AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
BARANSU/TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 68309/16 ve 41448/19)
KARAR
STRAZBURG
11 Temmuz 2023
İşbu karar kesinleşmiştir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Baransu/Türkiye davasında,
Başkan
Jovan Ilievski,
Hâkimler
Lorraine Schembri Orland,
Diana Sârcu
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla, Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan, Türk vatandaşı Mehmet Baransu’nun, 17 Kasım 2016 ve 25 Temmuz 2019 tarihlerinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruları (no. 68309/16 ve 41448/19),
Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasına ilişkin şikâyetin, Türkiye temsilcisi olan, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi ve başvuruların geri kalan kısmının kabul edilemez olduğunun belirtilmesi yönündeki kararı,
Tarafların görüşlerini,
Hükümetin, başvuruların bir komite tarafından incelenmesine ilişkin itirazının Mahkeme tarafından reddedildiği kararı dikkate alarak,
20 Haziran 2023 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
DAVANIN KONUSU
Dava, başvuranın tutuklanması ve tutukluluk halinin devamıyla ilgilidir. Dava, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası bakımından sorun teşkil etmektedir. Başvuran, 1 Mart 2015 tarihinde, gözaltına alınmıştır. Ertesi gün, başvuran, Devletin güvenliğine ilişkin belgeleri tahrip ettiği, hile ile aldığı veya çaldığı ya da amacı dışında kullandığı ve Devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin ettiği gerekçesiyle tutuklanmasına karar veren İstanbul Sulh Ceza Hâkimliği huzuruna çıkarılmıştır. Sulh Ceza Hâkimliği, tutuklama kararında, ilgilinin, kendisine isnat edilen suçları işlediği yönünde somut delil unsurlarına dayanan kuvvetli şüphelerin bulunduğunu tespit etmiştir. Sulh Ceza Hâkimliği, öngörülen cezanın alt ve üst sınırlarını göz önünde bulundurarak, kaçma riskinin bulunduğu kanaatine varmıştır. Sulh Ceza Hâkimliği aynı zamanda, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin başvuranın tutuklanmasını yasaklamadığını ve hakkında yürütülen ceza soruşturmasının devam ettiğini kaydetmiştir. Sulh Ceza Hâkimliği ayrıca, öngörülen cezanın ağırlığını dikkate alarak, tutukluluğun orantılı bir tedbir olduğu ve adli kontrol tedbirinin yetersiz olacağı kanaatine varmıştır. Farklı tarihlerde, başvuran tarafından sunulan itirazlar reddedilmiş ve birçok kez benzer gerekçelerle başvuranın tutukluluğunun uzatılmasına karar verilmiştir. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine sunulan 7 Haziran 2016 tarihli bir iddianameyle, başvuranın i) Devletin güvenliğine ilişkin belgeleri tahrip etme, hile ile çalma ya da alma veya amacı dışında kullanma, ii) Devletin güvenliği ile ilgili gizli belgeleri temin etme; iii) Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin gizli belgeleri ifşa etme ve iv) terör örgütüne üye olma suçlarından mahkûmiyetini talep etmiştir. Bakanlar Kurulu, 20 Temmuz 2016 tarihinde, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin ardından, 21 Temmuz 2016 tarihinden itibaren olağanüstü hâl ilan etmiştir. Ertesi gün, Türkiye, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine, Sözleşme’nin 15. maddesi bağlamında, Sözleşme’yi askıya alma bildirimi göndermiştir. Söz konusu bildirim metni, Atilla Taş/Türkiye (no. 72/17, § 8, 19 Ocak 2021) kararında yer almaktadır. Olağanüstü hâl, 19 Temmuz 2018 tarihinde sona ermiştir. Askıya alma bildirimi, 8 Ağustos 2018 tarihinde geri çekilmiştir. Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi, başka bir ceza davasında sırasıyla 18 Temmuz 2019 ve 1 Ekim 2019 tarihlerinde verilen iki kararla, başvuranı, bir kamu görevlisine hakaret ve yazılı, sesli veya görüntülü mesaj yoluyla hakaret suçlarından bir yıl dokuz ay ve üç ay on beş gün hapis cezalarına mahkûm etmiştir. Yargıtay, 27 Ocak 2021 tarihinde, söz konusu kararları onamıştır. Sonuç olarak, başvuran, 8 Mart 2021 tarihinde, cezasını çekmeye başlamıştır. Belirtilmeyen bir tarihte, terör örgütüne üye olduğu gerekçesiyle başvuran hakkında Mersin Ağır Ceza Mahkemesi önünde bir başka ceza davası başlatılmıştır. Söz konusu mahkeme, 17 Temmuz 2020 tarihli bir kararla, ilgiliyi isnat edilen suç nedeniyle cezaya mahkûm etmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 4 Mart 2022 tarihinde, başvuranı, Devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etmesi nedeniyle 6 yıl hapis cezasına ve Devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin gizli belgeleri ifşa etme suçundan 7 yıl hapis cezasına mahkûm etmiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, ilgilinin Devletin güvenliğine