AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BALBAL / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no. 66327/09)
KARAR
STRAZBURG
10 Ekim 2017
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Balbal / Türkiye davasında,
Başkan
Julia Laffranque,
Yargıçlar
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), Komite olarak toplanarak, 19 Eylül 2017 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından, aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (66327/09 başvuru ) davanın temelinde, Mustafa Balbal’ın (‘‘başvuran’’), 2 Aralık 2009 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (‘‘Sözleşme’’) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme önünde İstanbul Barosuna bağlı Avukat M. Erbil tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (‘‘Hükümet’’), kendi yetkilisi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru, Hükümete, 8 Eylül 2016 tarihinde tebliğ edilmiştir.
4. Hükümet, başvurunun bir komite tarafından incelenmesine itiraz etmektedir. Mahkeme, Hükümetin itirazını inceledikten sonra, bu itirazı reddetmiştir.
OLAY
I. DAVANIN KOŞULLARI
5. Başvuran, 1967 doğumlu olup, Ankara’da ikâmet etmektedir.
6. Başvuran, Ağrı’da 1930 yılında ortaya çıkan ayaklanmalar hakkında yazılan "Ararat’taki Esir Generalden Kan Çiçekleri" isimli kitabın yazarıdır, söz konusu kitap, 2002 yılının Ağustos ayında yayınlanmıştır. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 28 Ağustos 2002 tarihinde, söz konusu kitaba el konulmasına karar vermiştir.
7. Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı, 7 Kasım 2002 tarihli bir iddianameyle, başvuranı, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Devletin askeri kuvvetlerini basın yoluyla tahkirle suçlamış ve eski Türk Ceza Kanunu’nun (‘‘eski TCK’’) 159. maddesinin 1. fıkrası uyarınca başvuranın mahkûmiyetini talep etmiştir.
8. Kitabın, iddianamede yer verilen, ihtilaf konusu kısımları aşağıdaki gibidir:
– "General Salih Omurtmak Esir Alınıyor" başlıklı bölümde:
1. ’’ İsyancıların lideri Şeyh Zahir: (...) Bizler sizin zulmünüzden dolayı dağa çıkmış bulunuyoruz. Erkekçe savaşıyoruz, askerlerinizi esir alırken sonradan serbest bırakıyoruz, sizler ise aldığınız ayaklanmacı esirleri işkencelerle öldürüyorsunuz. Sivil halktan ne istiyorsunuz? Binlerce sivilin kanına girdiniz. Senin yaptıklarından bizim haberimiz vardır, bunlar karşılıksız kalmayacak. Tüm köyleri yakıyorsunuz, insanlara eziyet ediyorsunuz. Sizin devletiniz dünyanın en korkak ve barbar devletidir, yaptığınız zülüm ve hakaretten başka bir şey değil. Savaşmanın bir onuru ve kuralı vardır dedi (...) ‘‘
2. "Koskoca Uluslararası antlaşmalara uymayan devlet, bu geçersiz kâğıt parçasına mı uyacaktı?"
– ’’Şeyh Yusuf’un öldürülüşü’’ başlıklı bölümde:
3. ’’ (...) Ayaklanmacıların çoğu çemberi yarayarak kaçmayı başardı. Dört ayaklanmacı öldürüldü, Şeyh Yusuf ile beraber üç kişi esir alındı, köylüler çoluk çocuk, yaşlı demeden yalın ayak karlar üzerinde köyün ortasına toplatıldı, köylülerin gözü önünde bu üç kişiye akla gelmedik işkenceler yapıldı. Askerler Şeyh Yusuf’un, Şeyh Zahir’in ağabeyi olduğunu tespit ettikten sonra diğer iki ayaklanmacı esiri, oracıkta kurşuna dizdiler, geriye sadece Şeyh Yusuf kaldı (...)’’
4. ’’ (...) Evet, bu karlar üzerine dökülen kırmızı kan damlalarının oluşturduğu kan çiçekleri esir generalin Şeyh Zahir’e çok sonra armağan ettiği kırmızı kan çiçekleridir, çünkü Şeyh Zahir onu esir aldıktan sonra tekrar serbest bırakmıştı, o da mükâfat olarak esareti esnasında kendi karısının elindeki çiçekleri sahte duygularla Şeyh Zahir’e takdim etmiş, kin ve kan yüklü çiçekleri de takdim edeceği zaman gelmişti artık. Askerler, hiçbir şekilde diğer ayaklanmacıların öbür köylerde olduğuna dair tek bir bilgi alamadan, köylüleri falakadan geçirerek о gece köyden ayrıldılar (...)
– ’’Şeyh Habib’in öldürülüşü’’ başlıklı bölümde:
5. ’’ (...) 1930 yılı resmen devletin katılaştığı, vahşetin ve katliamın meşrulaştırıldığı bir yıl oldu. Köyler askerlerce basılıyor insanlara sudan bahanelerle işkence ediliyordu. ‘‘
6. ’’ Yolcular yolun ortasında çoban yaylada, çiftçi tarlada kısacası askerle yüz yüze gelen herkese işkence ediliyor, ya da sindirilmeye çalışılıyordu, bu vahşetin karşısında binlerce insan dağa çıkmak zorunda bırakıldı. ‘‘
7. ’’ Ağrı Dağı’na sığınan çoluk çocuk, sivil halk resmen askerin hedefi haline geldi ve çok sayıda insan katledildi, İran’a göçmeye çalışan sivil halk, askeri kuşatmadan dolayı dağda mahsur kaldı. ‘‘
8. ’’ Şeyh Habib en sona bırakılarak köy meydanında bir ateş yakılıp ateşin üzerine ekmek sacı bırakıldı Şeyh Habib çırılçıplak soyularak elleri ve ayakları arkadan uzun bir sırığa bağlandı ve bedeni ateş üstündeki kızgın sacın üstüne bırakıldı.’’
– ’’Şeyh Tahir’in öldürülüşü’’ başlıklı bölümde:
9. ’’ İbrahim Yüzbaşının emri doğrultusunda uzun bir kurşun yağmuru altında kalan Şeyh Tahir’in cansız bedenine beş yüze yakın kurşun isabet etti, bu yetmiyormuş gibi bir manga askeri yanına alan yüzbaşı cenazenin yanına gelerek iki metre mesafeden iki yüze yakın kurşun daha sıktıktan sonra ancak rahatlayarak ilkel güdüsünü tatmin edebilmişti. ‘‘
10. ’’ Şeyh Tahir profesyonel bir ayaklanmacı olarak kesin öleceğini bildiği için canını vermeden önce altı tane jandarmanın canını alarak bire altı şeklindeki galibiyetiyle ve zaferle bu çatışmayı bitirmenin huzuru ile sonsuza dek Kürt halkının kalbindeki derin ve saygın yerini aldı. ‘‘
11. ’’ İbrahim Yüzbaşı yüz elli asker ile tek bir kişinin üzerine yürüyerek üstelik altı askerini öldürterek sanki ulaşılmaz bir zafer elde etmenin kof sevinci ile Goleser karakoluna geri çekildi.’’
– ’’Kâtip hakkında yapılan çalışmalar’’ başlıklı bölümde:
12. ’’ (...) Taşburun Süvari Birliği’nin (kafa kesme birliği) kalıntılarını gördüm ve (...)’’
13. ’’ (...) Karakolun duvarlarına baktıkça Kemal (Kasap) Yüzbaşının burada ne kadar ve hangi yöntemlerle insanları nasıl katlettiğini düşündükçe iğreniyordum. Sanki hala Kemal Yüzbaşının elinde testere insan kafası kesiyor ve yıkık duvarlar arasında Kemal Yüzbaşının elinden canını kurtarmak için yalvaran insan çığlıklarını duyar gibi oluyordum (...) ‘‘
14. ’’ (...) [Yüzbaşı Kemal] askerin geçmişte devlete karşı gelenlerin kafalarını bu karakolda kestiğini, ise karakolun elli metre ilerisini işaret ederek kesilen kafaların kelle ambarına gömüldüğünü kahkahalarla anlatıyordu « (...)’’
15. ’’ (...) Sonuç olarak asker Salman, yetmiş yıl önceki baskıcı zihniyetin bugüne deyin zerre kadar değişime uğramadığı izlenimi veren ve vatanperverlikte ahkâm kesilerek ve modern çağa uyum sağlamakta zorluk çeken, uygarlıktan çok uzak, ırkçı ve şövenist düşünceye sahip kişilerin kopyası gibiydi (...)’’
9. Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi, 29 Haziran 2006 tarihli kararla, söz konusu kitapta yer alan ifade ve tanımların, Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Silahlı Kuvvetlerini tahkir ettiği ve açıkça ve alenen hakaret içerdiği kanaatine vararak, başvuranı, kendisine isnat edilen eylemlerden suçlu bulmuştur. Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranı, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu’nun (‘‘yeni TCK’’) 301. maddesine dayanarak, 1.800 Türk lirası, yani söz konusu tarihte 888,84 avro (EUR) para cezası ödemeye mahkûm etmiştir.
10. Yargıtay, 31 Mart 2009 tarihli kararında, 29 Nisan 2008 tarihli kanun değişikliğinin yeni TCK’nın 301. maddesinde belirtilen suçlar için kovuşturma izninin Adalet Bakanlığı’nın iznine tabi olduğu gerekçesiyle, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur.
11. Adalet Bakanlığı’nın, başvuran hakkında kovuşturma başlatılmasına izin vermemesi üzerine, Asliye Ceza Mahkemesi, 26 Mart 2010 tarihinde davanın düşmesine karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
12. 1 Haziran 2005 tarihine kadar yürürlükte kalan TCK’nın (1 Mart 1926 tarihli 765 sayılı Kanun’un) 159. maddesinin 1. fıkrasının somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
‘‘ Türklüğü, Cumhuriyeti, Büyük Millet Meclisini, Hükümetin manevi şahsiyetini, Bakanlıkları, Devletin askeri veya emniyet muhafaza kuvvetlerini veya Adliyenin manevi şahsiyetini alenen tahkir ve tezyif edenler altı aydan üç seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
(...)
Birinci fıkrada sayılan organları veya kurumları tahkir ve tezyif kastı bulunmaksızın, sadece eleştirmek maksadıyla yapılan yazılı, sözlü veya görüntülü düşünce açıklamaları cezayı gerektirmez. ‘‘
13. 30 Nisan 2008 tarihli 5759 sayılı Kanunla değiştirilen yeni Ceza Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 26 Eylül 2004 tarihli 5237 sayılı Kanun) 301. maddesi, şu şekildedir:
‘‘ Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır. ‘‘
14. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair 6384 sayılı Kanun, 9 Ocak 2013 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiş ve 19 Ocak 2013 tarihinde yürürlüğe girmiştir (bu kanunla ilgili daha detaylı bilgiler için bk. Turgut ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 4860/09, §§19-26, 26 Mart 2013).
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
15. Başvuran, Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Silahlı Kuvvetlerini tahkir ettiği gerekçesiyle hakkında açılan ceza davası sırasında maruz kaldığı stres ve duyduğu endişe sebebiyle ve makamlar tarafından kitaplarına el konulması sebebiyle ifade özgürlüğü hakkına müdahale edilmesinden şikâyetçidir. Başvuran, hakkında açılan ve kendi nazarında çok uzun süren ceza davasının, halen güncel olan ve kamuoyunda tartışılan tarihi olaylar hakkında bilgi verme amacıyla düzenlediği çalışmalardan kendisini caydırıcı nitelikte olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran bu bağlamda Sözleşme’nin 10. maddesini ileri sürmektedir:
‘‘ 1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir. ‘‘
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
16. Mahkeme, başvuranın kitabına el konulmasına ilişkin şikâyetle ilgili olarak, öncelikle, söz konusu el koyma işleminin 28 Ağustos 2002 tarihinde gerçekleştirildiğini (yukarıdaki 6. paragraf) ve ilgilinin bu tedbire itiraz etmediğini kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, başvuranın el koyma kararına veya buna müteakip muhtemel bir işleme ilişkin herhangi bir belge sunmadığını kaydetmektedir. Mahkeme, bu durumda altı ay sürenin, şikâyet edilen fiiller veya tedbirlerin başladığı tarihte veya ilgili kişilerin bu fiil veya tedbirlerden haberdar olduğu ya da bunlara ilişkin etkileri veya zararı hissettiği tarihte başladığını hatırlatmaktadır (Varnava ve diğerleri/Türkiye [BD], no. 16064/90 ve 8 diğer başvuru, § 157, AİHM 2009). Halbuki bu durumda, başvuran tarafından ileri sürülen el koyma işlemi, 2002 yılında, yani başvurunun sunulmasından altı ay önce gerçekleşmiştir. Dolayısıyla bu şikâyet vaktinden geç sunulmuştur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
17. Hükümet, başvuran aleyhinde açılan ceza davasına ilişkin şikâyetle ilgili olarak, bu şikâyetin kişi yönünden (ratione personae) uygun olmadığı gerekçesiyle kabul edilemez olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, söz konusu davanın, Adalet Bakanlığından soruşturma izni alınamaması sebebiyle kayıttan düşürüldüğü, dolayısıyla ceza mahkemesi tarafından ilgili hakkında herhangi bir mahkûmiyet kararı verilmediği gerekçesiyle, başvuranın mağdur sıfatına haiz olmadığını savunmaktadır.
18. Başvuran, bu iddiaya itiraz etmektedir ve hakkında bir ceza davasının başlatıldığı andan itibaren kendisinin mağdur sıfatı taşıdığını ileri sürmektedir.
19. Mahkeme, söz konusu şikâyetle ilgili itirazın, ifade özgürlüğü hakkının başvuran tarafından kullanımına bir müdahalede bulunulup bulunulmadığını incelemeyle, dolayısıyla Sözleşme’nin 10. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin özüyle oldukça ilgili sorunları ortaya koyduğu kanaatindedir (Dilipak/Türkiye, no. 29680/05, § 38, 15 Eylül 2015). Dolayısıyla Mahkeme, bu itirazın esasla birleştirilmesine karar vermiştir.
20. Diğer taraftan Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve herhangi bir kabul edilemezlik kriteriyle bağdaşmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.
B. Esas Hakkında
1. Müdahalenin Varlığı
21. Başvuran, hakkında açılan, kendisini yazmaktan caydıran ve bir ceza tehdidi doğuran, ceza davasının, ifade özgürlüğünü kullanım hakkından caydırıcı bir etkisi olduğunu ileri sürmektedir.
22. Hükümet, başvuran hakkında açılan ceza davasının, ilgili tarafından ifade özgürlüğü hakkının kullanımına bir müdahale teşkil etmediğini ileri sürmektedir. Hükümet bu bağlamda, başvuranın, kayıttan düşürülmüş olan bu dava sonucunda mahkûm edilmediğini ve bu dava kapsamında başvuran hakkında yakalama veya özgürlükten yoksun bırakma şeklinde önleyici herhangi bir tedbir alınmadığını iddia etmektedir.
23. Mahkeme, mahkûmiyet kararıyla sonuçlanmamış bir ceza davası sebebiyle, ifade özgürlüğü hakkına müdahalede bulunulmasına ilişkin içtihadından doğan ilkelere atıfta bulunmaktadır (daha önce anılan Dilipak, §§ 44-47).
24. Mahkeme, mevcut davada, 1930 yılında Ağrı’da meydana gelen ayaklanmaları anlatan bir kitap yayınlaması sonucunda Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Silahlı Kuvvetlerini tahkir suçundan (yeni TCK’nın 301. maddesi ve eski TCK’nın 159. maddesi tarafından öngörülen suç başvuran hakkında bir ceza davası açıldığını gözlemlemektedir. Mahkeme, ilgilinin altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına çarptırılma riskiyle karşı karşıya kaldığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, yedi yıl, dört ay süren söz konusu ceza davasının, Adalet Bakanlığı’nın ilgili hakkında kovuşturma başlatılmasına izin vermemesi sebebiyle kayıttan düşürüldüğünü gözlemlemektedir (yukarıdaki 11. paragraf).
25. Mahkeme, ağırlaştırılmış bir suçta başvuran hakkında yedi yıl, dört ay boyunca yürütülen ceza soruşturmalarının, caydırıcı bir etkisinin olabileceği sebebiyle, sadece başvuran için açıkça farazi riskler taşıdığı şeklinde değerlendirilemeyeceği, aynı zamanda kendi içerisinde yazarlık mesleği açısından da gerçek ve etkin zorluklar teşkil ettiği kanaatindedir. Kamu davasının kayıttan düşürülmesi, sadece belirtilen risklerin varlığına bir son vermiş, ancak bu risklerin belirli bir süre boyunca başvuran üzerinde oluşturduğu baskıyı hiçbir şekilde etkilememiştir (yukarıda belirtilen Dilipak, § 50).
26. Mahkeme, yukarıda belirtilenler ışığında, Hükümetin başvuranın mağdur sıfatının bulunmadığına ilişkin itirazını reddetmekte ve ilgili hakkında açılan ceza soruşturmasının, Sözleşme’nin 10. maddesi tarafından güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının ilgili tarafından kullanılmasına bir ‘‘müdahale’’ teşkil ettiği sonucuna varmaktadır.
2. Müdahalenin Haklılığı
27. Başvuran, ihtilaf konusu müdahalenin, kanun tarafından öngörüldüğünü kabul ederek, meşru bir amaç taşımadığını ve zorunlu bir sosyal ihtiyaca cevap vermediğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda başvuran, araştırmaları ve hayal gücü temelinde yazmış olduğu kitabında sadece düşüncelerini açıkladığını ve bu kitabın ulusal güvenliği ve kamu düzenini tehlikeye attığını düşündürecek hiçbir unsur bulunamayacağını iddia etmektedir.
28. Hükümet, başvuran aleyhinde açılan ceza davasının, 765 sayılı Kanun’un 159. maddesinin 1. fıkrasına ve 5237 sayılı Kanun’un 301. maddesine dayandığını ileri sürmektedir. Hükümet, ihtilaf konusu müdahalenin ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suçun önlenmesi açısından meşru amaçlar taşıdığı kanaatindedir. Hükümet son olarak, söz konusu ceza soruşturmalarının zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşıladığını ve demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, bu soruşturmaların sonlandırıldığını eklemektedir.
29. Mahkeme, ifade özgürlüğü konusunda içtihadından doğan ve özellikle Karácsony ve diğerleri/Macaristan ([BD], no. 42461/13, § 132, 17 Mayıs 2016) ve Dilipak (daha önce anılan, §§ 60-64, 15 Eylül 2015) kararlarında özetlenen ilkeleri hatırlatmaktadır.
30. Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin, eski TCK’nın 159. maddesi ve yeni TCK’nın 301. maddesi gibi yasal bir dayanağı olduğunu gözlemlemektedir.
31. Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesi anlamında, bu müdahalenin amacının meşruluğundan şüphe duyarak, müdahalenin gerekliliğine ilişkin olarak varacağı sonuç bakımından (aşağıdaki 34. paragraf), bu konuyu incelemenin gerekli olmadığına hükmetmektedir.
32. Mahkeme, müdahalenin gerekliliğiyle ilgili olarak, başvuranın roman tarzında yazılmış olan kitabının tarihi bir olayı, yani demokratik bir toplumda tartışmasız kamu yararıyla ilgili bir konu olan 1932 yılında Ağrı’da meydana gelen ayaklanmaları anlattığını tespit etmektedir. Mahkeme, kitabın ihtilaf konusu paragraflarını inceleyerek (yukarıdaki 8.
paragraf), söz konusu yazılarda başvuranın kendisinin de kabul ettiği gibi (yukarıdaki 27. paragraf) kendi hayal gücünün önemli bir kısmı teşkil ettiğini kaydetmektedir. Mahkeme, bu paragrafların, olayların meydana geldiği dönemin bazı askeri sorumluları tarafından ayaklanmaları bastırmak için gerçekleştirilen önleyici ve şiddet içeren uygulamalara karşı sert bir eleştiri olarak değerlendirilebileceğini tespit etmektedir. Mahkeme, kitabın bu kısımlarının, "kendiliğinden küçük düşürücü" veya yaralayıcı nitelikten tamamen yoksun olduğu ve şiddete ya da nefrete teşvik edici olmadığı kanısındadır. İlgili kitap, Mahkeme nazarında, Devlet ve Devlet görevlileri aleyhinde hakaret veya yanlış olgulara dayanan iftira niteliğindeki beyanlar ya da şiddet eylemlerine teşvik eden yazılar içermemektedir (yukarıda anılan Dilipak, § 68).
33. Mahkeme ayrıca, adli makamların, başvuran hakkında ağır suçlardan kayda değer bir süre boyunca soruşturma yürüterek, ilgilinin kamu yararına olan konular hakkında kendisini ifade etmek istemesi üzerinde caydırıcı bir etki oluşturduğu kanaatindedir (bk. gerekli değişikliklerin yapılması kaydıyla (mutatis mutandis), yukarıda anılan Dilipak, § 70).
34. Mahkeme, yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, ileri sürülen tedbirin zorunlu bir sosyal ihtiyacı karşılamadığı, ne olursa olsun, amaçlanan meşru amaçlarla orantılı olmadığı ve bu sebeple, demokratik bir toplumda gerekli olmadığı kanısına varmaktadır.
35. Dolayısıyla Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlâl edildiği sonucuna varmıştır.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
36. Başvuran, aleyhinde açılan ceza davasının süresinden şikâyetçidir. Başvuran bu bağlamda, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir. Söz konusu hüküm aşağıdaki gibidir:
" Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan, (...) bir mahkeme tarafından, (...) makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. "
37. Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin olarak bir kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. Hükümet, 6384 sayılı Kanunla Türkiye’de yeni bir tazminat yolu oluşturulduğunu belirtmekte ve başvuranı, yargılamanın uzunluğuna ilişkin şikâyetini tazminat komisyonuna sunması için bu kanun tarafından öngörülen başvuru yolunu tüketmemekle suçlamaktadır.
38. Başvuran, bu konu hakkında görüş belirtmemiştir.
39. Mahkeme, Hükümet gibi, Ümmühan Kaplan/Türkiye davasında vermiş olduğu pilot karar uygulamasının ardından Türkiye’de bir tazminat başvurusu yolu oluşturulduğunu hatırlatmaktadır (no. 24240/07, 20 Mart 2012). Mahkeme ayrıca, daha sonra Turgut ve diğerleri/Türkiye kararında ((kabul edilebilirlik hakkında karar), no. 4860/09, 26 Mart 2013), başvuranların iç hukuk yollarını, yani bu yeni başvuru yolunu tüketmediği gerekçesiyle, başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır. Bu sebeple, Mahkeme, özellikle bu yeni başvuru yolunun, öncelikle (a priori) erişilebilir olduğu ve yargılamanın süresine ilişkin şikâyetler için makul telafi yolları sunabileceği kanaatine varmıştır.
40. Mahkeme yine, Ümmühan Kaplan (daha önce anılan, § 77) pilot kararında, söz konusu pilot kararın verilmesinden önce Hükümete bildirilmiş olan bu türden başvuruların incelenmesine normal usulle devam edebileceğini belirttiğini hatırlatmaktadır.
41. Bununla birlikte Mahkeme, başvuranın 6384 sayılı Kanunla kurulan başvuru yolunun kullanmadığına dair Hükümet itirazı dikkate alarak, Turgut ve diğerleri (daha önce anılan) kararında varmış olduğu sonucu yinelemektedir. Mahkeme, ceza yargılamasının uzunluğuna ilişkin olarak sunulan şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yolları tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır (Rifat Demir/Türkiye, no. 24267/07, § 35, 4 Haziran 2013 ve Yiğitdoğan/Türkiye (no. 2), no. 72174/10, § 59, 3 Haziran 2014).
III. SÖZLEŞME’İN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
42. Sözleşme’nin 41. maddesi gereğince,
" " Eğer Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder. "
A. Tazminat
43. Başvuran, kitabına el konulması sebebiyle maruz kaldığını düşündüğü maddi zararı karşılığında 116.580 avro (EUR) talep etmektedir. Başvuran ayrıca, manevi zararı karşılığında 103.627 avro talep etmektedir.
44. Hükümet, iddia edilen ihlâl ile kendisine göre bu hayali miktarla bildirilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı kanaatindedir. Hükümet ayrıca, manevi zarar karşılığında talep edilen miktarın aşırı olduğu ve Mahkeme içtihatlarına uygun olmadığı kanısındadır.
45. Mahkeme, tespit edilen ihlâl ile iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı kanaatindedir ve bu talebi reddetmektedir. Mahkeme, buna karşın başvurana manevi zararı karşılığında 2.500 avro verilmesinin uygun olduğu kanaatindedir.
B. Masraf ve Giderler
46. Başvuran ayrıca, avukatlık hizmeti ücretleri için 4.145 avro ve Mahkeme önünde yapmış olduğu masraf ve giderler için 1.373 avro talep etmektedir. Başvuran bu bağlamda, Mahkeme önünde temsil ücreti için avukatına ödemiş olduğu miktara ilişkin 16.000 Türk lirası (TRY) tutarında bir fatura sunmaktadır. Başvuran ayrıca, Mahkeme’ye, avukatı tarafından sağlanan posta, tercüme ve destek hizmetleri karşılığında verilmiş bir makbuz sunmaktadır.
47. Hükümet, başvuranın, masraf ve giderlere ilişkin talebine dayanak olarak ilgili bir belge sunmadığı kanaatindedir.
48. Mahkeme, kendisine sunulan belgeleri ve konu hakkındaki içtihatlarını dikkate alarak, başvurana, tüm masrafları karşılığında 1.500 avro ödenmesinin makul olduğu kanısındadır.
C. Gecikme Faizi
49. Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygulanmasının uygun olduğuna hükmetmiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
1. Başvuran hakkında açılan ceza davasıyla ilgili olarak, Sözleşme’nin 10. maddesine ilişkin şikâyetin kabul edilebilir olduğuna ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna,
2. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlâl edildiğine,
3.
a) davalı Devletin, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere,
i. manevi zarar karşılığında her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 2.500 avro (iki bin beş yüz avro),
ii. masraf ve giderler karşılığında başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi hariç olmak üzere 1.500 avro (bin beş yüz avro) ödemesine,
b) Bu miktarlara, söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına,
4. Başvurunun geri kalan kısmı için ileri sürülen âdil tazmin taleplerinin reddedilmesine,
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 10 Ekim 2017 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Hasan BakırcıJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy