükümlü olduğuna;
i. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, maddi tazminat olarak 1.100 avro (bin yüz avro);
ii. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, manevi tazminat olarak 2.000 avro (iki bin avro);
iii. Başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için 100 avro (yüz avro);
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine
karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca, 17 Mart 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Valeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
[1] Yasa dışı silahlı bir örgüt olan PKK’nın Kürdistan kolunda Özgürlük ve Demokrasi Kongresi.
[2] Abdullah Öcalan’ın hapis cezasını çektiği cezaevi.
Full & Egal Universal Law Academy