ilişkin belgeleri tahrip etme, hile ile çalma ya da alma veya amacı dışında kullanma suçundan beraat etmesine karar vermiştir. Son olarak, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, Mersin Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen 17 Temmuz 2020 tarihli kararı dikkate alarak, ilgiliye isnat edilen terör örgütüne üye olma suçu ile ilgili olarak, ceza davasını reddetmiştir. Ceza yargılaması ulusal mahkemeler önünde halen derdesttir. Tutukluluğundan şikâyet eden başvuran, Anayasa Mahkemesi önünde iki bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, 17 Mayıs 2016 ve 26 Aralık 2018 tarihlerinde (26 Aralık 2018 tarihinde verilen karar, 28 Ocak 2019 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir) verilen kararlarla, Anayasa’nın ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. Anayasa Mahkemesi, 26 Aralık 2018 tarihli kararında, başvuranın ilgili ve yeterli gerekçelerle tutuklu bulunduğu kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesi ayrıca, yargılamanın seyrinde herhangi bir ihmal bulunmaması sebebiyle, başvuranın tutukluluk süresinin (olayların meydana geldiği dönemde 3 yıl 10 ay) makul olduğu sonucuna varmıştır. Başvuran, 28 Ekim 2021 tarihinde, Anayasa Mahkemesine yeni bir bireysel başvuruda bulunmuş ve tutukluluğundan şikâyet etmiştir. Söz konusu bireysel başvuru, Anayasa Mahkemesi önünde halen derdesttir.MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
BAŞVURULARIN BİRLEŞTİRİLMESİ Mahkeme, başvuruların konusunun benzerlik göstermesini göz önünde bulundurarak, başvuruların tek bir kararda birlikte incelenmesinin uygun olduğu kanaatine varmaktadır.SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 3. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA Başvuran, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasını ileri sürerek, tutukluluğunun süresinden ve ulusal mahkemelerin kararlarını yeterince gerekçelendirmediklerinden şikâyet etmektedir. Hükümet, başvuranın Anayasa Mahkemesine yeni bir bireysel başvuruda bulunmuş olması ve bu başvurunun halen derdest olması sebebiyle, Mahkemenin, başvuruları iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddetmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, başvuran tarafından sunulan şikâyetin ulusal mahkemeler, özellikle de kapsamlı bir incelemenin ardından karar veren Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirildiği ölçüde başvuruların açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiğini belirtmektedir. Hükümet, başvuran tarafından Mahkeme ve yetkili ulusal makamlara karşı yapılan hoş olmayan açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda, Mahkemeden, başvuru hakkının kötüye kullanılması nedeniyle başvuruların kabul edilemez olduğuna karar vermesini de talep etmektedir. Hükümet, başvuruların esasına ilişkin olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edilmediği kanaatine varmaktadır. Hükümet ayrıca, başvuruların, Sözleşme’nin 15. maddesi bağlamında tebliğ edilen askıya alma bildirimi ışığında incelenmesi gerektiğini ileri sürmektedir (yukarıda 5. paragraf). Mahkeme, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazına ilişkin olarak, başvuranın Anayasa Mahkemesine bireysel başvurularda bulunduğunu ve bu başvurularla ilgili olarak 17 Mayıs 2016 ve 26 Aralık 2018 tarihlerinde karar verildiğini gözlemlemektedir (yukarıda 9. paragraf). Dolayısıyla, başvuranın adli makamlara iddia edilen ihlali düzeltme imkânı sunmuş olması nedeniyle, söz konusu itiraz kabul edilemeyecektir. Mahkeme ayrıca, Mahkeme önünde görülen yargılamada rencide edici bir dilin kullanılmasının uygunsuz olduğuna dair herhangi bir şüpheye yer bırakmasa da, istisnai durumlar dışında, bir başvurunun ancak bilerek uydurma olaylara dayandırılması halinde (Varbanov/Bulgaristan, no. 31365/96, § 36, AİHM 2000‑X) veya başvuranın Mahkemeyle olan iletişiminde özellikle rahatsız edici, onur kırıcı, tehdit edici veya kışkırtıcı ifadeler kullandığı başvurular söz konusu olduğu durumlarda (bk. örneğin, Řehák/Çek Cumhuriyeti (k.k.), no. 67208/01, 18 Mayıs 2004), başvuru hakkının kötüye kullanıldığı gerekçesiyle reddedilebileceği kanaatine varmaktadır. Mahkeme, somut olayda bu türden bir durumun söz konusu olmadığına karar vermektedir. Başvuranın eleştirileri hiçbir şekilde rahatsız edici, onur kırıcı, tehdit edici veya kışkırtıcı olarak değerlendirilemez. Dolayısıyla, Hükümetin ilk itirazı reddedilmiştir. Başvuruların, Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen başka bir gerekçeyle açıkça dayanaktan yoksun ve kabul edilemez olmaması sebebiyle, kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekmektedir. Bir tutukluluğun haklı gösterilmesine ilişkin olarak, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasıyla ilgili genel ilkeler, özellikle Buzadji/Moldova Cumhuriyeti ([BD], no. 23755/07, §§ 87-91, 5 Temmuz 2016) ve Merabishvili/Gürcistan ([BD], no. 72508/13, §§ 222-225, 28 Kasım 2017) kararlarında belirtilmiştir. Somut olayda, dikkate alınması gereken dönem, başvuranın gözaltına alınmasıyla 1 Mart 2015 tarihinde başlamış ve Anadolu Ağır Ceza Mahkemesi önünde yürütülen ceza yargılamalarının ardından verilen nihai hapis cezasını çekmeye başladığı tarih olan 8 Mart 2021 tarihinde son bulmuştur (yukarıda 6. paragraf ve Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, §§ 290-297, 22 Aralık 2020 kararı ile karşılaştırınız). Dolayısıyla, başvuranın maruz kaldığı tutukluluk, altı yıl yedi gün sürmüştür. Mahkeme, benzer davaları daha önce incelediğini ve birçok kez Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (bk. diğer birçok karar arasında, Dereci/Türkiye, no. 77845/01, §§ 34-41, 24 Mayıs 2005 ve Taciroğlu/Türkiye, no. 25324/02, §§ 18-24, 2 Şubat 2006). Hükümet, Mahkemenin somut olayda bu sonuçlardan uzaklaşmasına imkân verecek herhangi bir olgu veya iddia sunmamıştır. Mahkeme, başvuranın tutukluluğunu haklı göstermek için ulusal hâkimler tarafından belirtilen gerekçelerin, genel kapsamlı gerekçelerin basmakalıp bir sıralamasından ibaret olduğunu tespit etmektedir. Buna karşılık, basmakalıp ifadelerle kaleme alınan bu tür kararlar, hiçbir durumda, bir kişinin tutuklanmasını veya tutukluluk halinin devamını haklı göstermek için yeterli olarak değerlendirilemez (Yüksekdağ Şenoğlu ve diğerleri/Türkiye, no. 14332/17 ve diğer 12 başvuru, § 555, 8 Kasım 2022). Bu koşullarda, yetkili ulusal makamların, yargılamanın devamında “özel bir ihtimam” gösterip göstermediklerinin araştırılması gerekmemektedir (Kolomenskiy/Rusya, no. 27297/07, § 88, 13 Aralık 2016). Mahkeme, Türkiye’nin Sözleşme’yi askıya almasına ilişkin olarak, başvuranın tutukluluğunun olağanüstü hâl öncesinde başladığını ve olağanüstü hâlin sona ermesinden sonra son bulduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, mevcut davada şikâyet edilen tutukluluk kararının, olağanüstü hâlin ilan edilmesinden önce ve sonra uygulanabilir olan mevzuata dayanılarak verildiğini tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu tutukluluk Sözleşme’nin 15. maddesinin gerektirdiği koşullara riayet eden bir tedbir olarak kabul edilemeyecektir, zira son olarak, Sözleşme’ye aykırı herhangi bir tedbir söz konusu duruma uygulanamayacaktır. Dolayısıyla, yukarıda belirtilen hususlar dikkate alındığında, somut olayda, başvuranın tutuklanmasına ve tutukluluk halinin devamına yönelik ilgili ve yeterli gerekçelerin bulunmaması nedeniyle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası ihlal edilmiştir.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
Başvuran, kendisine göre tutuklanmasaydı, elde etmiş olacağını iddia ettiği gelir kaybı için maddi tazminat bağlamında 25.200 avro talep etse de tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında herhangi bir nedensellik bağı kurulamamıştır. Başvuran aynı zamanda, manevi tazminat bağlamında 2.559.000 avro talep etmektedir. Bu bağlamda başvurana, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 7.800 avro tutarında bir meblağ ödenmesi gerekmektedir. Başvuranın, 50.661,82 avro tutarındaki masraf ve giderlere ilişkin taleple ilgili olarak, seyahat masraflarına ilişkin faturaları, avukatıyla imzaladığı sözleşmeyi ve saatlik ücret dekontunu ibraz etmiş olması sebebiyle, ilgiliye, kendisi tarafından bu meblağ üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, bütün masraf ve giderler bağlamında 2.000 avro ödenmesinin makul olduğu kanaatine varılmaktadır.BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Başvuruların birleştirilmesine;Başvuruların kabul edilebilir olduğuna;Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğine;a) Davalı Devletin, başvurana, üç aylık bir süre içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, aşağıda belirtilen meblağları ödemekle yükümlü olduğuna; Manevi tazminat olarak, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 7.800 avro (yedi bin sekiz yüz avro);Masraf ve giderler için, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.000 avro (iki bin avro) ödenmesine;b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutarlara, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddinekarar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince, 11 Temmuz 2023 tarihinde yazı olarak bildirilmiştir.
Dorothee von Arnim Jovan Ilievski
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan